Kışın uzun zaman soğukta kalmış bir kimsede önce uç noktalardan (burun-kulak-yanak-parmak) başlayarak dokuların içindeki sıvı donar. Donmuş bölgedeki kan damarları iyice büzülmüş olduğundan dolaşım durur ve derinin rengi mum görüntüsü verecek şekilde solar.
Dikkat: Burun, kulak ve yanak donmaları ağrı yapmadığı için, donmakta olan şahıs bunun farkına varamaz. Ancak el ve ayak parmakları donarken şiddetli bir ağrı verir. Donma ilerledikçe dokular uyuşur. Kazazede halsizlik hisseder. Aynı zamanda şiddetli bir uyku bastırır. Bu uyku -donan şahıs farkına varıp tedbir almadığı takdirde- ölüm uykusudur.
Ne Yapmalı?
* Soğuk karlı havalarda, tek başınıza, yaya olarak uzun yola çıkmayınız.
* Çıkmak zorunda kaldığınız durumlarda mutlaka sıkı giyininiz. Külahsız ve boyun atkısız çıkmayınız.
* Boyun atkısı ile ilk donacak olan burun, kulak ve yanak gibi yüz bölgelerini sarınız.
* Ayakkabı yerine bot veya üstten boğdurmalı bir çizme giyiniz. Eldivensiz çıkmayınız.
* Fazla üşüdüğünüzü hissettiğiniz an burun ve kulaklannızı ellerinizle oğuşturarak ısıtınız.
* Elleriniz fazla üşüdüğü takdirde koltuk altlarına sokarak ısıtınız.
DONMUŞ BİR KAZAZEDEYE İLK YARDIM
* Yolda donmuş birini gördüğünüz zaman onu derhal arabanıza alıp üzerini sıkıca örtünüz. Eğer yaya iseniz ve kazazede de baygın bir halde ise, onu derhal sırtlayıp meskun bir yere taşıyınız.
* Donmuş bir kimseyi sakın sıcak sobanın yanına yatırmayınız. Sobasız serin bir odaya alınız.
* Evvela soğuk suya batırılmış bezlerle donmuş yerleri fazla bastırmadan oğuşturunuz.
* Dokular yumuşayıp kan deveranı başlayınca ılık suya batırılmış bezlerle masaja devam ediniz.
* Kazazede kendine gelince onu ılık bir küvete oturtabilirsiniz. Banyonun suyunu yavaş yavaş ısıtarak şahsın iyice kendine gelmesini sağlayınız.
* Banyodan çıkardığınız kazazedenin vücudunu kuruladıktan sonra ona sıcak süt veya çay içiriniz.
* Yatağa yatırıp istirahat ettiriniz.
Dikkat: Donmuş bölgeye birden bire sıcak tatbik ettiğiniz zaman damarları zedeleyip kangrene sebeb olacağınızı unutmayınız.


Diabetes mellitus (Şeker hastalığı) hakkında genel bilgiler

Diabetes Mellitus latince’de “ballı idrar” anlamına gelen bir kelimedir. Şeker hastalığının ilk zamanlarında muhtemelen hastanın idrarının tadına bakılarak tanı konmaktaydı. Kan şekeri çok yüksek olduğunda idrara geçen glikozun idrara şeker tadı verdiğinin keşfedilmesi nedeniyle hastalığa bu isim verilmiş olabilir.

Kan şekeri normalde yaklaşık olarak 100 mililitre kanda 100 gram bulunacak şekilde sabit sınırlar içerisinde tutulur. Yemek sonrası besinlerden kana geçen glikoz (şekerin en ufak yapıtaşı) pankreas organından insülin salgılanmasını uyarır. Salgılanan insülin vücudun tüm hücrelerinin bu glikozdan faydalanmasında aracı görevi görür.

Böylece yemek sonrası oluşan kan şekeri yükselmesi glikozun hücrelerin içine girmesiyle normal sınırlarına geri döner. İnsülin kanda glikoz yükselmesine bağlı olarak salgılandığından kan şekeri normale döndüğünde salgı durur ve böylece kan şekeri seviyesinin aşırı düşmesi engellenmiş olur.

Herhangi bir nedenle (uzun süren açlık gibi) kan şekeri seviyesi düşerse bu sefer glukagon adlı bir hormon salgılanır. Bu hormon ise karaciğer depolarından kana şeker sağlanması yönünde çalışarak seviyeyi normale döndürmeye çalışır.

Diabetes Mellitus vücudun çeşitli nedenlerle kan şekeri seviyesini ayarlamada başarısız olduğu bir hastalıktır. Bunun sonucunda kan şekeri toklukta aşırı yüksek olduğu gibi açlıkta da yüksek seyreder. Kan şekeri seviyesinin yüksek seyretmesi ve yüksekliğin uzun yıllar devam etmesi kan damarları üzerinde birçok yoldan olumsuz etki yaratır. Damarlardaki bozukluk başta göz, böbrek ve kalp olmak üzere tüm organlarda hastalık süresi ile direkt ilişkili olarak çeşitli bozukluklar meydana getirir.

Eğer herhangi bir nedenle pankreastan salgılanan insülin yetersiz olursa Tip I diabet, ya da insülin yeterli olmasına rağmen hücreler glikozu kullanamamaktaysa Tip II diabet ortaya çıkar. Her iki durumda da ortak bulgu kan şekerinin yüksek seyretmesi ve bu durumun hastalığın süresiyle direkt ilişki içinde tüm organlara zarar vermesidir.

Cushing sendromu, akromegali, hiperprolaktinemi gibi hormonal hastalıklarda, başka bir nedenle yüksek doz kortizon tedavisi görenlerde ve diğer birçok ağır hastalığın seyri esnasında da kan şekeri kontrolden çıkabilir. Bu durumlarda hastalığın tedavi edilmesi ya da kortizon tedavisinin bitmesi durumunda kan şekeri genellikle kısa zamanda normale döner. Bu bahsedilen diabete ikincil diabet (başka bir nedene bağlı ortaya çıkan şeker hastalığı) adı verilir.

Hangi nedenle ortaya çıkarsa çıksın şeker hastalığı çok yemek yeme, çok su içme ve fazla idrar yapma şeklinde belirti verir. Genç yaşlarda Tip I diabetin ilk belirtisi kanda aşırı şeker yükselmesine bağlı olarak ortaya çıkan ketoasidoz (şeker koması) olabilir. Bazen ilk belirtiler vücudun çeşitli yerlerinde yaralar çıkması, sık sık vajinal mantar enfeksiyonu oluşması ya da tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu olabilir. Nadir durumlarda ilk belirtiler bozulan organların yaptığı belirtiler (böbrek yetmezliği gibi) olabilir.

Şeker hastalığının tanısında değişmez bulgu açlık kan şekerinin en az iki ölçümde normalden yüksek çıkmasıdır. Bu durumda diabet aşikardır. Latent (gizli) diabet ise OGTT adı verilen şeker yükleme testleriyle ortaya çıkarılabilir.

Tip I diabet genellikle erken yaşlarda belirti veren ve tedavisinde insülin kullanılması gereken bir hastalıktır. Bu yüzden tıp literatüründe “insüline bağımlı diabet” ya da kısaca IDDM (Insulin dependent diabetes mellitus) olarak anılır. Tip II diabet ise genellikle ileri yaşlarda ortaya çıkar. Bu hastalıkta ise kan şekerinin hücreler tarafından kullanımındaki bozukluğu gidermeye yönelik olarak tablet şeklindeki çeşitli ilaçlardan ya da ileri aşamalarda insülinden faydalanılır.

Şeker hastalığı bazen ilk kez gebelikte ortaya çıkabilir. Buna da gestasyonel (gebeliğe bağlı) diabetes mellitus adı verilir.

Daha öncesinden şeker hastalığı olan ve bu nedenle insülin kullanan gebeler ve mevcut gebeliği esnasında şeker hastalığı tanısı konan gebelerde anne adayı ve özellikle de bebek açısından tehlikeli durumlar ortaya çıkabilir.

GEBELİKTEN ÖNCE VAROLAN DİABET VE GEBELİK

Tanım: Gebeliği öncesinde diabet (şeker hastalığı) tanısı konmuş ve tedavisi süren gebelerde Tip I ya da Tip II diabet sözkonusu olabilir. Ancak gebelerin büyük kısmının genç yaşta olmaları nedeniyle gebelikte Tip I diabet (insülin kullanılan diabet) daha sık görülür.

Diabetli gebelerin tümüne yakını gebelik öncesinde tanısı konmuş hastalardır. Nadir durumlarda tesadüfi olarak Tip I diabet ilk bulgularını gebeliğin ilk yarısında verebilir.

Gebelikte diabetin tehlikeleri nelerdir?

Gebelik esnasında varolan diabet hem anne adayı hem de bebek için oldukça tehlikeli durumların oluşmasına yol açan bir hastalıktır. Bu yüzden gebelikte var olan diabet her zaman ciddiye alınması ve ihmal edilmemesi gereken bir durumdur.

Anne adayı için varolan tehlikeler:

Vücudun normal bir kan şekeri seviyesini sürdürmek için gerekli olan insülin ihtiyacı gebelikle birlikte önemli derecede artar (özellikle 3. trimesterde insülin ihtiyacı %100′e kadar artabilir). Diabetli gebelerde bu ihtiyaç karşılanmadığında kan şekeri çok yükselebilir ve ketoasidoz adı verilen ve komaya kadar varabilen ciddi durum ortaya çıkabilir (”şeker koması”).

Kontrolsüz diabeti olan gebelerde pyelonefrit (böbrek enfeksiyonu) gibi ciddi enfeksiyonların olasılığı artar. Dirençli vajinal kandidiyazis (mantar) gelişebilir.

Diabeti olan gebelerde hipotiroidi (tiroid bezinin yetersiz çalışması) sık rastlanan bir durumdur.

Özellikle uzun zamandan beri şeker hastası olan ve damarsal hastalık ya da böbrek hastalığı gelişmiş olan gebelerde preeklampsi ortaya çıkma olasılığı belirgin bir şekilde yükselir.

Bebek için varolan tehlikeler:

Gebeliğin erken döneminde, bebeğin organlarının oluştuğu aşamada kan şekerinin yüksek seyretmesi bebekte ciddi bazı anomalilere neden olabilir. Özellikle kan şekeri kontrol edilmemiş bir şekilde gebeliğe başlayanlarda anomalili çocuk doğurma riski 3-4 kat artar.

Diabeti gebeliğin erken dönemlerinde kontrolsüz kalan gebelerde spontan abortus (düşük) yapma riski de yükselmiştir.

Diabeti olan gebelerin bebeklerinde başta kalp olmak üzere, santral sinir sistemi, iskelet sistemi, genitoüriner sistem (genital organlar ve idrar yolları) ve sindirim sisteminde çeşitli anomaliler meydana gelebilir. Bunların bir kısmı ve özellikle kalpte oluşanlar normal ultrason incelemesinde görülemeyebilir.

Kan şekerinin yüksek seyretmesi gebeliğin tüm dönemlerinde bebeğin anne karnında aniden ölme riskini artırır.

Kontrol edilmemiş diabet bebeğin normalden iri olmasına, amnios sıvısının artmasına neden olabilir.

Kontrol edilmemiş diabeti olan anne adaylarının bebeklerinde akciğer olgunlaşması diğer bebeklere göre daha geç olur.

Preeklampsi gelişen gebelerin bebeklerinde intrauterin gelişme geriliği (IUGG) ortaya çıkabilir.

Kontrol edilmemiş diabeti olan anne adaylarının bebeklerinde antenatal dönemde fetal distres gelişme riski normal gebeliklere göre çok daha fazladır.

Doğum eylemi esnasında da bebek açısından bazı problemler ortaya çıkabilir:

Kontrolsüz diabeti olan gebelerin bebeklerinde antenatal dönemde (doğum öncesi) olduğu gibi intrapartum dönemde de (doğum eylemi esnasında) fetal distres daha sık gelişir.

İri bebeğin doğumu esnasında doğum eyleminin yavaş seyretmesi ya da durması yanında çıkım esnasında omuz takılması problemi ortaya çıkabilir.

Bebek doğduktan sonra da başta hipoglisemi (kan şekeri düşmesi), hipokalsemi (kalsiyum düşüklüğü) ve hiperbilirubinemi (bilirubin yüksekliği) olmak üzere ciddi yenidoğan problemleri ortaya çıkabilir.

Tüm bu sayılanlar gebelik öncesi dönemden başlamak üzere gebeliğin seyri esnasında ve doğum eylemi esnasında kan şekerinin normal sınırlar içinde (60-120 arası) tutulmasıyla büyük oranda başarılı bir şekilde önlenebilmektedir.

Bu nedenle diabeti olan anne adayı gebe kalmayı planladığı dönemden gebe kalana kadar, gebelik boyunca sıkı bir takipte tutulur, normal gebelikten daha fazla sayıda kontrole çağırılır ve daha fazla sayıda tetkik yapılır.

Diabetli gebelerde yaklaşım:

Genel yaklaşım:

Diabet tanısı konan gebelerin takibi normalden farklıdır. Tanı konduktan hemen sonra ya da önceden diabetli olduğu bilinen bir gebede genel gebelik muayeneleri yapıldıktan sonra tüm vücut sistemleri ayrıntılı olarak gözden geçirilir. Göz dibi muayenesi ve nörolojik muayene yapılır. Bu gebeler daha sık aralıklarla antenatal kontrollere çağırılır ve bu antenatal kontrollerin her birinde kan şekeri değerlendirilerek insülin tedavisinin etkinliği gözden geçirilir ve gerekirse insülin dozu tekrar ayarlanır. Belli bir gebelik haftasından sonra fetal iyilik hali testlerine başlanır.

Diabetli gebelerde anomali gelişiminin önlenmesi:

Diabeti olan anne adaylarında anomalili bebek doğurma riskini azaltmak mümkündür. Bunun için anne adayının ilk gebe kaldığı günden birinci trimesterin sonuna kadar kan şekerinin normal seyretmesi sağlanır. Kan şekerini kontrol etmenin en ideal yolu gebe kalmadan önce kan şekerini kontrol altına almak ve bunu sürdürmektir.

Kan şekerinin son zamanlarda nasıl seyrettiğini ortaya çıkarmak mümkündür. Bu amaçla gebeliğin mümkün olan en erken döneminde kanda glikozillenmiş hemoglobin değeri (HbA1C) ya da fruktozamin saptanır. Bu iki inceleme aylar öncesine ait kan şekeri yüksekliklerini yansıtır. Değerin yüksek çıkması uzun zamandan beri kan şekerinin yüksek seyrettiğini gösterir. Ancak bu değerin yüksek olması kesin bir tahliye nedeni değildir. Bu durumda bebekte anomali ortaya çıkmış olma riski yüksek olduğundan bebekte daha ayrıntılı inceleme yöntemleriyle anomali araştırılır.

Diabetli gebelerde bebekte anomali aranması:

Tüm diabetik anne adaylarında ve özellikle de glikozillenmiş hemoglobin değeri yüksek bulunan anne adaylarında bebek ayrıntılı anomali testlerine tabi tutulur. Normal seyreden gebeliklerde tek başına yeterli olan üçlü test incelemesine ek olarak bu gebelerde 18. gebelik haftasında II. düzey ultrason (daha ayrıntılı ultrason incelemesi) ve 20. gebelik haftasında fetal ekokardiografi yapılır.

Üçlü test 16. gebelik haftasında uygulanır ve özellikle Down sendromu (”mongol çocuk”) ve nöral tüp defekti (anensefali, spina bifida gibi durumlar) riskini belirler.

II. düzey ultrason ise normal ultrasondan daha iyi çözünürlüğe sahip olan ve deneyimli kişilerce uygulandığında bebeğin “tepeden tırnağa” ayrıntılı bir şekilde incelenmesine olanak veren bir ultrasondur.

Fetal ekokardiografi de yine ultrason prensibiyle çalışan ve deneyimli kişilerce uygulanan bir testtir. Bunda da kalp ve ana damarların anomali açısından ayrıntılı olarak taranır.

Bu testlerden birinde bir anormallik bulunması durumunda amniosentez ya da kordosentez gerekebilir.

Diabetli gebenin ve bebeğinin antenatal değerlendirilmesi:

Diabetli gebe tüm gebeliği boyunca kan şekerini evinde düzenli olarak kontrol etmeli, diyetine uymalı ve insülin tedavisini sıkı bir şekilde uygulamalıdır. Doktorunun çağırdığı aralıklarla kontrole gelmesi çok önemlidir. Kontrollerde insülin dozlarının tekrar ayarlanması gerekebilir. Gözler ve böbrekler başta olmak üzere tüm organlar belli aralıklarla gözden geçirilir.

Kontroller esnasında bebekte irileşme, polihidramnios (amnios sıvısı artışı), gelişme geriliği gibi durumlar aranır. Preeklampsi belirtileri aranır ve preeklampsi gelişmesi durumunda gerekli önlemler alınır.

Belli bir gebelik haftasından sonra (genellikle 32. hafta) fetusun iyilik hali NST ve BFP gibi testlerle haftada bir ve belli bir gebelik haftasından sonra haftada iki kez araştırılır.

Uzun zaman kontrolsüz kalan ya da preeklampsi gelişen gebelerde bu testlere 28.gebelik haftasında başlanır.

Anne adayının bebek hareketlerine duyarlı olması gerekir. Her bebeğin kendine özgü hareket etme alışkanlığı vardır. Anne adayı bebeğinin az oynamaya başladığını farkettiğinde bu durumu hemen doktoruna haber vermelidir.

Diabetli anne adayı belli bir gebelik haftasından sonra (genellikle 36. haftada) hastaneye yatırılarak izlenir. Bu aşamada fetal iyilik hali testleri sıklaştırılır, kan şekerleri düzenli olarak kontrol edilmeye devam edilir ve gerekirse tekrar doz ayarlaması yapılır. Polihidramnios, iribebek, İUGG ya da preeklampsi gelişen gebeler tanı konduğu andan itibaren hastaneye yatırılarak izlenirler.

Gebeliğin sonuna doğru doğum şekli hakkında karar verilir.

Doğumun zamanı ve şekli konusunda karar verilmesi:

Fetal distres dışındaki bir nedenle 39. haftadan önce doğumun gerçekleştirilmesi gerekirse amniosentez ile elde edilen amnios sıvısında akciğer olgunlaşma testleri yapılır ve sonuca ve gebenin durumuna göre doğum gerçekleştirilir ya da bir süre daha beklenir.

39. bazen de 40. gebelik haftasını dolduran gebede doğum eylemi henüz başlamamışsa doğumu gerçekleştirme girişimleri başlatılır.

İri bebek ya da başka bir nedenle sezeryan gerekli değilse diabetik anne adayı normal doğum yapabilir.

Normal doğum yapmasına izin verilen gebeler doğum eylemi esnasında CTG ile sürekli monitorizasyona tabi tutulurlar ve en ufak bir fetal distres bulgusunda doğum sezeryan ile gerçekleştirilir.

Diabetik anne adayının doğum yapacağı hastanenin yenidoğan ünitesinin diabetik anne çocuğu bakımı konusunda tecrübesi olmalıdır.

Doğumun hemen sonrasında insülin ihtiyacı azaldığından annenin insülin dozları tekrar ayarlanır.

GESTASYONEL (gebeliğe bağlı) DİABET

Tanım:

Daha önceden diabeti olmayan bir gebede ikinci trimester ve sonrasındaki bir zamanda diabet ortaya çıkmasına gestasyonel diabet adı verilir.

Gebelikte fetusun gelişmesini sağlamaya yönelik olarak glikoz metabolizmasında önemli değişiklikler meydana gelir. Plasentadan salgılanan HPL (Human placental lactogen) adlı hormon gebelikte fetusa yeterince glikoz gitmesini sağlamak amacıyla insülinin kan şekerini düşürücü etkisini frenler. Böylece gebelikte doğal bir hiperglisemi eğilimi ortaya çıkar. Bu eğilim bazen patolojik boyutlara ulaşabilir. Özellikle HPL’nin en etkili olduğu 24. gebelik haftasından itibaren anne adayı diabetik hale gelebilir.

Gestasyonel diabet kimlerde görülür?

Gestasyonel diabet tüm gebelerin yaklaşık %5′inde ortaya çıkar. Gebelikle beraber görülen şeker hastalıklarının %90′ı gestasyonel diabet özelliklerini taşır.

Gestasyonel diabet gelişme riskinin yüksek olduğu gebeler:

Daha önce ölü doğum yapmış , anomalili bebek doğurmuş, iri bebek (4000 gram üzerinde) doğurmuş; birden fazla sayıda düşük yapmış olan;

daha önceki gebeliğinde gestasyonel diabet geçirmiş olan;

gebelik öncesi kilosu normalden fazla olan;

yaşı ileri olan (35 yaş ve üzeri);

birinci derece akrabalarından birinde diabet olan;

tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu ya da mantar enfeksiyonu olan anne adaylarında mevcut gebelikte gestasyonel diabet gelişme riski artar.

Mevcut gebeliğinde bebeği gebelik haftasına göre daha iri olan;

gebelik esnasında fazla kilo alışı preeklampsiye bağlı olmayan;

nedeni açıklanamayan polihidramnios (amnios sıvısının artması) saptanan;

bebeği beklenmedik bir şekilde ölen;

idrarda glikoz çıkışı saptanan ya da diabet belirtileri gösteren (çok yemek yeme ve su içme, bol idrar yapma gibi) gebelerde de gestasyonel diabet mevcut olabilir ya da gebeliğin kalan kısmında gelişebilir.

 

Gestasyonel diabet tanısı nasıl konur?

Gebelikte şeker hastalığı tarama testi (PPG):

Gestasyonel diabet tanısı konan gebelerin yarısında yukarıda bahsedilen risk faktörlerinden hiçbiri bulunmaz. Bu nedenle hiç bir şikayeti olmasa bile tüm gebeler 24.-28. gebelik haftalarında yani HPL hormonunun kanda en yüksek seviyelere ulaştığı ve diabet gelişme riskinin en yüksek olduğu dönemde şeker hastalığı tarama testine tabi tutulurlar.

Postprandial glikoz (gıda alımı sonrası glikoz) (PPG) testinde 12 saatlik açlık süresinden sonra damardan alınan kanda açlık kan şekeri ve suda çözünmüş 50 gr saf glikoz içilmesinden bir saat sonra tokluk kan şekeri ölçülür. Testte bozukluk çıkması mutlaka diabet olduğunu göstermez. Oral glikoz tolerans testi (şeker yükleme testi) (OGTT) uygulanarak kesin tanı konur. PPG’de bozukluk çıkan gebelerin ancak %15′lik kısmında gestasyonel diabet saptanır.

Gebelikte şeker hastalığı tanı testi (Şeker yükleme testi) (OGTT):

Yine 12 saatlik bir açlık süresi sonunda açlık kan şekeri ve suda çözünmüş 100 gram glikozun içilmesinden bir, iki ve üç saat sonra damardan kan alınarak tokluk kan şekeri ölçümü yapılır. Bu dört ölçümden iki ya da daha fazlasının yüksek çıkması durumunda gestasyonel diabet tanısı kesinleşir.

Ölçümlerden yanlızca biri patolojik çıkan anne adayları yakın takibe alınır. Bu anne adaylarında belli bir süre sonra OGTT tekrarlanır.

Gestasyonel diabet gelişme riski yüksek olan anne adaylarında tanı için şeker tarama testi (PPG) değil, direkt olarak şeker yükleme testi (OGTT) yapılır. Test normal çıksa bile 32.-34. gebelik haftaları arasında tekrarlanır.

Gestasyonel diabetin yarattığı tehlikeler nelerdir?

Gestasyonel diabet tanısı konduktan sonra tedavi ya diyetle ya da insülin kullanılarak yapılır. Tablet şeklindeki şeker düşürücü ilaçlar gebelikte kullanılmazlar.

Özellikle insülinle tedavisi gereken gestasyonel diabetli hastalarda istenmeyen durumların ortaya çıkma riski yanlızca diyetle kontrol altına alınabilen gestasyonel diyabete göre belirgin şekilde yüksektir. Ancak diyetle kontrol altına alınan gebelerin %10′luk bir kısmında antenatal kontrollerin birinde diyete uyamama ya da diyetin yetersiz gelmesi nedeniyle insülin tedavisi başlamak gerekebilir.

Anne adayı için varolan tehlikeler:

Gestasyonel diabette Tip I diabetin aksine ketoasidoz (”şeker koması”) daha az görülür.

Gestasyonel diabet uygun bir şekilde kontrol altına alınmazsa piyelonefrit (böbrek enfeksiyonu) gibi ciddi enfeksiyonların ortaya çıkma olasılığı artar. Dirençli vajinal kandidiyazis (mantar) gelişebilir.

Gestasyonel diabette ve özellikle de diyet ile kontrol altına alınabilen tipinde preeklampsi gelişme riski normal gebeliklerle eşittir.

Bebek için varolan tehlikeler:

Gestasyonel diabet organ gelişimi tamamlandıktan sonra ortaya çıkan bir durum olduğundan bu anne adaylarının bebeklerinde anomali ortaya çıkma riski normal gebeliklerle eşittir.

Kan şekerinin yüksek seyretmesi gebeliğin tüm dönemlerinde bebeğin anne karnında aniden ölme riskini artırır. Bu risk özellikle insülinle kontrol altına alınmaya çalışılan gestasyonel diabetli gebelerde veya kontrolü aksatan gebelerde daha yüksektir.

Kan şekeri yüksekliği kontrol altına alınamayan gestasyonel diabet bebeğin normalden iri olmasına, amnios sıvısının artmasına neden olabilir.

Gestasyonel diabetlilerin, özellikle de kan şekeri diyetle kontrol altına alınabilen anne adaylarının bebeklerinin akciğer olgunlaşmasının normal gebelere göre daha geç olduğuna dair bir bilimsel veri yoktur.

Kontrol edilmemiş gestasyonel diabeti olan anne adaylarının bebeklerinde antenatal dönemde fetal distres gelişme riski normal gebeliklere göre çok daha fazladır.

Gebelik öncesinden varolan diabette olduğu gibi gestasyonel diabette de doğum eylemi esnasında bebek açısından bazı problemler ortaya çıkabilir. Bu gebelerin bebeklerinde antenatal dönemde (doğum öncesi) olduğu gibi intrapartum dönemde de (doğum eylemi esnasında) fetal distres daha sık gelişir.

İri bebeğin doğumu esnasında doğum eyleminin yavaş seyretmesi ya da durması yanında çıkım esnasında omuz takılması problemi ortaya çıkabilir.

Bebek doğduktan sonra da özellikle doğum eyleminin hemen öncesinde ya da doğum eylemi esnasında kan şekeri yüksek seyreden annelerin bebeklerinde başta hipoglisemi (kan şekeri düşmesi), hipokalsemi (kalsiyum düşüklüğü) ve hiperbilirubinemi (bilirubin yüksekliği) olmak üzere ciddi yenidoğan problemleri ortaya çıkabilir.

Tüm bu sayılanlar gestasyonel diabet tanısı konduktan sonra diyet ya da gerektiği durumlarda insülin kullanılarak kan şekerinin etkili bir şekilde kontrol altına alındığı durumlarda daha az sıklıkla ortaya çıkar.

Bu nedenle gestasyonel diabeti olan anne adayı tanı konduktan sonra tüm gebelik boyunca sıkı bir takipte tutulur, normal gebelikten daha fazla sayıda kontrole çağırılır ve daha fazla sayıda tetkik yapılır.

Gestasyonel diabetlilerde yaklaşım:

Diabetli gebenin ve bebeğinin antenatal değerlendirilmesi:

Diabet tanısı konan gebelerin takibi normalden farklıdır. Tanı konduktan hemen sonra ya da önceden diabetli olduğu bilinen bir gebede genel gebelik muayeneleri yapıldıktan sonra tüm vücut sistemleri ayrıntılı olarak gözden geçirilir. Bu gebeler daha sık aralıklarla antenatal kontrollere çağırılır ve bu antenatal kontrollerin her birinde kan şekeri değerlendirilerek diyetin ve/veya insülin tedavisinin etkinliği gözden geçirilir. Gerekli durumlarda tek başına diyet tedavisinden vazgeçilerek diyet+insülin tedavisine geçilir. İnsülin tedavisi yetersiz geldiği görülen gebelerin insülin dozları tekrar ayarlanır. Belli bir gebelik haftasından sonra fetal iyilik hali testlerine başlanır.

Gestasyonel diabeti olan anne adayı gebelik boyunca kan şekerini evinde düzenli olarak kontrol etmeli, verilen diyete ve alıyorsa insülin tedavisine uymalı ve doktorunun çağırdığı aralıklarla kontrole gelmelidir. Kontrollerde insülin dozlarının tekrar ayarlanması, ya da dietin tekrar ayarlanması veya yanlızca diyet alanlarda diyete ek olarak insülin tedavisine geçilmesi gerekebilir.

Kontroller esnasında ultrason incelemesiyle bebekte irileşme, polihidramnios (amnios sıvısı artışı) aranır.

Belli bir gebelik haftasından sonra (genellikle 36. hafta) fetusun iyilik hali NST ve BFP gibi testlerle haftada bir ve belli bir gebelik haftasından sonra haftada iki kez araştırılır.

Diyetle kan şekeri kontrol altına alınan gebelerde fetal iyilik hali testlerine daha geç bir dönemde başlanabilir.

Anne adayının bebek hareketlerine duyarlı olması gerekir. Her bebeğin kendine özgü hareket etme alışkanlığı vardır. Anne adayı bebeğinin az oynamaya başladığını farkettiğinde bu durumu hemen doktoruna haber vermelidir.

Gestasyonel diabeti olan ve insülin kullanan anne adayı belli bir gebelik haftasından sonra (genellikle 38. hafta) hastaneye yatırılarak izlenir. Bu aşamada fetal iyilik hali testleri sıklaştırılır, kan şekerleri düzenli olarak kontrol edilmeye devam edilir ve gerekirse tekrar insülin doz ayarlaması yapılır. Gebeliğin sonuna doğru doğum şekli hakkında karar verilir.

Doğumun zamanı ve şekli konusunda karar verilmesi:

Gestasyonel diabetli anne adayının kan şekeri diyetle kontrol altına alınabiliyorsa doğum eyleminin kendiliğinden başlaması beklenir. Normal gebeliklerde miad geçmesi durumundaki yaklaşım şeması bu gebeler için de geçerlidir.

Ancak gestasyonel diabetli anne adayının kan şekerleri insülinle kontrol altında tutuluyorsa gebelik süresinin 40 haftayı geçmesine genellikle izin verilmez. Bu gebelik haftasına gelinmesine rağmen doğum eylemi başlamazsa indüksiyon (suni sancı) ile doğum gerçekleştirilmeye çalışılır.

İri bebek ya da başka bir nedenle sezeryan gerekli değilse gestasyonel diabetli anne adayı normal doğum yapabilir.

Normal doğum yapmasına izin verilen gebeler doğum eylemi esnasında CTG ile sürekli monitorizasyona tabi tutulurlar ve en ufak bir fetal distres bulgusunda doğum sezeryan ile gerçekleştirilir.

Diabetik anne adayının doğum yapacağı hastanenin yenidoğan ünitesinin diabetik anne çocuğu bakımı konusunda tecrübesi olmalıdır.

İnsülin kullanan gestasyonel diabetli annelerde doğumun hemen sonrasında insülin ihtiyacı azaldığından insülin dozları tekrar ayarlanır.

Gebeliklerinde gestasyonel diabet tanısı konmuş annelere lohusalık bitiminde 75 gram glikozla OGTT (şeker yükleme testi) uygulanır. Bu test normal çıksa da annenin sonraki gebeliklerinde ya da hayatının ileriki dönemlerinde şeker hastalığına yakalanma riskinin diğer insanlara göre daha fazla olduğunu bilmesi gerekir.

Anestezi uzun yıllar, ihmal edilmiş ve gerekli ilginin esirgenmiş olduğu bir dal olmuştur. Son yıllarda, özellikle anestezideki sağlık teknolojisi gelişmeleri, ister istemez ilginin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Ayrıca, sağlık hizmetini talep edenlerin bilinçlenmesi anestezinin artık dikkatten kaçmamasını sağlamıştır.

Günümüzde anestezi, branşlaşmaların olduğu, son derece yüksek teknolojiye sahip cihazlarla çalışan, oldukça kapsamlı bir bilim dalı durumundadır.

Konu en değerli varlıklarımız, çocuklar olduğunda anestezinin önemi farklılık kazanmaktadır. Çocuklara her hangi bir cerrahi girişim öngörüldüğünde, aile öncelikle anestezinin neden olabileceği olası komplikasyonlar nedeniyle gerilim içinde olmaktadır. Bu gerilimin giderilmesinde, anestezistin operasyon öncesinde aileyle görüşmesinin büyük önemi vardır. Bu görüşme/tanışma sırasında yeterli güven ortamı oluşmalıdır.

Anestezide ciddi komplikasyonların oluşması olasılığı ancak 1/1.000.000-milyonda bir- düzeyindedir. Ancak doğaldır ki, bu oranlar gerekli teknolojiye sahip uzmanlaşmış ekiplerle olasıdır.

Aileyle gerekli iletişim kurulduktan sonra, aileyle birlikte hareket ederek çocuğun yaşamakta olduğu gerilim giderilmeye çalışılmalıdır.

Her türlü sorununda yanında anne ve babası olan çocuk hiç tanımadığı, değişik kıyafetler giyen birisiyle tanışmaktadır. Bu kişi kendisine dokunan ve bir takım girişimler yapmaya çalışan biridir. Doğal olarak, bu kişiden ve alışık olmadığı hastane ortamından rahatsız olmakta ve acı vereceğini düşündüğü girişimlerden endişe duymaktadır. Bunun sonucunda, çocuk belirgin ankisiyete içine girmektedir. Bu aşamada anestezist ile çocuk arasında kurulacak ilişki son derece önemlidir. Operasyon öncesinde görüşme odasında dizlerinin üzerine çökmüş, elinden geldiğince çocuğa yakın ve sıcak olmaya çalışan bir anestezist bunu sağlamada daha şanslı olacaktır.

Cerrahi girişimin uygulanacağı çocuk belki de ilk defa anne ve babasından ayrılacak ve hiç tanımadığı insanlarla bilmediği bir ortama gidecektir. Bunun sonucunda, yaşadığı gerilimi tolere edemeyen ve/veya etmesine yardımcı olunmayan çocuk ajite olacaktır. Böylesi bir ortamda anne ve babanın gerilimi misliyle artacaktır.

Anestezist, yüklendiği görevin bir parçası olarak operasyon öncesi görüşme sırasında psikolojik yaklaşımla çocuk ve ailesini yatıştırırken, bir takım ilaçları da kullanması da gerekecektir. Olumsuz bir tavır içinde olan çocuk, büyük bir olasılıkla bu ilacı almaya direnç gösterecektir. Bu sakinleştirici ilaçlar;

  • ağızdan,
  • kalçadan,
  • burundan,
  • makattan verilebilir.

Sakinleştirici ilaçları almış olan çocuk, ilacın etkisinin başlaması sürecinde anne ve babasıyla yalnız kalacaktır. Bu dönemde anne ve baba dikkatli olmalıdır. Çocuk mümkün olduğunca yatakta tutulmalıdır. Çünkü, sakinleştirici uygulanmış çocuklar hareketlerini kontrol edemezler. Bu durum, çocuk kontrolsüz bırakıldığında bir takım zararların gelişmesine neden olabilecektir.

Sakinleşmiş olan çocuk artık anestezi ve cerrahi ekiple birlikte ameliyat salonundadır.

3-6 yaş döneminde çocuk dokunma yoluyla kendisini ve cinsel organlarını tanımaya başlar. Çocuğun cinsel organlarını elleyerek tanımaya çalışması çoğu kez büyükleri çok rahatsız eder. Çocuğa karışarak “dokunma,yapma”, “ellersen kötü olur”, erkek çocuklarda “keserler,kopar,çürür” şeklinde yanlış yaklaşımda bulunurlar. Bu gibi hatalı sözler çocuklarda korku, endişe ve utanma duyguları yaratacağından , son derece sakıncalıdır.

Dokunma yoluyla cinsel organını keşfeden çocuk zamanla tesadüfen zevk almaya başlar ve bunun sonucunda mastürbasyon yaptığı görülebilir. Küçük çocuğun rastlantı sonucu kendini tatmin etmesi normaldir ve zararlı sayılmaz. Sıkça başvurulan bu cinsel uyarılma türü annelerin sandığı ölçüde korkulacak bir durum değildir. Bebekliklerinde çok uzun süre kendi başlarına bırakılan çocuklarda bu duruma daha sık rastlanır. Canı sıkılan, sevgi ve ilgi eksikliği duyan, bilişsel açıdan uyarı ve doyumdan yoksun kalan çocuklar, kendilerine haz ve doyum sağlayan tek kaynak mastürbasyon olduğu için devamlı masturbasyon yapma ihtiyacını hissederler. Çocuğu korkutup yıldırmakla bunun önüne geçilemez. Olsa olsa gizliliğe zorlanır. Onu korkutmadan ve konuya değinmeden başka bir şeyle oyalayarak dikkatini başka bir yöne çekmek genellikle yeterli olur. Bir saplantı şeklinde olursa, çocuk için evde-okulda nelerin eksik olduğu bulunmalı, bu doyumsuzluk ve çatışmaların nedenlerin aranmalı ve bunların giderilme yolları aranmalıdır. Bu amaçla uzman denetiminde aile yönlendirilerek, olumsuz, yakın çevre ortamı yeniden düzenlenebilir.

Çocuklar,cinselliklerinin farkına vardıkları 3 yaşından itibaren, zaman zaman ana babalarını şaşırtıp, zor duruma düşürecek sorular sorarlar. Doğru olan, bu soruları doğal karşılayıp, anında çocuğun yaş ve gelişim seviyesine göre fazla detaya inmeden yanıtlamaktır.

Çocuk cinselliği anlamaya çalışırken ilk önce fantezilerden yola çıkar. Bunu hipotezler evresi izler. Şüphesiz bu evrede yine fantezilerin izi vardır. Hipotez yaratıcıları belirli bir yaştan önce üremenin sindirim sistemi ile olduğunu düşünürler. Açıklamalar şöyledir: Anne çocuğu olsun diye ilaç ya da küçük bir tanecik içer ve ya (babanın rolünü katmak için) babanın idrarını içer. Diğer bir hipotez, çocuğun anüsten çıktığıdır. Bazen yetişkinlerde bu açıklamayı daha kolay bulurlar. Kimi yetişkinler de bu açıklamayı daha kolay bulurlar. Kimi yetişkinler,çocuğun anne kalbinde büyüdüğünü söylemekle annenin çocuğunu ne kadar sevdiğini vurguladıklarını düşünürler. Bir yerden sonra,çocuğun cinsellik ile ilgili hipotezlerine mantık katılır. Çocuk çevreden aldığı bilgileri rasyonalize eder. Bu bilgiler,parça parça, yanlış ya da çelişkili bilgilerdir. Çocuk yetişkinden bunların doğru olup olmadığını öğrenemediği için, kendi olanakları, mantığı ve duyarlılığı ile çözmeye çalışır.

Çocukların cinsellikle ilgili sorduklara sorulara, eksik ya da kaçamak cevaplar vermek neredeyse bir gelenektir. Bu tür sorular karşısında yetişkinin mimikleri,ses tonu,kelimeleri seçimi, bedeninin gerginliği ya da gevşekliği ve çocuğu istekli veya isteksiz biçimde dinlemesi, sorularını dürüstçe cevaplaması, çocuğa ana-babasının duyguları hakkında bilgi verir.

Çocuğa “nereden geldiği” konusunda bilgi verme yasağı kimi zamanda susarak gösterilir. Bu yasak o kadar ağırdır ki,çocuk, soru sormaması gerektiğini bilinçsizce hissedebilir. Sorusuna cevap aldığı kimi zaman, ana babanın konuşma biçimleri,esrarlı ses tonlarıyla kendilerini anlatmada serbest olmadıklarını ortaya koyar. Bu tavır çocuklarca, “Bununla ilgilenmek yasaktır!”diye anlaşılır. Bu da, çocukların meraklarını iki kat arttırır, araştırmalarını derinleştirir. Ama ne yazık ki, yapılanlar hep bir hata duygularıyla karışır. Cinsel bilgi konusunda yardımsız olan çocuk, sonuçta doyumsuz bir merak edinir ve suçluluk duygusuyla yüklenir. En kötüsü cinsel olayların pek güzel bir şey olmadığı, bu yüzden ilgilenilmemesi sonucuna varır. Sonuçta ilgilenilen konunun yasak,pis ya da günah olduğu inancı yerleşir. Bilinçaltına itilen bu inanç, birçok yetişkin insanın hayatını etkiler. Çünkü , böyle yasak bir atmosferde hata ve utanç kavramlarıyla gelişen cinsel hayat,meraklar ve normal ihtiyaçlar,kişiyi ilerde kuracağı evlilikte güzel,sağlıklı,mutlu bir fizik ve sevgi kavramına götüremez.(Haluk Yavuzer,1990)

Cinsel olaylardan hiç söz etmemek, çocuğa bu duygularını daha çok bastırması gerektiği izlenimimi verir. Cinsellik “tabu” durumuna gelir, giderek düşünme bile yasaklanır. Çocuk böylece susar, soru sormaktan yayar ve görünüşte bu konulara ilgi göstermez. Ancak içinden, bebeklerin nereden geldikleri,erkekler ve kızlar arasındaki fark, niçin yalnız “evli” insanların çocuğu olduğunu sorar durur. Bu durumda en büyük tehlike, bu soruları daha bilgili bir arkadaşın cevaplamasıdır. Bu cevaplar, çocuğun ana-babasına olan güvenini kaybettirir.

Sözel bilgi, çocuğa bir şey saklandığı izlenimini vermemelidir. Basit, kesin, somut bilgi zihni karıştırmaz. Sözel bilgi verirken önceden hazırlanmış düşüncesi yaratılmamalıdır. Gebelik ve doğum gibi olaylardan dikkatle söz edilmelidir. Bu konuda annenin bilgi vermesi daha uygundur. Doğumun acı veren yönü üzerinde durmak yerine,anne olmanın güzelliği ve sevinci anlatılmalıdır.

Cinsel ilişki hakkında bilgiyi, annenin kız çocuğa, babanın erkek çocuğa vermesi daha yerinde olur. Böylesi daha doğaldır. Ancak her zaman sonuç böyle olmayabilir. O zaman çocuk, hangi ebeveyne soru yöneltiyorsa,cevabı veren o ebeveyn olmalıdır. Bilgi veren yetişkinle özdeşleşme,duygusal olgunlaşmayı kolaylaştırır. İlgilerin gelişimine göre,giysi ve saçla cinsiyet ayrımından sonra cinsel organların farklılığı keşfedilir, erkek ve kız kardeşlerin ortak yaşamı bunu sağlar.

Üç yaşına doğru, çocuklar kız-erkek ayrılığını sezip incelemeye koyulurlar. Kız çocuk, erkek çocuğun cinsel organı ile daha erken ilgilenmeye başlar. Kendinde olmadığı için üzüntü duyar ve bunu açığa vurur. Buna tanık olan yetişkinin canı sıkılır. Oysa açıkça dile getirilen duygular için rahatsız olunmamalı,gereken açıklama yapılmalıdır. Açıklama: “Kadının çocuk dünyaya getirmesi için böyle bir yapıya ihtiyacı vardır”dan daha karmaşık olmamalıdır. Erkek çocuk,kendi cinsel organından gurur duyar. Bu sebeple, kız çocuğununkiyle ilgilenmez, çünkü bunu bir eksiklik olarak görür. Bu olaylara çevre aşırı önem vermezse çevrede vermez.

Çocukların cinsellikle ilgili sordukları çeşitli sorular şu şekillerde yanıtlanabilir:

-Ben nasıl doğdum?

Çocuk bu soruyu sorduğunda hemen o anda yanıt verilmelidir. Ona, “Sen karnımdaki özel bir şeyde büyüdükten sonra vücudumda karnımın altında bebeğin dışarı çıkabilmesi oluşmuş bir açıklıktan dışarı çıktın” denebilir.

-Neden erkeklerin bebeği olmaz?

Çünkü erkeklerin vücudunda bebeklerin büyümesini sağlayan küçük bir yuvacık yoktur.

-Evlenmemiş kişilerinde bebeği olabilir mi?

Evet. Her yetişkin kadın ve erkek bebek sahibi olabilir. Fakat evlenmeyi beklemeleri, bebeğin bir ailesi ve yuvası olması daha doğrudur.

Cinsel eğitim ne çok erken, ne de çok geç olmalıdır. Çocuğun gelişim düzeyine uymayan bilgi, güçlük yaratır. Çocuğa istendiği anda basit, kısa, gerçek, endişesiz cevap verilmelidir. Çocuklar bu cevapları unutabilirler,fakat yinelemek gereksizdir. Bilgilerin içselleşmesi için belirli bir zaman gereklidir. Çocuklara verilecek cinsel eğitimde sabırlı ve hoşgörülü olmak, endişeye kapılmamak, onun seviyesine inmek ve olası değişik söz ve davranışları olgunlukla karşılayıp, çözmeye çalışmak, çocuğun gelecekteki cinsel yaşamının mutlu ve sağlıklı olması bakımından son derece önemlidir.

Bazı aydın ve ileri görüşlü geçinen ailelerde çocuktan hiçbir şey gizlenmeyerek cinsel eğitimin doğru verildiği sanılır. Bunlar örneğin ortalıkta açık saçık hatta çıplak dolaşır; çocukla birlikte yıkanırlar. Bu çeşit davranışlar çocuğun merakını gereksiz yere kamçılar. Kavranmaya hazır olmadığı gözlemlerle aklı karışır. Ayrıca ailenin bu tutumu, toplumun cinsel davranışlardan beklediği gizlilik ve anlayışla çelişir. Ancak, anne ve babaların, çocukların kendilerini banyoda tesadüfen çıplak görmeleri durumunda büyük bir tepkide bulunmamaları gerekir. Bu tür bir davranış,çocuğa bir şeylerin yanlış olduğu, cinsel organların utanç verici olduğu ve başkalarından her zaman gizlenmesi gerektiği düşüncesini verir. Çok küçük çocuğun önünde çıplak dolaşmamaya özen göstermeli, ancak çocuğun aniden gelmesi halinde giyinmeyi normal bir şekilde sürdürerek yöneltilecek bazı soruları cevaplamaya hazır olunmalıdır.

Çocuğun cinsel kimlik kazanmasında en önemli etken özdeşim olayıdır. Cinsel özdeşim yaklaşık 3 yaşından itibaren oluşmaya başlar. Çocuk erkek ve kız davranışlarını anne ya da babasına özendiği için, onlara benzemek istediği için benimser. Kız çocuklarla annesi, erkek çocuklarla babası arasındaki ilişki ne kadar yakın ve olumlu ise özdeşim o denli kolay oluşur. Cinsel gelişimin yolunda gitmesi için bazı koşullar gerekir. Cinsel kimlikleri olgunlaşmış ve iyice belirlenmiş anne ve babayla büyüyen çocuk bu gelişmeyi önemli bir güçlüğe uğramadan tamamlar. Erkekte toplumun aradığı nitelikleri taşıyan bir baba, çocuğuna iyi örnek olacaktır. Kadın kimliği belirgin bir anne, kızına iyi bir özdeşim örneği olacağı gibi, oğluna da erkek kimliği geliştirmesinde yardımcı olacaktır. Erkek çocuklarını kız ya da kız çocuklarını erkek gibi yetiştirmek çocuğun cinsel kimliğinin gelişimini engelleyebilir. Ayrıca kişiliği baskın annesini model alan erkek çocuk, kız oyunları oynamaya ve süslenmeye başlayabilir. Eğer baba da otoriter ise,çocuk anneye daha çok yaklaşıp yumuşak bir kişilik geliştirilebilir. Ergenlik çağına doğru bu davranışları onaylanıp, hiçbir önlem alınmıyorsa, bu çocuklarda cinsel kimlik sapması görülebilir. Cinsel kimlik gelişiminde ebeveynin yapması gereken en önemli hareket, doğru model oluşturmak ve çocuktaki yanlış davranışların üzerine gitmeden nedenini araştırmak ya da bir uzmana başvurmak olmalıdır.

Doğumdan 2-3 gün sonra, göğüslerinize daha çok kan gelmesi sonucu süt üretimi başlar. Bunun sonucunda da,göğüsleriniz şiş, gergin, rahatsız edici derecede dolgun bir hal alır. Kuşkusuz bu olay, her annede farklı düzeydedir. Kimisinde hafif bir şişkinlik olurken, kimi annelerde göğüsler şaşırtıcı ölçülerde büyür  ve zonklama tarzında bir ağrı hissedilir. Bazen şişlik kola doğru yayılır.

Bu durum, annelerde aşırı tedirginliğe yolaçar, süt kanallarının tıkandığı duygusuna kapılır anneler. Bebeğin emmesi, kısa sürede rahatlama sağlar.

Bu durumda yapılacak ilk iş bebeğinizi olabildiğince emzirmektir. Sağlıklı bir emzirme sonucunda şişlik 24- 48 saat içinde normale döner. Emzirmezseniz, büyük ihtimalle sorun daha da ciddileşecektir. Bu durumda ikinci seçenek, süt pompası ile göğüsleri boşaltmaktır.

Gergin ve dolu göğsün yarattığı rahatsızlık nasıl giderilebilir?

Öncelikle şunu aklınızdan çıkarmayın ki, göğüslerin şişmesi olumlu bir durumdur. Bebeğiniz için süt üretimine başladınız, ve kısa süre sonra bu üretim miktar olarak da ihtiyaca göre ayarlanacaktır! O halde:

  • Gece gündüz göğüslerinizi destekleyen bir emzirme sütyeni kullanın, çok sıkmamasına dikkat edin
  • En geç 2-3 saatte bir emzirin. Her seferinde her iki göğsünüzü, her birini 10-20 dakika olmak üzere emzirin. Bunun için gerekirse bebeğinizi uyandırın.
  • Meme başınız ve etrafındaki kahverengi alan areola-  sertken emzirmekten kaçının, aksi halde zorlamanız meme başı çatlaklarına neden olacaktır. Göğüs ucunuzu yumuşatmak için ellerinizi kullanarak bir miktar süt sağmanız süt akışını başlatacaktır. Bunun yeterli olmadığı durumda ılık bir duş alınabilir
  • Areolayı yumuşatmak amacı yada bebeğin emmeyi ısrarla reddetmesi durumları dışında süt pompası kullanmaktan kaçının!. Aşırı- sürakli pompa kullanımı, süt üretimini çok fazla artıracak, bu da göğüslerinizdeki dolgunluk hisi ve ağrının artmasına neden olacaktır.
  • Bebek emerken, emdiği memeye yavaşça masaj yaparak süt akışını kolaylaştırın.
  • Ağrı hissinin azalması ve şişliğin inmesi için, emzirme sonrası meme üzerine buz torbası uygulayın. Bunun yetmediği durumlarda, paracetamol türü ağrı kesiciler kullanın.
  • Göğüslerinize doğrudan sıcak uygulamaktan kaçının.(sıcak bez, sıcak su şişesi, termofor gibi)  Bu tür yaklaşım, tam tersi sonuç verecek, şikayetlerinizi artıracaktır.

 

Doğumdan sonra bebeğini kucağına alan annenin ilk alması gereken kararlardan birisi, anne sütü mü, mama ile besleme mi konusudur. Gerçi bu sorunun cevabı, artık bilimsel olarak verilmiştir, ve bilim çevrelerinde anne sütü yerine mama verilmesinin önerilmesi söz konusu değildir. Ancak yine de, ülkemizde annelerin %90’ına yakını, sadece anne sütü vermenin yeterli olmayacağını düşünerek, bebeklerine şu yada bu maddeleri ek olarak vermektedirler. Bu tür beslenme, bir süre sonra, bebeğin anne sütünü almak istememesine ve bir süre sonra da anne sütünün kesilmesine neden olmaktadır. Tekrar edersek, hasta olanlar ve prematüreler (erken doğanlar) dahil olmak üzere ilk 6 ayda bebek için en uygun gıda sadece anne sütüdür. İşte anne sütünün neden iyi olduğuna dair birkaç ipucu:

Anne sütü, bebekle anne arasındaki duygusal bağı artırır:Doğumun hemen ardından annenin bebeğini emzirmesi, bebekle anne arasında kuvvetli bir duygusal bağ oluşturur. Bu bağ, annenin bebeğine daha yüksek sorumlulukla bağlanmasına yol açar, bebeğin dış dünya ilişkileri daha uyumlu olur.

Anne sütü, beyin gelişimine katkıda bulunur:Beyin hücreleri için gerekli yağ oranları en iyi anne sütüyle sağlanır.

Anne sütü alan bebekler daha sağlıklıdır:Anne sütü, bebeğin bağışıklık sisteminin en büyük destekçisidir. Bebeklerin en sık yakalandığı enfeksiyon hastalıklardan olan kulak ve solunum yolu enfeksiyonları, anne sütü alanlarda daha az görülür. Bunun dışında, şu hastalıklar, anne sütü alanlarda daha az görülür:

  • Menenjit,
  • İdrar yolu enfeksiyonu,
  • İshal,
  • Şeker hastalığı gibi kronik hastalıklar,
  • Allerjik hastalıklar- egzema, astım, gıda allerjileri

Bağışık sistemi yeterince gelişmemiş prematüre bebekler, anne sütünden özellikle çok yarar görürler.

Emzirmenin anneye yararları:

Emziren annede aşağıda sıraladığımız sorunlar, daha az görülür:

  • Meme kanseri –menapoz öncesi
  • Yumurtalık kanseri
  • Kemik erimesi (osteoporoz)

6 aydan fazla emziren annelerde gebelikte alınan kilonun verilmesi daha kolay olur, ve ruhsal olarak bu anneler kendilerini daha iyi hissederler. Çocuklarının daha sağlıklı olup, daha az hastalanması, anneler için ek bir mutluluk kaynağıdır.

Doğumdan önce neler yapmalı?

Sağlıklı emzirme için doğumun hemen sonrasındaki birkaç saat ve ilk gün çok önemlidir. Ne yazık ki, kimi hastanelerde, özellikle sezeryan doğumlar sonrasında, annenin sütü olmadığı gerekçesiyle bebek ilk 2-3 gün düzenli olarak mama ile beslenmekte, bu da daha sonra sadece anne sütü ile beslenmeyi neredeyse olanaksız kılmaktadır. Bu konuyu doğum yapmadan önce hastane çocuk uzmanı ve kadın-doğum uzmanı ile görüşerek, tıbbi gerekçeler dışında bebeğinize anne sütü dışında hiçbir şey –şekerli su dahil- verilmemesini güvence altına almak mutlaka gereklidir.

Başarılı emzirmenin püf noktaları:

  • Doğumdan hemen sonra, tercihen ilk bir saat içinde bebeğinizi emzirin. Bu ilk emzirme iki açıdan önemlidir, bebek bu süre içinde uyanık ve hareketlidir, memeyi daha kolay alır, ikincisi, emzirme, annede kimi hormonların daha kolay salgılanmasına yol açarak, doğum olayının yarattığı hasarın bir an önce normale dönmesini kolaylaştırır.
  • Bebeğe yapılacak kan alma, aspire etme gibi acı verici tıbbi müdahalelerin emzirmenin hemen öncesinde yapılmaması.
  • Her fırsatta, her açlık belirtisinde emzirme. Ağlamasını beklemeden emzirin bebeğinizi. İlk günlerde, 24 saatte 8-12 kez emzirme gereklidir. İlk bir buçuk ayda, bebeğin beslenmesinin belirli saatlerde olması için çaba harcamamalı, her acıktığında emzirmeli.
  • Bebeğin kakasını takip edin ve not edin. Kaka sayısı ve sıklığı, beslenmenin aynasıdır. Bebekler, ilk gün ortalama bir, ikinci gün iki kez yaparlar, sonra bu sayı artar. 3-4. Günden itibaren, kaka rengi siyahtan sarıya doğru değişmeye başlar.
  • Hastanede 48 saatten az kalırsanız, 4-5. gün mutlaka çocuk doktoruyla görüşün.

Çocuğunuzun konuşması ve lisan gelişimi hemen hemen dünyayı tanıdığı andan itibaren başlar ve 6 ya da 7 yaşına kadar ancak tamamlanır. Bu gelişmenin aşamaları vardır. Çocuktan çocuğa, hatta aynı aile içerisinde bile, nispeten büyük değişiklikler gösteren gelişme farklılıkları olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bu yüzden, aşağıda açıklananları genel kurallar çerçevesinde değerlendirmelidir.
“Birbirinden farksız doğum ağlamaları” ile başlayan hayatın ilk 3 ayı esnasında bebeğiniz ağlamak ve sesler çıkartmak suretiyle hiçbir anlamı olmayan çeşitli ünlü ve ünsüz sesler üretmektedir. Dikkate değer oranda çeşitli sevinç sesleri de bu esnada meydana gelir. Yüksek seslere ve tanıdık seslere bebeğin tepkisi, lisan açısından sınırlıdır.
4 ila 6 aylık arasında bebeğiniz anlaşılmaz sözler söylemeye başlar. Bunun yanı sıra iç çekme, homurdanma, agucuklar ve acı ve açlığa tepki olarak farklı şekilde gülme ve ağlama görülür. Çocuğunuz zevk aldığını veya almadığını sesiyle ifade edebilir.
7 ila 9 aylar arasında, çocuğunuz heceleri tekrarlayabilir, şarkı söyler gibi mırıldanabilir ve 12 farklı sesi, özellikle p, b ve m seslerini üretebilir, oyun oynarken farklı ürünler üretebilir ve “mama” sözcüğünü tekrarlayabilir. Çocuğunuzun m, n, t, p, b ve z ünsüzleri arasında çeşitli ünlüler kullandığını işitebilirsiniz.
Bu dönemin sonuna doğru, başkaları tarafından üretilen konuşmaların vurgularının ve konuşma seslerinin gerçek taklidi başlar. Bu dönem boyunca, çocuğunuz seslerin nereden geldiğini aramaya başlar, konuşma seslerini ve diğer sesleri dikkatle dinler, “dede”, “mama” ve “bay bay” gibi sözcükleri ve adını tanır ve diğer insanların ses tonundan sevgi ve kızgınlık tonlarını ayırt edebilir. 10 ila 12 aylık olduğunda, anlamsız sesler, yerini normal konuşmanın normal melodisine terk eder. Çocuğunuz bu dönemde başkaları tarafından üretilen sesleri tekrarlamaya bayılır. Oyun esnasında çıkartılan sesler oldukça anlamlıdır. Hemen tüm ünlü ve ünsüz sesler kullanılır. Bazı çocuklarda, ilk gerçek sözcükler bu dönemde üretilebilir. Çocuğunuzun anlama ve kavrama yetisi bu dönemde gelişir. Çocuk isimlere ve basit isteklere tepki gösterir ve bazı nesneleri ve aile bireylerini tanır.

13 ila 18 aylık arasında, çocuğunuz tümce benzeri vurgulamalar kullanarak başkaları tarafından üretilen sesleri tekrarlamaya devam eder ve tüm ünlü ve ünsüz sesleri kullanabilir. Bununla beraber, kullandığı dil, “mama” ve “dede” gibi birkaç sözcük dışında genel olarak anlamlı değildir. Bu dönem boyunca çocuğunuz nesneleri isimlendirmek için gerçekten büyük bir gayret sarf eder. Çocuğunuz birkaç basit sözcüğü, cümlecikleri ve emir sözcüklerini anlar, basit olarak evet hayır şeklinde yanıt vermek için kafasını uygun şekilde aşağı ya da yukarı sallayabilir ve basit melodi ve şarkıları ilginç bulur.
1.5 ila 2 yaş arasında, çocuk daha anlaşılır sözcükler üretir. Anlaşılmaz sözcükler genellikle 2 yaşında kaybolur. Bu dönem esnasında çocuğunuz “daha mama” gibi iki sözcüklü sözcük grupları kullanmaya başlar ve dağarcığında 10 ila 20 sözcük bulunur. Çocuğunuz hâlâ anlaşılmaz sözcükler mırıldanmaya devam eder, ama bunlar daha tümce gibi sözcüklerdir. Tek sözcükle daha büyük fikirler anlatmaya çalışır. Örneğin, “vava” gibi bir sözcükle “daha mama istiyorum” veya “mamaya bak” gibi cümleler söylemeye çalışır. Çocuğunuz takriben 2 yaşına geldiğinde, söylediği şeylerin yaklaşık üçte ikisini anlamalısınız. Çocuğunuz emir sözcükleriyle istenen şeyleri yerine getirmeyi, vücudunun bölümlerini göstermeyi, basit soruları anlamayı ve her ne kadar isimleri söyleyemese de resimleri tanımaya başlamıştır.
2 ila 2,5 yaşları arasında çocuğunuz 2 veya 3 sözcükten oluşan sözcük gruplarını kullanabilir, 50 ya da daha fazla sözcüğü bilir, “ben”, “sen” ve “benim” gibi sözcükleri kullanmaya başlar ve son ünsüz seslerden bazılarını söyleyememeye veya bazılarına ekler yapmaya başlar. Artık çocuğunuzun söylediği şeylerden yüzde 70′ini anlayabiliyorsunuzdur. Bu yaşa gelinceye kadar çocuğunuz vücudunun bölümlerini gösterebilmeli, birçok karmaşık tümceyi anlayabilmeli ve birbirine takiben 3 ya da 4 yönü takip edebilmelidir.
2.5 ila 3 yaş arasında çocuğunuz hâlâ birçok ünsüz ekleme ve çıkartmaya devam eder, ancak ne söylediğinin çoğunu anlayabilmeniz gerekir. Çocuğunuz 3 ila 4 sözcükten oluşan tümceler üretmeye, heyecanlandığı ya da kızdığı zaman sözcükleri tekrar etmeye ve söylenen şeylerin çoğunu anlamaya muktedirdir.
3.5 ila 4 yaş arasında çocuk adını, soyadını ve yaşını söyleyebilir, şimdiki zaman ve geçmiş zamanda fiiller kullanabilir ve daha karmaşık tümceler üretebilir. Çocuğunuzun söylediği hemen her şeyi anlayabilirsiniz. Çocuk bu dönemde sözcüklerin çoğul hallerini de kullanmaya başlayabilir. Bu dönemde, aile ışındaki kişiler de çocuğun ne söylediğini çoğunlukla anlayabilirler. Çocuğunuz sık sık kendi kendisine konuşur. “Bu ne?” soruları sormaya başlar. Basit bir öyküyü anlar, çeşitli renkleri tanır ve yiyecek ve hayvanları belli gruplara ayırabilir. Çocuğunuz bu yaşta zaman kavramını da anlayacaktır.
4 ila 5 yaşlar arasında çocuğunuz 5′e kadar
sayabilir, komple cümleler kullanabilir, “niçin?”
Ve “kim?” gibi sözcüklerle başlayan dört ila beş
sözcük içeren tümceler kullanabilir, tüm konuşma seslerinin yüzde 75′ini doğru olarak telaffuz eder, nesneleri isimlendirir, birçok rengi tanır, sözcüklerin geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman gibi formlarını birbirinden ayırt edebilirler, tekil ve çoğul isimler arasındaki farkı bilirler. Çocuğunuzun söylediği
şeyleri bu çağda çoğunlukla anlayabilirsiniz.
Bu ana kadar çocuğunuz 2500 sözcüklük bir dağarcık geliştirmiştir ve birkaç istisna dışında, çoğu ünsüz sesleri ve yerinde ve doğru olarak kullanmaya başlamıştır.
5 ya da 6 yaşlarında çocuğunuzun söylediklerini bir yabancı anlayabilir. Çocuğunuz “ve” ve “ama” gibi kelimeleri kullanır, birçok sorular sorar ve beş ya da altı kelimelik cümlelerle gramer açısından farklı tipte cümleler kullanır. Bir konuşmayı sürdürmeye muktedir olup sözcükleri tanımlayabilir ve açıklayabilir. Çocuğunuz duyduklarının çoğunu anlayabilir ve aynı zamanda verilen üç doğrultuyu izleyebilir. 6 yaşına kadar çocuğunuzun kelime dağarcığı yaklaşık 13.000 sözcüğe ulaşabilir ve dün, yarın, daha çok, daha az, biraz, birçok, birkaç, az, en çok ve en az gibi kavramları anlar.
6 ya da 7 yaşlarına kadar bütün ünlü ve ünsüzler ustaca kullanılabilmelidir. Çocuğunuzun söylediği her şeyi anlayabilmelisiniz. Çocuğunuzun 20.000 kelimelik bir sözcük dağarcığı olup yılın mevsimlerini ve zaman sürelerini anlar, alfabedeki harfleri çizebilir ve tek heceli sözcükler yazabilir, basılı yaklaşık 10 kelimeyi okuyabilir ve 100′e kadar sayabilir.
Çocuğunuzun konuşmasının uygun bir süratle gelişmediğini düşünüyor ya da sözcükleri anlamakta güçlük çekiyorsanız doktorunuzla görüşün.

Yeni yürümeye başlayan çocuğun tuvalet terbiyesi anne ve babanın ve çocuğun yaşamlarının en güç bölümlerinden birisini oluşturur. Ya da, gereğince çözümlendiği durumda çocuğun yaşamındaki yüzlerce dönüm noktasından sadece birisi olarak geçiştirilir.
Anne ve babaların soracağı ilk soru şu olacaktır “Tuvalet terbiyesine başlamak için en uygun zaman ne zamandır?” Bu soruyu cevaplamak kolay değildir. Çünkü her çocuk birbirinden farklıdır. İlk çocuğunuz 24 aylık süre içinde sadece 24 saatte terbiye edilmişken, ikincisi daha 3. yaş dönemine kadar terbiye edilememiş olabilir. Bir çocuğun tuvalet terbiyesi için hazır olması, çocuktan çocuğa fark gösterir.
Genellikle çoğu doktor bir çocuğu 18 aylık
olmadan önce tuvalet terbiyesi için eğitmeye
zorlamamak gerektiğini söylerken, kimi dok
torlar da bunun nadir vakalar dışında çok erken olduğunu ileri sürerler. Çocuğun kendisi
terbiye edilmek istemediği sürece çoğu doktor
2 ila 2.5 yaşına kadar beklenmesini tavsiye
ederler. . .

Geceleri kontrol sonradan gelir. Çoğu çocuk 3 yaşına varmadan önce gündüzleri terbiye gördüğü halde geceleri bez kullanmaya birkaç ay devam ederler. Bununla birlikte, 3 yaşında bebeklerin % 40′ı en azından ayda bir kez yataklarını ıslatırlar.
Ebeveyn olarak, tuvalet terbiyesine başlamak için zamanın uygun olup olmayacağını anlamanıza yarayan belirli işaretler vardır. Tuvalet terbiyesinin derhal başarılı olması gerektiğini ileri süren hiçbir kural olmamağını unutmayın. Birkaç gün deneyin ve eğer çocuk açıkça ilgilenmiyor ya da reddediyor ise planınızı birkaç hafta erteleyin. Gelecek sefer işe yarayabilir. Çocuğun tuvalet terbiyesine hazır olduğu şu işaretlerden anlaşılın
1. Çocuğunuz “oturak”, “çiş” ve “kaka” gibi tuvalet sözcüklerini öğrenmiş ise,
2. Çocuk diğerlerini tuvalete giderken seyrediyorsa,
3. Çocuk altının ıslandığını ya da kirlendiğini belirtiyor ve değiştirilmesini istiyor ise,
4. Çocuk kakasını ve çişini kontrol edebilir demektir. Başka bir deyişle, dışkılamayı ya da çiş yapmayı uygun bir zamana kadar ertelemeyi becerebilir.
Zamanın doğru olduğuna karar verdiğinizde bazı şeylere gereksiniminiz olacak:
1. Döşeme üzerine koyacağınız küçük bir oturak iskemlesi. Normal bir tuvalete uygulanabilen bebek tuvalet oturakları mevcut olmasına karşın, çoğu çocuk döşeme tipi lazımlığı tercih eder. Bu tip oturaklar yalnızca çocuğun oturup kalkabilmesine izin vermekle kalmaz, ayrıca çocuğun ayakları yere değdiği için daha iyi ıkınabilmesine de olanak tanır. Oturağı, tuvalet terbiyesine başlamadan birkaç gün önce alın. Böylece çocuk ona alışacaktır.
2. Ağır, emici eğitim giysileri ve iç çamaşırları.
3. Eğer övgülerinizin yanı sıra maddi ödüllerle de ödüllendirmek istiyorsanız, çocuğun hoşun giden yıldızlar ya da çubuklar gibi nesneler,
Artık başlamaya hazırsınız. Çocuğa artık büyük ağabeyler ve ablalar gibi külot giyebileceğini söyleyin. Bezlerini gündüz uykusu ve gece uykusu için saklayın.
Tuvalet terbiyesini uygulamanın çeşitli yolları vardır. Hangi yöntemi uygularsanız uygulayın, aklınızdan çıkarmamanız gereken şey banyoyu bir savaş alanına çevirmemek olmalıdır.
Çoğu doktor, çocuğu kendi özgür isteğine göre terbiye etmeye izin verilmesini tavsiye ederler. Bu da, hiç zorlama yapmamak anlamına gelir. Çocuğa oturağa oturmak isteyip istemediğini sorun. Eğer cevap hayır ise çocuğa baskı yapmayın. Eğer bebeğiniz oturakta 1 dakika kadar oturur ve hiçbir şey yapmazsa, istediği zaman oturaktan kalkmasına izin verin. Eğer çocuğunuz çişini ya da kakasını yaparsa, onu övgünüzle ödüllendirin. Ancak eğer bir “kaza” olursa (ki şüphesiz olacaktır), çocuğunuzu azarlamayın ya da ayıplamayın.
Başka yöntemlerle de benzer prensipler uygulanır; ancak ebeveynlerin daha çok katılımı söz konusudur. Anne baba çocuğu oturağa uygun zamanlarda oturtur ve ona “çiş çiş” der. Eğer çocuk işbirliği yapmaya razı ise, çocuğu kitaplar okuyarak ya da oyunlar oynayarak eğlendiriniz. Eğer çocuk 5 dakika içerisinde bir şey yapmazsa, oturaktan kaldırın ve daha sonra tekrar deneyin. Eğer çocuk çişini ya da kakasını yaparsa, onu övün. Ayrıca çeşitli yiyecekler ya da küçük oyuncaklar vasıtasıyla maddi olarak da ödüllendirebilirsiniz.
Gündüz kontrolünün sağlanmasından birkaç ay sonra, çocuğunuzu yatağa bezsiz olarak yatırabilirsiniz. Her ne kadar gerekli değilse bile, çocuğu yatmadan hemen önce tuvalete götürmek de doğru tuvalet terbiyesi yerleşmesini hızlandırır.
Bazı çocuklar için çişini ya da kakasını kontrol, aynı anda gerçekleşir; halbuki bazı çocuklar bir defada yalnızca birisini becerebilirler. Çoğu vakalarda tuvalet terbiyesi 2 ay içerisinde tamamlanır. Eğer başarılı olunamazsa, bu, çocuğun çok küçük olduğunu, birkaç hafta ya da birkaç ay sonra muhtemelen yeniden denemeniz gerektiğini ifade eder.
Bununla beraber, eğer çocuk 2.5 yaşından daha büyük ise ve 2 ay içerisinde terbiye edilememiş ise, tuvalet terbiyesini reddediyor demektir. Tuvalet terbiyesini reddetmenin başlıca nedenlerinden birisi, anne ve babanın aşırı baskısıdır. Çoğunlukla bu çocuklar çok fazla uyarılmış, bazıları oturakta çok uzun süreler oturmaya zorlanmıştır. Bu yüzden, çişini ya da kakasını kontrol etmek, çocuğun kafasında politik bir kimlik kazanmıştır.
Tuvalet terbiyesini reddeden çocuğun terbiyesini sağlamak için, sorumluluğu onun üzerine yıkın. Çocuğunuza, ona banyoya ne zaman gitmesi gerektiğini sizin hatırlatmayacağınızı ve ne zaman gidileceğine kendisinin karar vermesi gerektiğini söyleyin. Altını ıslatmadığı ya da kirletmediği bir gün çocuğunuza olumlu destek ve cesaret verin. Çocuğunuza, tuvaleti başarı ile kullandığı her sefer için renkli bir takvim ya da yıldız vs. gibi oyuncakları ödül olarak vereceğinizi söyleyin.
Eğer çocuğunuz bir kaza yaparsa, üzerini değiştirin ve daha sonra bezi temizlerken çocuğunuzun sizi seyretmesini sağlayın. Yine, cezalandırmayın ve eleştirmeyin. Dahası, ne kadar zorda olsa sabırlı olmaya çalışın.
Kakasını ve Çişini Tutamama
Çoğu çocuğun tuvalet terbiyesi aldıktan çok sonraları kakasını tutamama olayına encopresis denir. Bu bir hastalık değildir, ancak kabızlık ya da duygusal güçlüklerin bir belirtisi olabilir (nadiren fiziksel bir neden vardır). Çişini tutamama (enuresis) da, okul öncesi çocuklarda görülen yaygın bir sorundur.

Bebeklerin büyük bir çoğunluğu normal şekilde büyür. Ancak, kilo alma ve boy uzama oranları doğal olarak bebekten bebeğe değişir. Ne de olsa bazı bebekler, ortalama ağırlıktan daha az veya daha çok kiloda doğarlar.

Ender durumlarda, bebeklerin büyümesi durur veya yavaş seyreder. Gelişme sorunu olan bebekte görülen en önemli belirti, kilo almaması veya zayıflamasıdır. Yanı sıra gelişme sorunları olan bebeklerin çoğu, gelişme gerilemesi ve fiziksel ve duygusal eksiklikler gösterir. Bir şeye bakamazlar, duygusuz ve çekingen olurlar. Bazılarında kusma, ishal ve salya gibi mide bağırsak sorunları görülür.

Her ne kadar gelişme sorunları çocukluk döneminin herhangi bir aşamasında meydana gelebilirse de, en çok bebeklik döneminde, özellikle de hastaneye yatırılan bebeklerde görülür. Zeka açısından geri veya otistik ya da beyin felci bulunan bebeklerde, gelişme bozuklukları daha çok görülür.

Gelişme sorunları temelde iki kategoriye ayrılır: Organik sorunlar ki bunun anlamı, bebeğin kilo almamasına fiziksel bir sorunun yol açtığıdır ve organik olmayan sorunlar, bu da sorunun besleme hataları, ihtimam göstermeme, sevgi göstermeme gibi psikososyal veya çevre faktörlerinden doğduğu anlamına gelir.

Gelişme sorunlarının yaklaşık %70′i organik olmayan sorunlardan kaynaklanmaktadır, geri kalan %30 ise fiziksel bir sorundan doğar.

Gelişme sorunlarına pek çok fiziksel sorun yol açabilir. İnce bağırsakta hazım düzensizlikleri, yarık damak ve iç ifrazat bozuklukları, kilo almayı önleyen başlıca sorunlardır. Belirli bir fiziksel neden saptanırsa, bu bozukluğun tedavi edilmesi ile genelde gelişme sorunları ortadan kaldırılabilir.

Organik olmayan nedenlerden kaynaklanan gelişme sorunlarının düzeltilmesi ise daha karmaşık bir konudur.

Böyle bir ihmalden ötürü gelişme bozukluğu gösteren bebeklerde bazı işaretler görülür. Örneğin altlarında isilikler vardır, tırnakları kesilmemiştir, isilikleri tedavi edilmemiştir ve giysileri kirlidir Fiziksel olmayan bir sorundan ötürü kilo alamayan bebeklerin hepsi ihmal edilmiş değildir. Bazı aileler, bebeğin yeterli kalori almasını önleyen besleme hataları yaparlar. Örneğin, tecrübesiz bir ebeveyn, bebeğin mamasını sulandırabilir. Ya da bebeği gereken sıklıkta doyurmaz veya yeterince yok mama vermez.

Bebeğiniz kilo almıyorsa ne yapmalısınız? Doktora danışın. Bebeğinizin birinci yılında bir iki ayda bir doktora göstermemelisiniz. Her kontrolde bebek tartılır, boyu ölçülür ve bunlar kaydedilir. Uygun şekilde kilo almıyorsa veya zayıflıyorsa, doktor size onu nasıl beslediğinizi ve iştahını soracaktır, kusma veya ishal olup olmadığını öğrenmek isteyecektir.

Hastaneye yatırılması gerekebilir. Bu durumda, ona sınırsız besin verilecek ve büyümesi gözlenecektir. Gelişmesinin nedeni ihmal veya yanlış besleme ise, hastaneye yatırılan bir bebek, bir haftada yarım kilo alır. Eğer muayene sonucunda organik bir neden olduğu anlaşılırsa, tam bir teşhis koymak için testler yapılır. Organik olmayan bir nedenden ötürü gelişme bozuklukları gösteren bebeklerin görünüşü farklıdır. İhmal edilen bebeklerin %70′i, hastaneden çıkınca ailelerine iade edilir. Bu aileler, genelde yardıma ihtiyacı olan, bebeğin nasıl besleneceği konusunda bilgi verilmesi gereken kişilerdir.

Etkilenen bebeklerin küçük bir bölümü, çok geç tedaviye götürülür. Her ne kadar yanlış veya yetersiz beslenmeden doğan yeterli kilo almama ve yeters