Serviks (rahimağzı) kanseri vajina yüzeyini döşeyen dokuyla serviksin iç yüzeyini döşeyen dokunun kesiştiği transformasyon zonu (değişim bölgesi) adı verilen yerde başlayan bir kanser türüdür. Serviksin iç yüzeyini döşeyen epitel hücreleri glanduler (salgı yapıcı) özellikler taşırken, vajinanın hücreleri dokuyu dış etkenlere korumakla görevli skuamöz (yassı epitel ) yapıda hücrelerdir. Buraya transformasyon (değişim) bölgesi adı verilmesinin nedeni bu bölgede birbirinden farklı bu iki hücre türünün komşulukta olması ve değişik yapıları nedeniyle sürekli birbirleriyle “geçimsiz” olmalarıdır.

Değişim bölgesinde her iki hücre türü de sınırlarını genişletme çabasındadırlar ve bu nedenle bu kesişim bölgesinde adeta “savaş” halindedirler. Bölgede sürekli bir yıkım-yenilenme sözkonusudur. Bu esnada sürekli olarak bazı hücreler atılır ve yenisiyle değiştirilir. İşte papsmear incelemesi bölgedeki hücrelerin buradan muayene esnasında alınıp mikroskop altında incelenmesidir. Serviks kanseri sıklıkla ilk önce değişim bölgesinden başladığından bu bölgeden toplanan hücrelerin mikroskopla incelenmesi bize değerli bilgiler verir. Buradan toplanan hücrelerin mikroskop altındaki yapısal özelliklerine bakarak hücrelerin normal yenilenme sürecinde mi olduğu, hücrelerde kanserleşme eğilimi olup olmadığı belirlenebilir ve ileri durumlarda kanserleşmiş hücrelerin kendisi gözlenebilir.

Serviksin değişim bölgesinde hücrelerde habisleşme yönünde değişiklikler başladığında bu kendini mikroskop altında “atipik görünüm” şeklinde gösterir. Atipik tanımı burada alışılmışın dışında hücreler görüldüğünü anlatmakla birlikte her atipik görünüm kanserleşme eğilimini yansıtmaz. Atipik hücreler gözlendiğinde patolog önerisine göre ya papsmear ilaç tedavisi sonrası tekrarlanır, ya da aşağıda anlatılacağı gibi biyopsi alınarak ileri inceleme yapılır.

Serviks kanseri uzun bir “kuluçka dönemi” olan bir hastalıktır. Hücrelerde atipikleşme yani şekil bozuklukları başlamasından kanser oluşumuna kadar geçen süre 5-10 yıldır. İleri evrelere geldiğinde tedavi şansı düşük, erken evrelerde (henüz başlamadan önce) yakalandığında ise tedavi şansı çok yüksek bir kanser türüdür.Bu da erken tanının tedavi açısından ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Papsmear 1941′den beri kullanılan bir kanser tarama testidir ve bugüne kadar geliştirilmiş kanser erken tanı yöntemleri arasında en etkili olanıdır. A.B.D.’de kullanılmaya başlandığından bugüne kadar serviks kanserinden ölümde %70 oranında azalma gerçekleşmiştir. Ne yazık ki böyle etkili bir yöntem olmasına karşın ülkemizde kadınlarımızın çoğu bu yöntemi bilmemekte ya da gözardı etmektedirler. Serviks kanserine yakalanan kadınların sorgulamasında %80′inden fazlasında bu testin hiçbir zaman yapılmadığı ya da düzenli olarak yapılmadığı ortaya çıkmaktadır.

Papsmear nasıl uygulanır?

Papsmear jinekolojik muayenenin bir parçasıdır ve muayenenin spekulumla (”metal aletle”) inceleme aşamasında serviks ve iç kısmına yerleştirilen genellikle fırça şeklindeki özel bir çubuk yardımıyla serviks salgısı ve beraberinde hücre alınmasından ibarettir. İşlem 15-30 saniye sürer ve tümüyle ağrısızdır. İşleme bağlı olarak ve özellikle enfeksiyonu olanlarda hafif kanama olsa da kısa zamanda kendiliğinden durur.Çubuğun uç kısmında toplanan hücreler daha sonra lam adı verilen mikroskop camına sürülerek yayılır ve hemen özel bir sprey sıkılarak ya da özel bir sıvıda bekletmek yardımıyla fikse edilir ve korunma altına alınırlar. Bu fiksasyon (sabitleme) işlemi papsmeardan daha iyi sonuç alınabilmesi açısından önemlidir.

Fikse edilmiş bu lam (teknik adı yayma preparat) laboratuarda özel boyalarla boyanır ve daha sonra patoloji uzmanı tarafından dikkatlice incelenir. Sonuç yaklaşık bir hafta içinde çıkar.

Gebelikte papsmear uygulanabilir mi?

En uygunu gebelik planlandığında jinekoloji uzmanına başvurulması ve bu esnada rutin jinekolojik muayenede papsmear alınmasıdır. Bunun mümkün olmadığı durumlarda gebeliğin erken dönemlerinde veya şüpheli bir durum olduğunda (aşırı akıntı, ilişki sonrası kanamanın başka bir nedene bağlanamaması gibi) gebeliğin herhangi bir döneminde alınabilir ve düşük ya da erken doğuma yolaçması beklenmez.

Papsmear incelemesi ne gibi bilgiler verir?

Papsmear incelemesi esas olarak bir kanser tarama testidir. Temel hedefi serviks kanserinin en erken evrelerini yakalamaktır. Kanserin kesin tanısı serviksten biyopsi alınarak dokunun incelenmesiyle konur. Ancak her kadına biyopsi almak yerine papsmear incelemesinde şüpheli bulgulara rastlandığında biyopsi almak elbette ki daha etkili bir yöntemdir. İşte papsmear incelemesi, kanser şüphesi olan olguların yakalanmasına ve bu kişilere kolposkopi (jinekolojik muayenede dokuları büyüterek görmede kullanılan özel alet) altında biyopsi alınmasına olanak tanır.

Papsmear incelemesinde ek olarak bakteri (bakteriyel vajinozis), protozoa (trikomonas), mantar (candida) ve virüs enfeksiyonlarının da (HPV enfeksiyonu ya da genital siğil) dolaylı olarak tanısı konabilir. HPV (Human papilloma virus) enfeksiyonu hiç bir belirti vermese de papsmearda HPV tarafından enfekte olmuş hücrelerin (koilosit hücreleri) görülmesiyle ortaya çıkarılabilir. HPV enfeksiyonuyla serviks kanseri arasındaki yakın ilişki nedeniyle bu tanı önemlidir

Papsmear bazı durumlarda vajina ve endometrium (rahim iç tabakası) kanseri hakkında da dolaylı bilgiler verebilir.

Servikal erozyon (”yara”)

Halk arasında “yara” olarak bilinen hastalık aslında değişim bölgesinin serviks hücreleri lehine genişlemesinden başka bir şey değildir. Yukarıda bahsettiğimiz “savaşı” serviksin glanduler hücreleri kazanmış ve vajinanın yassı epitel hücrelerini erozyon yoluyla “eriterek” kendi sahalarını genişletmişlerdir. Bu yüzden de spekulum muayenesinde serviks üzeri kızarık bir görünüm arzeder. Erozyon akıntı şikayeti dışında bir şikayet yapmayabilir ve çoğu durumda muayene esnasında tesadüfen saptanır. Servikal erozyon kanser veya kanser öncüsü lezyonlarla karışabileceğinden, saptandığında mutlaka smear alınarak durum değerlendirmesi yapılmalıdır. Smear raporunda da erozyon tanısı doğrulanır. Erozyon, papsmear incelemesi yapıldıktan sonra mutlaka kriyoterapi ile (dondurarak) veya koterizasyonla (yakılarak) giderilmeli ve değişim bölgesi eski haline getirilmelidir.

Papsmear ne sıklıkla uygulanmalıdır?

Cinsel yönden aktif hale gelen her kadın yıllık jinekolojik muayeneler için başvurmalı ve bu esnada papsmear kontrolleri yapılmalıdır. Yıllık jinekolojik muayeneler ömürboyu sürdürülmelidir.

Papsmear için en uygun zaman siklusun hangi günleridir?

Smear için en uygun zaman adet kanaması tamamen bittikten sonraki günlerdir. Adet kanaması ya da başka bir nedenle kanama olduğunda papsmear alınsa da teknik zorluklar nedeniyle yorumlanamaz. Papsmear uygulamasının daha efektif olabilmesi için bir gün önceden cinsel ilişkide bulunulmamalı ve vajina içi yıkanmamalıdır.

Papsmear sonuçları güvenilirmidir?

Papsmear sonucunun güvenilirliğini etkileyen en önemli faktörler usulüne uygun alınıp alınmaması (doğru zamanlama, usulüne uygun teknik kullanarak bol miktarda hücre toplama, alındıktan hemen sonra fiksasyon işleminin uygulanması gibi) ve patolojik incelemenin tecrübeli bir patoloji uzmanınca dikkatli bir şekilde yapılmasıdır. Ancak bu şartların tümü yerine geldiğinde ve papsmear normal geldiğinde bunun %100 olasılıkla kanser olmadığı anlamına gelmediği unutulmamalıdır. Tersine papsmearda şüpheli bir durum ortaya çıktığında da kanser öncüsü lezyon veya kanser tanısının kesin olarak konabilmesi için (bariz kanser olguları hariç) kolposkopi ve/veya kolposkopi altında biyopsi ile ileri inceleme yapılmalıdır.

Papsmear sonucu raporunda neler bildirilir?

Raporda patolog tarafından öncelikle bildirilmesi gereken alınan hücrelerin inceleme için yeterli olup olmadığıdır. Çeşitli nedenlerle (kuruma, hücre sayısının yetersiz olması, kan ve/veya yoğun iltihabi hücreler nedeniyle diğer hücrelerin incelenememesi gibi) patolog yeniden smear alınmasını isteyebilir.

Raporda diğer belirtilmesi gereken sonucun patolog gözüyle normal olup olmadığı, anormal bulgular varsa anormalliğin ne olduğu ve ileri inceleme gerekip gerekmediğidir.

Hazımsızlık, bir beslenme bozukluğunun işareti olduğu gibi; bir sindirim sistemi hastalığının da işareti olabilmektedir. Hazımsızlığın belirtilerini şöyle sıralayabiliriz:
* Midede dolgunluk hissi.
* Midede ağrı ve yanma.
* Karında şişlik, geğirme ve gaz çıkarma.
* Kabızlık. Nadir durumlarda ishal.
Hazımsızlığın birinci sebebi, yiyeceklerin ağızda iyi çiğnenmemesidir. Bir münakaşa ve ruhi gerginlik sırasında yenen yemeklerde, bolca hava yutulmakta; yiyecekler acele ile iyice parçalanmadan yenmekte, en önemlisi sinir sisteminin dengesi bozulduğundan ifrazat bezleri yeterince çalışmamaktadır.
Öyle ise:
* Ağzınıza aldığınız lokmayı iyice çiğnemeden yutmayınız.
Hazımsızlığın bir diğer sebebi, bol yağlı ve nişastalı (hamur işi) yemeklerle beslenmedir. Bunlar hazımı zor yiyecekler olup, mide ve barsaklarda fazla beklemektedirler. Kabızlığın sebebi de bunların barsaklarda fazla beklemesidir. “Barsak tembelliği” dediğimiz hastalığın ortaya çıkış sebebi de yine hazmı zor yiyeceklerle beslenmedir.
Öyle ise:
* Yağlı ve unlu yemekleri tıka basa yemeyiniz.
* Sofranızda mutlaka sebze yemeği ve yeşillik bulundurunuz.
* Yemek sonunda mümkün mertebe unlu tatlılar yerine taze meyve yeyiniz.
* Salata ile yenen etli ve hamur işi yemeklerin hazmı daha kolay olduğundan, bilhassa akşam yemeklerin de salata bulundurunuz.
Organik Hastalıklara Bağlı Hazımsızlık
* Yemeklerden hemen sonra veya bir saat içinde ortaya çıkan hazımsızlık belirtileri, safra kesesi yetmezliği, gastrit, mide ülseri ve kanseri gibi hastalıkların işareti olabilir.
* Yemeklerden birkaç saat sonra gelişen rahatsızlıklar oniki parmak barsağı ülserini ve pankreas yetmezliğini düşündürür.
* Geceleri ortaya çıkan hazım şikayetlerinde ve arka üstü yatıldığı zaman kendisini gösteren mide ağrılarında ise pankreas kanseri veya mide fıtığı şüphesini kuvvetlendirir.
* Kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği (üremi), akciğer veremi ve her türlü kanser vakalarında da hazımsızlık şikayetleri görülebilir.
Ne Yapmalı?
* Hazımsızlıktan şikayet eden kimse, beslenmesine dikkat ettiği halde rahatsızlıkları devam ediyor ise; mutlaka bir doktora muayene olmalı, gerekirse teşhis için film çektirmeli ve testler yaptırmalıdır.
* Eğer muayene neticesinde hazımsızlığın fazla mide salgısından kaynaklandığı tesbit edilirse; buna “asitli dispepsi” adı verilmektedir. Yemeklerden bir iki saat sonra midede ağrı, yanma, kazıntı ve basınç şeklinde kendisini belli eder. Ekşi geğirmeler, ağız ye boğazdan gelen gazlardan dolayı yanmalar, hazan de ekşi kusmalar fazla mide asitini işaret ederler. Tedavi, mide asitini artıran yemeklerden uzak durmaya yöneliktir. Tuzlu, şekerli, baharatlı yemekler, et konserveleri, kızartmalar, çay, kahve, sigara ve alkol, çiğ soğan bunların başında gelmektedir. Et, yumurta, taze peynir, süt gibi proteinli yiyeceklerle tuzsuz ve az yağlı yemekler perhiz için faydalı gıdalar cinsindendir.
* Muayene neticesinde hazımsızlığın sebebi yetersiz mide salgısından kaynaklandığı tesbit edilirse, buna “asitsiz dispepsi” adı verilmektedir. Yemeklerden sonra bir-iki saat müddetle midede ağırlık hissi duyulur, ishal ateş nöbetleri ve başağrısı görülebilir. Dışkı çok pis kokar.
Asitsiz dispepsi’de iyi pişirilmek şartı ile her türlü et verilebilir. Yumurta, rafadan, tavada pişmiş veya çorba içinde yenebilir. Çorba yağsız ve bol tuzlu olmalıdır. Çay, kahve, baharat serbesttir. Ekmek, tercihen bayat ve kızarmış halde yenmelidir. Beden hareketleri, kısa yürüyüşler ve temiz hava da çok faydalıdır.

Pekçok kişinin derdidir. Özellikle yaz aylarında bu konudaki şikayetlerde artış görülür. Düşük tansiyon, kalbin ortalama normal değerinin yüzde 10-20 altında kan pompalaması ile ortaya çıkar. Özellikle gençler ve kadınlar bu problemle sık karşılaşır.
Aslında düşük tansiyon, kalp hastalıklarına yakalanmamak için tercih edilir. Ancak bazı hallerde sıkıntı meydana getirir.
Yaşa göre değişmekle birlikte 10-6′nın altındaki değerler düşük kabul edilir.
  Ne yapmalı?
* Tansiyon özellikle sabah uyanıldığında düşüktür. Bu yüzden aniden ayağa kalkmamalı, birkaç dakika kan dolaşımının dengelenmesi beklenmelidir.
* Egzersiz ve ılık-soğuk duş faydalıdır.
* Tuz, biber ve sabahları içilecek biraz tuzlu çorba düşük tansiyona iyi gelir.
* Stresli günlere dikkat edilmelidir. Moral bozukluğu tansiyonun düşmesine sebep olur.

Karaciğerde meydana gelen bütün iltihaplı hastalıklara “hepatit” denmektedir. Hepatit yapan birçok sebepler vardır: Virüsler, parazitler, mantarlar, bakteriler, bazı ilaçlar, zehirler ve alkol başlıca iltihap sebepleridir.
Hepatitin en tipik belirtisi “sarılık”tır. Çoğu vakalarda karaciğer yetmezliği de vardır.
Virüslerin sebep olduğu hepatit, akut ve kronik hepatit diye ikiye ayrılır. Akut hepatit, üç tip virüsün marifetidir. A tipi virüsün kuluçka devresi 15 günle iki ay arasında değişir. B ve C tipi virüsün kuluçka devresi daha uzun olup iki ila altı ay kadardır.
  Belirtileri:
* İlk belirtisi iştahsızlık, halsizlik, bulantı, kusma, ishal, eklemlerde ağrı, ateş, öksürük, nezle, göz yaşarması ve deride kaşıntıdır.
* İlk belirtilerden bir hafta sonra sarılık başlar. Belirtiler kaybolurken, ateş de düşer. Sarılık dönemi altı ila sekiz hafta kadardır. Bu müddet içinde karaciğer büyür ve hassaslaşır. İdrarın rengi koyulaşmıştır.
* Sarılık ilk olarak gözlerde başlar. Beyaz kısımlarda farkedilir bir sanlık görülür.
  Ne Yapmalı?
* Virüslerin sebep olduğu akut hepatit istirahat ve titiz bir diyetle atlatılabilir. Diyet, karbonhidratlı yiyecekler fazla verilirken; yağlı gıdalar mümkün mertebe azaltılır.
* İyi bir yatak istirahati ve karbonhidratlı beslenme ile sarılık iki ila altı hafta içinde şifa bulur.
Kronik Hepatit:
Kronik hepatit doğrudan doğruya başlayabileceği gibi; ihmal edilen akut bir hepatitin gelişmesi ile de teşekkül edebilir. Siroz ve karaciğer kanserine dönüşebilen kronik hepatite “aktif kronik hepatit” adı verilir.
Tedavi, idrar, dışkı, kan ve salyadan alınan örneklerin test edilmesi sonunda başlatılır. Tedavinin şekli, hepatite sebep olan mikroorganizmanın cinsine bağlıdır.

Kalın bağırsağın anüse yakın yerinde meydana gelen şişliğe denir. İç ve dış hemoroid olmak üzere iki şekli vardır. Aşırı şişman kimselerde, kabızlık sırasında fazla ıkınmalarda, fazla mushil (söktürücü) kullanmaktan, hamilelikte, kalın bağırsağın anüsten önce gelen bölümünde tümör bulunması halinde hemoroid vakalarına sık rastlanır.
  Belirtileri:
* Birçok durumlarda hemoroid anüs dışına taşar ve ancak elle içeri itilebilir.
* Dışkılama sırasında kanama görülür.
* Anüs çevresi kaşınır.
* Hemoroidin iltihaplanması halinde ağrı yapar.
  Ne Yapmalı?
* Hafif vakalarda kaşıntı giderici ve yumuşatıcı merhemler verilir.
* Doktor uygun gördüğü takdirde hemoroid içerisine büzücü bir ilaç injekte edebilir.
* İleri vakalarda kesin tedavi ameliyattır.
* Dışkılama sonunda anüs çevresi çok temiz olarak yıkanmalı; ağrılı durumlarda soğuk kompres uygulanmalıdır.

 Bademcik denilen tonsiller, boğazın her iki yanında yer alan, vücudun savunma sisteminin bir parçası organlardır. Üzerindeki çok sayıda delikten içeri giren mikroplar, organın içinde zararsız hale getirilir ve ölü hücreler tekrar bu delikten dışarı atılır, ayrıca antikor üreterek vücudun savunmasına yardımcı olurlar. Ancak bu deliklerin çeşitli etkilerle tıkanması sonucu iltihap yayılarak tüm organı tutar ve bir enfeksiyon kaynağı haline gelir. Bademciğin şişmesi, boğaz ağrısı, ateş, kırgınlık ve yutma güçlüğü akut iltihabın belirtilerindendir. Çocuklarda çok daha aktif bir organ olduğundan iltihabı da daha sık görülür. Tedavisinde etken mikroplara etkili antibiyotikler, anti septik boğaz gargaraları, antienflamatuar ve ağrı kesici türü ilaçlardan yararlanılır. Bademciklerin görev yapamayıp, bizzat kendinin enfeksiyon kaynağı haline gelmesi kronik bademcik iltihabı demektir. Hastanın şikayetleri, akut olanlara nazaran daha müphemdir. Küçük bir tahriş sonucu hemen ağrı ve yutma güçlüğü oluşurken, düşük dereceli bir ateş ve zaman zaman ağız kokusu şikayetlerdendir. Dolayısıyla sık sık enfeksiyon atağı geçirilmeğe başlar. Muayenede; bademciklerin etrafında kızarıklık olması, çevre dokulara yapışık olmaları boğaz kültürü sonucunun pozitif olması, kan değerindeki bozulma, tanı koydurur.
Bazen anaokulu çocukları ile ilkokul öğrencileri arasında halk arasında “beta” tabir edilen Beta Hemolitik Streptokok salgını olur. Bu mikroba karşı konkada oluşan antikor (kısaca ASO)’un kan değerlerinin normalde 200′ün altında olması gerekirken çok yüksek olması durumunda Akut Romatizmal Kalp Hastalığı denilen eklemleri tutan ve kalp kapakcıklarında kalıcı hasara yol açan bir hastalık riski çok artar. Beta mikrobunun tedavisinde penisilin ve türevleri kullanılır. Ancak bademciğin enfeksiyon kaynağı haline gelmesi durumunda kan ASO değerleri bir türlü düşmeğe fırsat bulamaz ve bu antikor gidip kalp kapakçığını tutarak, bozulmasına yol açar. Dolayısıyla beta mikrobu taşıyıcısı bu bademciklerin çıkarılması gerekir.
Bazen de bademcikler yutmayı ve konuşmayı engelleyecek derecede iri olabilir. Bu durumda organ hasta olmasa bile zararını önlemek amacıyla alınması söz konusudur.
Özetleyecek olursak;

1- Sık enfekte olan kronik bademcik iltihabı,

2- Beta mikrobu taşıyıcısı bademcikler,

3- Aşırı büyük bademciklerin ameliyatla alınmaları gerekir.

Bademcik için yaş sınırı 3 yaştır. Yani 3 yaş altında bademcik ameliyatı yapılmamalıdır. Gene aynı tip bir organ olan geniz eti ya da bademciği içinse böyle bir alt sınır yoktur.
Ameliyat, çocuklarda genellikle, genel anestezi altında yapılır. Kısa süren bir ameliyat olup, bugünün modern tıp imkanlarıyla minimal komplikasyonu vardır. Ameliyat yeri ortalama bir hafta içinde iyileşir. Bu dönemde antibiyotik ve ağrı kesiciler kullanılır. Başlangıçta sulu, giderek yarı katı yiyecekler ve 10 gün içinde de normal katı gıdalara geçilebilir. Bademcik ameliyatı iyi yapıldığında ve doğru gerekçelerle alındğıında hastanın şikayetlerinde bariz bir düzelme olur ve genel durum da hızla düzelir. Halk arasında yanlış bilinen bir konu, bademciklerin alındığında, savunma sisteminin zayıflayacağıdır. Böyle bir durum, yapılan klinik araştırmalarla ispatlanmamıştır. Çocuklarda haklı gerekçelerle alınan bademciklerin görevini boğazımızdaki başka dokular üstlenir. Erişkin hastalarda ise zaten bademcik büyük ölçüde fonksiyonunu yitirdiğinden eksikliğinden dolayı bir problem çıkmaz. Ancak tahriş edici etkenlere sürekli maruz kalan kişilerde farenjit tablosu müzminleşebilir. O nedenle sigara, kirli hava boğaz için her zaman zararlıdır.
Bademcik ameliyat yapılmasına karar verilen çocukların ailelerinin yaşadığı en büyük korku anestezi korkusudur. Bu korku aslında yersizdir. Çünkü fazla abartılmakta ve yanlış bilgilere dayanmaktadır. Genel anestezi yurdumuzda yüzbinlerce kez uygulanmakta ancak 20-30 binde bir ölüm duyulmaktadır. Riskin bundan çok daha fazla olduğu durumlarla günlük hayatta sık sık karşılaşmıyor muyuz? Mesela kaldırımda yürürken araba çarpamaz mı? Bu durumda kaldırımda yürümeyelim mantığı elbette kabul edilemez. Ancak ameliyat ne kadar küçük olursa olsun, hafife alınmamalı her türlü tedbiri anestezist gözetiminde almalıdır. Tüm incelemeler sonucu, anestezi uzmanının muayenesinden geçerek “ameliyat olabilir” oluru olan aileler rahat olup, hekimlerine biiznillah güvenmeleri gerekir.

Ağrılar aslında bir nimet olup vücudumuzda ortaya çıkan rahatsızlıkları haber veren alarm sistemleridir. Sağlığımız yerinde iken, iç organlarımızın çalıştığını farkedemeyiz. Beş duyumuzdan ve iç organlarımızdan beyne bilgi götüren; beyinden gerekli emirleri getiren sinir telleri vücudumuzun mükemmel bir şekilde çalışmasını ve böylece hayatımızı devam ettirmemizi sağlarlar.
Beynimize, vücudumuzun çeşitli yerlerinden bilgi götüren sinir tellerinden bir kısmı, istihbaratçı gibi çalışarak işlerin yolunda gidip gitmediğini haber verirler. Bu istihbarat birimlerine “feed back” devreleri denmektedir. Feed back devrelerinden gelen istihbarat bilgilerine göre, gerektiğinde, beyinden organlara çalışma tempolarını normalde tutacak yeni emirler gönderilir. Mesela, vücut ısımız normalde 36,50 olması gerekirken dış tesirler sebebiyle yükselince feed back devreleri derhal beyne haber verirler. Beyin aldığı bilgileri değerlendirerek, vücut ısısını normale indirmek için ter bezlerini faaliyete geçirir. Yine hücrelerdeki besin miktarının düştüğünü farzedelim. Bu durumda kandaki şeker oranı da düşecektir. Feed back devreleri vasıtasıyla kandaki şeker oranının düştüğünü haber alan beynimiz, adrenalin salgı bezlerini faaliyete geçirir. Depo halindeki yedek şeker kana verilerek, kan şekeri seviyesi normale çıkarılır.
Hastalık sırasında, beyin düzeltemeyeceği bir durumla karşılaşınca, hastalık mikroplarının veya başka sebeplerin zarar vermeye başladığı bölgeye ağrı mesajları göndererek bizi uyarır. Biz de ağrımızı dindirmek ve dolaysiyle hastalığımıza çare aramak için doktora koşarız.
BAŞ AĞRILARI
Vücudun idare merkezi beyindir. Keza bizi hayvandan ayıran “akıl nimeti” nin merkezi de beyindir. Dolayısıyla ister fiziksel ister psikolojik olsun, her türlü rahatsızlığımızda en evvel etkilenecek olan organımız beyindir, insanların en fazla şikayetçi oldukları ve doktorların çare bulmakta zorluk çektikleri hastalığın “baş ağrısı” olması da bundandır.
Üzülürüz başımız ağrır, sinirleniriz başımız ağrır, üşütürüz başımız ağrır, ateşli bir hastalığa yakalanırız başımız ağrır, kulağımız iltihaplanır başımız ağrır, yoruluruz başımız ağrır ve hakeza… Kısacası vücudumuz fizyolojik ve psikolojik tüm sistemleriyle dengede olmalı ki başımız ağrımasın.
Baş ağrısı ve ağrı insanlık tarihi kadar eski olan ve tıbbın çözüm bulmaya çalıştığı konulardır. Baş ağrılarının yüzde 80-90 sebebi migren ve gerilim tipi ağrılardır.

MİGREN
Yarım baş ağrısı anlamına geler. Çeşitli uyaranlarla (stres, yorgunluk, açlık, tokluk, gürültü, sigara dumanı, bira ve şarap gibi alkollü içecekler, eski peynir, aşırı çikolata yeme, konserve gıdalar, pastırma, sos vs) orta beyin bölgesindeki hassas alıcı bölgeler tahrik edilir. Buradan salgılanan çeşitli kimyasal maddeler ise damarlar çevresini etkileyip beyin yüzeysel damarlarda önce bir daralma ve sonra bir genişlemeye sebep olarak dayanılması zor ağrının tetiğini çeker.
Migren başlıca iki tiptir: Klasik ve yaygın. Bunların dışında çok nadir olarak oftalmoplejik, hemiplejik, retinal, basiler tipte olanlar da vardır.
  Belirtileri
* Baş ağrısı 4-72 saat sürer.
* Fizik aktivite ile artar.
* Genellikle başın bir tarafında odaklanır.
* Zonklayıcıdır.
* Bulantı, kusma, ışığa ve sese tahammülsüzlük olur.
Ayrıca haberci belirtiler olarak şunlar sayılabilir:
* Yanıp sönen noktalar, ışık parıldamaları.
* Yüzde, kolda, el parmaklarında iğnelenmeler,
* Yorgunluk, halsizlik, bitkinlik.
* Aşırı neşelenme, kendini enerjik hissetme.
* Özellikle tatlı gıdalara karşı iştah artışı.
Bazı ilaçlar (kalp, tansiyon ve doğum kontrol ilaçları) nöbete davetiye çıkarabilir. Özellikle hanımlarda muayyen günlere yakın veya hamileliğin ilk üç ayında ağrılar artabilir.
Ayrıca migrenin soya çekimle de ilgisi vardır.
  Tedavi
1- Kriz anında kullanılan ilaçlar (aspirin vs.)
2- Koruyucu (krizin gelmesini önleyici) tedbirler. Hastanın ağrı korkusunu giderir. Ayda birkaç defa gelen krizlere karşı kullanılırlar.
Alternatif tedaviler (masaj, relaksasyon, akupunktur) yine uygulanan usullerdir.
 

GERiLİM BAŞ AĞRILARI
Stres asrının insanoğluna yüklediği rahatsızlıktır.
  Belirtileri:
* Günlerce devam eder.
* Başın bütününde ve ense bölgelerinde barizleşir.
* Fizik aktivite ağrıyı arttırmaz.
* Günün ilerleyen saatlerinde ağrı artar.
* Ağrı sebebi ve günlük aktiviteler bozulmaz.
* Ağrı boyun ve sırta doğru yayılır.
* Hastalar çökkün (depresif) yüz ifadesine sahiptir.
  Tedavi
Migrenden farklıdır. Kas gevşeticiler, sıkıntı ve kaygı gideren ilaçlar daha yararlıdır.

Beyin ve sinir sisteminin beslenme yetersizliği sonucu ortaya çıkar. Sinir hücrelerinin oksijensizliğe ve kan şekeri düşmesine tahammülü birkaç dakika ile sınırlıdır. Herhangi bir sebeple (genellikle beyne kan taşıyan damarların tıkanması, daralması) aksaması durumunda saniyeler içinde konuşma, görme, anlama bozulabilir ve vücudun bir yarısında kuvvet azalması veya tamamen fonksiyon kaybı olabilir. Bu kayıp yine saatler içinde kısa sürede geçiyorsa geçici felçten bahsedilir.
Hastalıkta bazen tablo gelişmeden haberci uyarıcı bulgular da görülebilir: Vücudun bir tarafında gelip geçen uyuşma, kısa süreli baş ağrısı nöbetleri, konuşmanın bozulması veya durması, görmede geçici ani kayıplar, dengesizlik gibi…
Hastalığın ana sebebi beyin ve hücrelerini sulayan beyin damarlarındaki tıkanmalardır. Daha nadir olarak beyin kanaması, beyin ve zarının iltihapları anılabilir.
Damar tıkanmasının sebepleri ise: Bünyenin yaşlanması, damarların sertleşmesi, kan yağlarının fazlalığı, kandaki kırmızı hücrelerin (eritrosit) çokluğu, tansiyonun yüksek seyretmesi, sigara, alkol, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklar, kalp ve damar hastalıklarına irsî yatkınlık, şeker hastalığı, böbrek rahatsızlığı, aşırı stres, dengesiz beslenme, düzensiz yaşama vs…
Felçte ne yapılmalı?
Hasta apar topar hareket ettirilmemeli. Gereksiz panikle hastaya zarar verilmemeli ve en yakın sağlık merkezine götürülerek erken müdahale edilmelidir. Bazı felçler günler içinde yapılan tedaviyle iz bırakmadan geçer. Felcin geçmemesi durumunda şu yanlışlardan kaçınmalıdır:
* Gereksiz ümitlerle hasta hekim hekim dolaştırılmamalıdır.
* Tıp dışı bazı ters uygulamalara fırsat verilmemelidir.
Hastanın takip ve tedavisini üstlenen hekimle diyaloğu koparmamalıdır. Takip süreci uzun olacağı bilinerek tedbirler düzenlenmelidir. Hastalığın ilk haftalarından itibaren bıkmadan, usanmadan doktor tavsiyesine uygun fizyoterapi (masaj ve egzersiz) uygulanmalıdır.
Hastanın hareketlenmesi, iyileşmeye motivasyonu, yatakta döndürülmesi (yaralar oluşmaması için), beslenme düzeni, psikolojik ve moral durumu, hasta yakınlarının ilgi ve desteği tedavide kullanılacak ilaç ve metodlardan çok daha faydalı olduğu bilinmelidir.
Tedavide kullanılan ilaçların temel hedefi felcin tekrarlama ihtimaline karşı bünyeyi korumaktır. Tansiyonu ayarlamak, kan yağlarını düşürmek, moral ve destek tedavileri önemlidir.
Ağır olup da yatalak kalan hastaların hayatla ilgilerinin kopmamasına dikkat etmeli, çökkün (deresif) düşünceleri gelişmesi durumunda tedavisi yoluna gitmelidir.

Sigarayı bırakmak isteyip de kilo almaktan endişe ediyorsanız, bu yazı size yardımcı olabilir. Sigarayı bırakanların çoğu kilo alır, ama yalnızca birkaçı aşırı kilo almaktan şikayetçi. Sağlığınız için yapabileceğiniz en iyi hareket sigarayı bırakmak. Sigara içmek, sağlığınıza alacağınız birkaç kilodan daha fazla zarar verir. Birkaç küçük değişiklikle, mesela yediklerinize daha fazla özen göstererek ve fiziksel aktivitelerinizi artırarak, sigarayı bırakırken de kilonuzu kontrol altında tutabilirsiniz.

Sigarayı Bırakırsam Kilo Alır mıyım?
Sigarayı bırakan herkes kilo almaz. Sigarayı bırakanlar, ortalama olarak yaklaşık 4.5 kilo alıyorlar. 10-20 senedir sigara içenler ya da günde bir paketten daha fazlasını tüketenler, kilo almaya daha yatkın oluyorlar. Birkaç kilo alsanız da, unutmayın ki sigarayı bırakarak sağlıklı yaşama doğru büyük bir adım atmış oluyorsunuz.

Bıraktıktan Sonra Kilo Almanın Nedenleri Neler?
Sigara dumanındaki kimyasallardan olan nikotin vücudunuzdan çıktığında, kısa sürede kilo alabilirsiniz. Nikotin kilo alınmasını engeller ve sigarayı bıraktığınızda vücudunuz olması gereken kilosuna döner. Sigarayı bıraktıktan sonraki ilk hafta vücudunuz su tuttuğundan 1-2 kilo alabilirsiniz. Sigarayı bıraktığınızda vücudunuzun kalori ihtiyacı azaldığından bunlar yakılmaz ve kiloya dönüşebilir.

Aldığım bu kilolar sağlığıma zararlı mıdır?
Sigaranın sağlığa zararları alacağınız 5 kilonun zararlarından çok daha fazladır. Sadece ABD’de her yıl 400.000’den fazla kişi sigara sebepli hastalıklardan hayatını kaybediyor. Ancak yaklaşık 50 kilo kadar alırsanız, sigara içtiğiniz zamanki kadar sağlık riskine ulaşırsınız. Şimdi, sigaranın zararlarını ve bırakmanın faydalarını inceleyelim.

Sigaranın sağlığa zararları
Sigara içerken…
Kalp atışınız hızlanır.
4000 kimyasalın vücudunuza girmesine izin verirsiniz ve bunların 40’ı kansere yol açmaktadır.
Akciğer kanserine yakalanma ihtimaliniz içmeyen birisine göre daha fazladır. Erkeklerde bu ihtimal 22 kat daha fazladır, kadınlarda ise 12 kattır.
İçmeyen birisine göre kalp krizi geçirme ihtimaliniz 2 kat daha fazladır.
Kalp hastalıkları, çarpıntı, kanser, amfizem, kronik bronşit ve akciğer hastalıkları riskinizi artırırsınız.
Sadece kendi sağlığınıza değil dumana maruz kalan herkese zarar verirsiniz.

Sigarayı Bırakmanın Faydaları
Sigarayı bıraktığınızda…
Vücudunuz 12 saat içinde nikotinin etkilerini iyileştirmeye başlar.
Kalbiniz ve akciğerleriniz dumanın zararlarını tamir etmeye başlar.
Daha rahat nefes alırsınız ve sigaradan kaynaklanan öksürüğünüzden kurtulursunuz.
Kalp krizi, çarpıntı, kronik bronşit, akciğer kanseri gibi hastalıklara yakalanma ihtimalinizi azaltırsınız.
Daha temiz bir hava solursunuz, en azından bunu başkalarının dumanı yüzünden risk altında olan çocuklar için düşünün.

Sigarayı Bırakırken Kilo Almaktan Nasıl Kaçınabilirim?
Kilo almaktan kurtulmak için yeme-içme alışanlıklarınızı geliştirmeniz ve fiziksel aktivitelerinizi artırmanız gerekir. Fiziksel aktiviteler vücudunuzun yaktığı kaloriyi artırır. Yeme-içme alışkanlıklarınızı düzelterek aldığınız kalorileri kontrol edebilirsiniz.

Yaptığınız Fiziksel Aktiviteleri Artırın
Kafanızdan sigarayı atmak ve kilonuzu kontrol etmek için fiziksel aktivitelerde bulunun. Sigarayı bırakan kişilerle yapılan bir araştırmada, günlük yürüyüşlerine 45 dakika daha ekleyen kadınlar, normalden 1.5 kilo daha az aldılar. Egzersiz yapmak, kilonuzu kontrol etmeye yardımcı olduğu gibi, enerjinizi artırır, kendinize güveninizi geri getirir, sağlığınızı iyileştirir, nikotinsizliğin stresinden kurtulmanıza yardımcı olur.

Televizyon seyretmek, bilgisayar oyunu oynamak gibi az enerji harcadığınız aktivitelerle vakit öldürmeyi bırakın. Haftanın en az dört gününde 30 dakikanın üstünde egzersiz yapmaya çalışın. 10 dakika şimdi, 20 dakika biraz sonra gibi bölümlere ayırdığınız egzersizlerinizi gün içinde 30 dakikaya tamamlayabilirsiniz. Bahçeyle uğraşarak, çocuklarla oyunlar oynayarak, asansör yerine merdivenleri kullanarak daha aktif olmayı başarabilirsiniz.

Yeme-içme Alışkanlıklarınızı Düzeltin
Yeme alışkanlıklarınızı değiştirmek başlarda sigarayı bırakmak kadar stres yaratabilir. Farklı farklı yiyecekler denemek sağlığınızı düzeltmeniz için iyi bir yoldur. Böylelikle vücudunuzun ihtiyacı olan bütün besinleri almış olursunuz.
Tahıl ürünleri, sebze ve meyve yiyin.
Yağsız veya az yağlı, az kalorili içecekleri tüketin. Az yağlı günlük yiyecekler, yağsız et, balık, fasulye tercih ederek ekstra kalori almadan gerekli besini alabilirsiniz.
Yağlı ve şekerli yiyecekleri azaltmaya çalışın.

Sigarayı Bırakmaya Hazır mısınız?
Moral motivasyonunuzun yerinde olduğu bir dönemde sigarayı bırakacağınız günü belirleyin. Zaten daha fazla yemeye meyilli olduğunuz tatillerde ya da stresli zamanlarınızda sigarayı bırakmak normalden daha fazla kilo almanıza neden olur.

Sigarayı bırakmaya ve sağlığınızı düzeltmeye odaklanın. İlk hedefiniz sigarayı bırakmak ve nikotinin etkilerinden kurtulmak olmalıdır. Gerçekten sigarayı bırakıp, daha iyi hissetmeye başladığınızda yeme ve aktivite alışkanlıklarınızı düzenleme yoluna gidebilirsiniz. Böylece aldığınız kilolardan kurtulabilirsiniz.

Sigarayı Bıraktıktan Sonra
Sigaraya ve yiyeceklere özleminizi azaltmanın yollarını öğrenin. Sigarayı bıraktığınızda, sigara ve yiyecek isteğini azaltmak önemlidir. Unutmayın, bu isteğiniz en fazla 5 dakika sürer. Bu isteğinizi azaltmak için şunları deneyin:
Sigaranın yerine başka aktiviteler koyun. Meyve ya da tatlandırıcılı sakız tatlı ihtiyacınızı giderebilir. Ellerinizi bir şeylerle meşgul edin.
Daha az kafein tüketin. Kafein içeren içecekleri tüketmeyi azaltın. Nikotinin vücuttan çıkması sizi stresli yapacaktır ve kafein sadece bunu daha da kötüleştirmeye yarar.
Yeteri kadar uyuyun. Yorgun hissettiğinizde yiyecek ve sigara isteğiniz artabilir.
Baskıyı azaltmak için yürüyüş yapın, iyi bir banyo yapın, derin nefes alın. Sizi rahatlatacak bir şeyler bulun ve bunu sigara içtiğiniz anların yerine koyun.
Size destek olacak ve sizi bırakmaya teşvik edecek birilerini bulun. Bulabilirseniz, bir arkadaşınızla beraber sigarayı bırakmayı deneyin.
Nikotinin yerine koyabileceğiniz şeyler için doktorunuza başvurun.
Sizi sigara içmeye yönlendiren, aç değilken bir şeyler yemenize sebep olan olaylardan uzak durun. Hangi durumlarda sigara içtiğinizin bir listesini çıkarın ve bu durumlardan kaçının. Sigara içmenin yerini daha sağlıklı aktivitelerle doldurun.

Birkaç kilo aldım diye panik yapmayın. Bunun nikotinin vücudunuzdan çıkması dolayısıyla normal olduğunu kabul edin. Etrafınızdakiler ve sizin için en iyi şeyin sigarayı bırakmak olduğunu unutmayın. Bırakmadan önce plan yapmaya çalışın ve egzersiz, yiyecek alışkanlıklarınızı değiştirmeye başlayın. Yaşam tarzınızı değiştirerek hem sigarayı bırakabilir hem de çok fazla kilo almadan sağlıklı bir insan olabilirsiniz.

Kanser, vücuttaki hücrelerin denetimden çıkıp vücudun diğer bölümlerinden bağımsız ve kontrolsüz bir biçimde büyümeye başlamadığı bir hastalıktır. Bu hücreler saldırıya geçen vahşiler gibi vücudun normal normal kurallarına isyan başlatır ve kendilerine ait ayrı bir düzen oluştururlar.
Bu isyancı örgütler, ya da ”hastalıklı oluşumlar” daha sonra vücudun işleyişine müdahale etmeye başlar. Engellenmeleri için girişimde bulunulmazsa, en önemli organları işgal edip iflasına yol açarak ölüme neden olurlar.

Kanser nasıl gelişir?
Kanser şu üç aşamada gelişir:
Önce hastalıklı hücreler büyümeye başlar, çevrelerindeki dokulara nüfuz ederek vücudun belli bir bölgesine yerleşir. Kanserin ilk başladığı bölgedeki bu evresine ‘primer kanser’ adı verilir.
Daha sonra, vücudun bağışıklık, ya da, savunma sisteminin bir parçası olan en yakın lenf bezlerinden birine atlar ve oradan vücudun diğer bölgelerine doğru yola çıkar.Hastalıklı hücreler daha sonra yerleştikleri bu ikinci bölgede tekrar büyümeye başlar ve çoğu kez çevrelerini büyük bir hızla istila ederler. Buna kanserin ikinci evresi denir (Kanser deyimi; kanserli hücrelerin yanlara doğru yengeç gibi ilerlemesinden gelir. Latince de ”cancer” yengeç demektir.)

Genel Bilgiler

Kanserin ilk işaretleri

Erken tanı,bütün kanser türleri için hayati önem taşır. İnsanlar vücutlarında kanser başlangıcı anlamına gelebilecek olağandışı değişikliklere karşı her an uyanık olmalıdırlar. Kanserin en yaygın görülen ilk uyarı işaretlerini şöyle sıralanabilir:

-Memede, testislerde veya vücudun herhangibir yerinde şişlik veya doku sertleşmesi
-İyileşmeyen bir yara veya lezyon
-Geçmeyen ses kısıklığı veya, öksürükle birlikte kan gelmesi
-Sürekli karın ağrısı, karın bölgesinde büyük yumrular veya, yutkunma zorluğu
-Bağırsak haraketleri veya, idrara çıkma alışkanlıklarında değişiklikler
-Ben veya siğillerde belirgin bir değişiklik
-Olağandışı kanama veya akıntı
-Beklenmedik kilo kaybı veya iştahsızlık
-Aşırı yorgunluk, bitkinlik veya keyifsizlik
-Sürekli ağrı (her zaman ağrı yapmayabilir)
-Ağrı yapmayan ancak şişen ve küçülmeyen salgı bezleri

Yukarıdaki belirtilerden hiçbiri kesin kanser tanısı anlamına gelmez. Bunlar kısa sürede, uygun tedaviyle iyileşebilecek ‘iyi huylu’ bir oluşumun belirtileri de olabilirler. Ama ne olursa olsun, derhal bir doktora gidip durumu bildirmek durumundayız. Sorummluluk sahibi hiçbir sağlık uzmanı sizi ciddiye almamamak, detaylı muayene etmemek, daha etraflı tetkik gerekiyorsa, sizi başka bir uzmana göndermemek gibi bir hatayı yapmaz.

Gerek kadınlarda gerekse erkeklerde en yaygın görülen kanserlerin, akciğer, sindirim sistemi ve idrar yollarında ortaya çıkması, ve giderek artması, günümüzdeki beslenme tarzı, çevresel kirlilik ve sigarayı, sorumlu etken olarak işaret etmektedir.
Onu mümkün olduğunca engellemeye ve uzak tutmaya çalışmak, bu başarılamadığı taktirde tedaviye erken başlamak, değişmeyen amacımız olmalıdır.
Kanseri engellemek ve yenmek için yapılması gerekenler

Kanser ciddi bir hastalıktır; hafife almaya gelmez. Aslında birçok ülkede yetkililer ce okadar ciddi görülürki, kendi kendinize kanser tedavisis uyguladığınızda veya doktor olamayn birinin bunu yapmasına izin verdiğiniz taktirde yasalara aykırı davranmış sayılırsınız. Bu yaklaşım çok yaygın bir korkuya sebep olmuş, kanser, ellerinde deney tüpleri ve şırıngalarla dolaşan beyaz gömlekli uzmanlardan başka kimsenin hiçbir şey yapamayacağı, insanlığın soyunu kurutacak bir tür salgın gibi görülmeye başlanmıştır.
Ne yazık ki, bu yaklaşım kanser ve tedavisi hakkında çok büyük yanlış anlamalara yol açmıştır. Kanser gerçekten ciddi bir hastalıktır, ama tedavi edilebilir ve tedavisi de mutlaka bir tıp uzmanına bırakılmak zorunda değildir. Kendi kendine tedavi vakaları görülmüştür (doktorlar buna ‘’spontane iyileşme” diyor); ayrıca kanser hastası olup da doktor olmayan kişilerin, bir başka deyişle doğal tedavi yöntemlerini uygulayan uzmanların faydasını görmüş birçok örnek mevcuttur.
Ama, tedaviden önce korunma gelir. Yani, herşeyden önce, oluşması eengellenirse kanser sorun haline gelmez; ve engellenebileceğine dair kanıtlar da açıktır. Çeşitli tahminlere göre bütün kanserlerin yüzde 85 ile 95′i engellenebilir. Dolayısıyla, nedeni ne olursa olsun, kendilerinin kansere yakalanma tehlikesinin yüksek olduğunu düşüneneler, burada ki öğütlerden ve gösterilen yoldan yararlanacaklardır.
Bunlar mucizevi tedaviler değildir; böyle bir şey de yoktur zaten ama hastalığı kontrol altına alabilmenin en iyi yollunu gösteren, hepside denenmiş önerilerdir. Daha önce size ne söylenmiş olursa olsun, kendiniz için yapabileceğiniz son derece güvenli, sade ve etkili şeyler var. (doğal tedavi yöntemlerinin nelere iyi gelebileceği hakkında bilgileri de burada bulacaksınız.)

Kanserden Korunma
Kanserden korunma yolunda atılacak ilk adımlar, yaşam tarzımız ve çevrenmizin vücuttaki savunma sistemini sürekli tehdit ettiği bir dünyada, yakalanacağımız herhangibir hastalığa karşı alınacak önlemlerle aynıdır. Mesele, yaşam tarzımızı ciddi bir şekilde gözden geçirmekten, sonrada, yaşam ve düşünce tarzımızda köklü değişiklikler yapmaktan ibarettir. Bu her zaman pek kolay bir şey değil, ama gerçekten uzun, mutlu, sağlıklı ve kansersiz bir hayat istiyorsak, fevkalade gereklidir.
Kanser konusunda kendi kendine yetmede en önemli üç adım şunlardır:
- Gıda ve beslenme
- Zihinsel ve duygusal (veya psikolojik) durum
- Yaşam tarzı ve çevre

SAYFA 1 12345»...Son »