Kadında Cerrahi Sterilizasyon (”Tüplerin Bağlanması”) 

Ovulasyon (yumurtlama) döneminde salınan oositin (yumurta hücresi) sperm hücresi tarafından döllendiği kanalcıklara fallop tüpü adı verilir. Uterusun sağında ve solunda birer adet olmak üzere iki adet fallop tüpü bulunur.

Sterilizasyon, fallop tüplerinin geçirgenliğinin cerrahi yöntemlerle kalıcı olarak bozulması işlemidir. Tüplerin geçirgenliği yakma, bağlama ya da tüplerin etrafına halka takılması suretiyle bozulduğunda oosit ile sperm hiçbir şekilde karşılaşamadığından gebelik oluşmaz.

Bu yöntemle tüplerde ciddi hasar oluştuğundan tüplerin eski haline getirilmesi çok zordur.

Koruyuculuk Oranı ve Koruma Süresi

Yöntemin koruyuculuk oranı %100′e yakın olmakla beraber uygulanan cerrahi işlemin niteliği (yakma veya bağlama gibi) ve bazı bireysel özellikler nedeniyle çok nadiren gebelik oluşabilir.

Koruma süresi ömürboyudur.

Uygulanması

Uygulamaya geçmeden önce kadının ve eşinin imzalı onayı gerekir.

En sık uygulama şekli genel anestezi altında, laparoskopi yöntemiyle tüplerin yakılması şeklindedir.

Ameliyat öncesi gerekli ön incelemeler yapılır ve randevu verilir. Randevu sabahı birşey yiyip içmeden hastaneye gelmek gereklidir. 30 dakikalık bir anestezi süresi içerisinde uygulanabilir. Genellikle geceyi hastanede geçirmek gerekmez.

Kimlerde Uygulanması Sakıncalıdır

İleride çocuk sahibi olmak isteyip istemediği konusunda kararsız olan kadınlarda uygulanmaz. 30 yaşın altında olan kadınlarda uygulanması, kadının henüz doğurganlık döneminin ortalarında olması ve ileride muhtemel bir eş değişikliği yapmak ve yeni bir aile kurmak durumunda olabilmesi nedeniyle sakıncalıdır.

Eşin rızası olmadan yapılan uygulamalarda eş boşanma söz konusu olduğunda “çocuk sahibi olamama” nedeniyle haklı bir boşanma talebinde bulunabilir.

Avantajları

Koruyuculuğu çok yüksek bir yöntemdir ve tek bir uygulamayla kalıcı kontrasepsiyon (korunma) sağlar.

Dezavantajları

Yaşam şartlarındaki değişiklik nedeniyle yeniden çocuk sahibi olmak istediğinde tekrar operasyon gerektirir. Tüplerin geçirgenliğinin tekrar sağlanmaya çalışıldığı bu operasyonlar başarı şansları düşük ve maliyetleri yüksek operasyonlardır.

Riskleri

Genel anestezi ile yapıldığında tüm genel anestezi risklerini, laparoskopi ile yapıldığında tüm laparoskopik operasyon risklerini taşır.

Uyarılar

İleride çocuk isteği oluşması ihtimalini çok iyi gözden geçirin. Eşinizin de mutlaka onayını alın.

Doktorunuzla hangi yöntemi uygulayacağını konuşun. Laparoskopi yöntemi oldukça basit bir yöntemdir, ancak her doktor tarafından uygulanmamaktadır. Eğer laparoskopi yöntemi uygulanması için engel teşkil edecek tıbbi bir durum söz konusu değilse bu yöntemi uygulayan bir doktor tercih edin.

Özel durumlar

Tüp ligasyonuna rağmen gebe kalınması

Çok ender görülen bir durumdur. Tüplerin aldıkları tüm hasara karşın yeniden kanal oluşturmalarına bağlı olarak ortaya çıkar. Operatör hatası pratik olarak mümkün değildir ancak yine de bir etken olabilir. Tüp ligasyonu sonrası oluşan gebeliklerin önemli bir kısmı dış gebelik olduğundan ilk önce bu yönde inceleme yapılır. Dış gebelik saptanırsa uygun tedaviye geçilir. Rahimiçi gebelik saptanırsa ve bebek isteniyorsa gebelik devam ettirilir. Bebek istenmiyorsa ve gebelik süresi yasal sınırı aşmamışsa tahliye edilir. Gebelik sonlandırıldıktan sonra korunma yöntemlerinin tekrar gözden geçirilmesi ve uygun bir yöntem seçilmesi gerekir.

Tüp ligasyonu sonrasında yeniden çocuk sahibi olma arzusunun ortaya çıkması

Bu gerçekten problemli bir durumdur. İleri derecede hasar görmüş tüpleri tekrar geçirgen hale getirme operasyonları başarı oranları oldukça düşük ve maliyetleri yüksek operasyonlardır. Başarı sağlanamazsa ve çocuk arzusu devam ederse IVF (tüp bebek) yöntemine geçmek gerekebilir.
 Vazektomi (Erkekte uygulanan Cerrahi Sterilizasyon) 

Erkekte sperm hücrelerinin testislerden depolandıkları bölgelere geçişinin cerrahi yöntemlerle kalıcı olarak bozulması işlemidir. Bu işlem sonrasında ejakülasyon esnasında boşalan sıvının dış görünüşünde hiç bir değişiklik olmaz, ancak sıvıda sperm hücreleri olmadığından gebelik oluşmaz.

Bu yöntemle sperm “kanallarında” ciddi hasar oluştuğundan tüplerin eski haline getirilmesi çok zordur.

Koruyuculuk Oranı ve Koruma Süresi

Koruyuculuk oranı %100′e yakın olmakla beraber uygulanan yöntem ve bazı bireysel özellikler nedeniyle çok nadiren gebelik oluşabilir (%1).

Koruyuculuğu hemen başlamaz. Operasyon öncesinde depolanan spermlerin atılması için genellikle 20 ejakülasyon (boşalma) gerekir. Koruma süresi ömürboyudur.

Uygulanması

En sık uygulama şekli lokal anestezi altında skrotum (testisleri içinde barındıran kese) cildine yapılan ufak bir kesiden vaz deferenslerin dışarı alınması ve bir kısmının kesilip çıkarılması ve kalan uçların yakılması şeklindedir. 15-30 dakikalık bir anestezi süresi içerisinde uygulanabilir. Hastanede kalmayı gerektirmez.

Koruyuculuğun başladığını anlayabilmek için bir kaç kez spermiogram (sperm sayımı) yapılarak azospermi (sperm sayısının sıfır olması) durumu gözlenmelidir.

Kimlerde Uygulanması Sakıncalıdır

İleride çocuk sahibi olmak isteyip istemediği konusunda kararsız olan erkeklerde uygulanmaz.

Eşin rızası olmadan yapılan uygulamalarda eş boşanma söz konusu olduğunda “çocuk sahibi olamama” nedeniyle haklı bir boşanma talebinde bulunabilir.

Avantajları

Lokal anestezi altında uygulanabilen emniyetli bir yöntemdir ve tek bir uygulamayla kalıcı kontrasepsiyon sağlar.

Dezavantajları

Yaşam şartlarındaki değişiklik nedeniyle yeniden çocuk sahibi olmak istediğinde tekrar operasyon gerektirir. Bu operasyonlar maliyeti yüksek ve başarı şansları düşük operasyonlardır.

Riskleri

Genel olarak emniyetli bir operasyondur. Lokal anestezik maddeye karşı aşırı duyarlılık dışında operasyon bölgesinde enfeksiyon, hematom (kan toplanması) ve sperm granulomu gibi nadir yan etkiler %1 uygulamada görülür.

Yan Etkiler

Önceleri vazektominin ateroskleroz (damar sertliği) ve kalp krizi, testis ve prostat kanseri gibi uzun dönemde oluşan yanetkileri olduğu düşünülmekteydi. Son çalışmalar bunları doğrulamamaktadır.

Uyarılar

İleride çocuk isteği oluşması ihtimalini çok iyi gözden geçirin. Eşinizin de mutlaka onayını alın. Operasyon sonrasında koruyuculuk hemen başlamaz. Sperm incelemesinde azospermi oluşana kadar ek bir korunma yöntemi uygulamak gerekir.

Özel durumlar

Eşin gebe kalması

Çok ender görülen bir durumdur. Kanalların aldıkları tüm hasara karşın yeniden birleşmelerine bağlı olarak ortaya çıkar. Operatör hatası pratik olarak mümkün değildir ancak yine de bir etken olabilir.

Vazektomi sonrasında yeniden çocuk sahibi olma arzusunun ortaya çıkması

Bu zor bir durumdur. İleri derecede hasar görmüş kanalları tekrar geçirgen hale getirme operasyonları başarı oranları oldukça düşük operasyonlardır. Başarı sağlanamazsa ve çocuk arzusu devam ederse TESA veya MESA gibi yöntemlerle testisten aspirasyon yoluyla sperm toplama yöntemlerine başvurmak gerekebilir.

Premenstruel sendrom (PMS) kadınlarda adet öncesi dönemde başlayan ruhsal ya da fiziksel birtakım belirtiler topluluğunu ifade eden bir terimdir. Bu belirtiler genellikle adetin başlamasına bir hafta ortaya çıkar ve adet görülmesiyle birlikte birkaç günde kaybolurlar.

Kadın doğası oldukça karmaşıktır. Kadının doğasını anlayabilmek için PMS’nin ne olduğu toplumun her bireyi tarafından bilinmelidir. Özellikle işverenlerin ve eşlerin iletişimde oldukları kadınla ilişkilerinin sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi için bu konu hakkında mutlaka bilgi sahibi olmaları gerekir.

PMS ne sıklıkta görülür?

Aslında her kadında adet öncesi dönemde bazı belirtiler ortaya çıkar. Bu belirtilerin amacı kadının adet olacağından haberdar edilmesi ve böylece hazırlıksız yakalanmasının engellenmesidir. Bu belirtiler kadınların yarısından daha azında rahatsız edici, ancak dayanabilecek şiddette olurken, %5 kadın oldukça şiddetli belirtiler hisseder. Burada premenstruel belirtiler ile premenstruel sendrom arasındaki ayrımı yapmak önemlidir.

PMS kadının yaşantısını derinden etkileyen sosyal bir durum olarak kabul edilebilir: Amerika’da yapılan bir istatistiksel çalışma bu ülkede kadınların adet öncesi dönemlerinde daha fazla suç işlediklerini ortaya koymaktadır. Aynı raporda tıbbi ya da psikiyatrik bir hastalık nedeniyle hastaneye yatırılan, intihara teşebbüs eden kadınların, çocuklarını normalde önemsenmeyecek ufak bazı şikayetler nedeniyle doktora götüren kadınların önemli bir kısmının adet öncesine yakın günlerde oldukları görülmektedir.

PMS kimlerde görülür?

PMS ergenlik döneminden önce ve menopozda çok ender görülür ve bir doğurganlık çağı hastalığıdır. Sıklıkla 30-45 yaş arası kadınlarda gözlenir. Ailevi bir eğilim sözkonusu olmasına karşın, sosyal sınıf ve ırksal farklılıklar göstermez. Doğum kontrol hapı kullananlarda belirtiler şiddetlenebilir.

PMS neden olur?

PMS’nin nedeni tam olarak belli değildir. Mineral yetersizliği (magnezyum, çinko), vitamin yetersizliği (A, B vitaminleri), hormonal dengesizlik (progesteron yetmezliği), vücutta aşırı sıvı tutulumu, prostaglandin ve nörotransmitter dengesizliği ve psikosomatik nedenler üzerinde durulmaktadır.

PMS’nin belirtileri nelerdir?

PMS en ağır şeklinde tüm vücut sistemlerini etkileyebilir ve bu durumda her organa ait belirtiler meydana gelebilir. PMS belirtileri hafif adet öncesi belirtileri şeklinde olabilir, doktora başvuracak kadar, ancak dayanılabilir şiddette olabilir ve iş kaybına, sosyal ilişkilerde sorunlara, kişide depresyona yolaçacak kadar şiddetli olabilir.

PMS’nin ruhsal belirtileri depresyon, yorgunluk hissi, aşırı uyuma, çevreye ilginin azalması, duygu durumunda dalgalanmalar, sinirlilik, gerginlik, asabileşme şeklinde olabilir.

Memelerin dolgunlaşması, büyümesi ve ileri derecede hassaslaşması şeklinde meme belirtileri olabilir.

Vücutta ödemlere (şişmeler), 1.5 kilogramdan fazla ağırlık artışına, karında şişkinliğe ve elbiselerin dar gelmesine yolaçan sıvı tutulumu ortaya çıkabilir.

Başağrısı, bulantı-kusma, kabızlık, ishal, iştah artışı, aşırı susama, alkole tahammülsüzlük, cinsel istek artışı, akne (sivilce) ortaya çıkması diğer sık gözlenen belirtilerdir.

PMS tanısı nasıl konur?

PMS tanısı koymak kolay değildir.Adet öncesi dönemde bazı belirtilerle başvuran her kadına PMS tanısı koymak, kadının gereksiz yere bazı tedavilere ve bunların yanetkilerine maruz kalması anlamına geleceğinden ancak belli bazı kriterleri taşıyanlara PMS tanısı konur.

PMS tanısı koymak için aşağıdakilerin mutlaka varolması gerekir:

1-Belirtiler düzenli olarak ortaya çıkmalı ve kaybolmalıdır: siklusun ikinci yarısında ortaya çıkan belirtilerin şiddeti giderek artar.

2-Adet görüldükten sonra belirtiler üç gün içinde kaybolmalıdır.

3-Her ayki siklus döneminde en az 10 gün süren belirtisiz bir dönem varolmalıdır.

4-Belirtiler arka arkaya en az üç siklusta görülmüş olmalıdır.

5-Belirtiler iş yaşamı, sosyal yaşamı ve kişisel ruhsal dengeyi etkileyecek kadar şiddetli olmalıdır (Tüm premenstruel belirtiler sendrom değildir!)

Kadınlar PMS tanısını genellikle kendi kendilerine koyarak doktora başvururlar. Ancak bu kadınların yarısında gerçekte abartılı premenstruel belirtiler söz konusudur, ya da başka bir hastalık vardır. Tedavinin doğru bir şekilde verilebilmesi için komple bir jinekolojik sorgulama ve muayene yapılmalı, bazı destekleyici laboratuar tetkikleriyle tanıya gidilmelidir.

PMS nasıl tedavi edilir?

Belirtileri hafif ya da orta şiddette olan hastalar ilaç tedavisi dışında alınabilecek önlemlerden iyi fayda görebilirler. PMS nedeniyle kadın günlük işlerini yapamayacak duruma gelmişse, sosyal ilişkilerinde problemler ortaya çıkıyorsa, intihar girişimi, açık saldırganlık gibi psikiyatrik belirtiler ortaya çıkıyorsa ilaçla tedavi uygulanır.

İlaç dışı tedavi yöntemleri:

Kadının durumu hakkında bilgilenmesi: PMS’li olan kadının “aklını kaçırmadığını” bilmesi önemlidir. Belirtilerin giderek kötüleşmeyeceğini, aksine yaşı ilerledikçe azalacağını, olayın hormonlara karşı dokuların bir tür hassas cevabı olduğunu, birçok kadında bu belirtilerin olduğunu ve tedavisi olan bir hastalık olduğunu bilmesi önemlidir.

Gıdalar: Kafein (kahve, çay, çikolata, kola ve bazı ağrıkesicilerde bulunur) PMS’ye bağlı başağrılarının ve meme ağrılarının kötüleşmesine neden olabilir. PMS’li kadınlar siklusun ikinci yarısında (yumurtlama sonrasında) alkole karşı aşırı duyarlılık geliştiğinden bu günlerde alkol alınması PMS belirtilerinin artmasına neden olabilir.

Egzersiz: Düzenli egzersiz PMS belirtilerini hafiflettir. Muhtemelen bu durum egzersizin beyin endorfin seviyesini artırıcı özelliğine bağlıdır. (endorfin vücuttan salgılanan “morfin”dir ve rahatlatıcı, gevşetici özellikleri vardır). Haftada en az üç kere yirmişer dakikalık egzersizlerin düzenli olarak sürdürülmesi mutlaka fayda verir.

Yaşam stresinin azaltılması: Gevşeme teknikleri (meditasyon gibi) ve yoga, biofeedback gibi yöntemler faydalıdır. Bunun dışında kadının yaşamından stresi uzaklaştırmak için bilinçli ve istekli olması çok önemlidir. Eşten ayrılma, iş değiştirme gibi stres veren durumlarda psikiyatrik danışmaya başvurmak çok faydalı olabilir.

İlaçla tedavi yöntemleri:

Yukarıdaki önlemler yetersiz olduğunda veya baştan beri şiddetli seyreden PMS durumlarında ilaçla tedavi yapılır.

Doğum kontrol hapları: Bu ilaçlar özellikle beraberinde regl düzensizliği ve dismenore (adet sancısı) olan PMS hastalarında fayda gösterir. Ancak bazı kadınlarda doğum kontrol hapı kullanımı PMS’nin ruhsal belirtilerini şiddetlendirebilmektedir.

Ağrı kesici-iltihap giderici ilaçlar: belirtiler başlar başlamaz düzenli olarak alındığında ve adetin ikinci-üçüncü gününe kadar kullanıldığında bu ilaçlar özellikle PMS ile beraber adet sancısı gibi ek belirtileri olan kadınlarda faydalı olabilmektedir.

GnRH analogları: bu hormon ilaçları yumurtalıkları tamamen susturarak östrojen ve progestron salgısını sıfırlayan ilaçlardır. Dikkatli bir değerlendirme sonrası mutlaka doktor kontrolünde kullanılmaları gerekir. Uzun süre kullanıldıklarında kemik erimesi gibi ciddi sonuçlar doğurabileceklerinden tedavi süresi uzayacaksa beraberinde östrojen takviyesi yapılır.

Histerektomi (rahimin alınması): PMS’de tüm yöntemler başarısız kalındığında yumurtalıklarla beraber rahim ameliyatla çıkarılır. Ancak günümüzdeki etkili ilaçlar sayesinde giderek az uygulanan bir tedavi biçimi haline gelmiştir.

Ödem (şişmeleri olanlar) için tedavi: Nikotin ADH (vücutta su tutan hormon) salgısını uyardığı için sigara azaltılmalı, en iyisi bırakılmalıdır. Sol tarafa yatılarak uyunması genel vücut ödemi olanlarda faydalıdır. Ödem tedavisinde bazı idrar söktürücüler fayda verebilirler.

Mastalji (meme hassasiyeti) için tedavi: PMS’li hastalarda mastalji tanısı konurken fibrokistik hastalık gibi diğer meme ağrısı nedenlerinin ortaya çıkarılması için komple bir meme muayenesi yapılmalıdır. Mastalji tedavisinde memeleri alttan iyi destekleyen bir sütyenin gece gündüz kullanılması, kafein alımının kısıtlanması, sigara içilmemesi çoğu hasta için yeterli olur. Gıdalarda yağın azaltılması, diüretikler ve A, B, E vitamini kullanımı da bazı hastalarda olumlu sonuçlar verir. Gerekli durumlarda danazol ve bromokriptin gibi ilaçlar da kullanılabilir.

Ruhsal belirtiler için tedavi: Ruhsal belirtiler basit duygusal dalgalanmalar şeklinde olabileceği gibi, ağır depresyon şeklinde de ortaya çıkabilir. Tedavide antidepresan ilaçlar ve gerekli durumlarda psikiyatrik değerlendirme sonucuna göre daha farklı ilaçlar kullanılabilir.

Serviks (rahimağzı) kanseri vajina yüzeyini döşeyen dokuyla serviksin iç yüzeyini döşeyen dokunun kesiştiği transformasyon zonu (değişim bölgesi) adı verilen yerde başlayan bir kanser türüdür. Serviksin iç yüzeyini döşeyen epitel hücreleri glanduler (salgı yapıcı) özellikler taşırken, vajinanın hücreleri dokuyu dış etkenlere korumakla görevli skuamöz (yassı epitel ) yapıda hücrelerdir. Buraya transformasyon (değişim) bölgesi adı verilmesinin nedeni bu bölgede birbirinden farklı bu iki hücre türünün komşulukta olması ve değişik yapıları nedeniyle sürekli birbirleriyle “geçimsiz” olmalarıdır.

Değişim bölgesinde her iki hücre türü de sınırlarını genişletme çabasındadırlar ve bu nedenle bu kesişim bölgesinde adeta “savaş” halindedirler. Bölgede sürekli bir yıkım-yenilenme sözkonusudur. Bu esnada sürekli olarak bazı hücreler atılır ve yenisiyle değiştirilir. İşte papsmear incelemesi bölgedeki hücrelerin buradan muayene esnasında alınıp mikroskop altında incelenmesidir. Serviks kanseri sıklıkla ilk önce değişim bölgesinden başladığından bu bölgeden toplanan hücrelerin mikroskopla incelenmesi bize değerli bilgiler verir. Buradan toplanan hücrelerin mikroskop altındaki yapısal özelliklerine bakarak hücrelerin normal yenilenme sürecinde mi olduğu, hücrelerde kanserleşme eğilimi olup olmadığı belirlenebilir ve ileri durumlarda kanserleşmiş hücrelerin kendisi gözlenebilir.

Serviksin değişim bölgesinde hücrelerde habisleşme yönünde değişiklikler başladığında bu kendini mikroskop altında “atipik görünüm” şeklinde gösterir. Atipik tanımı burada alışılmışın dışında hücreler görüldüğünü anlatmakla birlikte her atipik görünüm kanserleşme eğilimini yansıtmaz. Atipik hücreler gözlendiğinde patolog önerisine göre ya papsmear ilaç tedavisi sonrası tekrarlanır, ya da aşağıda anlatılacağı gibi biyopsi alınarak ileri inceleme yapılır.

Serviks kanseri uzun bir “kuluçka dönemi” olan bir hastalıktır. Hücrelerde atipikleşme yani şekil bozuklukları başlamasından kanser oluşumuna kadar geçen süre 5-10 yıldır. İleri evrelere geldiğinde tedavi şansı düşük, erken evrelerde (henüz başlamadan önce) yakalandığında ise tedavi şansı çok yüksek bir kanser türüdür.Bu da erken tanının tedavi açısından ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Papsmear 1941′den beri kullanılan bir kanser tarama testidir ve bugüne kadar geliştirilmiş kanser erken tanı yöntemleri arasında en etkili olanıdır. A.B.D.’de kullanılmaya başlandığından bugüne kadar serviks kanserinden ölümde %70 oranında azalma gerçekleşmiştir. Ne yazık ki böyle etkili bir yöntem olmasına karşın ülkemizde kadınlarımızın çoğu bu yöntemi bilmemekte ya da gözardı etmektedirler. Serviks kanserine yakalanan kadınların sorgulamasında %80′inden fazlasında bu testin hiçbir zaman yapılmadığı ya da düzenli olarak yapılmadığı ortaya çıkmaktadır.

Papsmear nasıl uygulanır?

Papsmear jinekolojik muayenenin bir parçasıdır ve muayenenin spekulumla (”metal aletle”) inceleme aşamasında serviks ve iç kısmına yerleştirilen genellikle fırça şeklindeki özel bir çubuk yardımıyla serviks salgısı ve beraberinde hücre alınmasından ibarettir. İşlem 15-30 saniye sürer ve tümüyle ağrısızdır. İşleme bağlı olarak ve özellikle enfeksiyonu olanlarda hafif kanama olsa da kısa zamanda kendiliğinden durur.Çubuğun uç kısmında toplanan hücreler daha sonra lam adı verilen mikroskop camına sürülerek yayılır ve hemen özel bir sprey sıkılarak ya da özel bir sıvıda bekletmek yardımıyla fikse edilir ve korunma altına alınırlar. Bu fiksasyon (sabitleme) işlemi papsmeardan daha iyi sonuç alınabilmesi açısından önemlidir.

Fikse edilmiş bu lam (teknik adı yayma preparat) laboratuarda özel boyalarla boyanır ve daha sonra patoloji uzmanı tarafından dikkatlice incelenir. Sonuç yaklaşık bir hafta içinde çıkar.

Gebelikte papsmear uygulanabilir mi?

En uygunu gebelik planlandığında jinekoloji uzmanına başvurulması ve bu esnada rutin jinekolojik muayenede papsmear alınmasıdır. Bunun mümkün olmadığı durumlarda gebeliğin erken dönemlerinde veya şüpheli bir durum olduğunda (aşırı akıntı, ilişki sonrası kanamanın başka bir nedene bağlanamaması gibi) gebeliğin herhangi bir döneminde alınabilir ve düşük ya da erken doğuma yolaçması beklenmez.

Papsmear incelemesi ne gibi bilgiler verir?

Papsmear incelemesi esas olarak bir kanser tarama testidir. Temel hedefi serviks kanserinin en erken evrelerini yakalamaktır. Kanserin kesin tanısı serviksten biyopsi alınarak dokunun incelenmesiyle konur. Ancak her kadına biyopsi almak yerine papsmear incelemesinde şüpheli bulgulara rastlandığında biyopsi almak elbette ki daha etkili bir yöntemdir. İşte papsmear incelemesi, kanser şüphesi olan olguların yakalanmasına ve bu kişilere kolposkopi (jinekolojik muayenede dokuları büyüterek görmede kullanılan özel alet) altında biyopsi alınmasına olanak tanır.

Papsmear incelemesinde ek olarak bakteri (bakteriyel vajinozis), protozoa (trikomonas), mantar (candida) ve virüs enfeksiyonlarının da (HPV enfeksiyonu ya da genital siğil) dolaylı olarak tanısı konabilir. HPV (Human papilloma virus) enfeksiyonu hiç bir belirti vermese de papsmearda HPV tarafından enfekte olmuş hücrelerin (koilosit hücreleri) görülmesiyle ortaya çıkarılabilir. HPV enfeksiyonuyla serviks kanseri arasındaki yakın ilişki nedeniyle bu tanı önemlidir

Papsmear bazı durumlarda vajina ve endometrium (rahim iç tabakası) kanseri hakkında da dolaylı bilgiler verebilir.

Servikal erozyon (”yara”)

Halk arasında “yara” olarak bilinen hastalık aslında değişim bölgesinin serviks hücreleri lehine genişlemesinden başka bir şey değildir. Yukarıda bahsettiğimiz “savaşı” serviksin glanduler hücreleri kazanmış ve vajinanın yassı epitel hücrelerini erozyon yoluyla “eriterek” kendi sahalarını genişletmişlerdir. Bu yüzden de spekulum muayenesinde serviks üzeri kızarık bir görünüm arzeder. Erozyon akıntı şikayeti dışında bir şikayet yapmayabilir ve çoğu durumda muayene esnasında tesadüfen saptanır. Servikal erozyon kanser veya kanser öncüsü lezyonlarla karışabileceğinden, saptandığında mutlaka smear alınarak durum değerlendirmesi yapılmalıdır. Smear raporunda da erozyon tanısı doğrulanır. Erozyon, papsmear incelemesi yapıldıktan sonra mutlaka kriyoterapi ile (dondurarak) veya koterizasyonla (yakılarak) giderilmeli ve değişim bölgesi eski haline getirilmelidir.

Papsmear ne sıklıkla uygulanmalıdır?

Cinsel yönden aktif hale gelen her kadın yıllık jinekolojik muayeneler için başvurmalı ve bu esnada papsmear kontrolleri yapılmalıdır. Yıllık jinekolojik muayeneler ömürboyu sürdürülmelidir.

Papsmear için en uygun zaman siklusun hangi günleridir?

Smear için en uygun zaman adet kanaması tamamen bittikten sonraki günlerdir. Adet kanaması ya da başka bir nedenle kanama olduğunda papsmear alınsa da teknik zorluklar nedeniyle yorumlanamaz. Papsmear uygulamasının daha efektif olabilmesi için bir gün önceden cinsel ilişkide bulunulmamalı ve vajina içi yıkanmamalıdır.

Papsmear sonuçları güvenilirmidir?

Papsmear sonucunun güvenilirliğini etkileyen en önemli faktörler usulüne uygun alınıp alınmaması (doğru zamanlama, usulüne uygun teknik kullanarak bol miktarda hücre toplama, alındıktan hemen sonra fiksasyon işleminin uygulanması gibi) ve patolojik incelemenin tecrübeli bir patoloji uzmanınca dikkatli bir şekilde yapılmasıdır. Ancak bu şartların tümü yerine geldiğinde ve papsmear normal geldiğinde bunun %100 olasılıkla kanser olmadığı anlamına gelmediği unutulmamalıdır. Tersine papsmearda şüpheli bir durum ortaya çıktığında da kanser öncüsü lezyon veya kanser tanısının kesin olarak konabilmesi için (bariz kanser olguları hariç) kolposkopi ve/veya kolposkopi altında biyopsi ile ileri inceleme yapılmalıdır.

Papsmear sonucu raporunda neler bildirilir?

Raporda patolog tarafından öncelikle bildirilmesi gereken alınan hücrelerin inceleme için yeterli olup olmadığıdır. Çeşitli nedenlerle (kuruma, hücre sayısının yetersiz olması, kan ve/veya yoğun iltihabi hücreler nedeniyle diğer hücrelerin incelenememesi gibi) patolog yeniden smear alınmasını isteyebilir.

Raporda diğer belirtilmesi gereken sonucun patolog gözüyle normal olup olmadığı, anormal bulgular varsa anormalliğin ne olduğu ve ileri inceleme gerekip gerekmediğidir.

Pelvik muayene şöyledir: Doktor ilk önce karnın alt kısmına bakarak burada olan ameliyat izlerini not eder. Daha sonra her iki elini kasık bölgelerine yerleştirerek burada lenf bezi büyümesi olup olmadığını araştırır. Dış genital sistemi (vulva) gözle inceler ve varsa patolojileri saptar. Daha sonra labium majusleri her iki elle aralayarak yukarıdan aşağı klitoris, üretra ağzı, himen ve artıklarınında varolan patolojileri ve varsa doğum esnasında oluşan hasarları not eder. Daha sonra hasta bakire değilse vajinal spekulum denen alet (metal ya da plastik olabilir) dikkatlice vajinaya yerleştirilir. Bu esnada doktor vajinayı tümüyle inceleme imkanı elde eder. Varolan akıntının niteliği not edilir. Daha sonra spekulum biraz daha derine itilerek serviks gözlenir. Serviksteki erozyon (”yara”), doğuma bağlı yırtık, varsa enfeksiyon belirtileri not edilir. Bu esnada papsmear fırçası serviks içine yerleştirilerek birkaç kez döndürülür. Böylece serviks içi ile serviks vajina birleşim yeri arasından hücre numunesi toplanır. Fırça dışarı çıkarılarak özel bir cam üzerine yayılır ve hemen özel bir sprey sıkılarak işleme tabi tutulur. Daha sonra spekulum bulunduğu yerden yavaşça çıkarılır. Çıkarma esnasında sistosel veya rektosel gibi doğumlara bağlı olarak gelişmiş sarkmalar varsa not edilir.

Pelvik muayenenin sonraki aşaması elle yapılan muayenedir. Doktor bir elinin işaret ve orta parmağını vajinaya yerleştirir, diğer elini de karın alt kısmına bastırır. Bu incelemede ilk önce iki el arasında kalan uterusun büyüklüğü, kıvamı, varolan uterusa ait kitleler ve uterusun pozisyonu (öne dönük, ters) notedilir. Doktor bu aşamada serviksi ileri geri ve yanlara doğru hareket ettirir ve hastanın yüzünde bir ağrı işareti olup olmadığını kontrol eder (Bu esnada ağrı duyulması enfeksiyon ya da dış gebelik habercisi olabilir). Daha sonra doktor sol elini mesane üzerine yerleştirerek bastırma esnasında ağrı olup olmadığını kontrol eder (ağrı olması sistit belirtisi olabilir). Takiben doktor sağ elini ilk önce vajinanın yan duvarına doğru getirerek sağ yumurtalık ve çevresindeki yumuşak dokular hakkında bilgi edinir. Burada muayene esnasında bölgede kitle olup olmadığı kontrol edilir. Bölgede bastırmakla aşırı ağrı olması enfeksiyon habercisi olabilir. Aynı işlem sol yumurtalık bölgesinde de tekrarlanır ve pelvik muayene tamamlanmış olur.

Pelvik muayene esnasında eğer kanama yoksa papsmear rutin olarak, hiç bir patoloji saptanmasa bile alınır. Muayene esnasında gerekli bazı durumlarda vajinal kültür için numune de alınabilir.

Daha sonra ultrasonografik incelemeye geçilir. Ultrasonografik inceleme doktor tercihine göre rutin olarak her hastaya uygulanır ya da muayene esnasında patolojik bulgular saptanması durumunda bir ileri inceleme yöntemi olarak uygulanır. Bakire olmayanlarda vajinal ultrason abdominal (karından) yapılan ultrasona göre çok daha net bilgiler verir.

Ultrasonografik incelemenin amacı muayene esnasında elde edilemeyen bazı ek bilgileri sağlamaktır. Bunlar arasında en önemlisi endometriumun (rahim iç tabakası) normalden fazla kalınlaşması ve overlerde ele gelmeyen kistik durumlardır (Polikistik over sendromu).

Ultrasonun en önemli avantajı ise muayene esnasında ortaya çıkarılan patolojik durumların derecesinin anlaşılmasıdır. Uterusta kitle (myom) varsa bunun uterusun hangi bölgesinde yer aldığı, büyüklüğü ve iç yapısı hakkında bilgi edinilir. Over kisti varlığında ise ultrasonda bu kistin ovulasyondan (yumurtlama) arta kalan bir kist olup olmadığı anlaşılır. Kistin iç yapısı gözlenerek bu kistin over kanseri niteliği taşıyıp taşımadığı araştırılır. Bazen de bu over kisti sanılan kitlenin genital bir abse ya da tüplerin içinde oluşan sıvı birikimi olduğu yönünde izlenimler edinilebilir.

Ultrasonun diğer bir avantajı da pelvis boşluğunda ele gelmeyen sıvı birikimlerini saptayabilmesidir. Bu bölgede sıvı birikimi genellikle özel bir anlam taşımamakla beraber muayene esnasında şüphelenilen bir ön tanı için ek bir bilgi sağlayabilir (dış gebelikte karın içinde kan toplanması, ya da over kisti yırtılması sonucu kistin sıvısının karıniçine boşalması gibi).

Bakirelerde muayene: Spekulum muayenesine kadarki aşamalar aynıdır. Spekulum muayenesi aşaması atlanır. Rektal (makattan) bimanuel (çift elle) muayene amacıyla sağ işaret parmağı vazelinle kayganlaştırıldıktan sonra rektuma yerleştirilir ve sol el de karın alt kısmına yerleştirilir. Vajinal bimanuel muayenedeki bilgilerin tümü bu muayenede elde edilir. Bu muayene hafif rahatsızlık verici olmasına karşın çok önemli bilgiler vermesi nedeniyle mutlaka yapılır. Ultrason bu incelemenin yerini her zaman tutamaz.

Daha sonra ultrason incelemesi amacıyla hastaya su içirilir. İdrar yapma hissi uyandığında abdominal (karından) ultrason yapılır. Abdominal ultrason vajinal yoldan yapılan ultrason kadar net bilgiler vermemekle beraber kist, myom veya diğer kitlelerin ortaya çıkarılmasında oldukça önemlidir.

Kadınlar hayatlarının belli bir döneminde ya bir şikayetleri olduğu için, ya bir konu hakkında bilgi almak için ya da yıllık rutin muayenelerini yaptırmak için Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı’na başvururlar.

Daha önce jinekolojik muayene geçirmiş olanlar herhangi bir korku duymak için bir neden olmadığını bildiklerinden rahattırlar. Ancak ilk kez bir jinekoloji muayenesinden geçecek kadınlar haklı olarak korku ve merak duyabilirler. Bu korku yüzünden bir gece öncesinden uykusuz kalan ya da muayene olmayı sürekli erteleyen çok sayıda kadın vardır.

Jinekolojik muayenede nelerle karşılaşacağınızı bilirseniz muayeneden korkmazsınız. Bu muayenenin sizin sağlığınızı korumak açısından önemli bir olay olduğu bilinciyle doktorla konuşur ve aklınıza takılan soruların hepsini rahatça sorarak tatmin edici yanıtlar alırsınız.

Jinekolojik muayene esnasında doktorunuzun sizden beklediği, sorulara açık ve net cevap vermeniz ve sağlığınızı ilgilendiren ayrıntıları gizlememenizdir. Muayenehanede doktorun elde ettiği bilgiler onun hiç kimseyle ve hatta özel durumlar dışında meslektaşları ile bile paylaşmadığı sırlardır. Bu sırları saklamak her doktor için mesleki bir onurdur.

Jinekolojik muayene ilk önce anamnez (sorgulama) ile başlar. Bu sorgulamada şu soruların cevapları kaydedilir:

Genel Sorular:
Yaş; Bekar mı / Evli mi? (Kaç yıldır evli); Bekarsa erkek arkadaşı olup olmadığı ve cinsel beraberlik olup olmadığı; Kendisi ve eşinin işi, eğitim durumları.

Şu andaki şikayet:
Ne zaman başladı? Herhangi bir doktora bu şikayet nedeniyle başvuruldu mu? Daha önce benzer şikayetleri oldu mu? Ne tedavi gördü?

Gebelik öyküsü:
Daha önce kaç doğum yaptı? Kaçı yaşıyor? Daha önce düşük ya da erken doğum oldu mu? Daha önce istenmeyen gebelik nedeniyle ya da anormal kanama nedeniyle kürtaj uygulandı mı?

Adet düzeni ile ilgili sorular:
Son Adet Tarihi nedir? Burada istenen bilgi son görülen adet kanamasının bittiği gün değil, başladığı gündür.
Kaç günde bir adet görüyor? Burada aranan kanamasız geçen günlerin sayısı değil her iki kanamanın başlangıç günleri arası süredir.
Adeti kaç gün sürüyor? Günlük kanama miktarı ne kadar?
Son 8 ay içinde görülen adetlerde herhangi bir anormallik oldu mu? Yani aşırı kanama, adet gecikmesi sonrası kanama ya da ara kanaması, lekelenme gibi problemler yaşandı mı?
Adet öncesindeki bir haftalık dönemde herhangi bir rahatsızlık duyuyor mu?
Adet esnasında aşırı ağrı oluyor mu?

Gebelikten korunmayla ilgili sorular:
Korunuyor mu?
Hangi yöntemi uyguluyor? Ne zamandan beri? Daha önce farklı bir yöntem uygulandı mı?

Genital sistemin sağlığını değerlendiren diğer sorular:
En son jinekolojik değerlendirme ne zaman yapıldı? Herhangi bir hastalık tanısı kondu mu? Ne tedavi uygulandı?
Akıntı, kasık ağrısı, ilişki esnasında ağrı, bel ağrısı, idrarla ilgili problemler, dışkılamayla ilgili problemler var mı?

Genel vücut sağlığıyla ilgili sorular:
Daha önce tanısı konmuş bir hastalık var mı? (tansiyon yüksekliği, şeker hastalığı, kalp hastalığı, astım gibi)
Daha önce geçirilen bir operasyon var mı?(apandisit ameliyatı, bademciklerin alınması, safra kesesinin alınması gibi)
Sürekli kullanılan bir ilaç var mı? (Ağrı kesici gibi)
İlaçlara veya başka maddelere karşı allerji var mı?
Diğer sorular: Uyku düzeni, beslenme düzeni nasıl? Cinsel ilişkiyle ilgili sorun var mı?

Sigara ya da alkol kullanma alışkanlığı var mı?

Anamnez sonrası pelvik muayeneye geçilir. Pelvik muayene mesane boşken yapılır. Hasta jinekolojik masaya yatırılır ve jinekoloji masasının özelliğine göre bacaklarını ya da ayak tabanlarını masanın özel yerlerine yerleştirmesi istenir. Hastanın bu şekilde durmasına tıp dilinde litotomi pozisyonu adı verilir. Muayenenin ağrısız olabilmesi ve genital sistem hakkında maksimum bilgi edinilebilmesi için hastanın karnını gevşetmiş ve belini masaya tümüyle yaslamış olması gerekir. Bunun için gerekirse doktor bir süre bekler. Bu gevşeme gerçekleştiğinde muayene tamamen ağrısız olacaktır.

Kadınların yarısından fazlasında adet döneminde az ya da çok ağrı olur. Ancak yaklaşık %10 kadında adet dönemindeki sancı oldukça şiddetli olur ve kadının 1-3 gün boyunca çoğu durumda kendini iş göremeyecek kadar kötü hissetmesine neden olur. Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniklerine yapılan acil başvurularının yaklaşık %10′u adet sancısı nedeniyle olmaktadır. Dismenore, yani sancılı adet görme başvuru yapıldığı takdirde gerekli incelemeler sonrası etkili bir şekilde tedavi edilebilir.

Neden sancılı adet görülür?

Sancılı adet görme aslında normal adet görme mekanizmasının önemli bir parçası olan uterus kasılmalarının kadın tarafından ağrı şeklinde hissedilmesidir. Bu uterus kasılmalarının amacı uterus iç tabakasının atılarak yenilenmesi esnasında oluşan kanama miktarını en az seviyede tutmaktır. Bu kasılmalar esnasında uterusta bölgesel olarak prostaglandin adı verilen bazı maddeler salgılanır. Ağrıya yolaçan olayın bu prostaglandinlerin ya aşırı miktarda salgılanması ya da kadında prostaglandinlere ağrı şeklinde bir aşırı duyarlılık cevabı oluşması olduğu kabul edilmektedir. Prostaglandin salgısı yumurtlama sonrasında oluşan bir olay olduğundan tipik olarak adet görmeden kısa süre önce başlayan ve adet bittikten sonra tümüyle kaybolan adet sancısı yumurtlama olduğunun güvenilir belirtilerinden biridir.

Sancılı adet görmenin nadir görülen nedenleri arasında serviks (rahimağzı) girişinin kürtaj, enfeksiyon gibi nedenlere bağlı olarak daralmış olması ve buna bağlı olarak adet kanının “zorlukla atılması” ve spiral kullanımı gibi nedenler yeralır.

Ne gibi belirtiler oluşur?

Adet sancısı genellikle adet görmeden önceki ilk 24 saat içinde başlar, adet görmekle beraber şiddeti kısa süreli olarak artar ve adet döneminin bitmesine kadar giderek hafifler.

Bulantı-kusma, halsizlik, ishal, kramplara ek olarak şiddetli belağrısı ve başağrısı sancıyla beraber sık görülen diğer belirtilerdir. Ağrının çok şiddetli olduğu durumlarda bayılma bile ortaya çıkabilir.

Ne zaman jinekolojik değerlendirme gerekir?

Adet sancıları ağrı kesicilerle kontrol altına alınabiliyorsa ve başka bir jinekolojik belirti yoksa jinekolojik muayene gerekli degildir. Ancak adet sancıları çok şiddetli olup genel iyilik halini etkilemeye başlamışsa ve/veya iş kaybına neden oluyorsa mutlaka jinekolojik değerlendirme yapılmalı etkili bir tedavi uygulanmalıdır.

Jinekolojik değerlendirmenin çok önemli bir amacı vardır. Endometriozis (rahim iç tabakasının normaldışı bölgelerde bulunması), kronik enfeksiyon, yapışıklıklar, yumurtalık kistleri, uterus miyomları ve diğer bazı jinekolojik hastalıklar kendilerine özgü belirtiler dışında aynen adet sancısı gibi belirtiler de verebilirler. Yapılan jinekolojik muayene bu durumların varlığını ortaya çıkarır ve böyle durumlarda tedavi tamamen farklı olur.

Nasıl tedavi edilir?

Eğer jinekolojik muayenede adet sancısını taklit edecek bir durum sözkonusuysa (endometriozis, yumurtalık kisti, miyom, spiral, enfeksiyon gibi) öncelikle saptanan hastalık tedavi edilmelidir. Yetersiz değerlendirme sonucu yapılan tedavinin başarılı olma şansı düşüktür.

Jinekolojik muayenede hiç bir jinekolojik patoloji saptanmadığında ilk basamak tedavi ağrı kesicilerdir. Kullanılacak ağrı kesiciler “nonsteroid anti inflamatuar analjezikler” adı altında gruplandırılan ve ağrı kesme dışında iltihap giderici özellikleri de buılunan ağrı kesiciler olmalıdır. Bu ilaçlar ağrıyı kesmeleri dışında prostaglandin üretimini de azaltarak çift yönlü tedavi yaparlar. Adet başlamadan 24 saat öncesinde doktor önerisine göre değişen dozlarda tercihan naproksen sodyum içeren ilaçlar kullanılır ve sancı devam ettiği sürece ilaçlar alınmaya devam edilir.

Ağrı kesici ilaçlara yanıt alınamayan durumlarda ikinci basamak tedavi doğum kontrol haplarıdır. Dismenore ile yumurtlama arasında yakın bir ilişki sözkonusu olduğundan yumurtlamanın doğum kontrol haplarıyla ortadan kaldırılması ağrıları çoğu durumda etkili bir şekilde kontrol altına alır.

İkinci basamak tedaviden de fayda görmeyen kadınlarda ileri inceleme gerekir. Bu amaçla gerekli ön hazırlığı takiben laparoskopi adı verilen yöntemle karın boşluğu incelenir. Bu incelemede genellikle saptanan patoloji endometriozistir ve tedavisi daha farklıdır.

Olayın psikolojik kompoonentinin varlığından şüphelenildiği durumlarda doktor önerisine göre psikiyatri konsultasyonu gerekebilir.

Yoga, transandantal meditasyon, biofeedback, gevşeme gezersizi gibi yöntemler de usulüne uygun olarak uygulandıklarında faydalı olabilir.

Tanım ve Etki Mekanizması

İçerdiği yüksek doz östrojen ve progesteron hormonunun etkisiyle ovulasyon (yumurtlama) sürecinin geçici olarak durdurulması için kullanılan haplardır.

Koruyuculuk Oranı ve Koruma Süresi

Düzenli olarak kullanıldıklarında doğum kontrol haplarının koruyuculuk oranları çok yüksektir ve gebelik çok nadiren oluşur. Koruyuculuk, bir kutu tam olarak kullanılacağı varsayılırsa ilaç alındığı günden itibaren başlar ve kutunun bitiminde yeni kutuya başlanmazsa biter.

Uygulanması

Jinekolojik muayene sonrasında doğum kontrol hapı kullanılmasında sakınca görülmeyenler uygulamaya başlayabilir.

İlk kez başlayacak olanların ilk hapı adet başlangıcının tercihen birinci günü, en geç beşinci günü almaları gerekir. Hergün belli bir saatte bir tablet tok karnına alınır. İçinde bulunan 21 tabletin bitiminden sonra bir hafta ilaç alınmaz. Bu bir haftalık dönemde adet görülür.

Bazı doğum kontrol hapları günlük tablet alma alışkanlığını bozmamak için 28 tablet içerirler. Bu tabletlerin 21 tanesi diğerleri gibi olup 7 tanesinin içinde genellikle demir vardır. Bu tip haplarda 21 gün sonra 1 hafta farklı renkli bu demir hapları yutulur ve bu bir hafta içerisinde adet görülür. Daha sonra diğer bir kutuya başlanır ve uygulama bu şekilde korunma istendiği sürece devam ettirilir.

Doğum kontrol hapları düşük ve kürtajdan hemen sonra başlanabilir.

Anne sütünü bozabileceklerinden emzirme döneminde uygulanmaları uygun değildir. Emzirmeyi düşünmeyenlerde ise doğumdan 6 hafta sonra başlanabilir. Daha önce başlandığında damarsal problemler oluşabileceğinden lohusalık döneminde kullanılmamalıdır.

Kimlerde Uygulanması Sakıncalıdır

Gebelik şüphesi bulunanlarda, nedeni henüz belirlenmemiş adet dışı kanaması olanlarda, tromboflebit (damar iltihabı) geçiren ya da tromboflebit öyküsü olanlarda, beyin damarlarında tıkanıklık olan ya da öyküsü olanlarda, vücudun diğer organlarında damar tıkanıklığına yol açan bir durumun varlığında ya da önceden böyle bir rahatsızlık geçirmiş olanlarda, 35 yaş ve üzeri olan ve sigara içen kadınlarda, yetmezlikle seyreden kronik karaciğer hastalığı olanlarda, ilaç içindeki etken maddelere karşı allerjisi olanlarda kesinlikle kullanılmaz.

Migren öyküsü, çeşitli kalp hastalıkları, nedeni bilinmeyen başağrıları, hipertansiyon, diabet gibi hastalığı olanlarda ise ileri incelemeler yapıldıktan sonra doktor kontrolü altında kullanılabilir.

Avantajları ve gebelikten koruma dışındaki yararları:

İlaçların düzenli alınması koşuluyla çok güvenli bir korunma yöntemidir.

Daha önce doğum yapmamış, yeni evli olan ve korunma isteyen, belli bir süre çocuk istemeyen kadın için en uygun seçenektir.

Gebelikten koruma dışında çok sayıda yararları vardır: Adet kanamasının miktarını azaltarak gereksiz kan kaybını önlerler.

Adet sancısı, doğum kontrol hapı kullananlarda daha az sıklıkla görülür. Adetin düzenli olmasını sağlarlar.

Uzun süreli kullanan kadınlarda endometrium (rahim iç tabakası) kanseri ve over (yumurtalık) kanseri çok daha az sıklıkla görülür. Over kistleri ve memenin selim tabiyatlı hastalıkları daha az görülür.

Dezavantajları

Her gün bir tablet alınmak zorunda kalınması bazı kadınlar için sıkıcı olabilir. Meme kanserini artırıp artırmadıkları konusunda halen çelişkili sonuçlar mevcuttur. Ancak uzun süreli kullanan kadınlarda muhtemelen meme kanserini artırmamaktadırlar.

Riskleri

Doğum kontrol hapları damar sistemi üzerinde çok önemli etkiler yaptıklarından bu sistemin herhangi bir bölümünde tıkanıklığa yol açabilirler. Bu durum teorik olarak her zaman olabilir, ancak günümüzde kullanılan düşük doz ilaçlar sayesinde ender görülür hale gelmiştir.

Yan etkiler

En sık görülen yan etkisi hafif bulantıdır. Bu durumda bulantı giderici ilaç kullanılabilir. İlk üç ayda siklusun başlangıcında ara kanama yapabilir. Bu geçici bir durumdur ve ilacın koruyuculuğunu azaltmaz. Üçüncü aydan sonra da bu durum devam ederse ilacı değiştirmek gerekebilir. Başağrısı yapabilir ve bu ağrı genellikle ağrı kesicilere cevap verir.

Uyarılar

Jinekolojik muayene olmadan kullanılmamalıdır.

İlaç alma unutulursa ertesi günü iki adet birden alınmalıdır. İlaç üç günden daha fazla unutulursa kalan tabletler yine düzenli olarak alınmaya devam edilir ancak o siklusta prezervatif gibi ek bir korunma yöntemi uygulanır.

Ağrı kesicilere cevap vermeyen başağrısı, görme bozukluğu, göğüs ağrısı, bacaklarda şişme ve ağrı, karın ağrısı gibi durumlarda ilaç alımı kesilip doktora müracat edilmelidir.

Doğum Kontrol Hapı Kullanımında Oluşan Özel Durumlar

Gebelik oluşması:

Düzenli olarak doğum kontrol hapı kullanılması durumunda pratik olarak gebelik imkansızdır. Ancak ilaç alımının unutulması, ilacın son kullanma tarihinin geçmiş olması ya da bilinmeyen bazı nedenlerle gebelik oluşabilir.

Gebelik oluştuktan sonra anne adayı doğum yapmaya karar verirse bebeğin gelişimi dikkatlice izlenmelidir. Doğum kontrol hapı kullanılması esnasında oluşan gebeliklerden doğan bebeklerde ciddi anomalilerin ortaya çıkma olasılığı ilacı kullanmamış olanlara göre çok yüksek değildir. Ancak bu tür olguların bildirildiği bilimsel yayınların sayısı bı konuda bir sonuca varmak için yeterli değildir.

Arakanamaların uzun süre devam etmesi:

Hapların kullanılması esnasında siklusun ilk haftasında lekelenme tarzında ara kanamaları sık görülür. Bu durum kadının bünyesi ilaca uyum sağladıktan sonra genellikle en fazla üç ay içinde kaybolur. Üç aydan daha uzun süren kanamalarda kadının yaşı 35 yaşın altındaysa ilaç değiştirilerek yöntem uygulanmasına devam edilebilir. Ancak 35 yaş ve üstü olan kadınlarda ilaç kullanımına son verilmesi ve buna rağmen kanamaların devam etmesi durumunda endometrial biopsi yapılması gerekir.

İlaç kullanımına son verilmesine rağmen adet görülememesi:

Bazı durumlarda ilaç kullanımının kesilmesine rağmen düzenli adetler geri dönmeyebilir. Bu durum ilk üç ayda sıklıkla ortadan kalkar. Ancak bir yıla kadar adet görülmeyen durumlar olabilir. Doğum kontrol haplarının kadın üreme sisteminde kalıcı bir hasar bırakmaları söz konusu olmadığından adet görememe durumunda uygun tedaviyle ya da kendiliğinden düzenli adetler tekrar oluşur.

Tanım

Polietilen (plastik) yapıya sahip, rahim içine sığacak büyüklükte tasarlanmış T şeklinde aletlerdir. Plastik elemanın etrafına bakır tel sarılıdır. Bazı spirallerde ise bakır yerine progesteron hormonu eklenmiştir. Ayrıca plastik elemanın alt ucunda monofilaman (tek lifli) yapıda iki adet iplik bulunur.

Etki Mekanizması

RİA rahim içine yerleştirildiği andan itibaren burada yabancı bir madde olarak algılanır ve bölgede iltihabi bir reaksiyon oluşturur. Bu iltihabi reaksiyon rahim içine ulaşan spermlerin yok edilmesini sağlar ve gebelik önlenir.

Koruyuculuk Oranı ve Koruma Süresi

RİA’lar takılır takılmaz korumaya başlar ve çıkarıldıkları andan itibaren koruyuculukları biter. RİA’ların 8-10 yıl koruyuculuğu vardır ve bu içerdikleri bakır ya da progesteronun tükenmesiyle ilgilidir.

Ancak yine de koruyuculuğu garanti altına almak için spirallerin 5 yılda bir değiştirilmesi uygundur.

Koruyuculuk oranı oldukça yüksektir ve kullanan 100 kadından bir yılda ancak ikisi gebe kalır.

Uygulanması

İlk doktor görüşmesinde dikkatli bir anamnez ve pelvik muayene yapılır, papsmear alınır. Spiral kullanılmasına engel teşkil edilecek bir durum yoksa ve papsmear de normalse spiral takılacak gün belirlenir.

Spiral kolay olması açısından adet kanamasının ilk günlerinde rahimiçine takılır. Genellikle ağrı vermeyen bir işlemdir. Çok ağrı duyulursa doktor işlemden önce bölgeye az miktarda anestezik madde enjekte edebilir.

Spiral düşükten, kürtajdan, ya da doğumdan hemen sonra uygulanabileceği gibi, sezeryan esnasında da uygulanabilir.

Kimlerde Uygulanması Sakıncalıdır

RİA takılı olan bayanlarda genital bölgede enfeksiyon görülme olasılığı yükselir. Bu yüzden enfeksiyon geçirme riski yüksek olan durumlarda spiral takılmaz. Diğer sakıncalı durumlar gebelik şüphesi, geçirilmekte olan veya geçirilmiş olan pelvik enfeksiyonlar, son üç ayda geçirilmiş lohusalık enfeksiyonu ya da septik düşükler, geçirilmiş dış gebelik, çok sayıda cinsel eşe sahip olunması, AIDS, uyuşturucu kullanımı ve kortizon tedavisi gibi vücut direncini düşüren durumlardır. Endokardit (Kalp iç tabakası iltihabı) riski olan hastalara da RİA takılmaz.

Papsmear’da görülen anormallikler, vajina veya servikste saptanan enfeksiyonlar ya da anormal kanamaların tanısı konulduktan sonra tedavi edilir ve iyileştiklerinden emin olunduktan sonra spiral takılır.

Avantajları ve gebelikten koruma dışındaki yararları

RİA’lar uygun koşullarda takıldıklarında ucuz ve oldukça etkili korunma araçlarıdır. Gebelikten korumaları dışında ek bir avantaj sağlamazlar. Ancak progesteron içeren spiraller kanama miktarını azaltır ve bu özelliklerinden faydalanmak amacıyla da uygulanırlar.

Dezavantajları ve riskleri

En büyük dezavantajları genital enfeksiyonlara giriş kapısı açmalarıdır. Ancak dikkatli değerlendirme sonucunda uygun kişilere takılan spiraller enfeksiyona nadiren neden olurlar.

RİA takılması esnasında uterus delinmesi, RİA’nın uterus haricinde bir yere yerleştirilmesi, serviks zedelenmesi riski, vazovagal reaksiyon (işlem esnasında bayılma) gibi riskler her zaman mevcuttur. Uzun dönemde ise RİA’lar kendiliğinden uterus dışında başka bir yere göçedebilir ya da ciddi enfeksiyonlara neden olduklarında kısırlık, genital bölgede abse ya da ciddi sistemik enfeksiyonlara neden olabilirler. Ancak dikkatli uygulamalarda ve kadının tehlike belirtilerinde hemen doktora başvurması durumunda bunlar nadiren görülür.

Yanetkiler

Bakırlı RİA’lar hemen tüm kadınlarda kanama miktarını artırırlar. Adet döneminin daha ağrılı geçmesine neden olabilirler. Bu her iki durum da sık görülür ve ağrı kesici ve antienflamatuar özelliğe sahip ilaçlarla giderilebilir. Bu ilaçlar kullanılmasına rağmen şikayetlerde azalma olmaması doktor kontrolü gerektirir. Lekelenme, aşırı adet kanaması ve aşırı kramp tarzında ağrılarda ise kendi kendine tedaviye geçmeden doktora başvurmak gerekir.

Uyarılar

RİA uygulandıktan bir ay sonra doktorunuz sizi kontrole çağıracaktır. RİA’nın uygun yerleştirildiğinden ve enfeksiyona neden olmadığından emin olmak için bu kontrol muayenesi çok önemlidir. Bu kontrol muayenesinden sonra birer yıllık aralıklarla mutlaka kontrol muayenelerine gidin. Beş yıl sonunda spiral aynı kontrol seansında çıkarılıp bir yenisiyle değiştirilebilir. RİA iplerini kendiniz de ayda bir işaret ve orta parmaklarınızı vajinanın derinlerine sokarak kontrol edebilirsiniz.

Şu durumlarda mutlaka kontrol gününü beklemeden doktora başvurun:

Adet gecikmesi, lekelenme veya anormal kanama, karın ağrısı, cinsel ilişkide ağrı, eşinizde ciddi bir genital enfeksiyonun varlığı, anormal akıntı, titreme ve ateşle beraber şiddetli kasık ağrısı, kendi muayenenizde ipliklerin bulunamaması, uzaması ya da kısalması.

RİA kullanımında oluşan özel durumlar

Gebelik:

Muayenede rahimiçi gebelik saptanırsa ve gebeliği devam ettirmek isterseniz spiral ciddi enfeksiyon riskine karşı mutlaka çıkarılmalıdır. Dış gebelik saptanırsa da ona göre bir yaklaşım biçimi seçilir.

Anormal kanama:

Adet dışı kanama olması spiralin çıkartılmasını gerektiren bir durumdur. Spiral çıkartılmasına ve uygun tedavi verilmesine rağmen arakanamasının devam etmesi endometrium biyopsisi gerektirebilir.

Enfeksiyon:

Tüm önlemlere karşın üst genital sistemde (serviks, endometrium, tubalar ve overler) enfeksiyon ortaya çıkabilir. Belirtileri anormal kanama, akıntı, kasık-belağrısı şeklinde ortaya çıkar. Daha ileri durumlarda ateş, halsizlik, yaygın eklem ağrıları, ishal gibi sistemik belirtiler ortaya çıkabilir. Nadir durumlarda ise spiral genital bir abse gelişimine neden olabilir.

Doktor muayenesinde enfeksiyon şiddeti hafifse spiral çıkarılmadan uygun tedavi verilir ve tedavi bitiminde yapılan kontrolde enfeksiyon bitmişse spiral yerinde bırakılır. Enfeksiyon ağırsa hastaneye yatırılarak tedavi etmek gerekebilir. Bu durumda uygun antibiyotik tedavisi başladıktan hemen sonra spiral çıkarılır ve belirtiler iyice gerileyene kadar hastanede yatış devam eder. Yoğun antibiyotik tedavisine cevap vermeyen abse durumunda ise cerrahi müdahale gerekebilir.

RİA’nın uterus dışına çıkması:

RİA takılma esnasında ya da takıldıktan belli bir süre sonra uterus boşluğu dışında bir yere çıkabilir. Uterus dışına genellikle kısmen çıkan RİA karın boşluğunda uterusla sıkı komşulukta olan organlar olan rektum (kalın barsağın son kısmı) ve mesaneye yaklaşır. Böyle bir durum hiçbir belirti vermeyebilir, ya da sizin kendi kontrolünüz esnasında iplerin ele gelmemesiyle doktora gittiğinizde saptanabilir. Bazen de spiral olmasına rağmen gebe kalan kadınlarda bu duruma rastlanır. Yapılan ultrasonda spiralin uterus boşluğunda olmaması ve çekilen alt batın filminde spiralin görülmesiyle tanı konur. Yapılacak işlem genellikle laparoskopik yöntemle spiralin bulunduğu yerden çekip çıkarılmasından ibarettir.

Spiralin düşmesi:

Spiral uygun koşullarda takılmadığında genellikle takılmasından sonraki ilk günlerde düşer. Enfeksiyon, gebelik gibi durumlar neticesinde de spiral düşebilir. Bu durum kadın tarafından çoğu zaman farkedilir. Böyle bir durumda doktora başvurulmalı ve düşme nedeni ortaya çıkarılarak geçici olarak ek bir korunma yöntemine başlanılmalıdır.

Ağrı vücutta stres reaksiyonu oluşturur. Bu da sempatik sistemin devreye girmesine, adrenalin ve noradrenalin gibi hormonların salgılanmasına neden olur. Doğum eylemi esnasında bu maddelerin salgılanması bebeğin katlanabileceği nisbi oksijensizlik durumunun üst sınırının aşılmasına ve bebekle ilgili istenmeyen durumların oluşmasına neden olabilir. Bu yüzden doğum eyleminde anne adayının duyduğu ağrının dindirilmesi önemlidir.

Doğum eyleminin birinci evresinde uterus kasılmaları ve serviksin açılması, eylemin ikinci evresinde ise bebeğin önde gelen kısmının doğum kanalında ilerlemesi ve etraf dokularda gerilme yaratması, epizyotomi açılması anne adayının ağrı duymasına yolaçar. Bu ağrının algılanması bireylerarası önemli farklılıklar gösterir: Ağrı eşiği yüksek olan anne adayları bu ağrıları çok şiddetli olarak algılamazken, ağrı eşiği düşük olanlar ağrıyı “dayanılmaz” olarak tanımlayabilirler.

Bazı anne adayları normal doğum sancılarını çekmeyi doğal olarak kabul ederler ve anne olma gibi kutsal bir amaca hizmet ettiğinden katlanmaya çalışırlar. Doğal doğum adı verilen bu durumda anne adaylarına kendileri talep etmedikçe ağrılarını hafifletmek için herhangi bir müdahalede bulunulmaz.

Ancak anne adaylarının önemli bir kısmı doğum eyleminin vereceği sancılardan doğal olarak korkarlar ve tıbbın sunduğu olanaklardan yararlanmak isterler. İşte epidural anestezi bu amaçla geliştirilmiş ve yaygın olarak kullanılan güvenli bir yöntemdir. Amacı doğum eyleminin verdiği ağrıları tamamen dindirmek ya da en azından dayanılabilir bir seviyeye indirmektir.

Günümüzde bu kadar etkili ağrı dindirme yöntemleri varken anne adayının doğum sancılarına “katlanmasını” beklemek barbarca ve tıp dışı bir yaklaşımdır.

Epidural anestezi nedir?

Epidural (peridural) anestezi ya da sık bilinen adıyla “ağrısız doğum”, doğum eyleminde veya sezeryan operasyonunda ağrı hissini ortadan kaldırmak için kullanılan özel bir bölgesel anestezi şeklidir. Genel anesteziden farkı anne adayının işlem esnasında uyanık olması ve etrafında olup bitenleri tümüyle algılamasıdır. İstenmeyen etkiler açısından genel anesteziye göre oldukça güvenli bir yöntemdir.

Nasıl uygulanır?

Epidural anestezi en basit anlatımla omurilik etrafını dıştan saran dura tabakası etrafına (yani epidural sahaya) uygun bir lokal (bölgesel) anestezik ilaç ve beraberinde narkotik analjezik (narkotik analjezikler klasik ağrı kesicilerden çok daha fazla ağrı kesici özelliğe sahip morfin türevi ilaçlardır) verilmesidir.

Epidural aralık (saha) yağ dokusu, lenfatik kanallar ve damarsal yapılardan oluşan ve kafatası tabanında omuriliğin başladığı yerden belin bitiminde sakrum kemiğinin sonuna kadar devam eden gözenekli bir boşluktur. Epidural aralığa giriş ya bel bölgesinde omurlararası bir boşluktan (lomber epidural anestezi), ya da daha aşağıda sakral kanaldan (kaudal anestezi) olur.

Anne adayı yan yatar ya da oturur durumdayken belde iğnenin girileceği bölge antiseptik (”mikrop öldürücü”) maddeyle silinir. Daha sonra oldukça ince bir iğneyle epidural aralığa girilerek anestezik ve analjezik ilaçlar verilir. İlaçlar tek dozda verilebileceği gibi genellikle kalıcı bir kateter yerleştirilerek gerekli durumlarda anestezik madde takviyesi yapılır. Takviye için geliştirilmiş ve belli aralıklarla kateterden ilaç verilmesini sağlayan otomatik pompalar mevcuttur. Bazı durumlarda anestezi doktoru bu ilaçları belli aralıklarla kendisi vermeyi tercih edebilir.

Epidural kateter. Bu kateterin bir ucu epidural sahada sabit bir şekilde durur. Diğer ucu ise ya belli aralıklarla manuel olarak anestezik madde takviyesi yapmak için bir enjektöre bağlıdır, ya da sağ yanda görülen ve belli aralıklarla otomatik olarak ilaç veren infuzyon pompasına bağlıdır.
Epidural infuzyon pompası

Nasıl etki eder?

Vücudun tüm organlarında ağrı reseptörleri (ağrı algılayıcılar) adı verilen yapılar vardır. Bunların amacı vücuda zararlı olabilecek bir etkeni (sıcak, soğuk, yaralanma, organların iltihaplanması gibi) ağrı hissi uyandırma yoluyla beyne haber vermektir. Beynin ağrı merkezi ağrıyı algıladığında otomatik olarak zararlı etkenden kurtulmak için önlem alır (ateşe dokunulduğunda elin refleks olarak çekilmesi, vücudun bir yerinde ağrı duyulduğunda doktora başvurulması gibi).

Ağrı reseptörleri ağrılı uyaranı algıladıklarında ilk önce sinir lifleri yardımıyla omuriliğe, buradan da beynin ağrı merkezlerine haber ulaşır ve ağrı hissi oluşur. Epidural anestezi uygulandığında ağrılı uyaran omuriliğe ulaşır, ancak iletiyi daha yukarılara götüren lifler “uyuşarak” iletme özelliklerini geçici olarak yitirdiklerinden ağrı hissi oluşmaz. Bu ise doğum eyleminin birinci evresinde uterus kasılmalarının verdiği ağrıyı, ikinci evresinde de bebek doğum kanalında ilerlerken ve doğarken etraf dokularda gerilme ve baskı sonucu oluşan ağrıyı ve nihayet epizyotomi açılan durumlarda epizyotominin açılması ve tamiri esnasında duyulan ağrıyı gidermede oldukça etkilidir.

Bölgeye verilen anestezik maddenin cinsi, yoğunluğu, iğnenin batırıldığı yer ve anne adayının pozisyonu (baş aşağı doğru eğilmiş, yatay, baş yukarıda gibi) verilen maddenin dağılmasını ve vücutta uyuşan bölgenin genişliğini önemli oranda etkiler.

Epidural anestezide “uyuşan” (ağrı hissi ortadan kalkan) bölgeler T10 (onuncu göğüs kafesi (Thoracal) omuru)-L2 (ikinci bel (Lumbar) omuru) arasında kalan dermatom (vücudun “coğrafi” ağrı bölgelerine verilen isim) bölgelerdir. Uygun dozlarda kullanıldığında motor lifler (yani kasların çalışmasını sağlayan sinir lifleri) “uyuşmadığından” anne adayı kendini “felç olmuş” gibi hissetmez ve bacaklarını bir kısıtlama olmaksızın hareket ettirebilir.

İğne girildikten sonra önce bir test dozu uygulanarak ilaca duyarlılık ve allerji belirtileri aranır, damariçi ya da subaraknoid bölgeye (beyinomurilik sıvısının (spinal sıvının) bulunduğu bölge) girilmediğinin garanti altına alınması için tam doz vermeden önce bunlara ait belirtiler aranır. İğnenin doğru yerde (epidural alanda) olduğundan emin olunduktan sonra tam doz verilerek enjeksiyon işlemi tamamlanır. Bölgeye yerleştirilen kateter yardımıyla belli aralıklarla manuel olarak ya da otomatik infuzyon pompası yardımıyla ilaç takviyesi yapılır.

Epidural anestezinin ne gibi riskleri vardır?

Epidural anestezi ağrı hissini ortadan kaldırmada oldukça etkili ve yanetki ortaya çıkma riski de oldukça düşük bir yöntemdir. Ancak epidural uygulamalarının bu konuda yetişmiş ve tecrübe edinmiş anestezi uzmanları tarafından uygulanması gerekir.

Yetersiz anestezi

Epidural anestezi usulune uygun yapıldığında anne adaylarının yaklaşık %85′inde tam etkili olur. Anne adaylarının %12’sinde kısmi etkili olurken, %3′ünde hiç fayda sağlamaz. Ancak epidural anestezinin uygulanmasından sonra etkilerini göstermeye başlaması ve “oturması” zaman alan bir işlemdir. Bu yüzden daha önce fazla sayıda doğum yapmış ve kısa sürede doğurması beklenen anne adaylarında epidural uygulamak anlamsız olabilir.

Kateterden verilen dozların arasının fazla açılmış olması da epiduralin etkisinin geçmesine ve anne adayının tekrar ağrı duymasına neden olabilir. Bu durumda yeni bir enjeksiyon yapıldığında ilk enjeksiyonun etkisi önemli oranda ortadan kalktığından ağrı hissinin tekrar azalması zaman alabilir.

Ender durumlarda epidural anestezi doğumun ikinci evresinde gerekli olan perine anestezisini sağlamada yetersiz olabilir. Bu durumda bebek doğarken, epizyotomi açılırken ve tamir edilirken ek bir bölgesel anestezi gerekebilir.

Hipotansiyon (tansiyonun düşmesi)

Epidural anestezinin en sık görülen yanetkisi hipotansiyondur. Yöntem ağrı liflerini devre dışı bırakırken yakın komşulukta bulunan sempatik sistem lifleri de devre dışı kalabilir. Bu sempatik sistem lifleri damarların belli bir gerginlikte kalarak damariçi basıncın normal sınırlar içerisinde tutulmasında önemli rol oynarlar. Sempatik liflerin devredışı kalması durumunda damarlar bu uyarandan mahsur kaldıklarından genişler, kan bacaklarda göllenir, kalbe dönen kan miktarı azalır ve tansiyon düşebilir. Ancak epidurale başlamadan önce anne adaylarına yaklaşık bir litre bir sıvı yüklemesi yapıldığında hipotansiyon nadir görülür. Belli bir aşamaya kadar tehlikesi olmayan ve çeşitli önlemlerle (tekrar hızlı bir şekilde sıvı verilmesi, anne adayının sol yanına çevrilmesi, bacaklarının yukarı kaldırılması ve gerekli durumlarda damarların hızla kasılmasıyla tansiyonu normale döndüren ilaç (efedrin) verilmesi gibi) normale döndürülebilen hipotansiyon ileri durumlarda bebeğin zarar görmesine neden olabilir. Tecrübeli bir anestezi uzmanının hem hipotansiyonla karşı karşıya kalma olasılığı daha düşüktür, hem de meydana geldiğinde bu durumla hızlı ve etkili bir şekilde başa çıkabilir.

Hipotansiyon beraberinde getirdiği tehlikeler nedeniyle ortaya çıkması istenmeyen ve ortaya çıktığında da hızla giderilmesi gereken bir durumdur. Bu amaçla genellikle anestezi uzmanları epidurale geçmeden önce anne adayının damar yatağının dolmasını sağlamak için serum yoluyla yaklaşık bir litre sıvı verirler. Daha sonra epidural aralığa anestezik maddenin ilk verilişinde ve her tekrarlanışında tansiyon takibeden 20 dakikalık dönemde çok sık aralıklarla ölçülür ve düşük bulunması durumunda yukarıda bahsedilen önlemler alınarak tekrar normale döndürülmeye çalışılır.

Anestezik ilacın subaraknoid boşluğa (spinal sıvının içine) verilmesi

Dura tabakasının geçilerek anestezik maddenin direkt beyinomurilik sıvısının (spinal sıvının) dolaştığı subaraknoid boşluk içine verilmesi çok nadir de olsa mümkündür. Bu durumda spinal anestezinin tüm istenmeyen etkileri (ani tansiyon düşmesi, motor liflerde uyuşma ve geç dönemde şiddetli başağrıları gibi) ortaya çıkabilir.

Santral sinir sistemi ve kalp-dolaşım sistemi üzerine etkiler

Epidural bölgeye verilen ilacın maksimum dozlarının aşılması ve/veya ilacın yanlışlıkla damar içine verilmesi durumunda hem beyin hem de kalp olumsuz etkilenebilir. İlk belirtiler genellikle konvulziyon (sara tarzı kasılmalar) şeklinde olabileceği gibi çok yüksek kan seviyelerinde aritmiler (kalp atışlarının düzensizleşmesi) ve kalbin durması söz konusu olabilir. Bu istenmeyen durumlar günümüzde çok çok nadir görülürler.

Total spinal anestezi

Epiduralin etki sahasının dışına çıkması ve etkinin C5-C6 (boyun seviyesi (Cervical) seviyesine ulaşması ve solunum kaslarını devre dışı bırakması da günümüzde ender görülmektedir.

Epidurale bağlı oluştuğu iddia edilen kalıcı felç gibi durumlar günümüzde pratik uygulamalarda görülmez hale gelmiştir.

Epidural anestezinin doğum eyleminin seyri ve bebeğin sağlığı üzerine olumsuz bir etkisi varmıdır?

Kullanılan ilaçlar kana çok az geçtiklerinden ve geçseler de plasentadan geçip bebeğe ulaştıklarında kısa sürede parçalandıklarından bebek üzerinde olumsuz bir etki beklenmez. Yine de epidural uygulandıktan sonra en az 30 dakika boyunca bebek kardiotokografi ile dikkatlice izlenir.

Epidural anestezinin uygulanmaya başlanacağı zaman çok önemlidir. Gerçek doğum eylemi başlamadan önce uygulanan epidural doğum eyleminin düzenini bozabilmektedir. Anne adaylarının gerçek doğum eyleminden önce ağrı duymaları durumunda epidural uygulanamaz, ancak gerekli durumlarda huzursuzluğu ve ağrıyı gidermek için çok gerekli olduğunda bazı ilaçlar verilebilir. Epidural anestezi uygun zamanda başlandığında doğumun birinci evresinin süresi üzerine etki etmez.

Ancak epidural uygulamalarında en sık gözlenen durum doğumun ikinci evresinin uzamasıdır. Bu durum anne adayının etkili ıkınabilme özelliğinin azalmasına bağlıdır. Doğum eyleminin aşırı uzaması durumunda doğumun vakum, forseps ya da sezeryanla gerçekleşmesi gerekebilir.

Epidural anestezi kimlerde uygulanmaz?

Bu anestezi şekli aktif kanaması olan, aşırı kanama ya da diğer nedenlere bağlı tansiyonu düşük olan, kullanılacak anestezi maddelerine allerjisi olan, iğnenin batırılıacağı bölgede enfeksiyonu olan, nörolojik hastalık şüphesi olan, trombosit sayısı 100.000 altında olan anne adaylarında ve burada bahsedilmeyen bazı ender durumlarda uygulanmaz.

Anne adayının istemesi de diğer bir uygulanmama nedenidir.

Ağır preeklampsi durumlarında ise anestezi uzmanları arasında görüş farklılıkları bulunmasına karşın çoğu durumlarda başarıyla uygulanır.

Alternatif (farklı) uygulamalar

Epidural bölgeye lokal anestezi maddesi verilmeden direkt narkotik analjezik verilmesi

Subaraknoid bölgeye kalıcı kateter yerleştirilmesi

Kaudal anestezi

Sakrumun (belin en uç kısmı) bitiminde bölgenin arka yüzeyinde son sakral omurun orta hatta tam olarak birleşmemesi neticesinde oluşmuş anatomik bir delik vardır. Bu delik çok ince bir bağ dokusu ile kaplanmıştır. Sakral yarık adı verilen bu bölge epidural bölgenin son bitim yeri olan kaudal kanala açılır. Bu bölgeye uygulanan anestezik madde vajinal doğumun hem birinci hem de ikinci evresi için yeterli anestezi sağlayabilir. Epidural anestezi geliştirildikten sonra bu yöntem ender olarak kullanılır hale gelmiştir.

Gebeliğin özellikle erken dönemlerinde başağrılarına sık rastlanır. Bu ağrıların bir kısmı için sinüzit ya da refraksiyon kusurları (görme bozuklukları) gibi bir neden bulunabilse de çoğunda neden araştırması sonuçsuz kalır. Bu başağrılarının tedavisinde parasetamol içerikli ilaçlar doktor önerisiyle kullanıldığında genelde etkili olur. Erken dönemde ortaya çıkan bu başağrılarının önemli bir kısmı gebeliğin ikinci yarısından itibaren hafifler veya kaybolur.

Başağrıları hakkında genel bilgiler

Kronik başağrılarının en sık rastlanan nedenleri migren, gerginlik başağrısı ve depresyondur. Bu gebelik döneminde de değişmez.

Gerginlik başağrıları kronik seyirli (uzun zamandan beri varolan), gün boyu devam eden ve akşamları artan başağrılarıdır. Ağrılar sıklıkla ensede veya kafanın arkasında hissedilir.

Depresyona bağlı başağrıları ise en sık sabah görülür ve beraberinde depresyonun diğer belirtileri de vardır.

Migren tipi başağrılarının özellikleri aşağıdadır.
Başağrılarının değerlendirmesinde ve özellikle de basit ağrı kesicilere cevap vermeyen, beraberinde uyuşukluk, şiddetli nörolojik belirtiler (vücudun bir bölgesinde geçici felç) görülen, gece uykudan uyandıran, aniden ortaya çıkan başağrılarında mutlaka nörolojik muayene gerekir. Beyin tümörleri, beyne ait diğer hastalıklar çok ender olarak görülse de bu muayene özellikle yukarıdaki belirtileri olanlarda ihmal edilmemelidir. Nörolog yaptığı sorgulama ve muayene sonucunda EEG (elektroensefalografi) ve/veya kranyal (kafa) MR gibi bir ileri inceleme isteyebilir. Gerekli durumlarda KBB, göz ve diş hekimi konsultasyonu da nedenin aydınlatılması için faydalı olabilir.

Gebelik ve migren

Migren tipi başağrıları genellikle periyodik olarak ortaya çıkan, başın bir yarısında hissedilen, “zonklayıcı” niteliklere sahip ve beraberinde bulantı ve kusma da olabilen ağrılardır.

Migren tipi ağrılar genellikle çocukluk ya da gençlik çağında ortaya çıkar ve yaş ilerledikçe hafifleme eğilimi gösterir. Bazı kadınlarda migren ilk kez gebelikte de ortaya çıkabilir. Kadınların yaklaşık %15′inde erkeklerin ise yaklaşık %5′inde hafif ya da ağır migren tipi başağrılarına rastlanır.

Kadınlarda migren genellikle adet öncesi ve adetli dönemlerde daha sık ortaya çıkar ve bu kadınlarda yüksek östrojen içerikli doğum kontrol hapları hastalığı şiddetlendirebilir.

Migren tipi ağrılar ortaya çıkmadan önce bazı prodromal (hastalık öncesi) belirtilere neden olurlar. Nörolojik kaynaklı olan bu belirtiler muhtemelen damarların bölgesel olarak daralmasıyla ortaya çıkar ve damarların genişlemesiyle de başağrısı başlar.

Klasik migrende bu öncü belirtiler daha çok görme alanında kör noktalar oluşması, çınlama, fotofobi (ışığa aşırı duyarlılık), sersemlik gibi nörolojik belirtilerdir. Daha ileri şekillerinde migren öncesi yüzde uyuşukluk ve bazı kas gruplarında geçici felçler de görülebilmektedir.

Migren bazen bu öncü belirtiler olmadan başlar ve bulantı kusmaya da neden olur.

Gebelikte migren nasıl tedavi edilir?

Gebelikte özellikle birinci trimesterden sonra (ilk üç aydan sonra) kadınların %60-70′inde migren belirtilerinde iyileşme gözlenir. Bazı durumlarda ise tam tersi olabilir.

Gebelikte migren tedavisinde ilk basamak tedavi parasetamol içerikli ağrı kesicilerdir ve belirtilerin ortaya çıktığı ilk anda kullanıldığında genellikle bu tedavi başarılı olur.

Migren için özellikle hazırlanmış ergotamin içerikli ilaçlar öncü belirtilerde kullanıldığında ağrıların ortaya çıkmasını başarılı bir şekilde engelleyebilirler. Ancak bu ilaçların mekanizması damarların genişlemesini önlemek olduğundan ve uterusu kasıcı özelliklri olduğundan gebelikte çok gerekli olmadıkça tercih edilmezler.

Parasetamol tedavisi başarılı olmadığında ağrı kesici olarak kodein içerikli ilaçlar , bulantı giderici özelliği olan ilaçlarla birlikte doktor önerisiyle kullanılabilirler.

Gebelikte çok sık migren atağı geçiren anne adaylarında ise sürekli tedavi gerekebilir ve bunun için yine doktor önerisiyle propranolol veya nifedipin içerikli ilaçlar kullanılabilir. Beraberinde depresyon belirtileri de gözlendiğinde antidepresan ilaçların da tedaviye eklenmesi başarı şansını artırır.

SAYFA 1 12345»...Son »
çorba çeşitleri