Giriş

İnsanda açlık, susuzluk, korunma gibi içgüdülerin yanında amacı insan neslini devam ettirmek olan cinsellik içgüdüsü vardır. Bu içgüdü insanın libido (”cinsel arzu”) adlı iç enerjisini harekete geçirir. Bireyin cinselliği kaynağını bu enerjiden alır.

Cinsellik konusu gelişmiş toplumlarda insanların birbirleriyle rahatlıkla paylaşabildikleri bir konuyken, gelişmekte olan toplumlarda halen bir tabu olarak varlığını sürdürmektedir.

Cinsel yaşamın bu tabu özelliğini koruması nedeniyle gebelikte cinsel yaşam da anne ve baba adaylarının doktorlarına çoğu zaman sormadıkları ve belki de soramadıkları, bu yüzden de bilgilerinin yetersiz olduğu bir konu olmaya devam eder. Doktorlar da çoğu zaman anne ve baba adaylarıyla yaptıkları görüşmelerde bu konu üzerinde fazla durmazlar. Cinsellik konusu çoğu durumda gebelikle ilgili bir problem yaşandığında gündeme gelir ve bu durumda da genellikle cinselliğin bir süre yasaklanması sözkonusu olur.

Gebelik dönemi anne adayında çeşitli bedensel ve ruhsal değişikliklerin meydana geldiği bir dönemdir. Libido (cinsel arzu) bu değişikliklere göre gebeliğin bazı dönemlerinde azalabilir, bazı dönemlerinde normale dönebilir, hatta bazen artış gösterebilir. Libidodaki bu değişiklikler anne adayında oldukça belirgindir. Baba adayında ise libido değişiklikleri genellikle hafiftir ya da hiç değişiklik gözlenmez.

Bu sayfanın amacı cinsel yaşam hakkındaki bilgilerinizi tamamlamak ve özellikle de gebelikte bu alanda ortaya çıkan değişiklikler hakkında fikir sahibi olmanızı sağlamaktır. Aranızdaki cinsel uyumun gebelikte de sürmesi herşeyden önce ortaya çıkan bu değişikliklerin kökenini anlamanıza bağlıdır.

Gebeliğin kadının cinsel yaşamı üzerine etkileri

Anne adayının cinsel yaşamında ortaya çıkan değişiklikler gebeliğin dönemlerine göre ayrı ayrı ele alınabilir.

Birinci trimester (ilk üç aylık dönem)

Gebeliğin bu ilk dönemi özellikle ilk gebeliğini yaşayan anne adaylarında gebeliğe bağlı bulantı-kusma, yorgunluk, uykuya eğilim, meme hassasiyeti gibi belirtilerin sıkça yaşandığı bir dönemdir. Bazı anne adaylarında “tiksinme” eşinin normal vücut ve nefes kokularına bile tahammül edemeyecek kadar ileri boyutlarda olabilir.

İlk gebeliğini yaşayan anne adayları bu dönemde gebelikte kendilerini nelerin beklediği konusunda endişelere kapılabilirler. Özellikle plansız oluşan gebeliklerde doğum sonrası artacak olan sorumluluklar, anne rolünü üstlenmede yaşanacak zorluklar, doğumun ve aileye katılacak yeni bireyin getireceği maddi yük ve diğer sosyal özellikler anne adayında kaygı ortaya çıkmasına neden olabilir. Duygusal dalgalanmalar, bedenin gebeliğin ilerlemesiyle alacağı görüntü ile ilgili olumsuz düşünceler yine erken gebelik döneminin sık rastlanan ruhsal değişiklikleri arasındadır. Bazı anne adayları bu dönemde cinsel ilişkinin kendilerine ya da bebeklerine zarar vereceği, düşüğe neden olacağı korkusunu yaşayabilirler.

Tüm bu bedensel ve ruhsal değişiklikler libido azalmasına ve çoğu durumda anne adayının cinsel ilişki ihtiyacını ikinci plana atmasıyla sonuçlanır ve cinsel ilişki sıklığı azalır. İlişki esnasında memelere dokunulduğunda cinsel nitelikli uyarandan çok ağrı oluşması, genital bölgenin kanlanmasının artmasıyla bölgenin nispeten daha ödemli hale gelmesi ve penisin girişi esnasında ağrı ortaya çıkması gibi nedenler de libido azalmasına katkıda bulunur.

Tüm bunlarla birlikte gebelikte genital bölge kan akımının fizyolojik olarak artması anne adayının orgazmı daha yoğun yaşamasına neden olur. Kanlanma artışı genital bölgedeki salgı bezlerini de güçlendirdiğinden ilişki öncesi genital bölgede nemlenme daha kolay hale gelir.

İkinci trimester (3-6 ay arası dönem)

İkinci trimester anne adayının gebeliğin fiziksel değişikliklerine uyum sağlamaya başladığı bir dönemdir. İlk aylarda görülen belirtiler yavaş yavaş ortadan kalkar ve anne adayı bedensel olarak kendini daha iyi hisseder.

Bu trimester gebeliğe ruhsal uyumun da başladığı dönemdir. Anne adayı artık gebe olduğu gerçeğini ve hayatına getireceği değişiklikleri kabul etmiştir. Anne olma fikri birçok anne adayına heyecan verir.

Bedendeki değişiklikler de kabul edilmiştir. Karnın büyümesi ve bebeğin hareketlerinin hissedilmesi anne ve baba adayı için bir mutluluk kaynağıdır.

Böylece ikinci trimesterde fiziksel yakınmalarından kurtulan ve psikolojik olarak gebeliğe daha çok uyum sağlayan anne adayında cinsel ilişkiye karşı ilginin arttığı gözlenir.

Birinci trimesterde başlayan genital bölge ve memelerdeki kanlanma artışı bu trimesterde de devam eder. Kanlanmanın artması anne adayının orgazmı çok daha yoğun yaşamasını sağlar.

Uterus kasılmaları:

Normal bir cinsel ilişki esnasında ve özellikle orgazm oluştuğunda uterusta kısa süreli kasılmalar meydana gelir. Bu kasılmalar gebe olmayan ya da gebeliğin ilk aylarında olan kadın tarafından hissedilmezler. Ancak uterusun büyümesiyle özellikle ikinci trimesterden itibaren bu kasılmalar anne adayı tarafından belirgin bir şekilde hissedilir. Bu uterus kasılmaları esnasında bebeğin hareketleri geçici olarak azalır. Normal seyreden bir gebelikte bu kasılmaların bebeğe herhangi bir zararı sözkonusu değildir. Kasılmalar bittikten kısa bir süre sonra genellikle bebek hareketleri artmış bir şekilde yeniden başlar. Bu konuda tecrübesi ya da bilgisi olmayan anne adayında kasılmalar ve bebek hareketlerinin azalması endişe kaynağı olabilir.

Üçüncü trimester (6. aydan doğuma kadar olan dönem)

İkinci trimesterde azalan fiziksel şikayetler bu dönemde uterusun büyümesine paralel olarak farklı bir şekilde tekrar ortaya çıkabilir. Yorgunluk, uykusuzluk, mide problemleri (yanma), uterusta belli zamanlarda oluşan hazırlayıcı kasılmalar (Braxton-Hicks kasılmaları), bacaklarda kasılmalar, memelerden süt gelmesi gibi belirtiler, cinsel ilişki ve orgazm esnasında ortaya çıkan güçlü uterus kasılmaları libidonun azalmasına ve anne adayının cinselliği yeniden ikinci plana atmasına neden olabilir.

Yaklaşan doğumun verdiği ağrı duyma korkusu, doğumda normaldışı bir durum oluşacağı korkusu gebeliğin bu dönemine damgasını vurabilir.

Uterusun büyümüş olması nedeniyle ilişki esnasında belli pozisyonlar daha ağrılı ve rahatsızlık verici olmaya başlar. Çiftlerin bu dönemde değişik pozisyonlar arasından kendilerine uygun olanını kendileri belirlemeleri gerekir.

Pelvis bölgesindeki fizyolojik kanlanma artışı ve yoğun uterus kasılmaları cinsel ilişkiden alınan hazzı ve orgazmın yoğunluğunu artırır.

Lohusalık dönemi

Lohusalık dönemi doğum eyleminin verdiği tükenmişlik ve yorgunluk belirtilerinin ortaya çıktığı, aileye katılan yeni bireyin bakımı için uykusuz kalınan gecelerin yaşandığı bir dönemdir.

Doğum eyleminde vajina mukozası incelmiş, vajinanın cinsel uyarıya bağlı olarak verdiği nemlenme cevabı azalmış, doku travmasına bağlı olarak genital bölgede şişkinlik ortaya çıkmıştır ve bölge ağrılıdır.

İlişki esnasında ağrı duyma korkusu, epizyotomi (bebeğin başının çıkması için kesilen bölge) yerine ya da ameliyat yerine zarar verme korkusu, vücut imajı hakkında olumsuz düşünceler, emzirme esnasında ortaya çıkan cinsel uyarılmadan heyecanlanma ya da suçluluk duyma gibi ruhsal değişiklikler sık gözlenir.

Lohusalık döneminde cinsel uyarılma süresi uzar. Bebeğin ağlaması ya da emzirme zamanının gelmesi gibi etkenler annenin ilişki esnasında konsantrasyonunu yitirmesine neden olabilir.

Sonuç olarak lohusalığın başından 4-6 hafta sonrası döneme kadar cinsel ilişkiye ilgi azalmıştır. Kadınların çoğu 6 haftalık aradan sonra ilişkiye tekrar başlamayı uygun görürler. Bir kısmı ise daha kısa süre içinde kendilerini hazır hisseder hissetmez cinsel yaşamlarına kaldıkları yerden devam ederler.

Gebeliğin erkeğin cinsel yaşamı üzerine etkileri

Baba adaylarında anne adaylarının tersine gebelik esnasında libidoda önemli değişiklikler meydana gelmez ve gebeliğin tüm dönemlerinde cinsel ilişki ihtiyacı normal bir şekilde varlığını sürdürür.

Bunun tersine bazı baba adaylarında gebelik döneminde önemli ruhsal değişiklikler meydana gelebilir. Bu psikolojik değişiklikler ileri boyutlara ulaştığında libido azalmasına ve bedensel belirtilerin de ortaya çıkmasına neden olabilir. Hatta bazı baba adaylarında ruhsal değişikliklerin ortaya çıkardığı bedensel belirtiler tedavi gerektirecek kadar ileri boyutlara ulaşabilir (Couvade sendromu).

Erkekler, eşleri gebe kaldığında genellikle aşağıdaki üç davranış kalıbından birini uygularlar. Bu davranışlar çoğu durumda bilinçdışı olarak gelişir:

“İzleyici” kalmayı tercih eden baba adayı duygusal anlamda kendini gebelik gerçeğinden soyutlar ve olayı sanki kendi dışındaki bir çevrede oluyormuş gibi hisseder.

“Katılımcı” olmayı benimseyen baba adayı duygusal ve diğer açılardan tümüyle eşiyle işbirliği içindedir. Gebelik gerçeğinin ve yaratmakta olduğu değişikliklerin tümüyle farkındadır. Sorumluluk duygusu belirgindir.

“İşlevsel” konumdaki baba adayı ise genel olarak ilk ikisinin arasında bir yerdedir ve duygusal açıdan gebeliğe uzak olmakla beraber, maddesel sorumluluklarının tümüyle farkındadır.

Baba adayının “gebeliği”

Anne adayının gebeliği esnasında baba adayında birincil olarak ruhsal değişiklikler, ileri durumlarda bedensel belirtilerin ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Ruhsal değişikliklerin temelinde baba kimliği kazanmakla artacak olan sorumlulukların yarattığı kaygılar yatar. Yine özellikle katılımcı baba adayları gebelik ve doğum konusunda anne adayının yaşadığı endişeleri tümüyle (bazı durumlarda anne adayından daha yoğun) yaşayabilirler. Bu endişe ve kaygılar kendini başağrısı ya da belağrısı şeklinde dışa vurabileceği gibi gerçek bir “gebelik sendromu” ya da tıbbi adıyla couvade sendromu da gelişebilir.

“Couvade” aslında bazı ilkel toplumlarda halen uygulanmakta olan bir gelenektir: Bu geleneğe göre doğumun ağrısız seyretmesi ve anne ve doğacak bebeğin kötü ruhlardan korunması için anne adayının doğum sancıları başlayıp doğum yatağına alındığında baba adayı da bir yatağa yatırılır ve doğum olana kadar burada bekler. Bazı baba adayları burada eşleriyle özdeşleşerek doğum ağrılarına benzer ağrılar bile hissederler.

Couvade sendromu dışarıdan birinin farkedemeyeceği kadar hafif seyredebileceği gibi gerçek bir ruhsal bozukluk görüntüsü de alabilir. Couvade sendromu en hafif şekliyle erkeğin eşiyle birlikte gebelik belirtileri yaşamasıdır. İleri durumlarda nedeni açıklanamayan başağrıları, kolay sinirlenme, gerginlik, yerinde duramama, kilo alma, gaz sancıları, belağrıları gibi belirtiler ya da tam bir depresyon tablosu ortaya çıkabilir. Bir toplumun etnik azınlığına ait bireylerde, daha önce çocuğu olanlarda, ruhsal ya da bedensel sağlık problemleri olanlarda, düşük gelirlilerde ve özellikle de gebeliğe yoğun duygusal tepki geliştiren erkeklerde daha sık gözlenir. Couvade sendromu ek bir stres faktörü yarattığından çiftin gebelikteki cinsel yaşamını derinden etkileyebilir.

“Gebe erkeğin” kaygılarıyla başa çıkmak zor olabilir. Couvade sendromu yaşayan erkeklerde psikoterapi ya da ilaçla tedavi faydalı olabilmektedir. Ancak sendromu yaşayan kişinin bu belirtilerin kendilerine özgü olmadığını ve başka erkeklerinde buna benzer ve daha ağır belirtiler yaşayabileceklerini bilmesi önemlidir.

Cinsel ilişkinin sakıncalı olduğu durumlar

Düzenli olarak doktor konrollerine giden ve gebeliğinin tümüyle normal seyrettiği belirlenen ve şu sakıncalı durumları yaşamayan anne adayları doğuma kadar tüm gebelik boyunca cinsel ilişkide bulunabilirler. Burada kısıtlayıcı tek etken anne adayının ilişkiden rahatsızlık ya da ağrı duymasıdır. Baba adaylarının bu durumlarda anlayışlı olmaları gerekir.

Gebelikte cinsel ilişkinin kısıtlanması gerektiği dönemler hakkında çok çeşitli kaynaklarda farklı bilgiler bulmanız mümkündür. En sık rastlanan bilgi ise “Gebeliğin ilk iki ayı ile son dört haftası arasında cinsel ilişkide bulunmak sakıncalı olabilir” şeklindeki bilgidir.

Bazı doktorlar “bebeğim cinsel ilişkiden hemen sonra düştü” yakınmalarını sık duyduklarından düşük riskinin en yüksek olduğu ilk iki ayda cinsel ilişkiyi yasaklamayı uygun görmektedirler. Bu düşünce temelde yanlıştır. Zira “düşük” olgusu saatler içinde değil günler içinde gelişen bir süreçtir. Klinik olarak görünen kısım, yani kanama ve bebeğin düşmesi aşamasına gelene kadar uterus içinde birçok değişiklik yaşanır. Bunlar arasında en önemli olanı düşükten günlerce önce bebeğin çok çeşitli nedenlerle (bu nedenlerin arasında cinsel ilişki hiçbir zaman yoktur!) ölmesidir. Bebeğin ölmesiyle gebelik hormonları azalır ve dolu olan uterusun tahliyesi için hazırlıklar başlar. Salgılanan maddeler serviksin (rahimağzı) yumuşamasına neden olur ve belli bir aşamada uterus kasılmaları başlayarak patolojik gebelik ürünleri vücuttan uzaklaştırılır. Cinsel ilişki bebeğin ölmesine değil, bebek ölmüşse uterusu kasıcı etkileriyle düşük sürecinin (yani ölü bebeğin atılmasının) hızlanmasına neden olur. Yani cinsel ilişki bir anlamda düşük sürecinin başlaması için gerekli hazırlık sürecini hızlandırmıştır.

Buna karşı sorulacak bir soru şudur: Eğer cinsel ilişki düşmeyecek olan bir bebekte düşüğe neden olmayacaksa ve düşecek olan bebek ilişki olsa da olmasa da zaten düşecekse, neden doktorlar düşük tehdidinde cinsel ilişkiyi yasaklamaktadırlar?

“Düşük tehdidi” karmaşık bir durumdur. Ultrasonun klinik kullanıma girmesiyle düşük tehdidinin tanımı da değişmiştir. Önceleri gebeliğin halen devam ettiği ancak kanamanın da olduğu durumlarda uterus içindeki bebeğin durumu bilinmeden tüm olgulara “düşük tehdidi” adı verilirdi. Oysa günümüzde kanama ile başvuran bir anne adayında ultrasonla incelenen bebek canlıysa düşük tehdidi adı verilmektedir. Bu durumda uterusta “harekete neden olacak” hertürlü müdahaleden (elle muayene ve cinsel ilişki gibi) kaçınmak bu olguların bir kısmının normale dönmesini sağlayabilmektedir.

Aynı şekilde gebeliğin son dört haftasında cinsel ilişkiyi yasaklayan doktorlar da ilişki esnasındaki kasılmaların bebeğe giden oksijeni azaltacağı endişesini taşımaktadırlar. Ancak ilişki esnasında ortaya çıkan kasılmalar normal doğum eyleminde ortaya çıkacak kasılmalardan daha güçlü değillerdir ve daha uzun da sürmezler. Bu durumda normal seyreden bir gebelikte son haftalarda cinsel ilişkiyi yasaklamak yersiz gibi görünmektedir.

Ancak gebeliğin son haftalarında cinsel ilişkide büyüyen uterusun yarattığı mekanik engel yüzünden problem yaşanabilir. Bu yüzden klasik cinsel ilişki pzisyonu (erkek üstte) yerine kadının üstte olduğu pozisyon ya da kadının diz dirsek durumunda olduğu pozisyonu tercih etmek uygun olur.

Lohusalık döneminde ise görüşümüze göre uterusun gebelik öncesi döneme gerileme süreci olan ilk dört haftalık dönemde cinsel ilişkide bulunulmaması gerektiğine inanıyoruz. Bu dönem epizyotomi ya da sezeryan yaralarının da iyileşmesi için oldukça yeterlidir.

GEBELİKTE CİNSEL İLİŞKİ ŞU DURUMLARDA KISITLANMALIDIR

Önceki gebeliklerinde: tekrarlayan düşük, erken doğum, serviks yetmezliği ve buna bağlı erken doğum ya da düşük öyküsü olan,

Mevcut gebeliğinde: düşük tehdidi, erken doğum tehdidi, erken membran rüptürü, vajinal kanama, genital bölgede enfeksiyon gibi normaldışı durumları olan anne adaylarının bu normaldışı durum ortadan tümüyle kalkana kadar cinsel ilişkide bulunmamaları gerekir. İlişkinin yasak olduğu süre doktor tarafından belirlenir. Bebeklerinde ağır gelişme geriliği ya da başka nedenlerle fetal distres gelişme riski yüksek olan anne adaylarının da doktorlarının belirlediği bir dönemden itibaren cinsel ilişkide bulunmamaları gerekir.

Bu risk faktörlerini taşımayan anne adaylarında cinsel ilişki anne adayının kendini rahatsız hissetmemesi koşuluyla tüm gebelik boyunca devam edebilir.

Baba adayında cinsel yolla bulaşan hastalık saptandığında ise enfeksiyon tedavi edilmeli ve doktor önerisine göre hareket edilmelidir.

Vajinal kanama

İster ilişki sonrasında olsun, ister ilişkiden bağımsız bir zamanda meydana gelsin ve miktarı ne olursa olsun gebelikte kanama hemen doktor değerlendirmesi gerektiren bir durumdur.

Gebelikteki tüm kanamalarda normaldışı durumun etkileri tümüyle silinene kadar cinsel ilişkiden ve orgazmdan kaçınmak gerekir. Yeniden güvenli bir şekilde cinsel ilişkiye başlayabilme konusunda doktorunuzun vereceği karara uymalısınız.

Birinci trimesterde oluşan kanamaların en sık nedeni düşük tehdidi ya da düşüktür. Düşük tehdidi durumlarında süresi doktorunuz tarafından belirlenmek üzere cinsel ilişki doktor tarafından yasaklanır.

Placenta previa (plasentanın doğum kanalını tıkaması) durumunda ilişkinin mekanik etkisi ya da orgazmın uterusu kasıcı etkisi kanamaya neden olabilir. Bu nedenle placenta previa saptandığı andan itibaren genellikle cinsel ilişki yasaklanır. Bazı durumlarda başta previa tanısı konan anne adaylarında gebeliğin ilerlemesiyle plasenta doğum kanalı girişinden uzaklaşarak yukarıya göç edebilir. Bu durumlarda placenta previa tanısı ortadan kalktığından ilişki tekrar serbest bırakılır.

Erken Doğum Tehdidi

Orgazm olsa da olmasa da özellikle gebeliğin sonuna doğru cinsel ilişki esnasında uterusta anne adayı tarafından hissedilebilen kasılmalar olmaktadır. Bu kasılmalar daha önce doğum yapmış anne adayları tarafından daha kolaylıkla hissedilirler. Ancak bu kasılmalar erken doğumu başlatacak nitelik ve şiddete sahip değildirler. Bu yüzden normal gebelikte cinsel ilişkinin erken doğuma yolaçmadığı kabuledilir. Ancak erken doğum eylemi nedeniyle tedavi gören ve/veya erken doğum yapma açından yüksek risk faktörü olan anne adaylarının doktorlarının belirlediği gebelik haftaları arasında cinsel ilişkiden kaçınmaları gerekir.

Yoğun meme başı uyarısı da kasılmaları başlatabilen bir etken olduğundan cinsel ilişki esnasında meme başı uyarısında şiddetli kasılmalar hisseden ve/veya erken doğum yapma riski yüksek olan anne adaylarının da bu eylemden kaçınmaları gerekir.

Erken Membran Rüptürü (EMR), genellikle enfeksiyon temelinde gelişen bir durumdur. Dahası enfeksiyona bağlı gelişen EMR sonrası fetus ve amnios sıvısı vajinadan gelen tüm bakteri ve diğer enfeksiyon etkenleri karşısında korumasız hale gelir. Bu yüzden EMR gelişen anne adaylarının doktorlarının önerdiği şekilde aktif cinsel ilişkiden kaçınmaları gerekir.

Hayatınızın en ilginç aylarını yaşıyorsunuz! Deyim yerindeyse bir “uyuma ve emme makinası” , bu dönemde gülen, tepki veren bir minik canlıya dönüşüyor! Siz bu inanılmaz dönüşüme gün gün tanık oluyorsunuz.

Bebeğim ne kadar büyümeli?

Doğumun hemen ardından görülen olağan tartı kaybının ardından, bebeğiniz düzenli olarak tartı almaya başlayacaktır. 2.haftadan itibaren günlük 30-40 gram, 1. aydan itibaren de ayda ortalama 800-1000 gram tartı alımı, 2.5-3 cm. boy uzaması olacaktır. Ancak, şunu unutmayın, bu verdiklerimiz ortalama değerlerdir. Her bebeğin kendine göre –doğum tartısı, gününde doğup doğmadığı gibi etkenlere göre değişen- bir gelişim çizgisi vardır ve bu çizgi pratikte ortalamanın biraz altında yada üzerindedir. Zaten bir “ortalama”dan söz edebilmek için bazılarının ortalamanın altında bazılarının da üzerinde olması gerekmez mi?

Bu konuda son sözü bebeğinizi izleyen çocuk uzmanı söyleyecek, bebeğinizin, boy, tartı ve baş çevresi gelişiminin sağlıklı olup olmadığı konusunda sizi aydınlatacaktır.

Endişe etmeli miyim?

1-3 aylık bebeğiniz ortalama değerlerin altında büyüyorsa ve gelişim eğrilerinde yavaşlama-duraklama gözleniyorsa, doktorunuz şu soruların cevabını arayacaktır:

  • bebeğiniz yeteri kadar yiyor mu?
  • bebeğiniz yediklerini yeterince sindirebiliyor mu?

Yukardaki soruların sağlıklı yanıtı için aşağıdaki konularda doktorunuza somut bilgiler verebilmelisiniz:

  • Bebeğinizi günde kaç kez besliyorsunuz?
  • Her seferinde ne kadar besliyorsunuz?
  • Anne sütü veriyorsanız, her bir memeyi kaç dakika emziriyorsunuz?
  • Bebeğiniz günde kaç kez kaka yapıyor? Kaka miktarı ne?
  • Bebeğiniz günde kaç kez çiş yapıyor?

 

Bir sorun varlığında, doktorunuz beslenme miktarı ve aralığı konusunda önerilerde bulunacaktır. Bazen büyüme azlığı yada fazlalığı bir hastalığa da bağlı olabilir, bu durumda, bir takım özel testler- tetkiklerle bir sonuca varılabilir.

Bebeğinizin gelişimi/büyümesi konusunda en ufak bir kuşku varlığında, gecikmeden doktorunuzla görüşün.

Prematüre (erken doğan) bebekler, belirli bir tartıya ulaşana kadar her hafta tartılmalıdırlar. Büyüme miktarı ve hızı açısından erken doğan bebekler, gününde doğanlarla karşılaştırılamazlar, prematürelerin bizim “yakalama büyümesi” dediğimiz bir hızlı büyüme dönemi vardır, bu yolla erken doğanlar kiloca gününde doğanları yakalarlar.

 

Son olarak

Çocuk doktorlarının çoğu, 4. Aydan itibaren özellikle iştahlı bebeklerde katı gıdalara başlamayı önerirler. İlk bir kaç aydan sonra bebeğinizin büyümesi için daha fazla enerji, dolayısıyla da kalori gerekecektir. Bunu katı gıdalar sağlayacaktır. Kesin zamanlama için her zaman olduğu gibi çocuk doktorunuzun kararını bekleyin.

1-3 aylar arası Türk erkek çocukları tartı –boy çizelgesi

 

En az

En fazla

1 aylık bebek

3000 g-51cm

5750 g 59.5cm

2 aylık bebek

3600 g 53 cm

6600 g 62.5cm

3 aylık bebek

4150 g 55 cm

7500 g 65cm

 

1-3 aylar arası Türk kız çocukları tartı –boy çizelgesi

 

 

En az

En fazla

1 aylık bebek

2950g 50cm

5400g 59cm

2 aylık bebek

3500g 52.5cm

6400g 62cm

3 aylık bebek

4000g 54cm

7200g 64.5cm

 

Genelde bebeklik yıllarında insanın travma ve önemli zararlı olaylara karşı bedensel savunma mekanizmaları işlemez . Bebek travmanın bütün etkisini ve şiddetini yaşar. Toplum olarak bebeklerin anneleri ve babaları ile güven ve sevgi ortamında büyümeleri sağlanmaya çalışılır. ama bazen anne babaların elinde olmadan minik bedenler bazı travmalara maruz kalabilir. bu travmalar onların o andaki ve sonraki dönemde hatta bütün hayatları boyunca etkilerini devam ettirebilmekte ve bir çok psikolojik sorunun doğmasına zemin hazırlamaktadır. genelde bebeklerin birşey hissetmediği ve olayların farkında olmadığı gibi yanlış bir kanaat vardır ama bu son derece yanlış bir anlayıştır. Daha anne karnında iken çocuğun dış dünya ile psikolojik etkileşimi başlar . Bu nedenlerden dolayı çocuğun anne karnından itibaren travmatik olaylardan uzak kalması ve bu türlü olayları hiç yaşamaması çok önemlidir.

Bu zaman olarak hayatın kısa ama çok önemli evresinde yani bebeklik döneminde insanın karşılaştığı olaylara tepkisi de elbette ki erişkinlerden farklı olmaktadır. Travma olarak bazen anne babaların haricinde gelişen olaylar yaşanmak ile birlikte , bazı durumlarda ise bizzat o minik canlının dünyaya gelmesine vesile olan ve seçme şansı olmadığı anne babası tarafından çocuğa yapılan yanlış veya kasıtlı davranışlar onlarda travmatik yaşantıların oluşmasına ve psikolojik durumların bozulmasına neden olur.

Travmatik yaşantı bizzat çocuğa yönelik olabileceği gibi çocuğun şahit olduğu bir olay ile de olabilir. Genelde bu travmatik yaşantı sıradışı , şiddetli , tehdit edici , kişiyi çaresiz bırakan ve o kişi için çok sıkıntı vericidir. Ve bu olay ile birlikte bebekte bazı belirtiler ortaya çıkar . Bu belirtileri şu şekilde sıralayabiliriz ; genelde yaşanan olaydan sonra o olayı tekrar tekrar yaşama durumu olur bu yaşama durumu, oyunlarda , rüyalarda , göz önüne gelen görüntülerde olabilir. Bebek normal gelişim dönemi ve mevcut kişilik yapısından beklenmeyecek derecede hissizleşme belirtileri (içe çekilme , duygusal kısıtlılık , kazanılmış becerilerde geçici kayıp , oyun oynamada ve hoşça geçirilen vakitlerde azalma ) olabilir. Daha önce olmayan bazı belirtilerin ( sevdiklerinden ayrılmak istememe , yalnız başına kalmak istememe , kızgın ve öfke dolu davranışlar , daha önce olmayan korkular ) ortaya çıkması. Bebeğin aşırı tedirgin ve tetikte olması ( uykuda bozukluklar ,yeme bozuklukları, dikkat toplamakta zorluklar , çabuk irkilme ) gibi.

Yukarıda saydığımız belirtiler genelde travmadan hemen sonra yavaş yavaş belirgin hale gelmeye başlayabilir. Travmadan aylar sonra bile travmayı hatırlatan bir olay veya başka nedenler ile ortaya çıkabilir. Yapılması gerekenler olarak öncelikle çocuğun bu durumunun farkına varılması ve bir an önce bir çocuk psikiyatristi ile durumun değerlendirilmesi önemlidir. Bu durumun çocukta olabilecek diğer durumlar ile ayrırıcı tanısının yapılması gerekir. Anne babaın sevgi ve güven mesajları kuvvetlendirilmelidir. Çocuğun travması ile ilgili oyun terapisi , psikoterapi (yaşa göre) , gerekirse de ilaç tedavisi uygulanmalıdır. Eşlik eden belirtilere göre tedavi ve destek bir an önce ön plana çıkarılmalıdır.

Akciğer kanserleri sik rastlanan ve önemli bir hastalık mıdır?

Tüm dünyada erkeklerde ve ayni zamanda dünyanın bir çok ülkesinde kadınlarda en sik rastlanan kanser türüdür. Bir çok kanser türünde giderek azalma söz konusu iken akciğer kanserine rastlanma sıklığı maalesef giderek artmaktadır. Tüm dünyada erkek ve kadınlarda halen en öldürücü kanser türüdür. Genel ölüm nedenleri arasında dünyada ikinci sırada yer almaktadır.

Akciğer Kanserinin sebebi nedir?

En iyi bilinen neden sigara içilmesidir. Bazı mesleklerde çalışma, hava kirliliği, radyasyon, genetik faktörler, beslenme alışkanlıkları gibi adi geçen diğer nedenlerin hiç birisi sigara ile mukayese edilecek kadar önemli değildir.

Ak toprak kanser yapar mı?

Ülkemizin bazı yörelerinde bulunan ak toprak, gök toprak olarak bilinen asbest veya zeolit içeren toprakla temas akciğer kanseri yapmaktadır. Duvar sıvama ve yer döşeme amaçlı kullanılan ve bebeklerin altına konan bu toprağın bulunduğu alanlarda yaşayanlarda akciğer ve akciğeri örten zardan köken alan kanserlere çok sik rastlanmaktadır.

Akciğer kanseri bir meslek hastalığı mıdır?

Evet. Bazen akciğer kanseri bir meslek hastalığı seklinde ortaya çıkar. Örneğin radyolog hekimler ve diğer radyasyonla çalışanlarda ve asbest sanayiinde çalışanlarda akciğer kanserleri çok daha fazladır. Asbest bir ses ve isi yalıtım maddesi olarak sanayide kullanılmaktadır. Bu iş kollarında (fren ve balata üretimi, gemi ve uçak sanayii, asbestli tuğla ve yapı malzemeleri üretimi gibi…) çalışanlarda akciğer kanserleri bir meslek riski olarak ortaya çıkmaktadır.

Akciğer kanserinin sigaradan olduğu kesin mıdır?

Kuskusuz. Sigara ile akciğer kanseri arasındaki sebep-sonuç ilişkisi doğru orantılıdır.Bir kişi sigaraya ne kadar erken yasta baslarsa, günde ne kadar çok sayıda ve ne kadar uzun süre sigara içerse, içtiği sigaradan ne kadar derin dumanı içine çekerse akciğer kanseri olma riski o kadar fazladır.

Sigara içmeyen akciğer kanseri olmaz mı?

Olabilir. Ancak bu, çok daha az rastlanır bir durumdur. Oysa, sigara içen bir kişinin akciğer kanseri olma riski içmeyene göre 13 ile 22 kat daha fazladır.

Akciğer kanserlerinin hepsi sigaradan mi oluşmaktadır?

Akciğer kanserlerinin %95′ inde sebep sigaradır.

Önlenebilir kanser ne demektir?

Bazı hastalıkların -örneğin genetik hastalıklar gibi- nedenleri çok iyi bilinmez yada, bilinse bile bunlardan kaçınmak olası değildir. Oysa diğer bazı hastalıklar değiştirilebilir çevresel faktörlerle -mikroorganizmalar, beslenme alışkanlıkları, iş ve çalışma koşulları, hava kirliliği gibi- ilişkilidir. Bu faktörler kontrol altına alınabilir ve değiştirile bilirse hastalık önlenebilmektedir.

Akciğer kanseri olmamak için ne yapmalıyım?

Akciğer kanserleri sigarayla ortaya çıktığından önlenebilir kanser türü olarak kabul edilmektedir. Sigara kullanmamakla bir kişi akciğer kanseri olma olasılığını çok büyük ölçüde ortadan kaldırmış olmaktadır.

Akciğer kanseri irsi midir?

Ailede akciğer kanseri öyküsünün olması sigara içmemek için en önemli nedenlerden birisidir. Çünkü akciğer kanserinin ortaya çıkışında genetik faktörler de rol oynamaktadır. Amcanızın, babanızın, kardeşinizin akciğer kanserine yakalanmış olması eğer sigara içiyorsanız sizin için bir erken uyarıdır. Bu uyarıyı dikkate almazsanız sizin yakınlarınız da sizin yaşadığınız türden bir acıya hazırlıklı olmalıdırlar.

Hiç bir şikayetim yok. Yine de korkmalı mıyım?

Sağlıkla ilgili her hangi bir yakınmanızın olmaması çok güzel. Ancak, bu yanıltıcı olabilir. Bazen hastalık uzun süre kendini belli etmeden ilerleyebilmektedir. Sigara içiyorsanız korkmalısınız! Gerçekten sizi rahatlatacak bir sözü söyleyebilecek durumda değiliz.

Üç yıl sigara içip bıraktım. Kanser olma ihtimalim ne kadar?

Sigaranın kanser yapıcı etkisi uzun yıllar kullanıldıktan sonra kendini göstermektedir. Sigara içen bir kişi sigarayı kaç yıl içerse içsin bıraktıktan sonra akciğer kanseri olma riski giderek düşmekte ve 5-10 yıl içerisinde hiç içmeyenlerle ayni oranda risk taşır duruma gelmektedir.

Akciğer kanserinin belirtileri nelerdir?

Tüm kanserlerde olduğu gibi kilo kaybı, halsizlik, iştahsızlık yanında; öksürük, balgam çıkarma, kan tükürme, göğüs ağrısı, nefes darlığı, hırıltılı solunum gibi akciğerlerle ilişkili yakınmalar olabilir. Bunlara bazen kanserin diğer organ ve dokulara yayılmasına bağlı olarak vücudun değişik alanlarında ağrılar, yutma güçlüğü, bas ağrısı, görme, denge bilinç bozuklukları vs gibi bir çok farklı şikayetler eklenebilir.

Bunların hepsinin birlikte olması gerekli midir?

Hayır. Bazen hiçbirisi bulunmayabilir veya bir ikisi bulunabilir. Bazen de bu yakınmalar vardır ancak, hasta akciğer kanseri değildir. Bu belirtilerin hiç biri kansere özgül değildir.

Ne zaman doktora gitmeliyim?

Eğer uzun yıllar sigara içiyorsanız, yasiniz 40′ in üzerindeyse ve yukarıdaki yakınmaların biri veya bir kaçı mevcut ise hekime başvurmanız ve akciğer kanseri bakımından değerlendirilmeniz önerilir.

Akciğer kanseri nasıl teşhis edilir?

Yukarıda bahsedilen belirtilere sahip bir kişinin öncelikle göğüs röntgeninin çekilmesi ve balgam incelemesinin yapılması ilk adimdir. Bunu bronkoskopi ve bilgisayarlı tomografiler vd tetkikler izler.

Bronkoskopi nedir?

Ağız veya burundan ince ve bükülebilir, ışıklı hortum veya rijit borularla akciğerlerimize kadar girilip solunum yollarımızın içten gözlenerek muayenesidir.

Bronkoskopi ne ise yarar?

Solunum yollarında yerleşmiş hastalıkların teşhisi ve tedavisi için kullanılan bir yöntemdir. Hastalığın doğrudan görülebilmesine, hasta alandan biyopsi vb işlemlerin yapılarak teşhis konulmasına yarar.

Bronkoskopi sadece akciğer kanserlerinin teşhisinde mi kullanılır?

Hayır. Solunum sistemini tutan ve bilhassa solunum yollarında yerleşen bir çok hastalığın teşhisinde rutin olarak kullanılmaktadır.

Bronkoskopinin tehlikesi yok mu?

Hayatimiz boyunca attığımız her adımın, yaptığımız her isin bir riski vardır. Trafiğe çıkmanın, uçağa binmenin, yüzmenin ve daha yapageldiğimiz nice işin taşıdığı risk bronkoskopinin risklerinden az değildir. Bronkoskopi ve bilhassa bükülebilir cihazlarla yapılan bronkoskopi güvenli muayene yöntemlerinden birisidir. Dikkatli çalışıldığı sürece ciddi bir sorunla karsılaşma olasılıği son derece düşüktür.

Bronkoskopi sırasında çok acı çekilir mi?

Bronkoskopi öncesinde hastaya anestezi uygulanır. Yani ağrı, öksürük, bulantı hislerinin uyanmasına mani olmak üzere solunum yolu boyunca geçici süre uyuşma sağlayan bir ilaç nefes yoluyla hastaya verilir. Bu işlem usulüne uygun olarak yapılırsa hasta ağrı, acı çekmeden bronkoskopi yapılabilir.

Akciğer kanseri bir kaç çeşit midir?

Akciğer kanserleri farklı hücre tiplerine göre gruplandırılır. Her türün seyri, tedaviye cevabi, farklıdır. Tedavi planlanırken kanserin türü de bilinmelidir. Hastalığın ağırlığı da türüne göre farklılık gösterebilir.

Bronkoskopi yapılan kişilerde bazen sonradan kanser çıkıyor mu?

Böyle bir şey asla doğru değildir. Bronkoskopi yapılan kişilerin bir kısmında zaten kanseri teşhis için bu işlem yapılmaktadır. Dolayısıyla bronkoskopi yapılan kişilerin bazısına kanser teşhisi konması bronkoskopi yapıldığından değildir. Bilakis, kanser olduğu düşünüldüğünden bronkoskopi yapılmıştır.

Akciğer kanseri teşhisi konan hastaya ne yapılmalıdır?

Öncelikle kanser olduğu mutlaka biyopsi ile kesinleştirilmelidir. Sadece muayene veya röntgenlerine bakarak kanser teşhisi konamaz. Bunu takiben, kanser tipi belirlenmelidir. Bundan sonra ise kanserin büyüklüğü, yerleşim yeri, yayıldığı diğer bölgeler araştırılmalıdır. Bu işlemlere evreleme diyoruz. Son olarak hastanın direnci, günlük yaşamını devam ettirirken sahip olduğu performans tayin edilip, hasta ile konuşarak tedavi kararı verilmelidir.

Parça almadan tedaviye başlansa olmaz mi?

Bazı hastalar parça alınmasına (biyopsi) pek sıcak bakmıyorlar. Oysa, bu yapılmadan kanser tedavisine başlanamaz. Kanser tedavisinde kullanılacak yöntemler ve ilaçlar hastaya bir çok bakımdan riskler getirecektir. Bu riskleri üstlenmesi için öncelikle kanser teşhisinden ve tipinden emin olmak gerekir. Rastgele kanser tedavisi olmaz.

Parça alınınca kanser yayılır mi?

Usulüne uygun şekilde, deneyimli eller tarafından yapıldığı sürece böyle bir tehlike söz konusu değildir.

Akciğer kanserinin tedavisi var mi?

Tedavi kelimesinin anlamı,sorunun tamamen ortadan kaldırılması ise akciğer kanserinin de,diğer kanser türlerinde olduğu gibi kalıcı,tamamen kurtarıcı bir tedavisi yoktur.Amaç değişik tedavi yöntemleri ile hastanın ömrünü bir süre uzatmaktır.Akciğer kanserli hastalarda da hastanın durumuna göre çeşitli tedavi şekilleri vardır. Ameliyat, radyoterapi (ışın tedavisi), kemoterapi (ilaç tedavisi) destek tedavisi ve ismi burada verilmesine gerek olmayan diğer tedavi yaklaşımları halen uygulanmaktadır.

Bazı kanserlerde klasik tedavi şekilleriyle kanseri tamamen yok etme şansı akciğer kanserlerine göre çok daha yüksektir. Ancak, akciğer kanserli olgularda da az da olsa bu şans vardır.

Akciğer kanserli hasta eninde sonunda ölür mü?

Hastayı tedavi ederken amacımız onu ölümsüz kılmak değildir. Buna kimsenin gücü yetmez. Ancak, hastalığı yok etmek, küçültmek, sınırlamak, sağ kalımı uzatmak, hastanın yasam kalitesini artırmak gibi amaçlarımız vardır. Bunlardan hangisine ne ölçüde ulaşılırsa ulaşılsın tedavi başarılı olmuş sayılabilir. Şu unutulmamalıdır ki, sadece akciğer kanserli hastalar için değil, ölüm hepimiz için kaçınılmazdır. Tüm sağlık çabalarının her konuda ana amacı,ölümü engellemek değil,insanların sağlıklı uzun bir ömür sürmesini temin etmek içindir.

Akciğer kanserli hasta ne kadar yasar?

Çok sık sorulan bu sorunun cevabı maalesef bizde yoktur. İnsanların yaşamalarına ve ölmelerine karar vermek hekimlere düşmez. Hekimler kendi yaşamlarının bile ne zaman ve nasıl sonlanacağını bilemezler.

Ameliyat olmadan ilaçla tedavi olsam olmaz mi?

Bazı hastalarımız kendilerine ameliyat önerdiğimizde bu şekilde bir soru soruyorlar. Oysa biz her hastaya ameliyat olmasını tavsiye etmeyiz. Ancak, hastanın tedavisi için ameliyat gerekiyorsa, bunun yerini ilaç veya ışın tedavisiyle doldurmak mümkün değildir. Ameliyat için uygun bulunan hasta mutlaka ameliyat olmalıdır.

Hem ameliyat hem de ilaç tedavisi birlikte uygulanır mi?

Evet. Bazen ameliyat, radyoterapi ve/veya kemoterapi birlikte uygulanabilir. Bu eş zamanlı da olabilir. Birbirini takip edecek şekilde de olabilir.

İlaçla tedavi süresi ne kadar olmalı?

Kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar belirli aralıklarla tekrarlayacak şekilde (kürler halinde) verilir. Hastanın ve hastalığın tedaviye cevap vermesi durumuna göre kürlerin sayısı değişmektedir.

Kanser tedavisinin yan etkileri nelerdir?

Yan etkiler kullanılan ilaca, ilaç veya isini uygulama tekniğine, ilaç veya isinin dozuna, hastanın yaşına ve organ fonksiyonlarına, birlikte kullanılan diğer ilaç veya tedavilere bağlı olarak değişir.Gerçek şu ki,kanser tedavilerinde uygulanan kemoterapik ilaçlar, dozu ayarlanmış olan kimyasal zehirlerdir.kemoterapi bir zehirleme yöntemidir.Kanser hücrelerinin zehirlenerek ölmesi için verilen bu maddeler büyük oranda sağlıklı hücrelerimizi de öldürmektedir.Bunun sonucunda kan değerlerinin düşmesi,hormonların iflası gibi sorunlar elbette çıkmaktadır.Radyoterapi ise adı üstünde kanserojen bir uygulamadır.Dozu ayarlanmazsa ölümlere ve felçlere neden olabilmektedir.

Kanser tedavisi saç dökülmesi, bulantı kusma yapar mi?

Bu şekildeki yan etkiler kanser tedavisi sırasında sık görülmektedir. Ancak, bunların hepsi de tedavi tamamlandıktan sonra geri dönüşlüdür. Bazı ek ilaçlarla bulantı önlenebilir. İshaller, enfeksiyonlar, radyoterapi alanında cilt yanıkları, yutma güçlüğü, ağızda yaralar ve akciğerlerde fibrozis oluşabilir. Bu durumlarla karşılaşmamak için gerekli önlemler alınmalı ancak, buna rağmen oluştuğunda ise uygun şekilde tedavi edilmelidir.

Kanserle basa çıkmak için bu tedaviler dışında nelere dikkat edilmeli?

Kanser teşhisi çoğu kez hastada bir psikolojik travmaya yol açmakta ve bunu bazen depresyon izlemektedir. Hastalığın adının kanser olması her şeyin bittiği anlamına taşımaz. Kişinin olayı gerçek boyutlarıyla tanıması, hastalığını, tipini, ağırlığını öğrenmesi, kendisini bekleyen risklerden haberdar olması, planlanan tedavi biçimleri hakkında ve en doğru kararı vermek üzere bilgilenmesi gereklidir. Bu hekimiyle çok iyi bir ilişki kurmasını gerektirir. Kanser tanısı aldı diye kendini sosyal sorumluluk ve çevresinden dışlamamalı, hastalığı elverdiğince uğraşılarını sürdürmeli, ancak yeterli uyku, dengeli beslenme ve stresten uzak kalmaya özen göstermelidir. Hastada ağrı, öksürük gibi yasam kalitesini bozan yakınmalar varsa bunlara dönük tedaviler ihmal edilmemelidir. Tedavi sırasında ve tedavi sonrasında gerekli kontrollerini zamanında yaptırmalıdır.

Kanser ağrısını nasıl kesebiliriz?

Bazen akciğer kanseri çevre dokulara veya uzak organlara yayılarak şiddetli ağrılar oluşturabilir. Bu durum hastayı fazlasıyla rahatsız eder ve bezdirir. Kanserle bas edilemese bile bu ağrının giderilmesi çok önemlidir. Ancak, ağrıyı gidermek için bazen doğrudan morfin vb ilaçlar başlanmaktadır. Gerçi bu ilaçlar kanser ağrısının tedavisinde kullanılırlar ve çok da etkin ilaçlardır. Ancak, bu ilaçlara bir süre sonra tolerans gelişir ve başlangıçtaki etki artık görülmez olabilir. Bu nedenle ağrı tedavisinde basamak basamak ilerlemeli, önce basit ağrı kesicilerle ise başlanmalıdır. Gereğinde doz artırılarak kombinasyonlar uygulayarak zaman kazanılmalıdır. Morfin vb ilaçlar ileri dönemler için rezerv tutulmalıdır.

Kanser teşhisi hastaya söylenmeli midir?

Hastaya asla ve hiçbir zaman yalan söylenmemelidir. Hastanın hastalığı hakkındaki sorularına doğru cevaplar verilmelidir. Ancak, bütün doğruları hemen söylemek doğru olmayabilir. Yavaş ve kademeli olarak bilgi aktarılmalı, sorun açıklanırken çare ve tedavi biçimi birlikte anlatılmalıdır. Hastanın yasamla bağı ve iyileşme umudu sarsılmamalıdır. Kuskusuz,, bu bir üslup sorunudur. Hastasını önemseyen, acısını paylaşan, ona zaman ayıran, sabırla dinleyen, onun sorununa çare arayan, umudunu artıran empatik bir hekim davranışı iyi bir tedavi kadar belki de akciğer kanseri için bundan daha önemlidir

KANSER VE BESLENME

Kanserin oluşumunda beslenme alışkanlıklarının etkisinin % 30 ile 70 arasında değişmekte olduğu bilinmektedir. Beslenmeye bağlı hangi alışkanlıkların kanserin oluşumunda desteklediğini bilirsek ve besin seçimlerimizi bu doğrultuda yaparsak kanser riskini önleyebiliriz. İşte dikkat edilmesi gereken noktalar:

Diyetle alınan posa miktarının yetersiz olması kolon kanseri başta olmak üzere pek çok kanser türünün oluşumunda önemli bir etkendir. Bu sebeple diyet posasının kaynağı olan sebze ve meyvelerin, kuru baklagillerin, kepekli tahıl ürünlerinin bol miktarda tüketilmesi önemlidir.

Günlük beslenmemizde diyetimizle aldığımız katkı maddelerinin miktarları ve türleri kanserin oluşumunda önemli bir etkendir. Etlerin korunmasında kullanılan nitrit ve nitrat tuzları, doğal veya sentetik antioksidantlar, renk vericiler, zayıflama ve diabet diyetlerinde kullanılan yapay tatlandırıcılar, dikkatli kullanılması gereken katkı maddeleridir.

Özellikle bulgur, mısır, yer fıstığı ve diğer yağlı tohumlarda üreyen küfler ve onların toksinleri kansere neden olabilmektedir. Bu besinlerin üretiminde neme ve sıcaklığa dikkat edilmelidir. Tahılların yıkanması, havalandırılması, güneşletilmesi bir dereceye kadar toksini azaltmaktadır.

Kızartma, kavurma, tütsüleme gibi bazı pişirme yöntemleri kanser oluşumuna neden olabilmektedir. Özellikle protein içeriği yüksek besinlerin kızartılması veya tütsülenmesi kanserin öncüsü olan kimyasal bileşiklerin oluşumuna neden olur. Bu sebeple yiyeceklerimizi hazırlarken en sağlıklı pişirme yöntemleri olan haşlama, fırında pişirme veya ızgara tercih edilmelidir.

Alkol ve sigara kanserin oluşumunda önemli iki etkendir. Bu ürünlerin kullanımları mümkün olduğunca azaltılmalıdır.

Şişmanlık kanserin ortaya çıkmasını kolaylaştıran etkenlerden birisidir. Şişmanlık ile özellikle meme ve endormetrial kanseri riski artmaktadır, var olan kolon, prostat, rektum, böbrek ve serviks kanser türleri daha hızlı gelişmektedir. Bu sebeple vücut ağırlığının korunması şarttır.

Ayrıca diyetle fazla miktarda alınan hayvansal kaynaklı protein ve yağın da meme, uterus, kolon kanseri gibi bazı kanser türlerinin ortaya çıkmasında önemli bir etken olduğu bilinmektedir.

Antioksidant vitaminler olarak bilinen A, C ve E vitaminlerinin yetersiz miktarlarda alınması, kanserin nedenlerinden birisidir. Çünkü bu vitaminler kansere neden olan bileşiklerin oluşumunu engelleyebilmektedir. Bunun yanında riboflavin, kolin, pantotenik asit, tiamin vitaminleri ile çinko, selenyum, nikel, iyot, molibden, demir ve magnezyum minerallerini yeterli miktarlarda alınması kanserin önlenmesi için gereklidir.

İnek sütünün kanseri engelleyici etkisi de son bilimsel çalışmalarla ortaya konmaktadır

Tüm bu bilgiler ışığında kanser riskini azaltmak için beslenmemizde dikkat etmemiz gereken noktaları şu şekilde özetleyebiliriz:

  • İdeal vücut ağırlığınızı koruyunuz
  • Diyetinizle aldığınız hayvansal kaynaklı yağı ve proteini azaltınız.Et yemeklerini
  • hazırlarken yağsız sığır,dana ve kuzu etini tercih edin ve görünür yağı temizleyin; tavuk ve hindiyi derisiz tüketin; az yağlı et ürünlerini kullanın; balık ve kabuklu deniz ürünlerini daha sık tüketiniz.
  • Yiyeceklerinizi hazırlarken kızartma, kavurma veya tütsüleme yerine ızgara,fırında pişirme veya haşlama gibi yöntemleri kullanınız.
  • Günde 5 porsiyon taze sebze ve meyve tüketiniz.Antioksidan vitamin ve minerallerin kaynağı olan ıspanak, karnabahar, lahana, brocolli, brüksel lahanası, havuç, domates, kırmızı-yeşil biber ve turunçgilleri bol miktarda tüketiniz.
  • Kuru baklagilleri ve yağlı tohumları daha sık tüketiniz.
  • Yemekleriniz hazırlarken sarımsak, soğan, arpacık soğanı,nane,maydanoz gibi besinleri eklemeyi ihmal etmeyin.
  • Süt ve süt ürünlerini satın alırken daha düşük yağlı ürünleri tercih ediniz; yoğurt tercihinizi probiyotik yoğurt olan LC1′den yana kullanırsanız kolon kanseri riskini azaltmış olursunuz.

 

 

Birçok durumda kaba ve ince motor kontrol gelişimi düzgün olarak işler. Yine de bazen bir çocuk yaşıtlarının gerisine düşer. Örneğin çocukların çoğu 12 ile 15 aylıkken yürür. Ancak 20 aylık olduğu halde yürümeyen çocuğa ne demeli? Bir terslik mi var?
Hem ince (el becerilerinde kullanılan kaslar), hem de kaba (yürümek, sıçramak ve atlamak için kullanılan daha büyük kaslar) motor fonksiyonunda çeşitli gecikmiş gelişme tipleri vardır.
Bazı ince motor fonksiyonsuzluk tipleri, bir okul öncesi çocuğun çizgi çizmesini veya resim yapmasını güçleştirir, ya da ayakkabılarını bağlamayı öğrenmesini geciktirir. Bu çocuklardan bazıları yan göz koordinasyonunda zayıflıklar gösterir. İnce motor fonksiyonsuzluğu olan bazı çocuklar bir boyalı kalemi doğru bir şekilde tutamazlar. İnce motor becerilerindeki sorunlarından dolayı bu çocuklar okula gittiklerinde sık sık güçlük çekerler.
Atlama ya da sıçramada yeteneksizlik gibi gecikmiş kaba motor becerileri olan ya da hantal çocuklar çoğu kez utangaç ve içine kapanık olurlar. Bunlar atletizm takımına daima en son seçilen çocuklardır. Sonuç olarak çoğu zaman zayıf bir görünüm geliştirirler.
Gecikmiş psikomotor gelişiminin nedeni aileden gelmekle birlikte genellikle meçhuldür.
Çocuğunuzun psikomotor gelişmesinde bir gecikmeden şüpheleniyorsanız, sorunlarınızı doktorunuza iletin. Bir sorun olup olmadığını saptayabilen testler vardır.
Motor becerilerinde bir gecikme varsa, çocuğunuzun kendine saygısında önemli bir kaybı olur. Ebeveyn olarak onun gelişimini sabırla izleyerek ve anlayarak çocuğunuzun kendine saygı duygusunu korumanıza gerek vardır. Eğer sabırsızsanız, eninde sonunda “yetişse” bile çocuğunuzun kendine güveni zarar görür.

Okul öncesi çağı çocukları yaşamlarının bir bölümünde her şeyin mümkün olduğu hayali bir dünyada yaşarlar. Bu yıllar süresince, oyun çoğu zaman taklit etrafında döner. Bazen bir çocuk için taklidin nerede bitip gerçeğin nerede başladığını bilmek güçtür. Buradan hareketle 3 yaşındaki çocuğunuz parfüm şişesini kıranın kendisi olmadığını, sarı şapkalı yeşil bir adam olduğunu söyleyebilir. Çocuğunuz kelimenin gerçek manasıyla yalan söylemiyor. Çocuğunuzu ne cezalandırmalı, ne de ara sıra böyle hikâyeler uyduruyor diye kendini suçlu hissetmesine yol açmalısınız.
Ne var ki bazı çocukların günün büyük bölümünde kendi hayallerinde yaşadıkları görülür. Eğer çocuğunuzun gerçekten inandığı hayal ürünü bir arkadaşla çok fazla zaman harcadığı görülürse çocuğunuzun gerçek yaşamının gerçekten ilginç olup olmadığını kendinize sorabilirsiniz. Kendi özel rüya dünyasında yaşayan bir çocuğun ya arkadaşlarla daha fazla zaman harcamaya ihtiyacı olabilir ya da ebeveynlerinden yeterince ilgi göremiyordur.

Küçük çocukların başlıca ölüm nedeni kazalardır. Okul öncesi çocuklar ve özellikle 2 ve 3 yaşında olanlar, çoğu ölümcül olan evdeki kazalara karşı özellikle korunmasızdırlar.
Küçük bebeklerin güvenliğini sağlamak için bazı önlemler alınmak zorunda olsa bile, bebek hareketli duruma geldiğinde güvenlik sorunu, ebeveynlerin önde gelen düşüncesi olmalıdır.

Bebek 1 yaşına gelene kadar eviniz çocuğunuz için emniyetli duruma getirilmelidir. 1 yaşına kadar çocukların çoğu yürümeye başlar. Buna, onları sık sık araştırmaya iten uçsuz bucaksız meraklarını ve bazı eylemlerin tehlikelerini kavrama yeteneksizliklerini de ekleyiniz. Sizin potansiyel olarak tehlikeli bir konumunuz vardır.
Okul öncesi çocuklar büyüdükçe parmaklarını niçin bir elektrik soketine yapıştırmamaları, düğmeleri ağızlarına koymamaları ya da kibritle oynamamaları gerektiğini anlayabilirler. Buna rağmen 4 ve 5 yaşlarındayken, bazen kendilerine zarar vereceklerini bildikleri şeyleri yaparlar. Bu nedenle okul öncesi çocukların daha büyük olanı bile güvenli sayılmaz.
Aşağıdakiler evde ya da oyun oynarken sıkça görülen bazı kazalar ve onları önlemek için verilen bazı tavsiyelerdir.
Yanıklar
Küçük çocuklarda evdeki kaza sonucu ölümün başlıca nedeni yanıklardır. Aşağıdakiler çocuğunuzu bir yanma kurbanı yapacak olasılıkları en aza indirmek için verilen bazı tavsiyelerdir.
1. Evinizin her zeminine duman detektörleri
yerleştirin ve onları periyodik olarak kontrol ediniz.
2. Mutfağınızda biryancın söndürücü bulundurunuz.
3. Çocuğunuzu evde hiçbir zaman yalnız bırakmayınız.
4. Kibritleri çocuğunuzun erişemeyeceği yerlere koyunuz.
5. Yemek pişirirken tencere kulplarını, tava
saplarını, ocağın arkasına doğru çeviriniz.
6. Bir çocuğun çekebileceği masa örtüleri kullanmayınız.
7. Kucağınızda çocukla asla sıcak meşrubat içmeyiniz ya da bir çocuğun kolayca sürükleyebileceği bir masanın kenarına bir fincan sıcak kahve bırakmayınız.
8. Kullanılmayan bütün prizlere, elektrik prizi
koruyucularını yerleştiriniz.
9. Banyodaki su ısıtıcınızdaki termostatı 50°C
ve 55 C arasına getiriniz, 70°c de bir çocuk
bir saniyeden daha kısa bir sürede haşlanabilir.
Boğulma
Yanıklardan sonra küçük çocuklarda evdeki kaza sonucu ölümün ikinci en yaygın nedeni boğulmadır.
İnsanların ev harici havuzlar edinmeye daha çok eğilimli oldukları sıcak iklimlerde boğulma daha da yaygındır. Boğulma olasılığını azaltmak için aşağıdaki önlemleri izleyiniz.

1. Okul öncesi yaştaki bir çocuğu asla banyo
küvetinde yalnız bırakmayınız.
2. Ev harici havuzunuz varsa çevresine çocukların emniyeti için bir tahta perde yerleştiriniz.
3. Çocuğunuza yüzme öğretiniz.
4. Yetişkin gözetimi olmaksızın yüzmemesi gerektiğini çocuğunuza öğretiniz.
5. Su çevresinde ya da sandaldayken çocuğunuza daima can yeleği giydiriniz. Sandalda
giderken can yeleğinizi giyerek iyi örnek
olunuz.
Zehirlenme
Evdeki kazaların diğer bir yaygın nedeni zehirlenmedir. Bütün zehirlenme olaylarının beşte biri yaşamın ikinci yılında meydana gelir.
1. Bütün ilaçlan yüksek ya da kilitli bir kutu
içinde bulundurunuz.
2. Temizlik çözeltilerini çocukların erişemeyeceği yerlerde bulundurunuz. Onları alçak bir dolapta bulundurmak zorundaysanız, çocuğunuzun dolabın kapısını açmasına imkân vermeyen düzenekler tesis ediniz.
3. Yanlış kaba herhangi bir şey depolamayınız.
Örneğin, bir meyve suyu şişesine boya tineri saklarsanız, çocuğunuz onu meyve suyu sanıp içebilir.
4. Dolaşan çocuğunuzun eline geçebilecek zehirli kimyasal maddeler için garajınıza göz kulak olunuz.
5. Birçok yaygın ev bitkileri yenildiğinde zehirlidir. Bu bitkilerin bir listesini bölgesel Zehir Kontrol Merkezi’nizden elde edebilirsiniz. Bu bitkilerden birini evinizde bulundurmayı seçerseniz, çocuğunuzun ulaşamayacağı bir yerde bulundurunuz.
6. Zehir Kontrol Merkezi’nin numarasını telefonunuzun yanında bulundurunuz ve çocuğunuzun bir zehir aldığını zannederseniz, derhal merkezi arayınız.
7. Çocuğunuzun zararlı bir şeyi midesine indirmesi durumunda, kusmayı sağlaması için bir şişe “ipeca” şurubunu yakın bir yerde bulundurunuz. Bununla birlikte bir Zehir Kontrol Merkezi ya da doktorunuz tarafından tavsiye edilmedikçe asla kusturmaya teşebbüs etmeyiniz. Bazı maddeler geriye yemek borusuna gelerek daha fazla zarar verebilirler.

Düşmeler
Düşmeler de okul öncesi yıllar süresince yaygındır. Çocuğunuzu tehlikeli düşmelerden korumak için aşağıdaki önlemleri izleyiniz.
1. Çocuk karyolasının yanında parmaklıkları
bulundurunuz.
2. Evinizdeki merdivenlerin alt ve üst kısımlarına kapılar tesis ediniz.
3. Ev dışındaki veranda, balkon ya da küçük bir
çocuğun sıkışabileceği merdiven aralıklarına güvenlik ağı ya da koruma yaptırınız.
4. Çocuğunuzun bir merdivenin yanında yürümesine asla izin vermeyiniz.
5. Pencerelerinizin kilitli ya da pencere korumaları olduğundan emin olunuz.
6. 6 yaşından küçük bir çocuğu ranzanın en üstüne koymayınız.
7. Çocuğunuzun arabasına güvenli bir şekilde
bağlandığından emin olunuz.
8. Ev tramplenlerinin kullanımını yasaklayınız.
Bunlar bir ebeveynin nezaretinde bile olsa ciddi yaralanmalara neden olabilirler.
9. Ev dışındaki faaliyetlere daima nezaret ediniz.
10. Ciddi kazalar oyun alanlarında meydana
gelebilir. Çocuğunuzun oyun teçhizatını
kullanmasına izin vermeden önce onun
yeterince korunduğundan, pas, sivri kenarlar veya çıkıntılar ya da gevşek cıvatalar ve
sürgüler olmadığından emin olunuz. Salıncakların ya da çocuğunuzun tırmanabileceği diğer oyun alanı teçhizatı al
tındaki yüzey beton, asfalt veya sıkış
tırılmış çamur olmamalı, ancak aksine gev
şek kum veya odun parçaları gibi çocuk
düştüğünde yaralanma olasılığını azaltmak
için hızı kesici bir madde olmalıdır.
Tıkanma
Okul öncesi yaşta çocuklar her şeyi ağızlarına atarlar. Bu durum tıkanmaya yol açabilir.
1. Çocuğunuzun yaşına uygun oyuncaklar
seçiniz. 1 yaşındaki bir çocuğun kazayla yutulabileceği küçük parçalı oyuncakları olmamalıdır.
2. Okul öncesi çocuğunuzun oyuncakları gevşek düğmeli ya da keskin kenarlı olmamalıdır.
3. Çocuğunuzun boğazına saplanabilecek yiyecekler vermekten sakınınız. Örneğin bu tür yiyeceklere mısır, kabuklu yemişler, sert şeker ve çiğ havuçlar dahildir.
4. Yiyeceklerin masa dışında çocuğunuzun

Çok az çocuk, çocukluk çağını huysuzluk ya da aksilikler yapmadan geçirir.
18 aylık ile 3 yaş arasındaki çocuklarda, negativizm baskındır. Çocuğun en sevdiği sözcük “hayır”dır (hatta kimi zaman çocuk bu kelimeyi “evet” yerine de kullanır).
Bazen yaptığınız her şey, ne kadar zararsız olursa olsun, çocuğunuz tarafından reddedilir. Bu inatçı, muhalefetçi ve uzlaşmaz tutum, tamamıyla bağımlı olmaktan çıkıp bağımsızlığın zevkini tatmaya yönelik doğal bir başkaldırıdır.
Çocuğunuzun ters bir huysuzluk nöbeti geçirmeye karar verdiği andan daha çileden çıkartıcı bir şey yoktur. Böyle bir durumla karşı karşıya gelen anne babalar bilirler ki, çocuğun kontrolsüz tekmelemelere, çığlık atmalara, kafasını vurmasına ve hatta soluğuna tutmasına kadar varan tepkiler göstermeye başlamasına ramak kalmıştır. Aslında çoğunlukla huysuzluk nöbetinin asıl nedeni sizinle ilgili değildir; huysuzluğun nedeni, çocuğun hedefine ulaşamamasının yarattığı öfkedir.
Bu duruma gelen bir çocuk artık kontrolden çıkmıştır. Konuşmanız ve uzlaşmaya çalışmanız sonuç vermez. Genellikle bir huysuzluk nöbeti belli bir süre geçmeden ortadan kalkmaz.
Öyle ise ne yapmalıdır?
Çare, teslim olmak değildir. Örneğin, eğer 2 yaşındaki çocuğunuz ikinci bir pasta için isteğini reddettiğinizde huysuzlaşırsa, kararınızdan cayarsanız (isteğini kabul ederseniz), ona yanlış mesaj vermiş olacaksınız. Huysuzluk nöbeti başladığında, çocuğunuza “biraz süre” tanımanız çok yararlı olacaktır. Odayı terk edin. Olan biteni (her ne kadar size zor gelse de) görmezlikten gelin. Çocuğunuz soluğunu tutsa bile endişelenmeyin. Çünkü bu zararsızdır. Kafasını vurma tepkisine gelince, çocuk da, büyükler kadar acı duymaktan kaçınır, eğer canı yanarsa ya da işler kötüye giderse vazgeçecektir.
Çocuğunuzun yanına ne zaman dönmeniz gerektiği, duruma göre değişir. Bazı anne babalar, çocuklarının huysuzluğa kendi başına son verdiğini görürler; kimi çocuklar da ağlamayı kesmeden önce bir miktar yardıma gereksinim duyarlar.
Her ne kadar bir huysuzluk nöbetini görmezden gelmek, çoğu durumlarda etkili ise de, bazen başka önlemler gerekebilir. şurası kesindir ki, bir süpermarketin ortasında huysuzluk etmeye başlayan çocuk, orada etrafındaki şeyleri tekmelemesine izin verecek şekilde bırakılmaz. Başkalarına karşı saldırgan bir çocuk, etrafına zarar vermeye terk edilemez. Böyle bir anda çocuğu kendi odasına ya da ayrı bir odaya alın ve huysuzluğu geçene kadar orada bekletin.

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Pediatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Pediatrik Alerji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Reha Cengizlier, yaz mevsiminde çocuklar için hangi hastalıkların riskli olduğunu açıkladı:

SİNEK-BÖCEK SOKMALARI 
Sinek-böcek sokmaları kaşıntıya ve iltihaplı yaraya neden olabilir. Geceleri koruyucu tül perdeli yatak kullanın. Bebeklerde ciltten emilim çok olduğu için cilde fazla kimyasal sinek kovucu sürmek doğru değildir. Yaz akşamlarında uzun kollu, ince, pamuklu giysilerle sineğin sokacağı alanı azaltmak gerekir. Lokal kaşıntı önleyici krem, merhem ve losyonlar kullanılabilir.

YAZ İSHALLERİ 
Virüs, bakteri, parazit veya toksinlere bağlı olabilir. Havuz veya deniz suyunun yutulması hem mikrobik, hem de havuz suyundaki klora bağlı ishal yapabilir. Çocuğunuza yemekten önce, tuvalete gittikten sonra el yıkamayı ve de kirli gıda veya objeleri ağzına sokmamayı öğreterek; ishali önleyebilirsiniz. Ayrıca bolca sıvı almalıdır.

KULAK ENFEKSİYONLARI 
Kulağa dışarıdan giren mantar, bakteri, virüs gibi mikroplar; önce kaşıntı, ardından da iltihaplı ve pis kokulu akıntılara neden olabilir. Pis kokulu, beyaz, sarı, yeşil akıntı olursa; doktora gidin ve ilaç tedavisine başlayın. MANTAR Islak mayo mantara zemin hazırlar. Genel kullanıma açık, yeterince temizlenmeyen havuz kenarı, banyo, tuvalet gibi ortamlardan; hastaların kullandığı terlik ve havlu gibi eşyaları kullanmakla bulaşabilir. Kaşıntılı, bazen kızarık, bazen beyaz kabuklu görünümdedir. Mutlaka doktor kontrolünde bir mantar ilacı kullanılmalıdır.

SOLUNUM YOLU ENFEKSİYONU 
Damlacık enfeksiyonu olarak nefes yoluyla vücuda giren mikroplar, boğaz enfeksiyonu yapabilir. Ateş, kırgınlık, halsizlik, boğaz ağrısı ile başlar. Çok daha ağır tablolara dönüşebilir. Ayrıca suya dalma; boğazdaki potansiyel hastalık mikroplarının daha derinlere taşınmasına ve sinüzit oluşmasına yol açabilir. SARILIK Hepatit A denilen bulaşıcı sarılık; özel bir virüsün bulaşmasıyla olur. Kirli su, gıda, kirli el en önemli bulaşma araçlarıdır. Basit bir enfeksiyon gibi halsizlik ve ateş şikayetleriyle başlar. Buna kusma ve karın ağrısı eklenebilir. İdrar renginde ve göz akında sararma olur. Bulaşıcıdır, iyileşmesi uzun zaman alır. Aşı ile korunmak gerekir.

GÜNEŞ ÇARPMASI 
Çocuk uzun süre etkili güneş altında kalırsa, oyuna dalıp kaybettiği suyu yerine koyamazsa; bir süre sonra ateş ve halsizlik gibi belirtiler başlar. Su kaybının şiddetine göre şoka kadar varan tablolar oluşabilir. Güneş çarpması; sık sık su, meyve suyu, ayran gibi elementleri de içeren sıvı verilmesi, çocuğun öğlen güneşinde oyuna bırakılmaması, diğer zamanlarda da gözetim altında güneşte kalması sağlanarak önlenebilir. Ortaya çıktığında değişik içerikli sıvılardan bol bol verilmeli, çocuk alamıyorsa veya kusuyorsa; onu sağlık kurumuna götürüp, damardan sıvı verilmelidir.

GÜNEŞ YANIĞI 

Güneş ışınları 45 dereceden daha dik iken güneşlenmemek gerekir. Suyun içindeyken de güneş yakar. Bu nedenle çocuklarda, 30 faktör civarındaki koruyucu güneş kremleri kullanılması uygundur. Kremler güneşe çıkmadan yarım saat önce sürülmeli.

Özellikle kız çocuklarda çok sık rastlanan yaz hastalıklarından biri de; idrar yolu enfeksiyonlarıdır. Islak mayo ile bekleme, temiz olmayan suya girme veya su kenarında yerlere oturarak oynama; mikropların girişini kolaylaştırır. İdrar yaparken yanma, sık idrara çıkma, karın ağrısı, ateş ve kusma gibi belirtilerle ortaya çıkar. Erken tanı, ileride oluşabilecek daha ciddi rahatsızlıkları önler.

Eğer bebeğinizin bir kardeşi varsa, bu onun için gerçekten bir şanstır. Kardeşler arasında büyük bir rekabet vardır. Daha büyük çocuklarda ortaya çıkan düşmanlık ve güvensizlik duyguları daha bebek doğduğu andan itibaren başlar. Fakat acaba bebekle daha büyük ağabeyi ya da ablası arasındaki ilişki nasıldır?
Hayat, küçük kardeşi olan bir bebek için pek de hoş değildir. Böyle bir bebek, özellikle daha büyüdükçe itilip kakılmaya başlayacaktır.
Olumlu açıdan bakılırsa, 5 aylık bebeğiniz daha büyük kardeşi tarafından oyun oynamaya kabul edildiğinde çok sevinecektir. Büyük kardeşiyle oyun oynamak bebek için o kadar büyük ödüldür ki, kısa bir süre için saldırganlığından vazgeçebilir bile. Tabii ki oyunu siz denetlemeli ve bebeğinizin herhangi bir şekilde incinmemesini sağlamalısınız.
Ayrıca, birlikte oyun oynayacağı bir ağabey ya da ablaya sahip olmanın zevki yanında bebek böylece daha büyük bir çocuk olmak için zihinsel ve sosyal yönden de gelişir. Bebek, kendini korumayı, işbirliğini öğrenir ve hayal gücünü kullanmaya başlar; bunun yanı sıra, başkalarıyla nasıl baş etmesi gerektiğini de öğrenir. Dahası, kardeşler arasında bir bağ oluşur ve birbirlerini severek büyürler.
ikinci ve daha sonraki çocuklarımıza ilk çocuğunuz kadar ilgi gösteremediğiniz ve ilginizin bölündüğü düşüncesiyle kendinizi suçlu hissetmeyin. Unutmayın, en büyük çocuğunuz diğer kardeşlerine ayıracağınız zamanı sizden çalmadı. Bazen bebeğinizin ağabey ya da ablasına size olduğundan daha çok gereksinim duyduğu anlar da olacaktır ya da bazen tüm çabalarınıza karşın mamasını yediremediğiniz bebeğinize bir abla ya da ağabeyin mamasını yedirmekte sizden daha başarılı olduğunu göreceksiniz.
Bu her zaman sorunsuz bir ilişki olacağı anlamına gelmez; 9 aylık döneminde bazı bebekler, daha birkaç hafta önce kendileri için hayranlık objesi olan kardeşleri ile sorun çıkartmaya başlayabilirler. Bu çağdaki bebekler güvenliklerini sağlamak ve korkularını bastırmak gayreti içindedirler. Üzerlerinde otorite kurmaya çalışan daha büyük bir kardeş bazen çekilmez olabilir. Eğer bebeğinizde böyle bir sorun ortaya çıkarsa, endişelenmeyin. Bu aşama yakında geçecektir.

SAYFA 1 1234»
çorba çeşitleri