Bademcik denilen tonsiller, boğazın her iki yanında yer alan, vücudun savunma sisteminin bir parçası organlardır. Üzerindeki çok sayıda delikten içeri giren mikroplar, organın içinde zararsız hale getirilir ve ölü hücreler tekrar bu delikten dışarı atılır, ayrıca antikor üreterek vücudun savunmasına yardımcı olurlar. Ancak bu deliklerin çeşitli etkilerle tıkanması sonucu iltihap yayılarak tüm organı tutar ve bir enfeksiyon kaynağı haline gelir. Bademciğin şişmesi, boğaz ağrısı, ateş, kırgınlık ve yutma güçlüğü akut iltihabın belirtilerindendir. Çocuklarda çok daha aktif bir organ olduğundan iltihabı da daha sık görülür. Tedavisinde etken mikroplara etkili antibiyotikler, anti septik boğaz gargaraları, antienflamatuar ve ağrı kesici türü ilaçlardan yararlanılır. Bademciklerin görev yapamayıp, bizzat kendinin enfeksiyon kaynağı haline gelmesi kronik bademcik iltihabı demektir. Hastanın şikayetleri, akut olanlara nazaran daha müphemdir. Küçük bir tahriş sonucu hemen ağrı ve yutma güçlüğü oluşurken, düşük dereceli bir ateş ve zaman zaman ağız kokusu şikayetlerdendir. Dolayısıyla sık sık enfeksiyon atağı geçirilmeğe başlar. Muayenede; bademciklerin etrafında kızarıklık olması, çevre dokulara yapışık olmaları boğaz kültürü sonucunun pozitif olması, kan değerindeki bozulma, tanı koydurur.
Bazen anaokulu çocukları ile ilkokul öğrencileri arasında halk arasında “beta” tabir edilen Beta Hemolitik Streptokok salgını olur. Bu mikroba karşı konkada oluşan antikor (kısaca ASO)’un kan değerlerinin normalde 200′ün altında olması gerekirken çok yüksek olması durumunda Akut Romatizmal Kalp Hastalığı denilen eklemleri tutan ve kalp kapakcıklarında kalıcı hasara yol açan bir hastalık riski çok artar. Beta mikrobunun tedavisinde penisilin ve türevleri kullanılır. Ancak bademciğin enfeksiyon kaynağı haline gelmesi durumunda kan ASO değerleri bir türlü düşmeğe fırsat bulamaz ve bu antikor gidip kalp kapakçığını tutarak, bozulmasına yol açar. Dolayısıyla beta mikrobu taşıyıcısı bu bademciklerin çıkarılması gerekir.
Bazen de bademcikler yutmayı ve konuşmayı engelleyecek derecede iri olabilir. Bu durumda organ hasta olmasa bile zararını önlemek amacıyla alınması söz konusudur.
Özetleyecek olursak;

1- Sık enfekte olan kronik bademcik iltihabı,

2- Beta mikrobu taşıyıcısı bademcikler,

3- Aşırı büyük bademciklerin ameliyatla alınmaları gerekir.

Bademcik için yaş sınırı 3 yaştır. Yani 3 yaş altında bademcik ameliyatı yapılmamalıdır. Gene aynı tip bir organ olan geniz eti ya da bademciği içinse böyle bir alt sınır yoktur.
Ameliyat, çocuklarda genellikle, genel anestezi altında yapılır. Kısa süren bir ameliyat olup, bugünün modern tıp imkanlarıyla minimal komplikasyonu vardır. Ameliyat yeri ortalama bir hafta içinde iyileşir. Bu dönemde antibiyotik ve ağrı kesiciler kullanılır. Başlangıçta sulu, giderek yarı katı yiyecekler ve 10 gün içinde de normal katı gıdalara geçilebilir. Bademcik ameliyatı iyi yapıldığında ve doğru gerekçelerle alındğıında hastanın şikayetlerinde bariz bir düzelme olur ve genel durum da hızla düzelir. Halk arasında yanlış bilinen bir konu, bademciklerin alındığında, savunma sisteminin zayıflayacağıdır. Böyle bir durum, yapılan klinik araştırmalarla ispatlanmamıştır. Çocuklarda haklı gerekçelerle alınan bademciklerin görevini boğazımızdaki başka dokular üstlenir. Erişkin hastalarda ise zaten bademcik büyük ölçüde fonksiyonunu yitirdiğinden eksikliğinden dolayı bir problem çıkmaz. Ancak tahriş edici etkenlere sürekli maruz kalan kişilerde farenjit tablosu müzminleşebilir. O nedenle sigara, kirli hava boğaz için her zaman zararlıdır.
Bademcik ameliyat yapılmasına karar verilen çocukların ailelerinin yaşadığı en büyük korku anestezi korkusudur. Bu korku aslında yersizdir. Çünkü fazla abartılmakta ve yanlış bilgilere dayanmaktadır. Genel anestezi yurdumuzda yüzbinlerce kez uygulanmakta ancak 20-30 binde bir ölüm duyulmaktadır. Riskin bundan çok daha fazla olduğu durumlarla günlük hayatta sık sık karşılaşmıyor muyuz? Mesela kaldırımda yürürken araba çarpamaz mı? Bu durumda kaldırımda yürümeyelim mantığı elbette kabul edilemez. Ancak ameliyat ne kadar küçük olursa olsun, hafife alınmamalı her türlü tedbiri anestezist gözetiminde almalıdır. Tüm incelemeler sonucu, anestezi uzmanının muayenesinden geçerek “ameliyat olabilir” oluru olan aileler rahat olup, hekimlerine biiznillah güvenmeleri gerekir.

Çocuk gelişiminin her alanında olduğu gibi, tuvalet eğitiminin de her çocuk için geçerli bir başlangıç yaşı yoktur. Ama genellikle çocuklar, anne-babalar farketmeden bu olgunluğa ulaşırlar.

Bebeklerin önemli bir bölümü, gerekli olgunluğa 18-24 ay dolaylarında ulaşırlar ama bazılarınıysa 4 yaşa kadar beklemek gerekebilir. Hiç telaşlanmayın, bunların her ikisi de normaldir.

Çocuğunuzun yeterli olgunluğa ulaşma sürecinin neresinde olduğunu saptamada aşağıdaki liste işinize yarayacak:

  • Kakası düzenli, yumuşak ve şekillidir
  • Kilotunu kendi kendine indirip kaldırabilmektedir.
  • Ev halkının tuvalet/banyo hareketlerini taklit etmeye çalışmaktadır.
  • Kakası geldiğini bir takım fiziksel hareketlerle belli etmektedir veya söylemektedir.
  • Kaka ve çiş anlamına gelen kelimeleri kullanmaktadır.
  • Basit emirleri anlamaktadır (Örnek: oyuncağı al vb.)
  • Tuvalete gitmesi gerektiğini anlatan fiziksel uyarıları anlamakta, ve önceden size söylemektedir.
  • Kakalı bezle kalmayı sevmemekte, istememektedir.
  • 3-4 saatlik kuru dönemleri olmaktadır, mesane kasları idrarını tutacak kadar olgunlaşmıştır.
  • Herşeye olumsuz yaklaşmamaktadır.
  • Eşyaları yerine koyma alışkanlığını edinmeye başlamıştır.
  • Bağımsızlık isteğini belli etmektedir.
  • Yürüyebilmekte ve oturabilmektedir.

Çocuklu aile için seyahate çıkmak, çok eğlenceli ve hoş olabileceği gibi, herkes için alabildiğine yorucu ve sinir bozucu da olabilir. Sonucun nasıl olacağı şu iki etkene bağlıdır:

  • Çocukların yaşa göre davranışlarını bilmek
  • Ciddi ve dikkatli bir planlama

Tatilinizi nerede geçireceğinize karar verdikten sonra oraya nasıl gideceğinize karar vermeye sıra gelir.Büyük çocuklar için uzun araba ve otobüs yolculukları pek sorun olmasa da 2 yaş altı çocuklar için uzun yolda ilk tercihin “uçak” olmasında yarar var.

Hava Yolculuğu
Genel olarak 2 yaş altı bebekler, ayrı bir koltuk işgal etmedikçe iç hatlarda ücretsiz yolculuk yapabilirler. Ne varki, güvenlik gerekçesiyle anne-babanın dizi üzerinde yolculuk artık pek önerilmemekte. Gerçi Türkiye’de bu konuda standard bir uygulama yok ama, örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde Pediatri Akademisi, 2 yaş altı bebeklerin, Federal Havacılık Dairesi’nce onaylı koltuklarda yolculuk yapmasına onay veriyor. Bu durumda, eğer uçakta boş koltuk yoksa, bebek için ayrıca bilet almak gerekiyor. Biraz pahalı bir yol ama, hem güvenliğiniz, hem de rahatınız için bebeğinizin bu tür bir koltukta oturmasında yarar var.

Nerede oturmalı?
Bir diğer konu, uçakta yer seçimi. Rahat giriş çıkış açısından koridor tarafında oturmakta, daha iyisi, önde ya da acil çıkış kapılarının hemen arkasındaki koltuklar bebek ve çocukların gözünüzün önünde daha geniş hareket alanları olması açısından tercih edilmeli.

Yanımıza ne almalı?
Uçuş ve yolculuk sonrası 24 saatte ihtiyaç duyacağınız herşey kabin bagajınızda olmalı. Bu cümlenin altını, Yeşilköy Havaalanında olan bir kaza nedeniyle İzmir Havaalanı’nda valizinden ayrı 24 saat geçirmiş biri olarak özellikle çiziyorum. Aynı şey bagajınızın kaybolması durumunda da geçerli. Sadece en gereklileri alın ama şunları sakın unutmayın:

  • Sandviç türü yiyecekler
  • Yedek kıyafet
  • Alt bezi
  • Kitap, oyuncak
  • Gerekli ilaçlar (ilaçlar için özel-tercihan kilitli- ayrı bir çanta)
  • Kalkış ve inişlerde olası kulak ağrılarını azaltmak için emzik/ biberon (Daha büyük çocuklar için ciklet çiğneyebilir.)

Çocuğunuzun kulak akıntısı yada solunum yolları rahatsızlığı varsa, alması gereken ilaçları doktoruyla konuşun.

Araba Yolculuğu
Otomobil yolculuğunun en önemli unsuru, arabadaki herkesin emniyet kemeri kullanması, bebeklerinse özel araç koltuklarında seyahat etmesidir. Eğer bebeğiniz araç koltuğunda uzun yola alışık değilse bir kaç kısa alıştırma yolculuğu yapın. Yolculuk sırasında sıkılmaması için çocukla konuşmak, yol ve çevre hakkında ona bilgiler vermek, masal vb. anlatmak yararlı olacaktır. Sakın onun hiç bir gerekçeyle koltuğundan çıkmasına izin vermeyin. Çocukların, bazı kuralları tartışmadan kabul etmesi gerekir; bunlardan biri de “her zaman özel araç koltuğunda yolculuk yaparız” olmalıdır. İstanbul trafiğinde her gün rastladığımız önde annesinin kucağında çevreye gülücükler saçarak dolaşan mutlu bebeklerin, en küçük bir kazada ölümcül yaralanmalara maruz kaldığını söylemeye gerek bile yok.

  • Yolculuk hazırlıklarına bir kaç hafta önceden başlayın. Yazarak, tek tek “yanınıza alınacaklar listesi” yapın.
  • Otel rezervasyonunu önceden yapmak olası kötü sürprizlerden sizi koruyabilir.
  • Araba kullanma rekoru denemeyin. 6 saatten fazla durmadan arabada kalabilecek az çocuk vardır.
  • Çocuklar, sabah erken saatte daha rahat yolculuk yaparlar, bunu dikkate alın.
  • Bebek arabada uyuyabiliyorsa ve kendinize “güveniyorsanız” gece yolculuğuda düşünülebilir.
  • Sık mola verin, molalarda top vb. oyunlarıyla çocuğunuzu rahatlatın.
  • Bir kişinin arkada çocuk/larla olması mutlaka gereklidir.

Son söz;araba yolculuğu sırasında çocuğunuza karşı, kararlı, sabırlı ve anlayışlı olun.

Eğlence:
Çocuğunuzun en sevdiği oyuncakları yanınıza almaya çalışın. Sadece araba yolculukları için hazırlanmış oyuncaklar vardır, onları da yolculuk öncesi gözden geçirmekte yarar var. Bu tür oyuncaklar, çocuğun gözünde yolculukla bütünleşeceği için, daha da yararlı olabilir.

Çocuklara yönelik şarkı-masal kasetleri çok işinize yarayacaktır. Kendi şarkılarınızı, seslerinizi de kaydederek, oldukça eğlenceli zaman geçirebilirsiniz.

Kağıt, kalem-boya kalemi bir de masa görevi görecek ters çevrilmiş tepsi, çocuğunuzun yaşı uygunsa size çok rahat nefes aldırabilir.

Şunu unutmamakta yarar var, çocukların dikkat toplama süreleri kısıtlıdır, hiç bir oyun/oyuncak onların ilgisini saatlerce çekmeyecektir. Ancak başlangıçta gözünüzü korkutan araba yolculuğu, çocuğunuz için ummadığınız ölçüde eğlenceli ve öğretici olabilir.

İlk Yardım Çantası
Şunlar mutlaka çantada olmalı:

  • Beden derecesi
  • Tıbbi flaster
  • Elastik bandaj
  • Ağrı kesici
  • Böcek/sinek kovucu
  • Antibiyotik
  • Aile bireylerinin kullandığı her tür ilaç

Çantanın yol boyunca elinizin altında ve kilitli olmasına özen gösterin –kilitleme, özellikle zehirlenme ihtimali olan yaştaki çocuk varlığı durumunda önemlidir.

Hastalık Durumunda
Çok zorunlu değilse, hasta çocukla yada bulaşıcı hastalıklı biriyle temas etmiş çocukla yola çıkmayın. Bulaşıcı hastalığın kuluçka süresini doktorunuza sorun ve yolculuğu bu sürenin sonuna erteleyin.

Uzun yol özellikle de yurtdışı seyahat öncesi çocuk doktorunuzla mutlaka görüşün. Eksik aşınız olup olmadığını belirleyin. Doktorunuzun telefon numaralarını yanınıza alın. Acil durumlarda gerekebileceği için mümkünse gideceğiniz yerde bağlantı kurabileceğiniz doktor adı-telefon numarası edinin.

Araç tutması:
Çocuğunuzu araba tutuyorsa şu önlemleri alabilirsiniz:

  • Yolculuk öncesi çok hafif yemekler yedirin.
  • Hafif giysiler giydirin, arka koltukta ortada oturtun.
  • Sürekli yola bakmasını sağlamaya çalışın, okuma, oyun vb. işler yaptırtmayın.
  • Güneş gözlüğü takın
  • Arabada sigara içmeyin
  • Arabaya temiz hava girmesi için ara ara cam açın.
  • Gerekirse doktorunuzun önerdiği bulantı önleyici ilaçlar verin.

Yiyecek-İçecek
Yol için yeteri kadar sandviç vb. kuru gıda bisküvi, kraker, meyva mutlaka gerekir. Çok tuzlu gıdalar su ihtiyacını dolayısıyla da tuvalet molası sayısını artırır, pek alınmamasında yarar var. Bebekler için olabildiğince hazır ve tek kullanımlık ürünleri tercih edin. Termos ve su mutlaka olsun.

Olabildiğince herkesin yiyeceğini ayrı paketlemeye çalışın.

Diğer gereksinimler

  • Kağıt havlu, ıslak mendil yeterince alınmalı.
  • Kirli çamaşırlar ve arabada kusma durumunda kullanmak için bol miktarda plastik poşet/torba.
  • Ara sıra da olsa altını ıslatanlar için yatağa serilecek plastik örtü.
  • Çocuğunuzun karanlıkta uyuma sorunu varsa küçük bir ışık kaynağı.
  • Aşırı sıcakta koltuğa sermek üzere çarşaf/havlu.
  • Şemsiye –çocuğunuz için de olmasında yarar var.

 

Anestezi uzun yıllar, ihmal edilmiş ve gerekli ilginin esirgenmiş olduğu bir dal olmuştur. Son yıllarda, özellikle anestezideki sağlık teknolojisi gelişmeleri, ister istemez ilginin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Ayrıca, sağlık hizmetini talep edenlerin bilinçlenmesi anestezinin artık dikkatten kaçmamasını sağlamıştır.

Günümüzde anestezi, branşlaşmaların olduğu, son derece yüksek teknolojiye sahip cihazlarla çalışan, oldukça kapsamlı bir bilim dalı durumundadır.

Konu en değerli varlıklarımız, çocuklar olduğunda anestezinin önemi farklılık kazanmaktadır. Çocuklara her hangi bir cerrahi girişim öngörüldüğünde, aile öncelikle anestezinin neden olabileceği olası komplikasyonlar nedeniyle gerilim içinde olmaktadır. Bu gerilimin giderilmesinde, anestezistin operasyon öncesinde aileyle görüşmesinin büyük önemi vardır. Bu görüşme/tanışma sırasında yeterli güven ortamı oluşmalıdır.

Anestezide ciddi komplikasyonların oluşması olasılığı ancak 1/1.000.000-milyonda bir- düzeyindedir. Ancak doğaldır ki, bu oranlar gerekli teknolojiye sahip uzmanlaşmış ekiplerle olasıdır.

Aileyle gerekli iletişim kurulduktan sonra, aileyle birlikte hareket ederek çocuğun yaşamakta olduğu gerilim giderilmeye çalışılmalıdır.

Her türlü sorununda yanında anne ve babası olan çocuk hiç tanımadığı, değişik kıyafetler giyen birisiyle tanışmaktadır. Bu kişi kendisine dokunan ve bir takım girişimler yapmaya çalışan biridir. Doğal olarak, bu kişiden ve alışık olmadığı hastane ortamından rahatsız olmakta ve acı vereceğini düşündüğü girişimlerden endişe duymaktadır. Bunun sonucunda, çocuk belirgin ankisiyete içine girmektedir. Bu aşamada anestezist ile çocuk arasında kurulacak ilişki son derece önemlidir. Operasyon öncesinde görüşme odasında dizlerinin üzerine çökmüş, elinden geldiğince çocuğa yakın ve sıcak olmaya çalışan bir anestezist bunu sağlamada daha şanslı olacaktır.

Cerrahi girişimin uygulanacağı çocuk belki de ilk defa anne ve babasından ayrılacak ve hiç tanımadığı insanlarla bilmediği bir ortama gidecektir. Bunun sonucunda, yaşadığı gerilimi tolere edemeyen ve/veya etmesine yardımcı olunmayan çocuk ajite olacaktır. Böylesi bir ortamda anne ve babanın gerilimi misliyle artacaktır.

Anestezist, yüklendiği görevin bir parçası olarak operasyon öncesi görüşme sırasında psikolojik yaklaşımla çocuk ve ailesini yatıştırırken, bir takım ilaçları da kullanması da gerekecektir. Olumsuz bir tavır içinde olan çocuk, büyük bir olasılıkla bu ilacı almaya direnç gösterecektir. Bu sakinleştirici ilaçlar;

  • ağızdan,
  • kalçadan,
  • burundan,
  • makattan verilebilir.

Sakinleştirici ilaçları almış olan çocuk, ilacın etkisinin başlaması sürecinde anne ve babasıyla yalnız kalacaktır. Bu dönemde anne ve baba dikkatli olmalıdır. Çocuk mümkün olduğunca yatakta tutulmalıdır. Çünkü, sakinleştirici uygulanmış çocuklar hareketlerini kontrol edemezler. Bu durum, çocuk kontrolsüz bırakıldığında bir takım zararların gelişmesine neden olabilecektir.

Sakinleşmiş olan çocuk artık anestezi ve cerrahi ekiple birlikte ameliyat salonundadır.

Çocuklarını çalışarak büyüten anneler bunun yaşamlarındaki en zor şey olduğunu söylerler. Çalışan annelerin bir bölümü ekonomik yetersizlikler nedeniyle çalışmak zorunda oldukları, diğer bir bölümü ise ekonomik bağımsızlıklarını kaybetmemek veya mesleklerinden uzak kalmamak için çalışır. Her iki koşulda da çalışan annelerin en önemli sorunları aşağıdaki şekilde gruplandırılabilir;

  1. Çocuk bakıcısı arayışı,
  2. Aşırı sorumluluk yüklenme, zihinsel ve bedensel yorgunluk,
  3. Suçluluk duygusu.

a. çocuk bakıcısı arayışı

Çocuğunuza kimin bakacağına doğumdan önce anne ve baba birlikte karar verin.

Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir akraba ise:

Bu kişinin çocuğunuza bakmaya gerçekten gönüllü ve uygun olduğundan emin olun,

Bu kişiden çocuğunuza mümkünse kendi evinizde bakılmasını isteyin,

Çocuğunuzun geceleri ve hafta sonları sizinle kalmasını sağlayın,

Bu kişiye çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizi açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bildirin.

Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir çocuk bakıcısı ise,

Bu kişinin çocuk bakıcılığı için gerçekten yeterli ve uygun olduğundan emin olun,

Bu kişiden çocuğunuza kendi evinizde bakılmasını isteyin,

Evinizde yatılı kalarak çocuğunuza bakmasını talep etmeyin,

Bakıcının çalışma düzenini ve iş tanımını önceden belirleyin, çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizle birlikte açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bu kişiye bildirin,

Yeterli bir süre çocuğunuza bu kişiyle birlikte bakın ve çalışmaya başlamadan önce aşamalı olarak günün belirli saatlerinde evden uzaklaşarak çocuğunuzu bu uzun süreli ayrılığa yavaş yavaş alıştırın.

Çocuğunuza bakıcı ararken şunlara dikkat edin;

Bakıcıda aradığınız özellikleri önceden sıralayın ve önceliklerinizi belirleyin (tıpatıp beklentilerinize uygun biri karşınıza çıkmayabilir),

Bakıcıyı mümkünse evinde ziyaret edin, çocuklarıyla ilişkisini gözlemleyin,

Referanslarıyla ve komşularıyla görüşün, gerekli belgeleri temin edin.

Çocuğunuza bakıcı ararken şu özelliklere sahip olmasına dikkat edin;

Temiz, düzenli ve dürüst olmasına,

Aile yaşantısının düzenli olmasına,

Dakik ve elinin çabuk olmasına,

Sevecen ve güleryüzlü olmasına,

Esnek ve hoşgörülü olmasına, katı-kuralcı olmamasına,

Yeniliğe ve değişime açık olmasına, sabit fikirli olmamasına,

Sorumluluk ve insiyatif sahibi olmasına,

İletişim becerisinin olmasına,

Yaş ve kişilik olarak bakılacak çocuğun annesine benzemesine,

Sabırlı olmasına,

Eğitimli, kendini yetiştirmiş ve bilinçli olmasına,

Çocuğu ya da işe devamını etkileyecek bir rahatsızlığının olmamasına,

Sigara içmemesine.

b. aşırı sorumluluk yüklenme, zihinsel ve bedensel yorgunluk

Çalışan annenin en önemli sorunu aşırı sorumluluk yüklenmesi ve yorgunluktur; çünkü bu sorun annelere çözümsüz ve başa çıkılamaz gibi görünür. Alışıldık bir düzen vardır; evde ve işte yapılacaklar zaten belirlidir, şimdi hepsine geceyi gündüze katan bir bebek eklenmiştir ve gün 24 saattir, dolayısıyla yorgunluk kaçınılmazdır. Böyle değerlendirince, gerçekten de çalışan anne için yapılacak pek birşey yok gibi görünüyor. Oysa ki, durum hiç de öyle umutsuz değil, çalışan anneler iş listelerini pekala hafifletebilirler;

Gerek evde gerekse işte, yükünüzün arttığı dönemlerde bir süre yalnızca acil ve önemli olan işlerinizle ilgilenin

Bazı işleri başkalarına devretmeyi deneyin, işyerinde iş arkadaşlarınızdan; evde ise eşinizden, varsa diğer çocuklarınızdan veya yakınlarınızdan yardım isteyin. Çocuğunuz yokken evinizle, kadın olduğunuz için eşinizden daha çok ilgilenmiş olabilirsiniz, bu aynı düzenin devam edeceği anlamına gelmez.
Eşiniz yeni doğan bebeğinizi emziremez belki ama, bugüne kadar hep sizin hazırladığınız akşam yemeğini hazırlayabilir. Aile içinde yapılabilecek ufak düzenlemeler size kısacık da olsa rahat bir nefes alma olanağı sağlayacaktır.

Yükünüzün çok arttığını hissettiğiniz yerde bazı alışkanlıklarınızdan tamamen vazgeçin, bunun için kendinize önceden “vazgeçilebilirler listesi” bile hazırlayabilirsiniz. Örneğin, ev işleri için düzenli bir yardımcı alamıyorsunuz ve iki haftada bir mutlaka mutfağın dolaplarının temizlenmesini gerekli buluyorsunuz ve artık buna ayıracak zamanınız yok. Eşiniz hayatta yapmaz böyle bir işi, anneniz çok yaşlı, akadaşınıza böyle bir şeyi teklif etmeyi düşünemezsiniz bile… O zaman bu alışkanlığınızdan vazgeçin ya da bu düşüncenizi terkedin; iki haftada bir mutlaka mutfağının dolaplarının silinmesini gerekli bulan bir kadın değilsiniz artık. Mutfak dolapları bekleyebilir, arkadaşlarınız bekleyebilir, müşteriler ve hatta müdürünüz bile bekleyebilir, ama çocuğunuz bekleyemez. İnsan yaşamında pek çok şeyden istifa edebilir herhalde, ancak annelikten istifa edemez.

c. suçluluk duygusu

Dozu değişmekle birlikte hemen her çalışan annenin yaşadığı bir duygudur suçluluk. Bu duyguyu hafifletmek için şöyle düşünebilirsiniz;

- çalışmak zorundayım (çocuğum için para kazanmam gerekiyor)

- çalışmayı seviyorum (çocuğum mutlu bir anneyi hakediyor)

Çalışan annelerin çoğu (ekonomik zorunluluklar nedeniyle doğumdan sonra işe başlayanlar dışında) çocuk sahibi olmadan önce de, çalışan kadınlardır. Önceden çalışma hayatı olan, üretken bir kadının uzun süre evde oturması, mesleki kaygılar, sosyal ve duygusal tatminsizlikler doğurur. Oysa her çocuk mutlu, üretken, kendisiyle barışık bir anneyi, kendisi için işini terketmiş, saçını süpürge etmiş bir anneye tercih eder. Unutmayın ki çocuğunuz sizin aynanızdır; siz mutluysanız o da mutlu olur, siz kaygılıysanız o da kaygılıdır, siz hayatla hep kavga ederseniz o da kavga eder.

İşlerinizi planlı yaparak, hiçbir şey için çocuğunuza ayırdığınız zamandan çalmayarak ve bu zamanı en verimli şekilde değerlendirerek suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışın. Hafta sonu onunla başbaşa yapacağınız bir doğa gezisi, haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar onunla birlikte olup hiçbir şey paylaşmamaktan çok daha iyidir. Çocuğunuzla birlikte olduğunuz süre değil, bu süreyi nasıl değerlendirdiğiniz önemlidir. Bu sürenin azlığına ya da çokluğuna değil, çocuğunuzla kurduğunuz ilişkinin kalitesine ve bunu geliştirmeye odaklanmaya çalışın.

Suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırken pratikte sizi zorlayan durumlarla karşılaşırsınız, bunların üzerinde çok fazla durmamaya gayret edin. Örneğin; çocuğunuzu kreşe veya bakıcı annesine bırakıp işe giderken ilk zamanlar arkanızdan bir süre ağlayacaktır, bu çok doğaldır.* Çocuğunuz bazen size bir yabancı gibi davranacaktır, babaannesine daha düşkün olacaktır veya bakıcı annesine “anne” diyecektir. Bunlar kuşkusuz her anneyi üzer ve suçluluk duygusunu artırır. Bu gibi durumları çocuğunuza bakan kişiye atfetmemeye çalışın, hatta çocuğunuz kendisine bakan kişiyi bu kadar sevdiği için sevinin. Bu durumları çocuğunuzun size verdiği bir mesaj olarak da algılayabilirsiniz; onunla daha çok birlikte olun ve oynayın.*2

Unutmayın,
çalışan bir annenin çocuğu olmak hayatta insana kaybettirdiklerinden çok daha fazla şey kazandırır.


* Haftalarca süren ağlamalar ve bunlara eşlik eden başka sorunlar varsa, mutlaka bir uzmana başvurun.

*2 Annenin herhangi bir sebeple çocuğuna karşı ilgisiz olduğu durumlar burada söz edilenin dışındadır ve bunlar ayrıca ele alınmalıdır.

Çocukluk çağı, insanların bulaşıcı –enfeksiyon- hastalıklarına en sık tutuldukları dönemdir ve son yıllarda, gerek bu alanda kullanılan ilaçlar, gerekse alınan genel önlemler sayesinde bulaşıcı hastalık sıklığı, özellikle gelişmiş ülkelerde belirgin derecede azalmıştır. İçme ve kullanma sularının temizliği ile tifo ve kolera gibi öldürücü hastalıkların kontrol altına alınması, yaygın aşılama ile çiçek hastalığının tümüyle ortadan kaldırılması sağlanmış, çocuk felci hastalığı ise yok edilme aşamasına gelmiştir. Bu arada, ülkemizin, Dünya sağlık Örgütü kaynaklarına göre 1999 yılında dünyada çocuk felcinin hala görüldüğü birkaç yerden biri olduğunu belirtmek, hala gerek genel olarak devletin, gerekse anne babaların dikkatli davranması gerektiğini göstermektedir.

                             Şunlara Dikkat!

  • El yıkamaya özen gösterin
  • Gerekli yerleri dezenfektan maddelerle temizleyin
  • Çocuklarınızın kendi ağız ve burunlarına dokunmalarını engelleyin
  • Çocukların evcil hayvanları öpmelerini önleyin
  • Etlerin iyi pişirilerek yenmesini sağlayın
  • Temiz içme suyu kullanın
  • Et ve et ürünlerini üzerinde kesmek için, tahta değil plastik maddeler kullanın
  • Çiğ yumurta yemekten sakının
  • Çiğ yenen sebze ve meyveleri mutlaka mikroplardan arındırın
  • Olabildiğince küçük çocuk bakımevi-kreşleri tercih edin
  • Menenjitli ya da hepatitli hastalarla temas sonrası mutlaka hekime başvurun
  • Çocuklarınızın gerekli aşılarının yapılmış olduğundan emin olun

Ancak, evde alınan basit önlemlerle, özellikle mide barsakları etkileyen enfeksiyonlara karşı başarı kazanmak mümkün olsa da, solunum yollarını etkileyen bulaşıcı hastalıklara karşı alınan önlemlerin başarı şansı daha azdır.

Bulaşıcı Hastalıklar Nasıl Yayılır?

Burun , ağız ve göz salgıları, solunum yolu enfeksiyonlarının bulaşmasına yol açan temel kaynaktır. Ellerin ağıza ve buruna götürülmesi ve öpüşmek, hızla yayılmaya neden olur. Bebekler ve küçük çocuklar genelde herşeye elleriyle dokunur ve ellerini ağızlarına götürürler. Bir de buna ülkemizde çocukları öpme ve öpüşmenin geleneksel olarak yaygınlığını eklerseniz, varılan sonuç daha kötü olacaktır.

Öksürük ve hapşırık sonrası havaya yayılan damlacıklar, bir süre havada asılı kalarak, yayılıma neden olurlar.

İshal ve sarılık gibi hastalıklar, kakayla bulaşmış ellerin ağıza götürülmesi yoluyla bulaşır. İdrarın aksine, kakada çok sayıda bakteri bulunur.

Evde içme suyu klorlamak için:10 litre suya 25 damla çamaşır suyu damlatın, 30 dakika bekleyin!

Ülkemizde, pişmeden yenen sebzeler –marul, taze soğan, maydanoz vb.- pis sularla sulanabilmekte ve bu tür gıdaların normal musluk suyuyla yıkanması, yeterli temizliği sağlamamaktadır

Sebze ve meyveleri mikroplardan arındırmak için: 1 litresine 30 damla çamaşır suyu damlatılmış su içeren kap içinde yarım saat bekletin!

  • Döküntülü hastalıklardan kimileri –örneğin suçiçeği- içi suyla dolu kabarcıklarda bulunan mikroorganizmalarla bulaşır. Ancak her döküntülü hastalık cilt temasıyla bulaşmaz.
  • Pişmemiş et, oldukça yüksek oranda -%20-50- bakteri bulundurur, çiğ yumurtanın hastalık bulaştırma riski %1 den azdır.
  • İyi yıkanmamış biberon vb malzemeler, solunum ve mide barsak hastalıklarının yayılımında önemli yer tutar.
  • Tarak, fırça, şapka gibi eşyalar da, bulaşıcı cilt hastalıkları açısından önemlidir.


Evde alınabilecek önlemler:

El yıkama: Önceleri, el yıkamanın sadece mide barsak hastalıklarını önlemede etkin bir yöntem olduğu düşünülürdü, oysa artık, solunum yolu enfeksiyonlarının da yayılımının bu yolla belirgin derecede azaldığını biliyoruz. Sabun kullanılmasa bile, ellerimizi sadece suyla yıkayarak bir ölçüde yarar görürüz.

·      Tuvalet sonrası,

·      Bebeklerin altlarını değiştirdikten sonra,

·      Nezle, grip vb durumlarda burun silinmesinin ardından,

·      Akvaryum suyuna dokunulduktan sonra, eller mutlaka yıkanmalıdır

Özellikle tuvalet sonrası çocukların el yıkaması mutlaka denetlenmeli, kreş ve gündüz bakım evlerinde bu konu üzerinde çok daha hassasiyetle durulmalıdır.

Gerekli yerlerin dezenfektan maddelerle temizlenmesi: dezenfektan maddeler, bakterilerin çoğunu öldürür. Özellikle, bebeklerin alt değiştirme yerlerinin, oyuncaklarının, biberon, tabak, bardak vb. malzemelerin dezenfekte edilmesi, barsak hastalıklarının yayılımını büyük ölçüde sınırlandırır. Üst solunum yolu enfeksiyonu geçirenlerin burun salgılarının bulaştığı yerlerde, viruslar 6 saate kadar canlı kalabilirler.

Çocukların kendi ağız ve burunlarına dokunmalarının engellenmesi: Bu önlem solunum yolu enfeksiyonlarının yayılımını sınırlandırır, ancak bebeklerde bunu sağlamak pratikte olanaksızdır. Burundan sonra göze götürülen eller, gözde enfeksiyon gelişmesine ortam hazırlarlar.

Çocukların yanında sigara içilmemesi: Sigara dumanı, soğuk algınlığı, öksürük, kulak iltihapları ve astım gibi solunum yolu hastalıklarının şiddetini artırır.

Çocukların hayvanları öpmelerinin önlenmesi: Hayvanlarla çok yakın temas, paraziter hastalıkların yayılımına neden olur. Hayvan sevmeyi elle sevmek ve ardından el yıkamayla bütünlersek, yeterli önlem almış oluruz.

İçme suyunun temizliğine özen gösterilmesi: Sağlık bakanımızın bile, içtiği su yoluyla tifoya yakalandığı haberinin basında yer aldığını düşünürsek, içme suları konusunda titiz olmalıyız. Kapalı ambalaj içinde satılan her su yeterince denetlenmemiş olabilir. 10 litre içme suyu içine 25 damla çamaşır suyu damlatarak, kolera dahil su yoluyla bulaşan her hastalığa karşı önleminizi almış olursunuz.

Etlerin iyi pişirilerek yenmesi: İyi pişmemiş etler, ishale yol açan bakterileri barındırırlar. Çiğ etler, pişmeye hazırlandıktan sonra, eller ve çiğ etin temas ettiği, kesme, tahtası, bıçak, tabak gibi malzemeler çok iyi yıkanmalıdır. İçleri iyi pişmemiş –kırmızı görünümlü- et çocuklara yedirilmemelidir. Etler pişirildikten sonra, çiğ iken içinde tutuldukları tabak içinde kesinlikle servis yapılmamalıdır.

Et ve et ürünlerini üzerinde kesmek için, tahta değil plastik maddeler kullanın: Mikroorganizmalar, tahta yüzeylerden yeterince temizlenemezler. Temizlik açısından plastik maddeler daha güvenlidir.

Çiğ yumurta yemekten sakının: Yumurta sarısı katı pişmiş olmalıdır. Aksi takdirde, yumurta içinde varolan olası bakteriler ölmeyecektir. Şunu da ekleyelim ki, yumurta yoluyla mikrop alma riski %1 den azdır.

Pişirilmeden yenen gıdaların yıkanmasına özen gösterin: Marul, taze soğan, domates vb. çiğ yenen gıda maddeleri, özellikle yaz döneminde 1 litre su içine 30 damla çamaşır suyu damlatarak klorlanmış su içinde 30 dakika bekletilmelidir.

Olabildiğince küçük çocuk bakımevi-kreşleri tercih edin: Kendi evlerinde bakıcılar tarafından bakılan çocuklar, enfeksiyon açısından an düşük risk altındadırlar. Kreşdeki çocuk sayısı arttıkça, risk artar. Soğuk algınlığının özellikle 1 yaşına kadar önemli komplikasyonlara yolaçtığı gerçeğinden yola çıkarak, mümkünse 0-1 yaş grubu bebekleriniz için kendi evinizde bakıcıyı, kreşlere tercih edin.

Menenjitli ya da hepatitli hastalarla temas sonrası mutlaka hekime başvurun: Özellikle 4 yaş altı çocuklarda antibiyotik kullanarak, kimi tür menenjitlerin gelişimi önlenebilir. Benzer şekilde, hepatitle temas sonrasında da, kullanılabilecek ilaçlar vardır, bunu mutlaka bir çocuk hekimiyle görüşün.

Çocuklarınızın gerekli aşılarının yapılmış olduğundan emin olun: Ciddi enfeksiyonlara karşı aşılı olmak son derece önemlidir. Ne var ki, ülkemizde bu konuda ciddi ve standard bir uygulama yoktur. Her çocuk hekimi, kendine göre bir aşılama şeması uygulamakta, dünyanın bir çok ülkesinde zorunlu olan aşılar, Türkiye’de zorunlu değildir. Bu durum özellikle HIB aşısı için geçerlidir; HIB aşısı, 0-4 yaş arası çocuklarda, önemli bir menenjit türünü %90 oranında önleyebilmektedir. Her hekim ziyaretinde aşı kartınızı hekime gösterip, eksik aşısı olup olmadığını sorun. Bir diğer nokta da, bu yolla, aşılama protokolünde olabilecek değişikliklerden zamanınızda haberiniz olacaktır.

Çocuğunuzu tümüyle izole etmeye çalışmayın: Aile içi tecrit konusu tartışmalıdır. Çocukta hastalık belirtileri ortaya çıktığında, artık etken mikroorganizma, diğer aile bireylerine de çoktan bulaşmıştır. Zaten bir çocuğu aynı ev içinde tümüyle izole etmek de pratikte olanaksızdır.


Sık Hastalanan Çocuk

6 yaşından küçük çocuklar, yılda ortalama 6-8 kez soğuk algınlığı geçirirler. Bu sayı 2-3 yaş grubunda, özellikle o yıl kreşe başlanmışsa, çok daha artar. Bundan kurtulmak mümkün mü? Evet! Çocuğunuz, diğerleri gibi büyüyecek, ve hastalanma sayısı yılda 1-4 arasına düşecek!

Çocuklarda soğuk algınlığı ve “üşütme”ye yol açan ikiyüzün üzerinde virüs vardır. Bir hastalığa yol açan virüs, aynı vücutta bir kez daha hastalık yapmaz. Her bir virüsün, hafiften ağıra değişik belirtileri ve bulguları vardır. Bir virüs, örneğin rinovirüs, hafif bir burun akıntısıyla sınırlı kalan belirti verirken, bir başkası, örneğin influenza virüsü, ateş, halsizlik, eklem ağrıları gibi ciddi hastalık hali oluşturabilir. Başka kimi virüsler, bulantı, kusma, ishal gibi sindirim sistemini ilgilendiren belirtiler verir.

Çocukların hastalanması, virüslerle de sınırlı değildir. Bir virüsün etkisiyle zaten hasta olan çocuk, orta kulak iltihabı yada bronşit gibi bakteriyel ikincil enfeksiyona yakalanır. İşte her fırsatta çocuğumuza içirdiğimiz şişelerce antibiyotik, sadece bu durumda -bakterilerle oluşan ikincil enfeksiyon varlığında- gereklidir. Virus enfeksiyonlarını antibiyotik tedavi edemez, bu tür enfeksiyonlar, kendi kendine geçer. Yapılacak tek iş, çocuğu rahatsız eden bulguları azaltıp onu rahatlatacak ilaçlar kullanmaktır. Bol bol dinlenme ve bol sıvı alımı, en az ilaç alımı kadar önemlidir.


Çocuğumuza grip aşısı yaptıralım mı?

Grip mevsimi geldi! Çevremizde bol bol hapşıran, aksıran, öksüren insanlar görmeye başladık bile. Aralık- Ocak ayına doğru, bu görüntüler daha da artacak hiç şüpheniz olmasın.Çözüm olarak, aklımıza ilk gelen grip aşısı oluyor. Peki, çocuğumuza grip aşısı yaptıralım mı? Cevabımız, aşağıda sıralayacağımız istisnalar dışında “hayır” olacak.

Kimlere grip aşısı yapılmalıdır?

Grip aşısı, 6 ayını doldurmuş olmak kaydıyla, aşağıdaki durumlarda yapılmalıdır:

  • Astım gibi süregen akciğer hastalığı olan çocuklara
  • Kalp ve kronik böbrek hastalığı olan, orak hücre anemisi adlı kan hastalığı olan çocuklara,
  • Şeker hastalığı olanlara,
  • AIDS virüsü taşıyanlara,
  • Aspirin tedavisi görenlere,
  • Bağışık sistemi zayıflatan ilaçları kullanmak zorunda olan çocuklara
  • Yukarda sıralanan sorunları olan çocuklarla sık sık birarada olanlara
  • Rutin takip sırasında geçirilen hastalıklar nedeniyle çocuk doktorunun aşı yapılmasını gerekli gördüğü çocuklara.

 

Belki size inanılmaz gelecek, ama beni başlangıçta çok şaşırtan bir gözlemimle söze başlamak istiyorum

  • Çocukların hekime başvurma nedenlerinin başında belki de ateş gelmektedir,
  • Ülkemizde ailelerin çoğu çocuklarının ateşlerini ölçmemekte yada ateş ölçmeyi bilmemektedir!

Herşeye rağmen, annenin ellerini yada dudaklarını çocuğun alnına koyarak geleneksel yolla ateş ölçmesi, dereceyi göstermese de, %80 oranında ateş varlığını göstermektedir. Ne var ki, ateş konusunda, eski bilgilerimiz değişti, ve ateşin kaç olduğunu bilmekte yarar var. Bunun için de, ateş ölçme yolları hakkında kısa hatırlatmalar gerekiyor.

En güvenilir ateş ölçümü, civalı derecelerle makattan yapılan ölçümlerdir.

Makattan ölçüm: -Bebeklerde önerilir

  • Önce, dereceyi sallayarak, ateşi 36.5C ye düşürün,
  • Makattan ölçecekseniz, önce sabunlu suyla, sonra alkolle derecenin ucunu temizleyin,
  • Büyük çocukları yüzüstü, bebekleri sırtüstü yatırın
  • Derecenin metalik renkli ince ucunu vaselin benzeri bir kreme batırarak kayganlaştırın
  • Dereceyi 2-2.5 cm kadar makattan içeri itin
  • 3-4 dakika bekleyerek dereceyi çıkarın ve okuyun.

Ağızdan ölçüm:-Büyük çocuklar için önerilir

Makattan ölçüme ek olarak;

  • Dereceyi ağız içine yerleştirmeden önce suyla durulayın
  • Dereceyi dil altına yerleştirin
  • Ağzın iyice kapalı kalmasına dikkat edin.

Koltuk altından ölçüm:

  • Koltuk altını kurulayın
  • Dereceyi yerleştirdikten sonra kolun iyice sıkıştırılmasına özen gösterin
  • 4-5 dakika bekledikten sonra dereceyi okuyun

Kulak Dereceleri: Doğru kullanıldıklarında çok güvenilirdir, ne var ki sıklıkla yanlış kullanılmaktadır. Pahalı olmaları nedeniyle çok yaygınlaşamamışlardır. Her markanın kullanım kılavuzu dikkatle okunmalı ve iyice el alışkanlığı sağlandıktan sonra kullanılmalıdırlar.

Digital Dereceler: Normalde oldukça güvenilir olmalarına rağmen, pil zayıflaması yada yere düşürülme nedeniyle yanlış ölçüm yapabilirler.

Alın dereceleri: Bizim deneyimlerimize göre en güvenilmez derece tipi bunlardır, zaten ülkemizde çok yaygın değillerdir.

Çocuklarımızın her türlü hastalıktan uzak olmasını isterken, maalesef ismi bile ürkütücü gelen bazı hastalıklar çocuklarda sık görülmekte.Bunların başında “Bronşial Astım” dediğimiz hastalık gelmektedir. Astım, okul devamsızlığına neden olan hastalıklar arasında ilk sırayı almaktadır.

Astım, ağırlık düzeyine gore kendi kendine veya tedavi ile düzelebilmektedir. Solunum yollarının değişik uyaranlara karşı (ev tozları, mantarlar, hayvan tüyleri, hamamböceği, çiçek ve ağaç polenleri, çimenler vs.) aşırı hassasiyeti ve bunun sonucunda solunum yollarının tıkanması ile hastalık ortaya çıkar. Son yıllarda tüm dünya ülkelerinde astım görülme sıklığının arttığı görülmektedir. Çocukluk çağında astım, erkeklerde kızlara göre iki kat fazla görülmektedir. Erişkin dönemde ise bayanlarda daha sık görülür.

Astım gelişiminde bazı risk faktörleri söz konusudur.

Ailesel ve genetik faktörler, ailede allerjinin varlığı en önemli risk faktörüdür. Ayrıca viral solunum yolu hastalıkları da astım ataklarını provoke eder.

Çocuklarda astım kliniği, çok hafiften hayatı tehdit eden ağır tablolara kadar değişkenlik gösterir. Solunum yollarındaki daralmanın derecesine göre belirtiler ortaya çıkar.Bunlar,

  • göğüste daralma hissi,
  • hırıltı,
  • nabız ve solunum sayısında artma
  • ve nadiren de nefes darlığı, morarmadır.

Aşağıdaki maddelerin varlığı, astım tanısı konmasına yardımcı olur:

  • Tekrarlayıcı nitelikteki hırıltı (ıslık çalar tarzda),
  • nefes darlığı ve öksürük atakları,
  • kronik gece öksürükleri,
  • belirtilerin özellikle gece ve sabaha karşı ortaya çıkması,
  • ailede astım veya diğer allerjik hastalıkların bulunması .

Bir çocukta yaşı ne olursa olsun, üç veya daha fazla hırıltı atağı, aksi kanıtlanıncaya kadar astım kabul edilir.

Ne yapmalıyız?

Erken çocukluk çağında tekrarlayan astım krizi geçiren çocukların pek çoğunda dört-beş yaş civarında iyileşme görülmektedir. Bunun nedeni, bu yaşlarda solunum yolu çapının artışı ve elastik dokunun gelişimidir.

Çocukluk çağında astım tedavisinin en önde gelen ve önemli amaçlarından birisi astımın gelişimini önlemek olmalıdır.

Çevresel faktörler ve yaşam tarzının kontrolü ile riskin azaltılması mümkündür. Bunun için ev içi ortamın düzenlenmesi başta gelmektedir.

  • Ev tozu akarlarının ortadan kaldırılabilmesi için üretilmiş olan özel elektrikli süpürgeler,
    akarları öldürmeye yarayan ilaçlar
    çocuğun odasındaki halının kaldırılması,
    yün ve kuştüyü yatak, yorgan ve yastıkların elyaf ile değiştirilmesi, bu mümkün değilse yatakların naylon ile kaplanması,
    çarşaf ve perdelerin sık sık yıkanması
    Tüylü oyuncaklar ve evcil hayvanların (kedi, köpek, kuş) uzaklaştırılması.
    Aile fertlerinin sigara içmemesi
    Viral enfeksiyonlar, astım ataklarını arttırdığı için özellikle kışın kalabalık ve kapalı ortamlara girilmemesi.
    Hava kirliliğinin arttığı dönemlerde gereksiz fizik aktiviteden sakınılması,
    Sigara dumanı, toz, parfüm, boya, duman gibi etkenlerden kaçınılması,
    Solunum yolu enfeksiyonu olan hastalarla temas edilmemesi.

Aspirin gibi bazı ilaçlar da astım atağı ortaya çıkarabilir. Duyarlı olduğu bilinen kişilere bu ilaçlar verilmemelidir.

Bir başka nokta da bebeklik çağındaki beslenme ile ilgilidir. Anne sütü ile beslenme allerji riskini azaltır, bu nedenle mümkün olduğunca uzun süre anne sütü verilmeli, ek gıdalara dördüncü aydan önce başlanmamalıdır.

Orta ve ağır astımlı hastalara her yıl grip aşısı yapılmalıdır.

Kişilik, bireyin iç ve dış çevresiyle kurduğu, diğer bireylerden ayırt edici tutarlı ve yapılaşmış bir ilişki biçimidir. Kişilik, bir insanın duyuş, düşünüş ve davranış tarzını etkileyen faktörlerin kendisine özgü bir örüntüsüdür. Ayrıca çok kapsamlı bir kavram olup, bireyin, biyolojik ve psikolojik, kalıtsal ve edinik bütün yeteneklerini, dugularını, isteklerini, alışkanlıklarını ve bütün davranış özelliklerini içine alır. Kişilik devamlı olarak içten ve dış çevreden gelen uyarıcıların etkisi altındadır ve doğuştan yaşamın sonuna kadar bir oluşum süreci içindedir.

Kişilik gelişinimi bilmek ve bu gelişinin nasıl bir yol izlediğini saptamak önemlidir. Ancak bu sayede insanların neden birbirinden farklı olduğunu, olaylara karşı neden farklı tepkilerde bulunduğunu anlayabiliriz. Bunun yanı sıra kişiliği etkileyen faktörleri bilirsek sağlıklı düşünebilen, kendine yetebilen, bağımsız harekat eden gerek topluma gerek kendisine faydalı bireyler yetiştirebiliriz.

Kişilik çoğu zaman karakter ve mizaç kavramları ile karıştırılır. Hatta bazen bu terimlerin eş anlamda kullanıldığı olur.Halbuki bu kavramlar kişilikle aynı anlama gelmez, bu kavramlar kişiliğin bir parçasıdır. Karakter öğrenmeyle kazanılır.Ve bu öğrenme insanın içinde bulunduğu toplumun ahlak anlayışı ve değerler sistemine uygun bir davranış tarzı benimseyip benimsemediğidir. Mizaç ise otonom sinir sisteminin özelliği ve iç salgı bezlerinin az veya çok çalışması gibi kalıtımla gelen fizyolojik özellikler tarafından meydana gelir yani üzerinde beden kimyası etkilidir. Çabuk kızmak, soğuk kanlılık, sıcak kanlılık vs. Tekrarlamak gerekirse kişilik karekter ve mizaçıda içine alan daha kapsamlı bir kavramdır.

Kişiliği ve davranışları etkileyen en önemli faktörlerden biri de, benliktir. Benlik insanın kendi kendini görüş ve kavrayış tarzıdır; bu bakımdan kişiliğin öznel yanını oluşturur. Benliği analiz edersek şunlar karşımıza çıkacaktır.

“ Ben neyim? Bu sorunun cevabını bazı kimseler, daha çok olumsuz olarak, yani “ben becereksizim, çirkinim, soğuk insanın biriyim” diye cevaplayabilir. Bir başkasının ise kendi hakkında “Ben akıllıyım, güzelim, becerikliyim ve sevimliyim”diye daha olumlu bir kanısı olabilir.

“Ben ne yapabilirim? Bende ne gibi yeterlilikler var”, “Ben iyi konışurum, güzel resim yaparım, müzikten anlarım ya da ben matematikte iyi değilim, iyi sporcu olamam” gibi kendimizde ne gibi yeteneklerin olduğuna dair olumlu ve olumsuz değerlendirmelerimiz kendi kendimizi kavrayış tarzımızdır.

“Benim için ne değerlidir? Ben ne yapmalıyım ve ne yapmamalıyım” Örneğin “Başkalarına yardım etmeliyim”, “Para kazanmalıyım”, “kopya çekmemeliyim” ya da yakalanmamak koşulu ile kopya çekmekte sakınca yoktur”, “Herşeyden önce kendimi düşünmeliyim” gibi bireyin içinde bulunduğu toplumda kendine göre edindiği az çok olumlu ya da olumsuz yargılardan meydana gelen bir değerler sistemi verır. Bu da benliğin önemli bir yanıdır.

“Hayatta ne istiyorum? Doktor, sanatkar, mühendis,iyi bir ev hanımı gibi çeşitli emel ve ideallerde benliğin bir yanını oluşturur.

Çocuk doğuştan ben ile ben olmayanı ayırt edemez. Fakat benlik, kişi doğduğu andan itibaren başından geçen sayısız olaylar, çevresinde değindiği kişilerin etkisiyle yavaş yavaş oluşur.

Diğer gelişim alanları gibi çocuğun kişiliği de iki temel etmenin etkileşiminden oluşur: kalıtım ve çevre. Ancak kalıtım çocuğun kişilik yapısını, bedensel ve bilişsel yapısından daha az etkiler; çevresel ve sosyal etmenler ise bu konuda çok daha önemli rol oynar. Kalıtımın etkisini yeni doğmuş bebekler arasındaki farklılıktada görebiliriz. Bazı bebekler sakin, bazıları hareketli, bazıları ise huysuz olurlar. Ancak onların başlangıçta gösterdikleri bu eğilimlerin ne yönde gelişeceği sosyal çevrelerindeki etmenlere bağlıdır. Örneğin doğuştan sakin bir bebek annesince ihmal edilir ya da sürekli olarak sert davranış görürse sonuçta huysuz ve tedirgin bir çocuk olabilir, kısaca kişilik gelişimi büyük ölçüde sosyal bir olgudur ve çocuğun sosyal çevresi ile olan ilişkilerine çok yakından bağlıdır. Bu yüzden kişilik gelişimine bazen sosyalleşme ya da sosyal öğrenme de denir.

Şimdi kişilik gelişiminin izlediği aşamalara bakalım.

SIFIR YAŞ İLE BİRBUÇUK YAŞ ARASI ( 0-1.5 yaş)

Önce bebeğin yaklaşık bir buçuk yaşına kadar olan gelişimini inceleyelim. Yeni doğan bebeğin çok önemli iki özelliğinden biri yaşayabilmek için tümüyle başkalarına bağımlı ve muhtaç olmasıdır. Ona bakan onu doyuran, koruyan biri olmazsa bebek ölür. Bu temel özellik çocuğun daha yaşamının ilk anından itibaren başka insanlarla ( anne veya anne yerini tutan bir başka kişi v.b ) bir sosyal ilişki içinde olduğunu göstermektedir.

Yenidoğan bebeğin diğer önemli özelliği tümüyle kendi gereksinimlerini gidermeye yönelik olmasıdır. Bu özelliğine egosantrik de diyebiliriz. Ancak burada söz konusu olan bencillik bilinçli olarak kendi gereksinimlerini en ön planda tutmak değildir.

Bebek ilk ilişkisini bu çerçeve içinde annesi ya da annelik görevini yapan kişi ile kurar. Çocuğun bu ilişki içinde iki temel gereksinimi vardır: fiziksel bakım ( doyurma ve korunma ) ve sosyal bakım ( sevgi ve duygusal yakınlık ). Bu iki temel gereksinimin nasıl ve ne ölçüde yerine getirildiğini bilirsek çocuğun ilerdeki kişiliğinin temeli hakkında çok şey öğrenmiş oluruz. Önce fiziksel bakımı ele alalım. Olumlu bir anne çocuk ilişkisinde çocuk zamanla annesini ve ona doyum veren, onu koruyan, rahat ettiren bir kişiyi bir ödül kaynağı olarak beller, ona değer verir. Anne yokken arar, görünce sevinir, ona bağlılık duyar ve bağlanır. Bebeğin kısa süre de olsa annenin gözden uzaklaşmasına dayanabilmesi bebeğin özbenliğine de varlığı artık kesinlik kazanmış bir anne tasarımının bulunduğunu gösterir. Anne bir süre gözden uzaklaşmış olabilir, fakat az sonra gelecektir, çünkü gözden şu anda silinmesi tümden yok olması değildir. Demek ki düzenli alma verme ilişkisi bebeğin zihninde annenin sürekliliğini sağlar. Anne çocuğa karşı tutarlı ve olumlu ise çocukta genel olarak yaşamda doyum bulacağına ilişkin bir temel güven duygusu oluşmaya başlar. Ama anne tutarsız, olumsuz ya da kaygılı ise çocuk bu temel güveni oluşturmakta zorluk çeker.

Fiziksel bakım eksiksiz de olsa temel güveni oluşturmada tek başına yeterli değil. Sevgi ve duygusal yakınlık görmeyen çocuğun kişiliği bu durumdan olumsuz etkilenir. Hatta bakım evlerinde yaşayan çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar yeterli fiziksel bakım gören ama sevilip okşanmayan, konuşulmayan çocukların önce çevreden ilgi aradıkları, fakat zamanla adeta yaşama küsüp çevreyle ilişkilerini kestiklerini ortaya koymuşturlar. Oysa sevgi ve duygusal yakınlık gören çocuk insanlarla ilişki kurmayı tatmin edici bir olay olarak görür. Annesinin ona değer vermesi onda değerli olduğu kanısını uyandırır. Genellikle insanlarca sevileceğine, sevilmeye değer bir insan olduğuna ilişkin temel güven oluşturur. İşte, anne çocuk ilişkisindeki bu süreklilik, tutarlılık ve aynılık çocukta “Temel güven duygusunun” özünü oluşturur.

Bununla birlikte bütün yaşlarda yaklaşmakta olan tehlikeyi veya rahatsızlığı sezmek için dürüst ve dürüst olmayan insanlar arasında ayrım yapmak için biraz güvenmemede gereklidir. Ama eğer güvenmeme güvenmeden az olursa çocuk ya da gelişmiş insan hayal kırıklığına uğrayabilir, şüpheci ve kendine güvenden yoksun olabilir

Kişilik gelişimini etkileyen diğer bir faktör ise duygusal gelişimdir.Duygusal gelişim sağlıklı bir insan gelişimini inceleyebilme açısında önemli olduğu kadar, duygusal temelde sorunları olan çocukların bu sorunlarının anlaşılması ve tedavisi açısından da araştırılması gereken bir konudur.Duygusal gelişimin parçası olan korkuya şöyle bir bakalım. Bu dönemde ses korku yaratan uyarıcılar arasında birinci sırada gelir. Altıncı ayda veya daha ileri aylarda bebeklerin yaşındaki ilerlemeye bağlı olarak bebeklerde uçurum görüntüsüne karşı korku tepkileri artmıştır.Diğer bir korku türü ise bebeklerin yabancılara karşı gösterdikleri korku tepkileridir.7. ve 8. aylarda yabancılara karşı hissettikleri korku duyguları birinci yaşın sonuna doğru yoğunluk ve sıklık gösterir.

Bebeklik çağında öfke ve saldırganlık tepkisi çocuğun bir kimse ya da olay tarafından engellenmesinden doğar. Bu engeller en belirgin şekilde şu alanlarda ortaya çıkar; yemek yeme, temizlik, tuvalet eğitimi, uyku, oyundan alıkonma. Bu tür engellere karşı bebeğin ilk tepkisi, hedefi belli olmayan bir ağlama ve çırpınmadır. Giderek çevresinin ödüllendirdiği yönde davranışını belirler, bağırma, tepinme, inatla nefes tutup çevresini korkutma gibi yöntemler bulur.

BİRBUÇUK YAŞ İLE ÜÇ YAŞ ARASI (1.5- 3 yaş )

Çocuk, fiziksel ve psikolojik olarak bağımsız oldukça kişilik için yeni olanaklar ortaya çıkar. Çünkü bu dönemde kas ve hareket gelişim hızlanmıştır ve ayağa kalkıp yürüyen çocuk anne kucağından çevreye doğru uzanmaya, kendi başına hareket etmeye başlar. Bu yılların olumlu unsuru özerklikken, olumsuz unsurlar utanma ve süphedir. Bu dönemde çocukta işeme ve dışkılama işlevini gören kaslar olgunlaşmaya başlamıştır. Dolayısıyla bu kasların olgunlaşması, işeme ve dışkılamanın artık isteğe bağlı olarak yapılabileceği anlamına gelmektedir. Yani çocuk isterse tutar, isterse bırakabilir. Böylece birbirine karşıt iki istek, iki eğilim ortaya çıkmıştır. Çocuk, birbirine karşıt iki eğilim arasında bir şeçim yapabilme durumuna gelmiştir. Bu durum çocuk için yepyeni bir yetinin gelişmesi demektir: tutmak ya da tutmamak; yapmak ya da yapmamak. İşte, özerklik duygusu birbirine karşıt istek ve eğilimler arasında bir şeçim yapabilme gücüdür. Utanma kişinin pantolonunun inikken kendine bakıldığının farkında olduğu anlamına gelir. Şüphe çocuğun göremediği ve kontrol etmeye çalışması gereken, bilinmeyen “arka” ile ilgilidir.

İşeme ve dışkılamayı isteyince tutabilme ya da bırakabilme giderek toplumsal anlam taşıyan birçok davranış örüntülerine geçer ve genelleşir. Bu dönemde çocuk kakasını ne zaman, nereye yapabileceği veya evin nerelerini araştırmaya müsade edildiği gibi kurallarla karşılaşır.Bu kuralar çocuğun gelecekte karşılaşacağı toplumsal kurallar karşısında çocuğu hazırlar.Burada dikkat edilecek nokta çocuk özerkliğini kazanırken onu kurallar altında ezmemek ve kişilik gelişiminin önünü tıkamamaktır.

Çocuk içinde bulunduğu toplumun beklentilerine göre bazı şeyleri yapmayı, örneğin kakasını, çişini uygun zaman ve yerde bırakmak üzere tutabilmeyi öğrenirken ağır utandırmalar ve cazalarla karşılaşırsa utanç ve kuşkuculuk duyguları yerleşir. Böylece bu duyguların etkisi ile şeçim yapabilme ve irade yetilerinin gelişmesi kösteklenebilir. Bu evrede istenmeyen gelişme utanç ve kuşkuculuk duygularının aşırı gelişmesidir.

Kısaca bu dönemdeki en önemli gelişme çocuğun yürüme, konuşma ve tuvalet becerilerini kazanmasıdır.

Bu dönemdeki korkulara bakacak olursak çocukların korkularında farklılaşma ve artmalar görülür. Bu dönemdeki korkular karanlık, köpek, şimsek, ani ses ve yalnız kalma v.s sayılabilir. Ayrıca tuvalet eğitimide bazı çocuklarda korkuya neden olur ki bunun nedeni alaturka tuvalettir çünkü çocuk kakasını kendisine ait bir parça olarak görür ve kendine ait bir şeyinde gitmesi çocuğu korkutur, kaygılandırır. Bu noktada dikkatli olmak gerekir. Çocuğun korkularını etkileyen başlıca faktörler:

1. 1. 1. Zeka

2. 2. 2. Cinsiyet

3. 3. 3. Sosyo-ekonomik statü

4. 4. 4. Sosyal ilişkiler

5. 5. 5. Fizyolojik koşular

6. 6. 6. Kişilik yapısı şeklinde sıralanabilir.

Duygular konusunda yetişkinlere düşen görev, onların doğal olduğunu kabul etmek ve çocuğun duygusunu dile getirmesine saygı göstermektir. Duygu doğru ya da yanlış değildir, sadece gerçektir. Ancak duygunun yol açtığı davranış doğru ya da yanlış olabilir. Demek ki Ali’nin babasına kızması yanlış değildir. Ancak bu kızgınlığı ifade şekli saldırgansa, o davranış yanlıştır.

Üç yaşlarından itibaren öfke nedenleri daha çok sosyal olaylardır; örneğin bir akranla tartışma, bir yetişkinle denetim çatışması, bağımsızlık isteği gibi.

Öfke ve saldırganlık tepkilerine her zaman bastırılması gereken uyumsuz tepkiler olarak bakmamalıyız. Bazı durumlarda çocuğun öfkelenmesi uyumlu olmaktan öte, gereklidir. Hakkı çiğnenen, emekle yaptığı bir resmin başkası tarafından yırtıldığını gören, daha büyük bir çocuğun kardeşini dövdüğünü gören çocuğun öfkelenmesi ve hatta saldırganlık göstermesi doğaldır. Aynı şekilde ona verdiği sözü tutmayan yetişkine kızmasıda doğaldır.

Ancak, haksız istekleri reddedilince, yaptığı işte zorlukla karşılaşınca, yetişkinlerden sürekli ilgi görmeyince öfkelenip saldırgan olan çocuk, uyumsuz demektir. Saldırganlık konusunda yetişkine düşen görevleri şu şekilde sıralayabiliriz;

1. 1. 1. Çocuğun öfkesini anlamaya çalışmak, öfkenin doğal bir duygu olduğunu kabul etmek.

2. 2. 2. çocuğun çevresine ya da kendisine zarar verecek davranışlar yapmasını önlemek.

3. 3. 3. çocuğa saldırganlıktan başka çözümler olduğunu öğretmek.

4. 4. 4. İyi model oluşturmak

Kıskançlık temelde güvensizlikten kaynaklanan bir duygudur. O ana değin sadece kendisine yöneltilen dikkat ve ilgi, bir başkasına da yöneltilince çocuk kendisini bırakılmış, güvensiz ve desteksiz hisseder. İstediği ilgiyi elinden alan kişiye karşı çocuk öfke ve hınç duyar, öç almak ister ve kendi kendine karşı acıma duygularıyla dolar. Aradığı ilgiyi yine kendi üzerine çekmek isteyen çocuk elinden geleni yapar, yaramazlık edip dayak yese bile razıdır, çünkü dayak bile unutulmaktan daha iyidir. Burada çocuğun bir çeşit mücadeleye girdiğini söyleyebiliriz.

ÜÇ İLE ALTI YAŞ ARASI( 3- 6 yaş)

Bir kişi olduğuna iyice ikna olduğundan, çocuk şimdi ne çeşit bir insan olacağını öğrenmek zorundadır. Çocuk ebeveynleri gibi olmak ister ki ebeveynleri ona çok güçlü ve güzel gözükürler. Bu dönemin teması büyük ve güçlü olarak algılanan ebeveynleriyle çocuğun kendini bir kimlik içinde bulması diğer bir deyişle çocuğun anne ve babası gibi olmak istemesidir. Anne ve baba özdeşimi ile çocuk benliği gelişir ve çocuk içinde bulunduğu toplumun rollerine, işlevlerine, kurallarına göre davranmaya; o toplumu için geçerli araç-geçeci kullanmaya, kendinden küçük çocuklara bakım vermeye yönelir ve sorumluluk duygusu gelişir. Kazandığı güven ve özerklik duyguları oranında yavaş yavaş çevresini keşfetmekte, çevre üzerinde bir denetim gücü kazanmaktadır. Bu amaçla kendi bedenine, cinsel ayrılıklara, genellikle çevrede olagelen herşeye karşı derin, bitmek bilmez bir soruşturma ve öğrenme eğilimi gösterir.

Bu dönemde çocukların davranışlarında girişimcilik baskındır. Yalnız gerçek çevreye karşı değil, düşlemlerinde de eylemleri girişimcilik ve atılganlık biçimindedir. Başkalarının üzerine atılma, saldırgan konuşmalar ve sorularla insanların kulaklarına, zihnine girme; canlı hareketlerle çevreye fırlama, bitmeyen öğrenme tutkuları ile bilinmeyene doğru atılmalar bu dönemin belirgin özellikleridir. Çocuğun girişimciliği ve atılganlığı ve öğrenme tutkusu ona bir şeyler becerme, becerebilme yetisini kazandırır. Burada benliğe yerleşen temel öğe girişim duygusudur. Korkular, aşırı şuçlama, cezalar ya da başka engeller bu girişim duygusunun gelişmesini kısıtlayabilir. Bu engellenmeler ilerde cinsel alanlarda ve toplumsal girişimde çeşitli derecelerde kısıtlanış belirtilerine yol açar. Özetle, çocuğun 3-6 yaşlarında gelişen olumlu benlik öğesi girişim duygusudur. Girişim duygusu özerk ve özgür düşünmek, geleceğe yönelik emeller beslemek ve eyleme geçmek için rahatlık ve güç sağlar. Bu dönemin tehlikesi aşırı suçluluk duygusunun gelişmesidir.

ALTI İLE ONİKİ YAŞ ARASI ( 6- 12 yaş )

Çalışma çağı başlamıştır. Çocuk burada daha büyük bir bilgi ve çalışma dünyasına girmek ister. Teması “öğrendiğim neyse ben oyum” dur. Büyük olay toplumun teknolojisine açık olan okula başlangıçtır. Bununla beraber öğrenme sadece okulda değil, aynı zaman da sokakta, arkadaşlarının evinde ve kendi evinde olur. Çocuk ruhsal dünyası ile artık gerçek yaşama girmeye hazır gibidir. Bu dönemde bütün toplumlarda çocuklar düzenli, tutarlı bir eğitim, öğrenim görür. Bunun yalnız okuma yazma biçiminde olması gerekmez. İlkel toplumlarda ana babadan, büyük çocuklardan öğrenilen bir çok beceriler var. Bu dönemde çocuk büyüklerin dünyasına egemen olan araç-gereci kullanmayı öğrenerek, o toplumun teknolojisinin temellerini benliğine yerleştirir. Çünkü bu dönem çocuğun toplumsal gelişmenin yaşıt ve oyun ortamlarında bir genişleme zamanı değil, aynı zamanda gelecekteki sorumlulukları için hazırlanırken toplumun araçlarıyla uğraşmayı öğrendiği zamandır. Makaslardan, kağıtlardan, boyalardan, boya kalemlerinden çocuklar belli becerileri öğrenerek her tür ilginç, yeni şeyi yapabilir duruma gelmiş olup, resim çizebilir, giysiler dikebilir, pasta yapabilir, model gemi ve uçaklar üzerinde çalışabilir ve okulda iyi not alabilir. Çocuklar okuma ve yazma becerilerinin öğrenilmesiyle yeni bilgilere kapıları açan pek çok becerileri kazanırlar.

Eğer çocuklar bu araçları kullanmaya özendirilir ve başarıları övülürse çocukta çalışkanlık ve başarma duygusu gelişecektir. Bu da, belirli bir noktada, yetişkin sorumlulukları almaya hazır bir “iyi, çalışkan kişi” olarak olumlu bir benlik kavramının gelişmesini kolaylaştıracaktır. Çünkü başarılı deneyimler, çocuğa çalışkanlık duygusu, yeterlilik ve hakimiyet duygusu verirken, bu dönemde çocuğun karşılaşabileceği tehlike, yetersizlik ve aşağılık duygusudur. Eğer çocuklardan çok az ya da çok fazla şey beklenirse ya da çocuklar çabalarından dolayı eleştirilirse bir aşağılık duygusu gelişecektir. Çünkü başarısızlık, yetersizlik ve aşağılık duygusu insanın hiç bir şey için iyi olmadığı fikrini verir. Aile yaşamı çocuğu okul yaşamına hazırlamada başarısız olduğunda ya da okul yaşamı daha önceki evrelerin vaadettriği gelişimi sürdürmeyi başaramadığında bir çok çocuğun gelişimi kesintiye uğrar. Sorun, kötü çalışma alışkanlıkları, başarısızlık korkusuyla yarışmalardan kaçınmak ve daha sonraki gelişim görevleriyle başa çıkmada bir yetersizlik olacaktır. Bu dönemde bir başka tehlike çocuğun öğretileni olduğu gibi alması, bunların dışına çıkmaması ve sonunda öğrendiği bilgi ve teknolojinin kölesi olmasıdır. Böylece çocuk benliği daralır, özerk ve girişimci benlik gelişmesi kısıtlanır.

Hazırlayan: Songül Ataç

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Son Sınıf Öğrencisi

3-6 yaş döneminde çocuk dokunma yoluyla kendisini ve cinsel organlarını tanımaya başlar. Çocuğun cinsel organlarını elleyerek tanımaya çalışması çoğu kez büyükleri çok rahatsız eder. Çocuğa karışarak “dokunma,yapma”, “ellersen kötü olur”, erkek çocuklarda “keserler,kopar,çürür” şeklinde yanlış yaklaşımda bulunurlar. Bu gibi hatalı sözler çocuklarda korku, endişe ve utanma duyguları yaratacağından , son derece sakıncalıdır.

Dokunma yoluyla cinsel organını keşfeden çocuk zamanla tesadüfen zevk almaya başlar ve bunun sonucunda mastürbasyon yaptığı görülebilir. Küçük çocuğun rastlantı sonucu kendini tatmin etmesi normaldir ve zararlı sayılmaz. Sıkça başvurulan bu cinsel uyarılma türü annelerin sandığı ölçüde korkulacak bir durum değildir. Bebekliklerinde çok uzun süre kendi başlarına bırakılan çocuklarda bu duruma daha sık rastlanır. Canı sıkılan, sevgi ve ilgi eksikliği duyan, bilişsel açıdan uyarı ve doyumdan yoksun kalan çocuklar, kendilerine haz ve doyum sağlayan tek kaynak mastürbasyon olduğu için devamlı masturbasyon yapma ihtiyacını hissederler. Çocuğu korkutup yıldırmakla bunun önüne geçilemez. Olsa olsa gizliliğe zorlanır. Onu korkutmadan ve konuya değinmeden başka bir şeyle oyalayarak dikkatini başka bir yöne çekmek genellikle yeterli olur. Bir saplantı şeklinde olursa, çocuk için evde-okulda nelerin eksik olduğu bulunmalı, bu doyumsuzluk ve çatışmaların nedenlerin aranmalı ve bunların giderilme yolları aranmalıdır. Bu amaçla uzman denetiminde aile yönlendirilerek, olumsuz, yakın çevre ortamı yeniden düzenlenebilir.

Çocuklar,cinselliklerinin farkına vardıkları 3 yaşından itibaren, zaman zaman ana babalarını şaşırtıp, zor duruma düşürecek sorular sorarlar. Doğru olan, bu soruları doğal karşılayıp, anında çocuğun yaş ve gelişim seviyesine göre fazla detaya inmeden yanıtlamaktır.

Çocuk cinselliği anlamaya çalışırken ilk önce fantezilerden yola çıkar. Bunu hipotezler evresi izler. Şüphesiz bu evrede yine fantezilerin izi vardır. Hipotez yaratıcıları belirli bir yaştan önce üremenin sindirim sistemi ile olduğunu düşünürler. Açıklamalar şöyledir: Anne çocuğu olsun diye ilaç ya da küçük bir tanecik içer ve ya (babanın rolünü katmak için) babanın idrarını içer. Diğer bir hipotez, çocuğun anüsten çıktığıdır. Bazen yetişkinlerde bu açıklamayı daha kolay bulurlar. Kimi yetişkinler de bu açıklamayı daha kolay bulurlar. Kimi yetişkinler,çocuğun anne kalbinde büyüdüğünü söylemekle annenin çocuğunu ne kadar sevdiğini vurguladıklarını düşünürler. Bir yerden sonra,çocuğun cinsellik ile ilgili hipotezlerine mantık katılır. Çocuk çevreden aldığı bilgileri rasyonalize eder. Bu bilgiler,parça parça, yanlış ya da çelişkili bilgilerdir. Çocuk yetişkinden bunların doğru olup olmadığını öğrenemediği için, kendi olanakları, mantığı ve duyarlılığı ile çözmeye çalışır.

Çocukların cinsellikle ilgili sorduklara sorulara, eksik ya da kaçamak cevaplar vermek neredeyse bir gelenektir. Bu tür sorular karşısında yetişkinin mimikleri,ses tonu,kelimeleri seçimi, bedeninin gerginliği ya da gevşekliği ve çocuğu istekli veya isteksiz biçimde dinlemesi, sorularını dürüstçe cevaplaması, çocuğa ana-babasının duyguları hakkında bilgi verir.

Çocuğa “nereden geldiği” konusunda bilgi verme yasağı kimi zamanda susarak gösterilir. Bu yasak o kadar ağırdır ki,çocuk, soru sormaması gerektiğini bilinçsizce hissedebilir. Sorusuna cevap aldığı kimi zaman, ana babanın konuşma biçimleri,esrarlı ses tonlarıyla kendilerini anlatmada serbest olmadıklarını ortaya koyar. Bu tavır çocuklarca, “Bununla ilgilenmek yasaktır!”diye anlaşılır. Bu da, çocukların meraklarını iki kat arttırır, araştırmalarını derinleştirir. Ama ne yazık ki, yapılanlar hep bir hata duygularıyla karışır. Cinsel bilgi konusunda yardımsız olan çocuk, sonuçta doyumsuz bir merak edinir ve suçluluk duygusuyla yüklenir. En kötüsü cinsel olayların pek güzel bir şey olmadığı, bu yüzden ilgilenilmemesi sonucuna varır. Sonuçta ilgilenilen konunun yasak,pis ya da günah olduğu inancı yerleşir. Bilinçaltına itilen bu inanç, birçok yetişkin insanın hayatını etkiler. Çünkü , böyle yasak bir atmosferde hata ve utanç kavramlarıyla gelişen cinsel hayat,meraklar ve normal ihtiyaçlar,kişiyi ilerde kuracağı evlilikte güzel,sağlıklı,mutlu bir fizik ve sevgi kavramına götüremez.(Haluk Yavuzer,1990)

Cinsel olaylardan hiç söz etmemek, çocuğa bu duygularını daha çok bastırması gerektiği izlenimimi verir. Cinsellik “tabu” durumuna gelir, giderek düşünme bile yasaklanır. Çocuk böylece susar, soru sormaktan yayar ve görünüşte bu konulara ilgi göstermez. Ancak içinden, bebeklerin nereden geldikleri,erkekler ve kızlar arasındaki fark, niçin yalnız “evli” insanların çocuğu olduğunu sorar durur. Bu durumda en büyük tehlike, bu soruları daha bilgili bir arkadaşın cevaplamasıdır. Bu cevaplar, çocuğun ana-babasına olan güvenini kaybettirir.

Sözel bilgi, çocuğa bir şey saklandığı izlenimini vermemelidir. Basit, kesin, somut bilgi zihni karıştırmaz. Sözel bilgi verirken önceden hazırlanmış düşüncesi yaratılmamalıdır. Gebelik ve doğum gibi olaylardan dikkatle söz edilmelidir. Bu konuda annenin bilgi vermesi daha uygundur. Doğumun acı veren yönü üzerinde durmak yerine,anne olmanın güzelliği ve sevinci anlatılmalıdır.

Cinsel ilişki hakkında bilgiyi, annenin kız çocuğa, babanın erkek çocuğa vermesi daha yerinde olur. Böylesi daha doğaldır. Ancak her zaman sonuç böyle olmayabilir. O zaman çocuk, hangi ebeveyne soru yöneltiyorsa,cevabı veren o ebeveyn olmalıdır. Bilgi veren yetişkinle özdeşleşme,duygusal olgunlaşmayı kolaylaştırır. İlgilerin gelişimine göre,giysi ve saçla cinsiyet ayrımından sonra cinsel organların farklılığı keşfedilir, erkek ve kız kardeşlerin ortak yaşamı bunu sağlar.

Üç yaşına doğru, çocuklar kız-erkek ayrılığını sezip incelemeye koyulurlar. Kız çocuk, erkek çocuğun cinsel organı ile daha erken ilgilenmeye başlar. Kendinde olmadığı için üzüntü duyar ve bunu açığa vurur. Buna tanık olan yetişkinin canı sıkılır. Oysa açıkça dile getirilen duygular için rahatsız olunmamalı,gereken açıklama yapılmalıdır. Açıklama: “Kadının çocuk dünyaya getirmesi için böyle bir yapıya ihtiyacı vardır”dan daha karmaşık olmamalıdır. Erkek çocuk,kendi cinsel organından gurur duyar. Bu sebeple, kız çocuğununkiyle ilgilenmez, çünkü bunu bir eksiklik olarak görür. Bu olaylara çevre aşırı önem vermezse çevrede vermez.

Çocukların cinsellikle ilgili sordukları çeşitli sorular şu şekillerde yanıtlanabilir:

-Ben nasıl doğdum?

Çocuk bu soruyu sorduğunda hemen o anda yanıt verilmelidir. Ona, “Sen karnımdaki özel bir şeyde büyüdükten sonra vücudumda karnımın altında bebeğin dışarı çıkabilmesi oluşmuş bir açıklıktan dışarı çıktın” denebilir.

-Neden erkeklerin bebeği olmaz?

Çünkü erkeklerin vücudunda bebeklerin büyümesini sağlayan küçük bir yuvacık yoktur.

-Evlenmemiş kişilerinde bebeği olabilir mi?

Evet. Her yetişkin kadın ve erkek bebek sahibi olabilir. Fakat evlenmeyi beklemeleri, bebeğin bir ailesi ve yuvası olması daha doğrudur.

Cinsel eğitim ne çok erken, ne de çok geç olmalıdır. Çocuğun gelişim düzeyine uymayan bilgi, güçlük yaratır. Çocuğa istendiği anda basit, kısa, gerçek, endişesiz cevap verilmelidir. Çocuklar bu cevapları unutabilirler,fakat yinelemek gereksizdir. Bilgilerin içselleşmesi için belirli bir zaman gereklidir. Çocuklara verilecek cinsel eğitimde sabırlı ve hoşgörülü olmak, endişeye kapılmamak, onun seviyesine inmek ve olası değişik söz ve davranışları olgunlukla karşılayıp, çözmeye çalışmak, çocuğun gelecekteki cinsel yaşamının mutlu ve sağlıklı olması bakımından son derece önemlidir.

Bazı aydın ve ileri görüşlü geçinen ailelerde çocuktan hiçbir şey gizlenmeyerek cinsel eğitimin doğru verildiği sanılır. Bunlar örneğin ortalıkta açık saçık hatta çıplak dolaşır; çocukla birlikte yıkanırlar. Bu çeşit davranışlar çocuğun merakını gereksiz yere kamçılar. Kavranmaya hazır olmadığı gözlemlerle aklı karışır. Ayrıca ailenin bu tutumu, toplumun cinsel davranışlardan beklediği gizlilik ve anlayışla çelişir. Ancak, anne ve babaların, çocukların kendilerini banyoda tesadüfen çıplak görmeleri durumunda büyük bir tepkide bulunmamaları gerekir. Bu tür bir davranış,çocuğa bir şeylerin yanlış olduğu, cinsel organların utanç verici olduğu ve başkalarından her zaman gizlenmesi gerektiği düşüncesini verir. Çok küçük çocuğun önünde çıplak dolaşmamaya özen göstermeli, ancak çocuğun aniden gelmesi halinde giyinmeyi normal bir şekilde sürdürerek yöneltilecek bazı soruları cevaplamaya hazır olunmalıdır.

Çocuğun cinsel kimlik kazanmasında en önemli etken özdeşim olayıdır. Cinsel özdeşim yaklaşık 3 yaşından itibaren oluşmaya başlar. Çocuk erkek ve kız davranışlarını anne ya da babasına özendiği için, onlara benzemek istediği için benimser. Kız çocuklarla annesi, erkek çocuklarla babası arasındaki ilişki ne kadar yakın ve olumlu ise özdeşim o denli kolay oluşur. Cinsel gelişimin yolunda gitmesi için bazı koşullar gerekir. Cinsel kimlikleri olgunlaşmış ve iyice belirlenmiş anne ve babayla büyüyen çocuk bu gelişmeyi önemli bir güçlüğe uğramadan tamamlar. Erkekte toplumun aradığı nitelikleri taşıyan bir baba, çocuğuna iyi örnek olacaktır. Kadın kimliği belirgin bir anne, kızına iyi bir özdeşim örneği olacağı gibi, oğluna da erkek kimliği geliştirmesinde yardımcı olacaktır. Erkek çocuklarını kız ya da kız çocuklarını erkek gibi yetiştirmek çocuğun cinsel kimliğinin gelişimini engelleyebilir. Ayrıca kişiliği baskın annesini model alan erkek çocuk, kız oyunları oynamaya ve süslenmeye başlayabilir. Eğer baba da otoriter ise,çocuk anneye daha çok yaklaşıp yumuşak bir kişilik geliştirilebilir. Ergenlik çağına doğru bu davranışları onaylanıp, hiçbir önlem alınmıyorsa, bu çocuklarda cinsel kimlik sapması görülebilir. Cinsel kimlik gelişiminde ebeveynin yapması gereken en önemli hareket, doğru model oluşturmak ve çocuktaki yanlış davranışların üzerine gitmeden nedenini araştırmak ya da bir uzmana başvurmak olmalıdır.

SAYFA 1 12345»...Son »