SYNACTHEN Depot
Ampul

Novartis

Etken Madde(ler):
Tetrakosaktid (ACTH)

Piyasa Şekilleri:
0.5 mg: 1 ml’lik 1 ampul, 1 mg: 1 ml’lik 1 ampullük ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Günlük doz erişkinler için başlangıçta 1 mg (ağır olgularda 2×1 mg) ve daha sonra 2-3 günde bir 0.5-1 mg ve çocuklarda başlangıçta 0.25-0.5 mg ve daha sonra 2-8 günde bir 0.25-1 mg’dır. Damar içine verilmemelidir. Synacthen Depotun içerdiği benzil alkol yenidoğan bebeklerde (özellikle prematüre) ağır zehirlenmelere neden olabileceğinden kullanılmamalıdır.

Endikasyonları:
Kortikotrop etkilidir. Multipl sklerozlu hastalardaki akut alevlenmeler, hipsaritmili infantil miyoklonik ensefalopati; glukokortikoidlerin kesin endike olduğu, ancak kısa süreli bir tedavinin tasarlandı-ğı durumlar (glukokortikoidler ile oral tedavi altındaki gastrointestinal tolerabilitesi düşük hastalar, glukokortikoidlerin makul dozlarının yetersiz kaldığı durumlar); glukokortikoidlere cevap veren deri hastalıklarının uzun süreli tedavileri, örneğin pemfigus, şiddetli kronik ekzema, eritrodermal veya püstüllü psoriazis; ülseratif kolit, Crohn hastalığının tedavisinde endikedir. Ayrıca kemoterapinin tolerabilitesini artırmak ve hastanın genel durumunun iyileşmesi için yardımcı tedavi olarak kullanılır.

Kontrendikasyonları:
Tetrakosaktid ve/veya ACTH’a aşırı duyarlılık, akut psikozlar, enfeksiyöz hastalıklar, peptik ülser, refrakter kalp yetmezliği, Cushing sendromu, adrenokortikal yetersizlik, adrenogenital sendrom ve gebelikte kontrendikedir. Anaflaktik reaksiyon riskinin artması bakımından astım ve diğer alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılmamalıdır.

Uyarılar:
Yalnız doktor gözetiminde kullanılmalıdır. Tetrakosaktid, alerjik hastalığı (özellikle astım) olan hastalarda aşırı duyarlılık reaksiyonlarını provake edebilir veya alerjiye duyarlı olanlar daha ciddi reaksiyon verme eğilimindedirler (anaflaktik şok). Bu hastalarda, sadece diğer terapötik önlemler yetersiz kaldığı ve durum böyle bir tedaviyi gerektirecek kadar ağır olduğu takdirde kullanılmalıdır. Enjeksiyon sırasında veya sonrasında sistemik veya lokal aşırı duyarlılık reaksiyonları ortaya çıkarsa (örn. enjeksiyon yapılan bölgede belirgin kızarıklık ve ağrı, ürtiker, pruritus, ateş basması, şiddetli kırıklık ve disp-ne) tetrakosaktidle tedaviye son verilmeli ve ilerde ACTH müstahzarı kullanmaktan kaçınılmalıdır. Aşırı duyarlılık reaksiyonları enjeksiyondan 30 dakika sonra görülme eğilimindedir. Bu süre içinde hasta gözetim altında tutulmalıdır. Ciddi bir anaflaktik reaksiyon ortaya çıkarsa Adrenalin (‰1′lik çözeltisinden 0.4-1 ml i.m. veya 0.1-0.2 ml, 10 ml fizyolojik serum içinde damar içine yavaşça), keza yüksek dozda kortikoste-roid (örn. 1-2 g prednizolon, gerekirse tekrarlanır) enjekte edilir.

Yan Etkileri:
Su ve tuz retansiyonu, tansiyon yükselmesi, hipokalemi, hiperglisemi, osteoporoz, Cushing sendromu, enfeksiyonlara karşı direncin azalması, psişik değişiklikler, peptik ülser, deri pigmentasyonu gibi yan etkiler görülebilir. Yüksek dozlarla uzun süreli tedavi edilen çocuklarda reversibl miyokard hipertrofisi çok ender olarak ortaya çıkabilir.

Novartis

Etken Madde(ler):
Tetrakosaktid (ACTH)

Piyasa Şekilleri:
0.5 mg: 1 ml’lik 1 ampul, 1 mg: 1 ml’lik 1 ampullük ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Günlük doz erişkinler için başlangıçta 1 mg (ağır olgularda 2×1 mg) ve daha sonra 2-3 günde bir 0.5-1 mg ve çocuklarda başlangıçta 0.25-0.5 mg ve daha sonra 2-8 günde bir 0.25-1 mg’dır. Damar içine verilmemelidir. Synacthen Depotun içerdiği benzil alkol yenidoğan bebeklerde (özellikle prematüre) ağır zehirlenmelere neden olabileceğinden kullanılmamalıdır.

Endikasyonları:
Kortikotrop etkilidir. Multipl sklerozlu hastalardaki akut alevlenmeler, hipsaritmili infantil miyoklonik ensefalopati; glukokortikoidlerin kesin endike olduğu, ancak kısa süreli bir tedavinin tasarlandı-ğı durumlar (glukokortikoidler ile oral tedavi altındaki gastrointestinal tolerabilitesi düşük hastalar, glukokortikoidlerin makul dozlarının yetersiz kaldığı durumlar); glukokortikoidlere cevap veren deri hastalıklarının uzun süreli tedavileri, örneğin pemfigus, şiddetli kronik ekzema, eritrodermal veya püstüllü psoriazis; ülseratif kolit, Crohn hastalığının tedavisinde endikedir. Ayrıca kemoterapinin tolerabilitesini artırmak ve hastanın genel durumunun iyileşmesi için yardımcı tedavi olarak kullanılır.

Kontrendikasyonları:
Tetrakosaktid ve/veya ACTH’a aşırı duyarlılık, akut psikozlar, enfeksiyöz hastalıklar, peptik ülser, refrakter kalp yetmezliği, Cushing sendromu, adrenokortikal yetersizlik, adrenogenital sendrom ve gebelikte kontrendikedir. Anaflaktik reaksiyon riskinin artması bakımından astım ve diğer alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılmamalıdır.

Uyarılar:
Yalnız doktor gözetiminde kullanılmalıdır. Tetrakosaktid, alerjik hastalığı (özellikle astım) olan hastalarda aşırı duyarlılık reaksiyonlarını provake edebilir veya alerjiye duyarlı olanlar daha ciddi reaksiyon verme eğilimindedirler (anaflaktik şok). Bu hastalarda, sadece diğer terapötik önlemler yetersiz kaldığı ve durum böyle bir tedaviyi gerektirecek kadar ağır olduğu takdirde kullanılmalıdır. Enjeksiyon sırasında veya sonrasında sistemik veya lokal aşırı duyarlılık reaksiyonları ortaya çıkarsa (örn. enjeksiyon yapılan bölgede belirgin kızarıklık ve ağrı, ürtiker, pruritus, ateş basması, şiddetli kırıklık ve disp-ne) tetrakosaktidle tedaviye son verilmeli ve ilerde ACTH müstahzarı kullanmaktan kaçınılmalıdır. Aşırı duyarlılık reaksiyonları enjeksiyondan 30 dakika sonra görülme eğilimindedir. Bu süre içinde hasta gözetim altında tutulmalıdır. Ciddi bir anaflaktik reaksiyon ortaya çıkarsa Adrenalin (‰1′lik çözeltisinden 0.4-1 ml i.m. veya 0.1-0.2 ml, 10 ml fizyolojik serum içinde damar içine yavaşça), keza yüksek dozda kortikoste-roid (örn. 1-2 g prednizolon, gerekirse tekrarlanır) enjekte edilir.

Yan Etkileri:
Su ve tuz retansiyonu, tansiyon yükselmesi, hipokalemi, hiperglisemi, osteoporoz, Cushing sendromu, enfeksiyonlara karşı direncin azalması, psişik değişiklikler, peptik ülser, deri pigmentasyonu gibi yan etkiler görülebilir. Yüksek dozlarla uzun süreli tedavi edilen çocuklarda reversibl miyokard hipertrofisi çok ender olarak ortaya çıkabilir.

ADRENALİN
Ampul

Galen

Etken Madde(ler):
Adrenalin

Piyasa Şekilleri:
0.50 mg/ml: 1 ml’lik 10 ampul, 1 mg/ml: 1 ml’lik 100 ampul, 0.50 mg/ml: 1 ml’lik 100 ampul, 0.25 mg/ml: 1 ml’lik 100 ampul, 0.25 mg/ml: 1 ml’lik 10 ampul, 1 mg/ml: 1 ml’lik 10 ampullük ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Cilt altı veya kas içine uygulanır. Acil durumlarda çok dikkatli ve azaltılmış dozlarda damar içine verilebilir. Lokal etki için mükoz membranlara veya kapiller kanamayı kontrol altına almak için kesilen yerlere direkt olarak uygulanır. Kalp durması halinde intrakardiyal olarak kalbe direkt enjeksiyonu 0.25 ml 1/1000 adrenalin solüsyonu önerilir. Genel olarak maksimum doz subkutan bir defada 0.0005 g, 24 saatte 0.002 g’dır. Ciddi yabancı seruma gösterilen alerji veya nefes darlığı tedavisinde doz 0.1-0.5 mg deri altına veya i.m. verilir. Nefes darlığı olan hastalarda deri altındaki dozlar hastanın tepkisine ve şiddetli durumlarda ihtiyaca göre 20 dk-4 saat ara ile verilebilir. Şiddetli astım veya anafilaksi için pediyatrik hastalarda deri altına 0.01 mg/kg dozda verilir. Tek pediyatrik dozlar 0.5 mg’ı geçmemelidir. Kardiyak areste genel erişkin i.v. dozu 0.5-1 mg’dır. Gerektiğinde i.v. dozlar 5 dakikada bir tekrarlanabilir. Akut bronşiyal spazm sonucundaki bronşiyal astımlarda subkütanoz enjeksiyonlarda; büyükler için 0.2-0.5 ml, çocuklar için 0.1-0.3 ml solüsyon 3-5 dakikada kullanılır. Bu miktarlar 15-30 dakikalardaki entervallerde tekrar edilebilirler. 4-24 saatler arasındaki enjeksiyon yapımı takip edilir. 1/1000′lik subkütanoz enjeksiyonu semptomatik olarak, alerjik şok, alerjik olarak örneğin; ürtikerde,alerjik ekzamada, saman nezlesinde, anjiyonörotik ödem, serum ve röntgen şuasında meydana gelen hastalıklarda 0.25 ml yavaşça i.v. uygulanır. Stokes-Adams ataklarda 0.3-0.6 ml 1/1000′lik Adrenalin subkutan enjeksiyon yapılır. Adrenalin i.v. enjeksiyonu tehlikelidir. Çok yavaş damara zerk edilmelidir. Bu 1/500.000 konsantrasyonunda olmalıdır. 1/100.000′lik konsantrasyonu olmamalıdır. Aksi takdirde kolaps ve kalp blokajı olabilir.

Endikasyonları:
Adrenalinin düz kaslar üzerine etkisi, belirgin olarak bronş kaslarında görülür. Bronş kası adrenalinin etkisiyle gevşer. Eğer bronkospazm varsa, bu etki daha belirgin biçimde gözlenebilir. Adrenalin, mide-barsak kaslarının motilitesi üzerine inhibitör bir etki yapar, tonusu azaltır. Yalnız ileokolik sfinkter ve dalak kapsülü kontrakte olurlar. Keza pilomotor kaslar, adrenalinin etkisiyle kasılırlar. Vezikanın boşalması üzerine adrenalinin inhibitör etkisi vardır. Adrenalin, splanknik sahanın, derinin ve mukozaların arteriollerini şiddetle daraltır. Deri kapilleri adrenalin etkisiyle daralırlar, fakat kas kapillerini genişletir, venalar genellikle daralır. Adrenalin kalp atımını hızlandırır (+kronotrop etki), kalp kasının kontraktilitesini artırır (+inotrop etki). Kalbin hem atım hacmi, hem atım sayısı arttığından dakika hacmi iki misline kadar, hatta daha fazla yükselir. Adrenalin etkisiyle koroner arterler genişler. Fakat taşikardi nedeniyle diastol kısaldığından koroner akımı, bu damarların genişlemesi ölçüsünde yükselmez. Çünkü koronerler, kanı aortadan diastol esnasında alırlar.

Kontrendikasyonları:
Adrenalin etkisinde kalbin O2 konsomasyonu yükselir, bu nedenlerden angina pectorisli hastalarda kullanmaktan sakınılmalıdır.

Uyarılar:
Bazı hastalar, özellikle hipertiroidizmli hastalar adrenaline karşı büyük bir duyarlılık gösterirler. Deri altına enjekte edilen terapötik adrenalin dozları, bunlarda şiddetli taşikardi cilt solukluğu, operasyon, tremor oluşturur, bu hastalara amilnitrit koklatılırsa semptomlar kaybolur. İntravenöz 1/10 mg veya daha büyük dozda adrenalin enjeksiyonu veya kesif adrenalin solüsyonu (%10) inhalasyonundan zehirlenmeler olabilir. Bu durumlarda amilnitrit veya nitrogliserin yararlı olabilir. Adrenalin dar köşeli glokomda, şokta, halojen hidrokarbonlar ve siklopropanla yapılan genel anestezide ve anesteziklerle kullanılmamalıdır. Yaşlılarda, kardiyovasküler hastalıklarda, hipertansiyonda, diyabet ve hipertiroidizmde, gebelerde dikkatle kullanılmalıdır. Yüksek dozlarda veya dikkatsiz olarak kullanılması kan basıncının ani yükselmesine bağlı olarak serebrovasküler hemoraji yapabilir. Pulmoner ödem gelişebilir.

Yan Etkileri:
Vena içinde ufak dozda (2 µg) adrenalin enjekte edilirse kan depolarındaki (dalak, diğer iç organlar, deri büyük venaları) kanın dolaşıma katılmasını sağlar, kalbin atım hacmini yükseltir, bundan dolayı sistolik basınçta bir yükselme olursa da, kas damarlarının ufak dozda adrenalin ile genişlemiş olmasından dolayı periferik damar direnci artmaz, diastolik basınç yükselmez. İntravenöz 10 µg’dan fazla dozda adrenalin uygulamasında genel bir vazokonstrüksiyon olur. Kalp atımı çok hızlanır, kan basıncında şiddetli bir yükselme olur. Bu şiddetli yükselme sonucunda pressorecepteur dolaşım bölgelerinden (aorta kavsi, sinus caroticus) uyanan bir vagus refleksiyle kalp yavaşlar. Periferik damar direncinin şiddetle artmasından dolayı atım hacmi düşer. Sağ atriumda ve büyük veritlerde basınç yükselir, kalp dilate olur. Adrenalin bazal metabolizmayı yükseltir. Karaciğer ve kas glikojenini mobilize eder; kan şekerini yükseltir.

İlaç Etkileşimleri:
Digitalin aşırı dozlarında adrenalin kullanılmamalıdır. Anginal ağrı oluşturabilir.

HİPERTANSİYON
Vücudumuzdaki tüm organlar, sağlıklı bir şekilde işlevlerini yapabilmek için kana, yani kanın taşıdığı oksijen ve besin maddelerine ihtiyaç gösterir. Kanı tüm organlara düzenli bir şekilde pompalayan da kalbimizdir. Emme-basma tulumba gibi düşünebilecegimiz kalp, organlardan gelen oksijeni azaltıp, kirlenmiş kanı toplayarak akciğerlere gönderir. Akciğerlerde temizlenip oksijenle beslenen kanı da yine damarlar vasıtasıyla organlara iletir. Dolaşım, kapalı bir sisteme benzer. Kalbimiz bu görevi yerine getirebilmek için düzenli bir ritmde çalışırken dakikada ortalama 70 kez kasılır. Her kasılmada pompaladığı kanın toplam hacmi 5 litre dolaylarındadır. Bedenimizdeki damar ağının uzunluğu ise hemen hemen 10.000 km. kadardır, işte kalbimiz günboyu dokuların ihtiyacını karşılamak için bu damar sistemine kanı pompalayıp durur.
Kalbin kasılmasıyla damarlara doğru yola çıkan kan, buralarda belirli bir dirençle karşılaşır. Vücudumuzdaki kan azalmış olsa da, kalp aynı güçle kanı pompalayacak, en uç noktalara kadar göndermeye çalışacaktır. Tansiyon işte bu kalp damar ilişkisinde, dolaşım sırasında meydana gelen damarlardaki basınçtır. Tansiyonumuz ölçülürken yapılan, damarın her santimetrekaresine düşen basıncı ölçmektir aslında. Bu yüzden de, bir civa sütununun yüksekliği ölçü birimi olarak alınmıştır.
Tansiyon aletiyle ölçülen, damar içindeki kanın akabildiği düzeylerdir. Tansiyon aletinin kolluğuyla, kan damarların içindeki akımı sıkıştırdığımızda, kanın akışı durur. Kolluk içindeki hava yavaş yavaş bırakılıp, kanın engellenmesi durunca kalp atışları yeniden duyulmaya başlar. Buna “sistolik kan basıncı” adı verilir. Yani, bu kalbin kasılma sırasındaki damarlara yaptığı basınçtır. Aynı zamanda buna “sistolik tansiyon”da denir. Halk arasında ise “büyük tansiyon” şeklinde tanımlanır.
Tansiyon aletini boşaltıp, basıncı azalttıkça, öyle bir an gelir ki, kalp atışları duyulmaz olur. Bu artık kanın hiçbir basınçla karşılaşmadan serbestçe damardan geçtiği andır. Kalp artık rahatlamıştır, bir gevşeme anıdır bu. Kan damardan, yalnızca gerilmiş damarların kendi basıncı ile geçmektedir. Buna da “diyastolik basınç”, yani “diyastolik tansiyon” adı verilir. Halk dilindeki adı ise ‘küçük tansiyon”dur.
Adları herhalde “büyük” ve “küçük” olduğundan insanlar nedense büyük tansiyonun önemli olup, küçük tansiyonun daha az tehlikeli oldugunu düşünürler. Oysa hipertansiyonda her iki basınç da artar. Sadece damar sertliğiyle karşılaşmış, damar çeperleri esnekliğini yitirmiş insanlarda, büyük tansiyon yüksekken, küçük tansiyon alt seviyelerde olabilir. Bu maalesef iyi bir belirti değildir ve normal damar yapısının bozulmuş olduğunu gösterir.
Bir yetişkin normal tansiyonu, küçük tansiyon denilen “diyastolik basıncın” 90 mm, büyük tansiyonun, yani “sistolik basıncın” ise 140 mm. düzeyinden olmalıdır. Bu ölçülerin üstündeki basınç bir hipertansiyon belirtisidir. Bu kişi büyük bir ihtimalle yüksek tansiyon hastasıdır. Bu birimler her ne kadar, milimetre civa sütunu olarak ölçülse de, 9 ve 14 şeklinde ifade edilebilir.
Belirtilerden Anlaşılmayabilir
Özellikle 40 yaşın üstündeki kişilerin yüzde 30′unda hipertansiyona rastlanır. Ancak bunların çoğu bunun farkında bile olmaz. Tesadüf eseri tansiyonu ölçüldüğünde anlaşılır.
Halbuki yüksek tansiyonun da bazı işaretleri vardır: Baş ağrısı ve dönmesi, ateş basması, sık sık susama veya idrara çıkma, çarpıntı, yorgunluk hali, sırt ağrısı hipertansiyon habercisi olabilir.
Hipertansiyonun Sebepleri
* Endokrin (hormonal): Tiroid bezi, böbrek üstü bezleri ve diğer hormon bozuklukları.
* Böbrek hastalıkları
* Kalp ve damar hastalıkları
* Şişmanlık
* Gebelik ve doğum kontrol ilaçları
Bu saydıklarımız sebebi bilinen hipertansiyon faktörleridir. Diğer bölüm, yani esansiyel (sebebi bilinmeyen hipertansiyon) hastaların yüzde 90′ını oluşturur. Esansiyel hipertansiyonda şu faktörler rol oynar:
* Kalıtım (soyaçekim)
* Cinsiyet ve yaş. 40 yaşın üzeri olan erkeklerde daha sıktır.
* Tuz yeme alışkanlığı
* Şişmanlık ve hareketsizlik
* Sigara ve alkol
* Stres ve endişeler
Beslenme Tarzı Değişmeli
Yüksek tansiyon varsa, herşeyden önce beslenme tarzı değişmelidir. Bu konuda uzmanların tavsiyeleri şöyle:
* Herşeyden önce yağı hayatınızdan neredeyse çıkarmalısınız. Beyaz peynir, yoğurt, süt bile büyük ölçüde yağ içerir. Bu besinleri küçük miktarlarda tüketmeli. Örneğin, beyaz peyniri günde 2 kibrit kutusu büyüklüğünde yemelisiniz. Bunun yanı sıra kaymak, katı margarinler, tereyağı, çikolata, pasta, kremalar, yağlı soslar sofranıza veda etmeli. Kırmızı eti haftada en fazla üç kez yiyebilirsiniz. O da çok az miktarda olmak şartıyla. Her türlü kızartma ve karbonhidratlı besinden, yani tatlı ve hamur işlerinden mümkün olduğunca uzak kalmalısınız. Şişmanlatıcı besinlerden uzak durmanız, hem zayıflamanıza yardımcı olacak, hem de sizi yüksek tansiyondan kurtaracaktır. Bunun dışında hareket etmek de çok önemli. Yürüyüş de en yararlı hareket şekli hiç kuşkusuz. Günde en az 1 saat yol yürümek, damarları açar, dolaşımı hızlandırır ve tansiyonun yükselmesini önler. Kalbi rahatlatır. Bu alışkanlığı hiçbir bahane ileri sürmeden bir an önce edinmelisiniz. Üstelik hareket insanın hem kilo almasını önler, hem de damarlarda dolaşan zararlı yağların azalmasına yardımcı olur.
İlaç Tedavisi
Günümüzde hipertansiyon tedavisinde çok çeşitli ve yararlı ilaçlar kullanılıyor. Ancak burada uzmanların en büyük sıkıntısı, hastanın kendi doktorunun verdiği değil de, bir komşusuna ya da yakınına iyi gelen bir başka ilacı kullanmak istemesi.
Yüksek tansiyon hastası olduğu belirlenen bir kişinin hangi ilacı kullanacağına ve hangi ilacın ona daha yararlı olacağına ancak onun doktoru karar verebilir. Çünkü doktoru gerek muayene sırasında, gerekse istediği birtakım laboratuar tetkikleri sonucunda, hasta hakkında karar vermiştir.
Bunun dışında tedavinin başarısı, hastanın ilacını, belirlenen dozda ve belirlenen saatlerde düzenli olarak almasına bağlıdır.
Bugün hipertansiyon konusunda başta “su atıcılar”, yani “diüretik ilaçlar” olmak üzere pek çok çeşitli ilaç kullanılıyor. Bazıları kalp ve damar sistemi üzerinde bir etki yaparak, damarları açıp tansiyonu düşürüyor, diğerleri ise vücuttaki bazı enzimlerin zararlı etkisini azaltarak tansiyonu düşürüyor. Bu arada sakinleştiricilerin de rolünü unutmamak gerekir. Doktor, en uygun olan ilaçları seçecektir.
Tedavi önemli
Bir insanın hipertansiyon hastası olduğunu anlamak için tek bir ölçüm yeterli değildir. Yüksek tansiyon bulguları görülen kişiyi önce bir süre kontrol altına almak gerekir. Durum devam ettiğinde artık kuşkuya yer kalmaz ve bu kişinin hipertansiyon hastası olduğu anlaşılır. Artık bundan sonrası uzun ve sağlıklı yaşamak için belirli noktalara dikkat etmek, kendine iyi bakmak, düzenli yaşamak ve en önemlisi düzenli olarak, hiç aksatmadan ilaç kullanmaya kalır.
Herşeyden önce şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki, hipertansiyon demek hayatın sonu demek değildir. Ama vücudumuzda oluşan bu olguyla yaşamayı öğrenmek zorundayız. Günde üç öğün yemek yiyip, vücudumuza gerekli besinleri sağlamak bizim doğamızda var. İşte aynı işlemi ilaçlara da uygulayıp, onları düzenli aralıklarla alarak, damarlarda oluşacak basıncı önlemek zorundayız. Aldığımız ilacın etkisi geçip, damarlar eski durumlanna gelmeden önce, tekrar saatinde ilaç almak bir tansiyon hastası için çok önemlidir.
Bazı hastalar kendilerini bir süre çok iyi hissedebilirler. Belirli bir diyet, sakin bir yaşam, hatta sakinleştiriciyle kan basıncı normal düzeyine indirilmiş olabilir. Ama bu geçici bir iyiliktir. Tansiyon hastası biri olursunuz, pir olursunuz. Çünkü bu hastalık bir ömür boyu sürerek, size arkadaşlık edecektir. Bazı insanlar yüksek tansiyon hastası olduklarını, bir yaşlılık belirtisi olarak gördüklerinden kabul etmek istemezler. Bu bir tansiyon hastasının yapacağı en büyük yanlıştır. Evet, belki yüksek tansiyon belli bir yaştan sonra ortaya çıkar ama bu kesinlikle yaşlılık belirtisi değildir. Üstelik hastalığı kabul etmeyip, diyete uymayan hastalar çok tehlikeli bir oyunun içinde bulurlar kendilerini. Çünkü sonuçta zarar gören kendileri olacaktır. Yüksek tansiyonu, bir felaket olarak görmek çok yanlış çünkü çaresi var. Ama bunu düşünüp hastalığı küçümsememeli de..
Hipertansiyonun doğal ilacı:Sanmsak
Bugün tıp dünyasında bile sarımsağın tansiyon düşürücü etkisi kabul edilmiş durumda. Sarımsak “İbni Sina”nın da yüzyıllar önce belirttiği gibi, damarlar üzerinde çok olumlu etkileri olan doğal bir ilaç olarak kabul ediliyor. Eskiler sarmısağın: “Ölümden başka her hastalığa şifa verdiğini” söylemişler. Pek çok bitkinin gerçekten inanılmaz şifa kaynağı olduğu bir gerçek. Bu nedenle normal ilaçların yanı sıra her sabah bir diş sarmısak yutmanın tansiyonu düşürdüğü belirtiliyor. Ancak eğer sarmısağı yutamıyor ya da ağız kokusu nedeniyle ona tahammül edemiyorsanız, sarmısak haplarına ne dersiniz? Bunlar kokusuz oldukları ve rahatça yutulabildikleri için pek çok tansiyon hastası tarafından kullanılıyor.

Beyin ve sinir sisteminin beslenme yetersizliği sonucu ortaya çıkar. Sinir hücrelerinin oksijensizliğe ve kan şekeri düşmesine tahammülü birkaç dakika ile sınırlıdır. Herhangi bir sebeple (genellikle beyne kan taşıyan damarların tıkanması, daralması) aksaması durumunda saniyeler içinde konuşma, görme, anlama bozulabilir ve vücudun bir yarısında kuvvet azalması veya tamamen fonksiyon kaybı olabilir. Bu kayıp yine saatler içinde kısa sürede geçiyorsa geçici felçten bahsedilir.
Hastalıkta bazen tablo gelişmeden haberci uyarıcı bulgular da görülebilir: Vücudun bir tarafında gelip geçen uyuşma, kısa süreli baş ağrısı nöbetleri, konuşmanın bozulması veya durması, görmede geçici ani kayıplar, dengesizlik gibi…
Hastalığın ana sebebi beyin ve hücrelerini sulayan beyin damarlarındaki tıkanmalardır. Daha nadir olarak beyin kanaması, beyin ve zarının iltihapları anılabilir.
Damar tıkanmasının sebepleri ise: Bünyenin yaşlanması, damarların sertleşmesi, kan yağlarının fazlalığı, kandaki kırmızı hücrelerin (eritrosit) çokluğu, tansiyonun yüksek seyretmesi, sigara, alkol, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklar, kalp ve damar hastalıklarına irsî yatkınlık, şeker hastalığı, böbrek rahatsızlığı, aşırı stres, dengesiz beslenme, düzensiz yaşama vs…
Felçte ne yapılmalı?
Hasta apar topar hareket ettirilmemeli. Gereksiz panikle hastaya zarar verilmemeli ve en yakın sağlık merkezine götürülerek erken müdahale edilmelidir. Bazı felçler günler içinde yapılan tedaviyle iz bırakmadan geçer. Felcin geçmemesi durumunda şu yanlışlardan kaçınmalıdır:
* Gereksiz ümitlerle hasta hekim hekim dolaştırılmamalıdır.
* Tıp dışı bazı ters uygulamalara fırsat verilmemelidir.
Hastanın takip ve tedavisini üstlenen hekimle diyaloğu koparmamalıdır. Takip süreci uzun olacağı bilinerek tedbirler düzenlenmelidir. Hastalığın ilk haftalarından itibaren bıkmadan, usanmadan doktor tavsiyesine uygun fizyoterapi (masaj ve egzersiz) uygulanmalıdır.
Hastanın hareketlenmesi, iyileşmeye motivasyonu, yatakta döndürülmesi (yaralar oluşmaması için), beslenme düzeni, psikolojik ve moral durumu, hasta yakınlarının ilgi ve desteği tedavide kullanılacak ilaç ve metodlardan çok daha faydalı olduğu bilinmelidir.
Tedavide kullanılan ilaçların temel hedefi felcin tekrarlama ihtimaline karşı bünyeyi korumaktır. Tansiyonu ayarlamak, kan yağlarını düşürmek, moral ve destek tedavileri önemlidir.
Ağır olup da yatalak kalan hastaların hayatla ilgilerinin kopmamasına dikkat etmeli, çökkün (deresif) düşünceleri gelişmesi durumunda tedavisi yoluna gitmelidir.

KANAMALAR
Vücuda yayılmış üç tip kan damarı vardır:
1- Atardamarlar
2- Toplardamarlar
3- Kılcal damarlar
Atardamarlar vasıtasıyla akciğerde temizlenen oksijenli kan vücuda yayılır. Toplar damarlar ise organlardaki kirli kanı kalbe geri getirir. Kılcal damarlara gelince: Bunlar da dokularla temas halinde olup onlara oksijen ve gıda maddeleri verir ve onlardan zararlı maddeleri alarak toplar damarlara taşırlar.
Derideki bir yara veya kesik sonucu bu damarlar açılarak dışarıya kan sızması olur. Çıplak gözle görülen bu tür kanamaya “dış kanama” diyoruz.
DIŞ KANAMALAR
Kılcal damar kanamaları dezenfekte edildikten sonra, kanın kendiliğinden pıhtılaşması sonucu, problem çıkarmadan kısa zamanda iyileşirler. Ancak atar ve toplar damar kanamaları -hele açılan yara derin ve geniş ise- bizim müdahalemiz olmadan, kendiliğinden durmazlar. Atar (temizkan) damar kanamalarını toplar (kirli kan) damar kanamalarından kolayca ayırdedebiliriz. Atar-damarlarda kalp basıncı, 120 mm (kasılma anında) ila 80 mm (gevşeme anında) civa basıncı arasındadır. Eğer bir atardamar kesilmiş ise, kanama bu basınç farkına uyarak aralıklı fışkırmalar şeklinde olacaktır. Toplardamar kanamalarında fışkırma olmaz.
Ne Yapmalı?
* İster atar ister toplardamar kanaması olsun ilk önce elinizin ayasını yara üzerine sıkıca bastırınız ve on dakika kadar böylece bekletiniz.
* Kanamaların çoğu bu şekilde duracaktır. Eğer hala devam ederse; “sargı kompresyonu” dediğimiz metodu uygulayınız. Temiz bir sargı bezini veya mendili dörde katladıktan sonra yara üzerine koyup avuç içi ile üzerinden bastırınız. Bu şekilde onbeş-yirmi dakika bekleyiniz.
* Kanama bu müddetin sonunda yine devam edecek olursa, kompresyonda kullandığınız bezin üzerine bir sargı sarınız.
* Kanamanın kol veya bacakta olduğunu farzedelim. Bir yardımcı kişi kompresyona devam ederken, siz de beş santim eninde bir metre boyunda bir bez parçası temin ediniz. Bulduğunuz bezi iki ucundan (ortalı olarak) makasla yaranın üzerine gelecek olan orta kısmı sağlam kalacak şekilde kesiniz.
* Bezin kesilmeyen orta kısmını yaranın üzerine gelecek şekilde -kompresyon için kullandığınız katlanmış bezin üstüne- koyunuz. Kestiğiniz parçaları bandaj gibi kullanarak, karşılıklı bağlayınız. Parçaları yaranın iki yanına sararken ve bağlarken fazla sıkmayınız. Fazla sıktığınız takdirde kan dolaşımını boğar; kol veya bacakların alt bölgelerine kanın gitmesini engellemiş olursunuz.
  Dikkat: Eğer kompresyon ve sargı işi de netice vermez yani kanama kesilmezse; ciddi bir atardamar kanaması ile karşı karşıyasınız demektir. Bu durumda hastayı doktora yetiştirmekten başka çare yoktur. Ancak aşırı kan kaybından dolayı hastanın şoka girmemesi için yarayı üst tarafından kravat veya esnemeyen bir bez parçası ile boğdurabilirsiniz. Düğümü yara üzerine gelmeyecek şekilde bağlayınız. Vakit kaybetmeden hastayı bir acil servise yetiştiriniz. Boğdurulmuş bir yarayı uzun zaman bekletmek ve kanamanın durmasını gözlemek çok tehlikeli ve hatalı bir yoldur. Zira bir saatten fazla kan almayan bölgenin hücreleri ölecek ve boğdurulan uzuv kangren olacak; kesilmek zorunda kalınacaktır. Bu sebeple kompresyon ve sargı işlemini denemeden sakın yarayı boğdurmayınız.
AĞIR KANAMALAR
Bilhassa kol ve bacaklarda meydana gelen ağır yaralanmalarda atardamarlarda büyük delikler açılır. Bu deliklerden fışkıran kanı basit usullerle durdurmak mümkün değildir. Müdahale edilmediği yani kan akışı durdurulmadığı takdirde hasta kan kaybından dolayı önce şoka sonra da komaya girerek hayatını kaybeder.
Dikkat: Burada tarif edeceğimiz kan durdurma usulü, kazazedeyi doktora yetiştirinceye kadar meydana gelecek olan kan kaybını önlemeyi hedef almaktadır. Kan durdurucu bandajı veya turnikeyi uzun zaman yerinde tutmak çok tehlikelidir. Yarım saati geçen durumlarda kan alamayan bölgedeki dokuların ölmesi ve kangren olması ihtimali vardır. Bu sebeble kazazedenin doktora yetiştirilmesi geciktiği takdirde her yarım saatte bir bandajın açılarak bir iki dakika müddetle yaralı organa kan akışı sağlanmalıdır. Sonra bandaj tekrar sıkılarak fazla kan kaybı önlenmelidir.
Nasıl Yapılacak?
* Kol ve bacaklarda kan durdurucu bandaj tek kemik olan yere uygulanmalıdır. Kollarda dirsek île omuz arası; bacaklarda diz île kasık arası tek kemik olan yerlerdir.
* Buna göre bandajı yaranın üzerine değil; yarasız olan yukarı kısmına uygulamış oluyoruz.
* Bandaj olarak bir lastik hortum veya elastiki bir kablo parçası kullanabiliriz. Her ikisinin de çapı bir santim civarında olmalıdır. Daha kalın ve daha incesi kanamayı durdurmakla beraber dokulara zarar verecektir. Bunların bulunmadığı durumlarda bel kayışı, rulo haline getirilmiş bir mendil veya gaz bezi de aynı işi görebilir.
* Bandaj kullanmayı bilmeyenler yani bu işte tecrübesi olmayanlar ya korku ile gevşek tutacak veya garanti olsun diye gereğinden fazla sıkabileceklerdir.
* Eğer bandaj olarak kullanacağınız malzeme el altında değilse yani bulunması zaman alacak ise; bir kişi bandaj temin etmeye çalışırken bir diğeri iki elini halka şeklinde tek kemikli yerin üzerine geçirip sıkmalıdır.
* Bandaj malzemesi temin edilince, malzeme tek kemikli bölge üzerine bir defa dolanıp tek düğüm atıldıktan sonra yavaş yavaş sıkılır. Kan akışının durduğu yerde sıkmaya son verilerek ikinci düğüm atılır. Eğer kan akışı tekrar başlarsa; ikinci düğüm atılırken farkında olmadan bandaj gevşetilmiş demektir, ikinci düğüm açılmalı ve kan akışı duracak kadar sıkıldıktan sonra (gevşemesine izin vermeden) tekrar düğüm atılmalıdır.
TURNİKE USULÜ
Ağır atardamar kanamalarını durdurmanın bir diğer yolu, turnike uygulamaktır. Bunun için genişçe (8-10 santim) ve organı iki defa dolandıktan sonra bağlanabilecek uzunlukta bir sargı bezi kullanılmaktadır. Buna “kravat sargı” adı verilmektedir.
Nasıl Yapılacak?
* Kanayan yara üzerine birkaç defa katlanmış bir gaz bezi veya iki-üç defa katlanmış temiz bir mendil koyunuz.
* Kravat sargıyı gaz bezinin üzerinde iki defa doladıktan sonra zıt istikametinde bir düğüm atınız.
* Düğümün üzerine oklava veya benzeri bir sopanın ucunu koyup sıkıca düğümleyiniz.
* Sopanın boşta kalan ucundan tutup çeviriniz. Kanama duruncaya kadar çevirmeye devam ediniz. Gereğinden fazla çevirmeyiniz.
* Bundan sonra sopanın serbest ucunu (sopa organa paralel duracak şekilde) herhangi bir sargı ile organın üzerine tutturunuz.
  Dikkat: Turnike de bandaj usulünde olduğu gibi uzun zaman bekletilmemelidir. Her 20 dakikada bir, yara üzerindeki gaz bezine elle bastırarak, turnike açılmalı ve yaralı organa kan deveranı sağlanmalı; eğer kanama devam ediyorsa aynı şekilde tekrar bağlanmalıdır. Kanama durmuş ise, turnike çıkarılmamalı fakat gevşek bir şekilde sarılmalıdır. Eğer gevşek sargı altında kanama tekrar baslarsa, sopayı kanama duruncaya kadar çevirip yerini tesbit etmelidir.
NOT: Turnike ve bandaj uyguladığınız saati kaydedip bunu doktora söyleyiniz.
DİĞER KANAMALAR
Kol ve bacakların dışındaki organlarınızda meydana gelebilecek kanamaları durdurmak için, kanama şiddetli olmadığı takdirde, yaranın üzerine steril bir gaz bezi konarak fazla sıkmadan sarılır.
Sargı usulü ile kanama durdurulamaz ise, bu sefer kanamayı besleyen damar üzerine parmakla bastırmak gerekecektir. Kanama duruncaya kadar bastırma işine devam edilmelidir.
BASTIRMA NOKTALARI
1- Alında, göz hizasının üzerinde, olan kanamalarda parmakla bastırılacak nokta kulağın ön kısmıdır.
2- Eğer kanama göz hizasının altında yani yanakta ise, alt çene kemiğinin köşesinden 2-3 cm ileriye parmakla bastırılmalıdır.
3- Boyun ve gırtlak civarındaki kanamalarda, baş parmak enseye, geri kalan dört parmak da boyun önündeki şah damara basacak şekilde tazyik uygulanmalıdır.
4- Omuz, koltuk altı ve kolun omuza yakın yerinde meydana gelebilecek kanamaları durdurmak için, baş parmak arkadan destek verecek şekilde, diğer dört parmakla köprücük kemiğinin çukur kısmına (boyuna yakın yerine) bastırılmalıdır.
5- Kalça kanamalarında, el ayası kazazedenin kasığına sıkıca bastırıldığı takdirde kanamayı durdurmak mümkün olacaktır.
BURUN KANAMASI
Çocuklar oyun oynarken düşünmeksizin tehlikeli hareketler yapar; bunun neticesi olarak sık sık kaza geçirirler. Burun kanaması da bunlardan biridir. Eğer çocuk başını sert bir yere çarpmamış ise fazla telaşlanmaya lüzum yoktur. Eğer kusma, baş ağrısı ve alışkanlık dışı bir uyku hali görülürse beyin kanamasından şüphelenmeli ve çocuğu en kısa zamanda doktora götürmelidir.
Yaşlı kimselerde, kendiliğinden ortaya çıkan burun kanamaları ekseriya “tansiyon yüksekliğine işaret eder. Böyle durumlarda mutlaka doktora görünmeli ve gerekli kontrollar yaptırılmalıdır.
Bir darbe sonucu meydana gelen hafif burun kanamaları ekseriya kendiliğinden (kanın pıhtılaşması sonucu) durur. Bir-iki dakika içinde durmayan burun kanamalarında aşağıda tarif edeceğimiz şekilde kanamayı durdurmaya çalışınız.
Nasıl Yapılacak?
* Baş ve işaret parmağınızla burun kanatlarını 4-5 dakika müddetle sıkınız.
* Bu şekilde netice alamadığınız takdirde, bir pamuk parçasını parmak kalınlığında yuvarlayıp rulo haline getirdikten sonra üst dudağın altına yerleştiriniz. Üst dudaktan buruna doğru yaptığınız bu tazyik, kanamada önemli rol oynayan ana damarı sıkıştıracağından ekseriya iyi netice verecektir.
* Yukarıdaki tetdbirler de bir fayda vermeyecek olursa; kazazedeyi bir sandalyeye oturtunuz. Burnunun üzerine soğuk suda ıslatılmış temiz bir bez koyunuz. Biz buna “soğuk kompres uygulama” diyoruz. Kanama duruncaya kadar birkaç dakika ara ile bezi değiştiriniz. (Yeniden soğuk suda ıslatıp tekrar burun üzerine koyunuz). Kanama durduktan sonra kazazedeye bir-iki saat için burundan nefes almamasını tavsiye ediniz. Bu şekilde, teşekkül eden pıhtı yerinden oynamamış ve kanama da yeniden başlamamış olur.
* Kanama bütün bu tedbirleri çaresiz kılacak derecede şiddetli ise, doktor gelinceye veya doktora yetişinceye kadar kazazedenin kanayan burun deliğine steril bir gaz bezi (tampon) tıkayınız. Bezin bir ucunu dışarıda (açıkta) bırakınız. Tampon burun deliğini tıkadıktan sonra, zorla ileri itmeye çalışmayınız.


Gebeliğin hangi haftasında meydana gelirse gelsin vajinal kanama mutlaka doktor değerlendirmesi gerektiren bir durumdur. Kanamanın çok hafif olması ya da bir süre sonra kendiliğinden kesilmesi doktor kontrolünden vazgeçmek için bir neden teşkil etmemelidir.

Placenta Previa (Plasentanın doğum kanalının girişini tıkaması)

Tanım

Gebe uterusunun serviksle birleştiği bölgeye alt segment adı verilir. Bu bölge uterus kaslarının bittiği ve serviks bağdokusun başladığı arabölgedir. Bu ara bölgede ilerleyen gebelikle çok önemli değişiklikler meydana gelir. Uterus büyüdükçe alt segment gevşer ve serviksin yumuşamasına katkıda bulunur. Doğum eylemi başladığında bu bölgedeki gevşeme en üst seviyeye ulaşır.

Normal şartlarda uterusun yukarı kısımlarında yerleşen ve gelişen plasentanın çeşitli nedenlerle alt segmente yerleşmesi placenta previa (plasenta prevya okunur) olarak tanımlanır. Placenta previa’nın en büyük tehlikesi ciddi olabilen kanamalara yolaçması ve bebeğin doğum kanalına girmesine engel olmasıdır.

Plasenta previa alt segmenti kısmen ya da tümüyle kapatarak bebeğin uterustan doğum kanalına girmesine engel olur. Bu durumlarda doğum eylemi başladığında doğum kanalına giremeyen bebeğin doğumu yanlızca sezeryanla gerçekleşebilir.

Alt segmentin gelişme ve yumuşama sürecinde plasentanın alt yüzünde bulunan damar uçları açıkta kadığında kanama başlar. Alt segment yumuşaması ne kadar fazla ve ne kadar hızlı olursa (doğum eylemi başlaması bu süreci çok hızlandırır) kanama da o kadar şiddetli olur. Plasenta alt segmentin üzerine tümüyle oturmuşsa hayatı tehdit eden kanamalar ortaya çıkabilir.

Bazı gebeliklerde erken dönemlerde servikse yakın bir yerleşim gösteren plasenta uterusun büyümesiyle serviksten uzaklaşabilir. Bu yüzden placenta previa tanısı genellikle 28. haftadan sonra kesinleşir.

Placenta previa kimlerde ve neden olur?

İmplantasyon (döllenen yumurtanın uterusa yerleşimi) uterusun en verimli ve en uygun bölgesinde gerçekleşir. Genellikle çok geniş bir endometrium alanında embriyonun yerleşecek bir yer bulması çok zor olmaz. Ancak daha önceden geçirilen şiddetli endometritler (endometrium (rahim iç tabakası) enfeksiyonları), endometriumun yapısını bozan myom gibi tümörler ya da çok fazla sayıda doğum ya da kürtaj endometriumun bazı alanlarını embryonun yerleşmesine elverişsiz hale getirir.

Endometriumda kendine yerleşecek yer arayan embryo son çare olarak uterusun en alt kısmına kadar gider ve gebeliğin ileri dönemlerinde alt segment haline gelecek yerde yerleşerek büyümeye başlar. Servikal kanala yakınlığına göre kanalın girişini kısmen ya da tam kapatacak şekilde yerleşim gösterdiğinde placenta previa meydana gelir.

Plasenta previa her gebelikte ortaya çıkabilir. Ancak özellikle aşağıdaki risk faktörlerini taşıyanlarda daha sık gözlenir:

çok sayıda doğum yapmış olanlar;

düşük ve kürtaj sayısı fazla olanlar;

çoğul gebelik taşıyanlar;

iki gebelik arası süresi kısa olanlar;

uterusa ait tümörleri olanlar (myom-özellikle endometrium tabakasına yakın yerleşim gösteren submüköz tipte olanlar);

uterusta doğumsal bazı gelişim kusurları olanlar;

geçirilmiş endometrit öyküsü olanlar;

ileri anne yaşı olanlar;

şiddetli kansızlığı olanlar;

fetusun uterusta anormal yerleşimi (makat ya da yan duruş);

Görülme sıklığı

Plasenta previa dört ve daha fazla sayıda doğum yapmış olanlarda 1/20 oranında görülür.

İlk gebeliğini yaşayanlarda ise nadirdir ve 1/250 oranında görülür.

Bir kez placenta previa oluştuğunda diğer bir gebelikte tekrarlama riski 12 kat artar.

Placenta previaların %4′ünde placenta accreata denen çok tehlikeli bir durum meydana gelir.

Placenta accreata plasentanın uterusun lifleri arasına yerleşmesi durumudur. Bazı durumlarda plasenta özellikle eski sezeryan kesisinin bulunduğu bölgeye yerleşirse uterusu o bölgeden delerek ciddi kanamalara ve fetusun ölmesine yol açabilir. Placenta accreata doğum sonrası plasentanın ayrılmaması ve aşırı kanama olmasıyla kendini belli eden ve uterusun ameliyatla alınmasına kadar gidebilen bir durumdur.

Belirtileri

Plasenta previa en sık 34. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan ağrısız kanama şeklinde belirti verir. İlk kanama ilişkide, vajinal muayene esnasında ya da durup dururken olabilir. Kanamanın nedeni olgunlaşmaya başlayan alt segmentin üstünde yer alan plasentadaki kan damarlarının açılmasıdır. İlk kanama bazen çok şiddetli de olabilir. Ancak genellikle placenta previada düzensiz aralıklarla ortaya çıkan ve kendiliğinden duran ancak cinsel ilişki, aşırı yorgunluk gibi durumlarda tekrarlayan kanamalar söz konusudur.

Bazı durumda placenta previa ablatio’ya neden olur ve böylece ilk belirtiler ablatio placenta belirtileri olur.

Tedavi yaklaşımı

Tüm kanamalı gebelerde alınan ilk önlemler alınır. Ağır kanama ile seyreden durumlarda eğer önlemlerle durdurulamıyorsa gebelik haftası ne olursa olsun sezeryanla doğum gerçekleştirilir.

Sezeryanda genellikle alt segment insizyonu tercih edilir. Gebeliğin ufak olduğu ve alt segmentin henüz gelişmediği durumlarda, yan duruşta, ya da plasentanın alt segmente kesi yapmayı engelleyecek yerleşimde olması durumunda klasik insizyon ile doğum gerçekleştirilir.[Sezeryan ile ilgili ayrıntılar için tıklayınız]

36. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan kanamalarda bebek olgunlaşmış kabul edildiğinden genellikle sezeryan için fazla beklenmez.

36 haftanın altındaki gebeliklerde kanama hafifse veya önlemlere cevap veren bir kanama varsa annenin durumu tümüyle kontrol altında tutularak bebeğin olgunlaşması için bir süre beklenebilir. Bekleme sürecinde akciğer gelişimini teşvik etmek amacıyla kortizon uygulaması yapılabilir. Amniosentezde bebeğin akciğerleri olgunlaşmış bulunursa daha fazla beklenmez.

Bekleme sürecinde anne adayına kaybettiği kanı tamamlamak için haftada 2-3 üniteden daha fazla kan verilmesi gerekirse genellikle daha fazla beklenmeden doğum gerçekleştirilir.

Placenta previa erken doğum tehdidi zemininde de kanamaya başlayabilir. Bu yüzden CTG’de veya elle kasılma takibinde kasılma saptanırsa, yani kanamayla beraber erken doğum eylemi bulguları varsa tokoliz (doğum eyleminin durdurulması) denenir.

Anne adayı ile eşi arasında Rh uygunsuzluğu söz konusuysa mutlaka koruyucu amaçlı Anti-Rh immunglobulini (Rhogam) uygulanır. [Rh uygunsuzluğu ile ilgili ayrıntı için tıklayınız]

Kan transfüzyonu, kan bağışları yoluyla elde edilen kanın çeşitli nedenlerle kan kaybetmiş ya da kanının ana elemanlarından (akyuvar, trombosit ya da pıhtılaşma faktörleri gibi) biri eksik olan kişilere damar yoluyla verilmesidir.

Kan bankaları kan bağışı yapan kişilerden kanın uygun şartlarda alınmasından, bu kanların çeşitli işlemlere tabi tutulmasından ve ihtiyacı olan kişilere verilmesinden sorumlu kuruluşlardır.

Bir kişinin kan bağışında bulunabilmesi için ön koşul o kişinin sağlıklı olmasıdır. Gerekli muayeneler yapıldıktan sonra kan bağışlayan kişiden yaklaşık olarak 500 mililitre kan alınır. Kansızlığı olmayan, kalp ve dolaşım sistemi uygun çalışan bir kişiden alınan bu miktar, kan bağışlayan kişide hiç bir problem yaratmaz. Yaklaşık dört haftada bu verilen kan üretilerek tekrar yerine konmuş olur. Kan bağışlanması belli kanunlara tabidir ve 18 yaş altında ve 65 yaş üstünde olan kişiler kan bağışında bulunamazlar. Kanında Hepatit B ya da AIDS gibi bir enfeksiyon hastalığı olduğu bilinen ya da kalp ve dolaşım sistemine ait hastalığı, ya da kan hastalığı olanlar da kan bağışında bulunamazlar.

Bağış yoluyla alınan kanlar hangi işlemlerden geçer?

Alınan kanlar Hepatit B, sifiliz, HIV (AIDS etkeni) ve diğer enfeksiyon etkenlerinin varlığı açısından incelenir. Daha sonra kanlar özel torbalarda ve belli ısılarda saklanmak üzere ya olduğu gibi tam kan şeklinde ya da çeşitli bölümlere ayrılarak kan bankasında muhafaza edilir.

Her torbanın üzerinde kanın grubu, alınma tarihi ve son kullanma tarihi mutlaka belirtilmiştir.

Taze kan ve banka kanı arasındaki farklar

Alınan kan ilk 5-7 gün içinde taze kan olarak kabul edilir. Kan alındıktan sonra ilk birkaç satte akyuvarlar, iki gün sonra trombositler tümüyle yokolur. Pıhtılaşma faktörleri de genellikle iki gün sonra önemli oranda azalmış olur.

Kan eskidikçe hücre parçalanması sonucu ortaya çıkan potasyum kanın potasyum seviyesini artırır. Bu durumda banka kanı içinde temel olarak yanlızca alyuvarları bulunduran bir kandır. Mümkünse her durumda taze kan verilmelidir. Ancak ciddi kan kayıplarında son kullanma tarihi geçmediği sürece banka kanı da gerekli miktarlarda verilebilir.

Bağışlanan kandan elde edilebilen ürünler

Bağış yoluyla elde edilen bir kan direkt olarak torbalandığında o kandan yanlızca bir kişi faydalanabilir. Halbuki gelişmiş yöntemler kullanılarak kanın elemanları ayrıştırıldığında bir ünite kandan daha fazla sayıda kişinin faydalanması sağlanır. Kanaması olan birine tam kan yerine yanlızca eritrosit suspansiyonu verildiğinde tam kandan geriye kalan diğer maddeler (lökositler, akyuvarlar, plazma) diğer ihtiyacı olanlarda kullanılabilir.

Tam kan:

Vericiden alınan bir ünite tam kan hiç bir ayırma işlemine tabi tutulmadan sitrat maddesi katılarak pıhtılaşması önlenir. Yaklaşık 400-450 mililitredir. Hematokrit değeri %35-40 civarındadır. Buzdolabında (+) 4 derecede 21 gün dayanır. Verildiğinde hastanın hematokrit değerini %3 artırır.

Buzdolabından çıkarılan kan ısındıktan sonra kullanılmazsa atılır, tekrar buzdolabına konmaz.

Eritrosit (alyuvar)suspansiyonu:

Plazması azaltılmış yoğun bir kandır. Eritrositleri yoğunlaştırılmış olduğundan hematokrit %65-70 civarındadır. Özellikle dolaşım yüklenme riski olan hastalar başta olmak üzere mümkün olan her durumda eritrosit süspansiyonu kullanılır. Verilen hastanın hematokrit değerini %3 artırır. Buzdolabında (+)4 derecede 3-5 hafta dayanır. Ek olarak yıkanma işlemine tabi tutulursa 12 saat içinde kullanılmalıdır.

Lökosit (akyuvar) suspansiyonu:

Bağışlanan kandan lökositler ayrılarak elde edilir. Nötropeni (kanda akyuvar düşüklüğü) sonucu gelişen enfeksiyonların önlenmesinde ya da tedavisinde kullanılır. 12 saat içinde kullanılmalıdır.

Trombosit suspansiyonu:

Bağışlanan kandan yanlızca trombositlerin ayrılmasıyla elde edilir. Çeşitli nedenlerle trombosit sayısı düşmüş olan hastalarda kanamanın önlenmesi ya da tedavisi için kullanılır. Bir ünitesi trombosit sayısını 5-10 bin artırır. Bir ünite tam kandan (yani bir vericiden) özel yöntemlerle 8-10 ünite trombosit suspansiyonu elde edilebilmektedir. Ağır trombositopenilerde (trombosit sayısı düşüklüğü) etkili olabilmesi için arka arkaya altı üniteye kadar vermek gerekir. Elde edilen suspansiyonlar oda ısısında saklanır ve üç gün içinde kullanılır. Buzdolabında saklanırsa trombositler kısa zamanda parçalanır.

İnsan albümini:

Çok sayıda kan bağışlayıcısı kanından elde edilen albüminin birleştirilmesiyle elde edilir. Çeşitli nedenlerle kan albümin değerleri düşmüş olan insanlarda kullanılır. Çok fazla sayıda bağışlayıcıdan elde edildiği için enfeksiyon riski diğerlerine göre yüksek bir üründür.

Taze dondurulmuş plazma:

Bağışlanan kandan plazmanın (kanın sıvı kısmının) ayrılmasıyla elde edilir. Pıhtılaşma faktörlerinin harcandığı yaygın damariçi pıhtılaşması (DIC) gibi ölümcül durumların tedavisinde hayat kurtarıcıdır. Elde edildikten sonra buzdolabında (-)30 derecede saklanır.

Pıhtılaşma faktörleri:

Bağışlanan kanın plazmasında pıhtılaşma faktörleri de teker teker ya da gruplar halinde ayrıştırılarak eksiği olan kişilere verilebilir (fibrinojen, kriyopresipitat, antihemofilik faktör gibi).

Gama globulinler (nonspesifik ve spesifik immunglobulinler):

Kanın serumunda (proteinlerin de bulunduğu sıvı kısım) kişinin savunma sisteminin ürettiği antikorlar yeralır. Bunlar ayrıştırılıp çeşitli vericilerden elde edilenler biraraya getirildiğinde çeşitli hastalıkların önlenmesinde ya da tedavisinde oldukça etkili olabilir (Hepatit B serumu, tetanoz serumu gibi). Bu sayede elde edilen bağışıklığa pasif bağışıklık adı verilir. Pasif bağışıklık hastanın vücudu bağışıklığı kendisi aktif olarak sağlayamadığı durumlarda ya da hızlı bir şekilde bağışıklık sağlanması gerektiğinde (hepatit B’li olduğu bilinen birisiyle temas durumunda olduğu gibi) kullanılır.

Kan naklinin uygulanma kuralları

Kan nakli enfeksiyon, hemoliz reaksiyonu ve allerjik reaksiyonlar gibi ciddi riskleri olabilen bir durumdur. Bu yüzden gerçekten gerekli olan durumlarda ve yeterince kullanılır.

Kan grupları hakkında genel bilgiler

İnsanların kan grupları A ve B adı verilen iki farklı yapıtaşının varlığı ya da yokluğuna ve Rh faktörü adı verilen bir kan grubu faktörünün varlığı ya da yokluğuna göre belirlenir. Bir insanın alyuvar hücre yüzeylerinde yanlızca A ya da B yapıtaşlarından biri ya da A ve B yapıtaşlarının ikisi beraber bulunabilir, veya bu yapıtaşlarından hiç biri bulunmayabilir. Bu olasılıklardan herbiri için Rh faktörünün varlığı ya da yokluğu söz konusu olabilir.

Bu durumda insanlarda A Rh(+) (Rh faktörü var anlamında); A Rh(-) (Rh faktörü yok anlamında); B Rh(+); B Rh (-); AB Rh(+); AB Rh(-); 0 Rh(+) ve 0 Rh(-) olmak üzere sekiz ayrı kan grubundan biri bulunur.

A-B-0 ve Rh yapıtaşları dışında alyuvar yüzeyinde klinik açıdan çok fazla önem taşımayan ve kan grubu belirtilmesinde kullanılmayan bazı alt gruplar da bulunmaktadır.

Bireyin kan grubu anne ve babasından kalıtımla aldığı özellikler sonucu belirlenir. %45 insanda 0 grubu, %40 insanda A grubu, %10 insanda B grubu; %5 insanda da AB grubu bulunur. %85 insan Rh(+) kan grubuna sahiptir. Bu nedenle AB Rh(-) ve B Rh (-) kan grupları en az bulunan kan gruplarıdır.

Bir insanın kendi dokusunun bir parçası olmayan her madde ve transplantasyonla vücuda yerleştirilen her organ yabancı bir madde olarak işlem görür. Bu yabancı maddelere antijen (kendi genetik yapısına uymayan anlamında) adı verilir. Bu antijenler girdiği bedenin savunma sistemini harekete geçirir. Antijenler kan grubu yapıtaşları dışında bakteriler, virüsler, protozoalar gibi maddeler ve böbrek, karaciğer ya da kalp gibi nakledilen organlar olabilir.

Savunma sistemi kendisine yabancı olan bir maddeyle karşılaştığında o maddeyi yok etmek amacıyla harekete geçer ve o maddeyi tanıyabilen antikor (yabancı cisme karşı üretilen “cisim” anlamında) adlı kimyasal maddeler üretir. Antikor antijeniyle anahtar-kilit ilişkisi içindedir ve antijeni gördüğü yerde bağlanarak parçalamaya ve sistemden uzaklaştırmaya çalışır.

A grubu kanın alyuvar yüzeyinde yanlız A antijeni, B grubu kanın alyuvar yüzeyinde yanlız B antijeni, AB grubu kanın alyuvar yüzeyinde hem A hem de B antijeni bulunur. 0 grubu kanın alyuvar yüzeyinde antijen bulunmaz. Rh(+) kanda alyuvar yüzeyinde Rh (ya da D) antijeni bulunur.

A grubu kanın serumunda B antijenine karşı antikor, B grubu kanın serumunda A grubuna karşı antikor, 0 grubu kanın serumunda ise hem A hem de B antijenine karşı antikor doğal olarak hazır bulunur. AB grubu kanın serumunda ise ne A ne de B antijenine karşı antikor bulunmaz. Rh(-) olan bir kanın serumunda ise Rh antijenine karşı antikor ya hazır bulunur ya da ilk karşılaşmada hızla üretilir (Rh uygunsuzluğu olan bir evlilikte Rh(-) anne adayının Rh(+) bebeğinin alyuvarlarının Rh antijenlerine karşı antikor üretmesi bunun en güzel örneğidir.

Bir kişiye uygun olmayan gruptan kan nakli yapıldığında nakil yapılan kişinin serumunda bulunan antikorlar verilen kandaki kan grubu antijenlerini tanıyarak antijenin bulunduğu alyuvarları parçalamaya başlarlar. Hemolitik reaksiyon (alyuvarların parçalanması) adı verilen bu olay hayatı tehdid eden bir durumdur. Bu nedenle kan nakli ancak uygun kann grubuyla yapılmalıdır.

En ideali kan transfuzyonunun A-B-0 ve Rh grubu aynı olan kan grubuyla yapılmasıdır.

Aynı gruptan kan bulunamadığında aşağıdaki şemaya uyularak kan nakli yapılır:

Rh(+) kan grubuna sahip bir kişi alyuvar yüzeyinde Rh antijeni içerir, ancak serumunda Rh antijenine karşı antikor içermez. Bu yüzden gerekli durumlarda Rh(-) kan grubundan kan alabilir.

Rh(-) kan grubuna sahip bir kişi ise alyuvar yüzeyinde Rh antijeni içermez, ancak serumunda Rh antijenine karşı antikor içerir, ya da ilk karşılaşma sonrasında bu antikorları hızla üretmeye başlar. Bu yüzden ancak Rh(-) kan grubuna sahip biri, Rh(-) bir gruptan kan alabilir.

0 kan grubuna sahip bir kişi alyuvar yüzeyinde hiç antijen bulunmadığı için her gruba kan verebilir. Ancak serumunda hem A hem de B’ye karşı antikor bulundurduğundan kendi grubudışında kalan kan gruplarından kan alamaz.

AB kan grubuna sahip bir kişinin alyuvar yüzeyinde hem A hem de B antijeni bulunur. Bu yüzden kendisi dışındaki hiçbir gruba kan veremez. Ancak serumunda A ya da B’ye karşı antikor içermediğinden her gruptan kan alabilir.

A kan grubuna sahip bir kişi alyuvar yüzeyinde A antijeni içerir. Bu yüzden B grubuna ve 0 grubuna kan veremez. Serumunda B’ye karşı antikor bulundurduğundan B’den ve AB’den kan alamaz.

B kan grubuna sahip bir kişi alyuvar yüzeyinde B antijeni içerir. Bu yüzden A grubuna ve 0 grubuna kan veremez. serumunda A’ya karşı antikor bulundurduğundan A’dan ve AB’den kan alamaz.

Bu bilgiler ışığında 0Rh(-) kanın kendisi dışında hiç bir gruptan kan alamadığını ve AB Rh(+) kan grubuna sahip bir kişinin gerekli durumlarda her gruptan kan alabildiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle 0 Rh(-) kan grubu “genel verici”, AB Rh(-) grubu da “genel alıcı” olarak tanımlanır.

Acil kan nakli yapılması gereken birine ne kendi kan grubundan ne de alabileceği gruptan kan bulunamadığı durumlarda 0Rh(-) kan verilebilir. 0 Rh(-) genel verici olduğundan grubu kesin olarak 0Rh(-) olarak tayin edilmiş bir kan çok acil durumlarda diğer kişinin kan grubunu tayine gerek kalmaksızın verilebilir.

Uygun kan bulunana kadar kanaması olan hastaya sıvı tedavisine devam edilir. Sıvı tedavisinde kanın sıvı kısmının damar içinde kalmasına ve böylece damar sisteminde basıncın düşmesine engel olmak amacıyla plazma genişletici olarak adlandırılan maddelerden faydalanılır. Bu maddeler sentetik olarak üretilen ve molekül ağırlıkları nedeniyle kanın içindeki sıvıyı kendilerine çekerek damar içi sıvı volümünü sabit tutmaya yarayan maddelerdir.

Kan nakli yapılmadan önce yapılan uygunluk testi

Kan ihtiyacı olan bir insana uygun gruptan kan bulunduğunda kanı vermeye başlamadan önce verilecek kandan alınan numuneyle nakil yapılacak kişiden alınan kan numunesi birleştirilir. Mikroskop altında yapılan incelemede gruplar birbirine uymuyorsa antikorların alyuvarlara bağlanması sonucu kümeleşmeler meydana gelir. Bu durumda muhtemelen ya nakil edilecek kişinin ya da nakil yapılacak kanın grubu yanlış belirlenmiştir.

Çok nadiren gruplar uygun olmasına karşın bir altgrup uyuşmazlığı söz konusu olabilir.

Yukarıda bahsedilen bu teste cross-matching (çapraz karşılaştırma) adı verilir. Bu testte kümeleşme görülmesi kan hastaya nakledildiğinde hastanın damarı içinde de aynı olayın meydana geleceğini gösterir. Böyle bir durumda o kan kesinlikle hastaya verilmez. Çapraz karşılaştırma yapmadan kan naklinin yapılabileceği tek durum genel verici olan 0Rh(-) kan ile yapılan nakildir.

Kan nakli esnasında ya da sonrasında ortaya çıkabilen istenmeyen durumlar

Erken dönemde ortaya çıkan durumlar

Hemolitik reaksiyon (nakledilen kanın alyuvarlarının parçalanması)

Kan nakli esnasında ortaya çıkan en tehlikeli durumdur. Kişiye uygun olmayan kan grubundan kan verilmesine bağlı olarak kan naklinin ilk 30 dakikasında ortaya çıkar. Bazı durumlarda tarihi geçmiş kanın verilmesi de hemolitik reaksiyona yolaçabilir.

Özellikle A-B-0 grup uyumsuzluğunda belirtiler daha şiddetli olur. Kanı alan kişinin serumunda bulunan antikorlar verilen kanın alyuvarlarının yıkılmasına neden olur. Kanın verildiği toplardamar boyunca sıcaklık artışı ve ağrı, terleme, çarpıntı ve taşikardi (nabız hızlanması), hipotansiyon (tansiyon düşüklüğü), bel ağrısı, kanamaya eğilim sık görülen belirtilerdir. Uygun müdahale ve tedavi yapılmadığında şok ve ölüm görülebilir. Hemoliz sonucu ortaya çıkan hemoglobin (alyuvarların en önemli yapıtaşı) idrarda çıkar, parçalanma sonucu ortaya çıkan bilirubin de sarılık görülmesine neden olur. İleri durumlarda ilk önlemler başarılı olsa bile geçici böbrek yetmezliği gelişebilir. Böbrek yetmezliğinin parçalanan alyuvarlardan açığa çıkan maddelerin böbrek damarlarında yarattığı bozukluktan kaynaklandığı düşünülmektedir.

Bazı durumlarda hemoliz kan naklinden 2-14 gün sonra ortaya çıkabilir. Hemen ortaya çıkan hemolitik reaksiyona göre daha selim seyreder. Hafif sarılık ve idrarda hemoglobin saptanması dışında bulgu vermeyebilir.

Hemolitik reaksiyon saptandığı anda hemen transfuzyona sonverilir ve aynı damardan serum verilmeye başlanır. Çapraz karşılaştırma tekrarlanır, kan grupları tekrar belirlenir. İlk idrarda hemoglobin görülmesiyle tanı konur ve uygun tedaviye başlanır. Şoku önlemeye ve böbrekleri korumaya yönelik olarak sıvı tedavisi, kortizon ve diüretik (idrar söktürücü) ilaçlardan faydalanılır. Bazı durumlarda dializ gerekebilir.

Febril reaksiyonlar (ateş yükselmesi)

Kan naklinde %3-4 oranında rastlanır. Alıcıda verilen kanın trombosit ve lökositlerine (akyuvarlar) karşı antikor bulunmasına bağlı meydana gelir. Antikorlar bu hücreleri parçaladığında açığa çıkan pirojen (ateş yükseltici) maddeler nedeniyle vücut ısısı yükselir.

Bazı durumlarda steril olmayan kanda bulunan bakterilerden açığa çıkan pirojen maddeler de ateş yükselmesine neden olabilir.

Febril reaksiyon kan verilmesinden sonraki 1-3 saatte ortaya çıkar. Titreme, ateş, başağrısı ve kusma gözlenir. Bakterilere bağlı değilse 1-2 saat içinde kendiliğinden düzelir.

Febril reaksiyon ortaya çıktığında kan nakil hızı yavaşlatılır. Soğuk uygulama ile ateş düşürülemezse ateş düşürücüler ve antihistaminik ilaçlar (allerji tedavisinde kullanılan ilaçlar) verilir.

Dolaşım yüklenmesi

Verilen kan miktarının gereğinden fazla olması ya da kısa zamanda hızla kan verilmesi durumunda özellikle kalp ve dolaşım hastalığı bulunanlarda, yaşlılarda ve çocuklarda dolaşım yüklenmesi ortaya çıkabilir. Bu durumda kalbin yükü çok fazla arttığından sol kalp yetmezliği ve akciğer ödemi meydana gelebilir.

Gebeler nispeten daha genç olduklarından ve kan volümü fizyolojik olarak zaten artmış olduğundan gebelikte bu durumla nadiren karşılaşılır.

Dolaşım yüklenmesi riski bulunanlarda tam kan yerine eritrosit suspansiyonu verilmesi dolaşım yüklenmesi riskini belirgin şekilde azaltır.

Gram negatif sepsis

Verilen kanda yüksek miktarlarda gram(-) bakteri ve bunların ürettiği toksinlerin bulunması sonucu meydana gelen nadir bir durumdur. Ölüme neden olabilir.

Kan nakliyle birlikte kana geçen bakteri miktarı çok fazlaysa yarım saat sonra ateş, titreme, kusma, bazen kanlı diyare ve septik şok gelişebilir. Endotoksinlerin yaptığı yaygın damariçi pıhtılaşma (DIC) nedeniyle kanamalar meydana gelebilir. Hastalarda genellikle ilk 6 saatte ölüm olur.

Gram(-) sepsisin hemolitik reaksiyonla ayırıcı tanısı yapılmalıdır. Tedavide sıvı, antibiotik ve kortizon verilir.

Kan gram(-) bakteriler için çok uygun bir besiyeridir. Üremeyi engellemek için kan buzdolabından çıkartılınca fazla beklenmeden nakledilmelidir.

Allerjik ve anafilaktik reaksiyonlar

Kan naklinde %1 oranında görülürler. Belirtiler hemen ortaya çıkar. Ürtiker (ciltte kaşıntılı kabarıklıklar), kaşıntı, anjionörotik ödem, larinks (gırtlak) ödemi ve astım şeklinde gözlenebilir.

Nadiren anafilaksi (allerjinin en ağır ve ölümcül şekli) gelişir. Ürtiker ve kaşıntı en sık görülen belirtilerdir.

Bu reaksiyonlar atopik (allerjik bünyeye sahip) kişilerde daha sıktır.

Hemen transfuzyon kesilerek antihistaminik ve kortizon tedavisi yapılır.

Anafilaksi çok nadirdir. Bu durumda ek olarak dolaşım sistemi de iflas

ettiğinden tedavide ek olarak adrenalin de kullanılır.

Hipotermi (vücut ısısının düşmesi)

Buzdolabından yeni çıkmış kanın ısıtılmadan hızla verilmesi esnasında ortaya çıkan bir durumdur. Vücut ısısının düşmesine ve ileri durumlarda kalbin durmasına neden olabilir.

Hava embolisi

Genellikle hızlı yapılan transfuzyonda meydana gelir. Kanın verildiği setten hastanın damarına belli bir miktarın üzerinde hava verilmesine bağlıdır. Ani nefes darlığı, siyanoz (vücutta morarma) ve senkop (bayılma) gibi belirtilerde hava embolisinden şüphelenilir. Verilen havanın akciğer atardamarına geçmesini engellemek için hasta başaşağı sol yanına yatırılır. Ender görülen bir durumdur.

Banka kanının fazlaca verilmesinde karşılaşılan durumlar

Banka kanında hücre parçalanmasına bağlı olarak başta trombosit ve lökositler oldukça azalmıştır. Hücre parçalanması kanda potasyum artışına ve kanın pH derecesinin asitleşmesine yolaçar. Bu durumda özellikle kalp üzerinde çok ciddi yanetkiler ortaya çıkabilir. Ayrıca banka kanının muhafazasında kullanılan sitrat adlı madde alıcı kanının kalsiyumunun düşmesine, bu da ileri durumlarda hipotansiyon (tansiyon düşüklüğü) ve kalp iletim sisteminde bozuklukların ortaya çıkmasına neden olabilir.

Masif (yoğun) transfuzyonun tehlikeleri

24 saat içinde 5 litre ve daha fazla kan verilmesi durumunda masif transfuzyondan bahsedilir. Genellikle banka kanı kullanılmak zorunda kalındığından istenmeyen durumlar ortaya çıkabilir. Pıhtılaşma faktörleri olmayan ve trombositleri azalmış olan banka kanı nakledildiğinde kanamaya eğilim artar. Ayrıca beklemiş kanda hiperpotasemi ve pH değerinin asit olması istenmeyen durumların ortaya çıkmasına neden olur.

Banka kanının hazırlanmasında kullanılan sitrat kan kalsiyumunu bağladığında da çeşitli tehlikeler ortaya çıkar.

Fazla miktarda kan verilmesi durumunda eritrosit suspansiyonu ve beraberinde taze dondurulmuş plazma verilmesi bu riskleri azaltabilir

Geç dönemde ortaya çıkan durumlar

Trombofilebit

Kan nakli için kullanılan damarın iltihaplanmasıdır. Metal iğneler kullanıldığında ve nakil için kullanılan damar 12 saatte bir değiştirildiğinde bu risk ortadan kalkar.

Enfeksiyon geçişi

Başta Hepatit B, Hepatit C ve HIV (AIDS etkeni) olmak üzere sifiliz (frengi), malarya (sıtma) ve kanla bulaşan birçok etken kan nakli esnasında verilen kandan alıcıya bulaşabilir.

Kan naklinde Hepatit C bulaşma riski %3-%5, HIV bulaşma riski ise 1/50000-1/100.000 arasındadır.

Nakil esnasında bu enfeksiyon etkenlerinin geçişini önlemek amacıyla yapılan ileri incelemeler nakledilecek kandaki enfeksiyon etkenini bazen saptayamayabilir. Bunun en iyi örneği kan bağışında bulunan kişinin bağıştan hemen önce AIDS etkenini kapmış olmasıdır. Yapılan test HIV’e karşı kişinin vücudunda oluşan antikoru saptayan bir test olduğundan bağışı yapan kişinin vücudunda HIV olmasına rağmen henüz antikor oluşmadan yapılan inceleme virüs varlığını saptayamamaktadır.

Görüldüğü gibi kan nakli oldukça fazla sayıda ve bazen ölümcül olabilen yanetkileri olan bir uygulamadır. Bu yüzden kan naklinin yanlızca gerekli durumlarda uygulanması çok önemlidir.


 

Varis, venlerin (toplardamarların) genişleyerek ve kıvrılarak cilt yüzeyinde belirgin hale gelmesidir. Gebelikte varisler sıklıkla bacaklarda meydana gelirler. Ancak çok ileri durumlarda vulvada da (genital bölgenin dıştan görünen kısmı) ortaya çıkabilirler. Anüs ve rektumda (kalınbarsağın son kısmı) ortaya çıkan varisler ise hemoroid (basur) adını alırlar ve ayrı bir başlık halinde inceleneceklerdir.

Varisler sıklıkla kalıtsaldır ve ilk gebelikte varis gelişimi daha az görülmesine karşın gebelik sayısı arttıkça varis ortaya çıkma olasılığı ve varislerin şiddeti artar.

Neden varis oluşur?

Venler (toplardamarlar), vücuttan kanı kalbe geri götüren yapılardır. Arterler (atardamarlar) kanı kalbin kasılmasıyla pompalarlarken venler kanı başka yöntemlerle kalbe geri götürmek durumundadırlar. Genellikle arter ve venler vücutta birbiriyle bitişik şekilde bulunurlar ve kalp kanı atardamarlarda ileriye doğru pompaladıkça, ortaya çıkan dalgalanma toplardamar içindeki kanı kalbe doğru götürür. Bunu sağlayan mekanizma toplardamarların yapısında bulunan kapakçıklardır. Bu kapakçıklar kanın yanlızca bir yönde, kalbe doğru akmasına izin verirler ve böylece kanın geriye kaçışını önlerler. Başta bacaklar olmak üzere vücudun kaslı bölgelerinde bulunan toplardamarlar kasların kasılmasıyla oluşan itici güç ve kapakçıkların geri kaçışı engellemesi sayesinde kanı kalbe doğru götütürler. İşte varislerde temel patoloji (bozukluk) bu kapakçıkların işlevlerini yitirmiş olmasıdır. Böylece kan geriye daha kolay kaçmakta, bu kaçış belli bir bölgede kanın göllenmesine yolaçmakta ve göllenen kan damarın yapısını ve şeklini bozarak damarın ciltten görülür hale gelmesine neden olmaktadır. Varisler cilt yüzeyinde mavi, ileri derecede kıvrımlı, dokununca içlerinde kan olduğu kolaylıkla hissedilen ve ileri durumlarda ağrılı olan damar yapılarıdır.

Ailesinde varis öyküsü olan anne adaylarında varisler daha sıklıkla ve çoğunlukla ilk gebelik esnasında da ortaya çıkarlar. Her gebelikte ortaya çıkan varisler önceki gebeliğe göre daha şiddetlidir. Varisler gebelikte sıklıkla önce baldırlarda ve diz arkasında ortaya çıkar. Diğer ortaya çıkma yerleri bacaklar ve vulvadır. Vulva varisleri bacak varislerine göre daha ender görülür.

Varisler büyüdükçe yaptığı şikayetler artar. Ağrı, bacakta dolgunluk hissi ve estetik bozukluklar en sık yaptıkları şikayetlerdir.

Anne adaylarının yaklaşık %15′inde gebelik döneminde varis ortaya çıkar. Bunların önemli bir kısmı gebelik bittikten sonra kendiliğinden kaybolur.

Gebelik neden varis ortaya çıkmasını kolaylaştırır?

Gebelikte büyüyen bebeğin ihtiyaçlarını karşılamak için kan hacmi belirgin bir şekilde artar. Dolaşımda daha fazla kan bulunduğundan özellikle bacaklarda kanın göllenmesi kolaylaşır. Toplardamarların kapakçık mekanizması kanı kalbe doğru pompalamada yeterince başarılı olamaz. Bu da cilt yüzeyindeki venlerin belirginleşmesine ve belli bir süre sonra varisleşmesine neden olabilir. Ek olarak büyüyen uterusun ana toplardamarlara yaptığı baskı toplardamarlardaki göllenmeyi artırır. Böylece vücudun alt taraflarındaki toplardamarlarda kan akımı yavaşlar, kan göllenir ve bacaklar ve vulvada varisler, anüste ise hemoroidler ortaya çıkabilir. Gebelikte artan miktarlarda salgılanan progesteron hormonunun damar düz kasları üzerindeki gevşetici etkisi varis oluşumunu daha da kolaylaştırır.

Ne yapılabilir?

Varisleriniz şiddetliyse sabahları kalktığınızda belinize kadar gelen ve bacaklarınızı hafifçe sıkarak destekleyen bir çorap kullanabilirsiniz. Bu çorapların özellikle varis için üretilmiş olanları da vardır ve bunlar bacaklarda kanın göllenmesini nispeten önler.

Uzun süre oturmak ve özellikle de bacakları çaprazlaştırarak oturmak kan akımını yavaşlatır ve varis oluşumunu kolaylaştırır. Yine otururken sandalyenizin baldırınıza temas etmesi dolaşımı yavaşlatarak varis oluşumunu kolaylaştırabilir. Otururken bacaklarınızı yüksekte tutmanız ve uyurken de bacaklarınızın altına yastık koyarak yükseltmeniz varis oluşumunu bir derece engeller.

Uzun süre ayakta kalmaktan kaçınmalısınız. Kendinize her fırsatta oturma şansı yaratmalı ve mümkünse elde ettiğiniz her oturma fırsatında yarım saat boyunca ayaklarınızı yükselterek oturmalısınız.

Yürüyüş bacak kaslarınızı çalıştırır. Bacak kaslarınız çalıştığında bacaklarınızdaki toplardamarların kalbe doğru hareketi kolaylaşır. Düzenli yürüme alışkanlığı edinirseniz varis oluşma riskinizi ve oluşan varislerin şiddetini önemli derecede azaltabilirsiniz.

Özellikle büyük varisler şiddetli darbelerle yırtılabilir. Çok ender görülen ve kan kaybına yolaçabilen bu durumu önlemek için varis olan bölgelere darbe gelmesinden (çarpmalar) kaçınılmalıdır.

Elastik bandaj şeklinde olan varis çoraplarının piyasada çok çeşitli şekilleri mevcuttur. Bunlar hem bacağı sıkma açısından daha farklı olabilir, hem de yükseklikleri yanlızca dizkapağına kadar veya belinize gelecek yükseklikte olabilir. Bu çorapları seçerken doktorunuza danışmalısınız.

Tedavide son zamanlarda bitkisel kaynaklı olan ve gebeliğin ilk üç ayından sonra kullanımında bir sakınca olmadığı düşünülen tablet şeklinde bazı ilaçlar mevcuttur. Bu ilaçlar doktor önerisine göre uygun dozlarda kullanılabilir.

Gebelikten sonra varisler genellikle birkaç haftada kaybolur. Ancak özellikle çok doğum yapmışlarda ve / veya ailevi eğilimi olanlarda varisler doğumdan sonra da kaybolmayabilir. Bu durumda lazer, ameliyatla damarların çıkarılması, enjeksiyonla damarların devre dışı bırakılması yöntemlerinden biri uygulanabilir.

Gebelikte varis ameliyatı genellikle yapılmaz. Ancak belirtilerin çok şiddetli olduğu (ağrı, varis yırtılması gibi) durumlar da uygun bir cerrahi yöntemle tedavi yapılabilir.

Vulva varisleri normal doğumu engeller mi?

Vulvadaki varisler normal doğum için genellikle bir engel teşkil etmezler. Böyle durumlarda epizyotomi (”dikişli doğum”) kanama miktarını artırabileceğinden mümkün olan durumlarda epizyotomi uygulamasından kaçınılır, ancak epizyotomi yapılmaması geniş bir yırtığa yolaçma riski varsa, epizyotomi de damarların nispeten daha az yoğun olduğu bir bölgeye açılır.

  Vücudumuzdaki tüm organlar, sağlıklı bir şekilde işlevlerini yapabilmek için kana, yani kanın taşıdığı oksijen ve besin maddelerine ihtiyaç gösterir. Kanı tüm organlara düzenli bir şekilde pompalayan da kalbimizdir. Emme-basma tulumba gibi düşünebilecegimiz kalp, organlardan gelen oksijeni azaltıp, kirlenmiş kanı toplayarak akciğerlere gönderir. Akciğerlerde temizlenip oksijenle beslenen kanı da yine damarlar vasıtasıyla organlara iletir. Dolaşım, kapalı bir sisteme benzer. Kalbimiz bu görevi yerine getirebilmek için düzenli bir ritmde çalışırken dakikada ortalama 70 kez kasılır. Her kasılmada pompaladığı kanın toplam hacmi 5 litre dolaylarındadır. Bedenimizdeki damar ağının uzunluğu ise hemen hemen 10.000 km. kadardır, işte kalbimiz günboyu dokuların ihtiyacını karşılamak için bu damar sistemine kanı pompalayıp durur.
Kalbin kasılmasıyla damarlara doğru yola çıkan kan, buralarda belirli bir dirençle karşılaşır. Vücudumuzdaki kan azalmış olsa da, kalp aynı güçle kanı pompalayacak, en uç noktalara kadar göndermeye çalışacaktır. Tansiyon işte bu kalp damar ilişkisinde, dolaşım sırasında meydana gelen damarlardaki basınçtır. Tansiyonumuz ölçülürken yapılan, damarın her santimetrekaresine düşen basıncı ölçmektir aslında. Bu yüzden de, bir civa sütununun yüksekliği ölçü birimi olarak alınmıştır.
Tansiyon aletiyle ölçülen, damar içindeki kanın akabildiği düzeylerdir. Tansiyon aletinin kolluğuyla, kan damarların içindeki akımı sıkıştırdığımızda, kanın akışı durur. Kolluk içindeki hava yavaş yavaş bırakılıp, kanın engellenmesi durunca kalp atışları yeniden duyulmaya başlar. Buna “sistolik kan basıncı” adı verilir. Yani, bu kalbin kasılma sırasındaki damarlara yaptığı basınçtır. Aynı zamanda buna “sistolik tansiyon”da denir. Halk arasında ise “büyük tansiyon” şeklinde tanımlanır.
Tansiyon aletini boşaltıp, basıncı azalttıkça, öyle bir an gelir ki, kalp atışları duyulmaz olur. Bu artık kanın hiçbir basınçla karşılaşmadan serbestçe damardan geçtiği andır. Kalp artık rahatlamıştır, bir gevşeme anıdır bu. Kan damardan, yalnızca gerilmiş damarların kendi basıncı ile geçmektedir. Buna da “diyastolik basınç”, yani “diyastolik tansiyon” adı verilir. Halk dilindeki adı ise ‘küçük tansiyon”dur.
Adları herhalde “büyük” ve “küçük” olduğundan insanlar nedense büyük tansiyonun önemli olup, küçük tansiyonun daha az tehlikeli oldugunu düşünürler. Oysa hipertansiyonda her iki basınç da artar. Sadece damar sertliğiyle karşılaşmış, damar çeperleri esnekliğini yitirmiş insanlarda, büyük tansiyon yüksekken, küçük tansiyon alt seviyelerde olabilir. Bu maalesef iyi bir belirti değildir ve normal damar yapısının bozulmuş olduğunu gösterir.
Bir yetişkin normal tansiyonu, küçük tansiyon denilen “diyastolik basıncın” 90 mm, büyük tansiyonun, yani “sistolik basıncın” ise 140 mm. düzeyinden olmalıdır. Bu ölçülerin üstündeki basınç bir hipertansiyon belirtisidir. Bu kişi büyük bir ihtimalle yüksek tansiyon hastasıdır. Bu birimler her ne kadar, milimetre civa sütunu olarak ölçülse de, 9 ve 14 şeklinde ifade edilebilir.
Belirtilerden Anlaşılmayabilir
Özellikle 40 yaşın üstündeki kişilerin yüzde 30′unda hipertansiyona rastlanır. Ancak bunların çoğu bunun farkında bile olmaz. Tesadüf eseri tansiyonu ölçüldüğünde anlaşılır.
Halbuki yüksek tansiyonun da bazı işaretleri vardır: Baş ağrısı ve dönmesi, ateş basması, sık sık susama veya idrara çıkma, çarpıntı, yorgunluk hali, sırt ağrısı hipertansiyon habercisi olabilir.
Hipertansiyonun Sebepleri
* Endokrin (hormonal): Tiroid bezi, böbrek üstü bezleri ve diğer hormon bozuklukları.
* Böbrek hastalıkları
* Kalp ve damar hastalıkları
* Şişmanlık
* Gebelik ve doğum kontrol ilaçları
Bu saydıklarımız sebebi bilinen hipertansiyon faktörleridir. Diğer bölüm, yani esansiyel (sebebi bilinmeyen hipertansiyon) hastaların yüzde 90′ını oluşturur. Esansiyel hipertansiyonda şu faktörler rol oynar:
* Kalıtım (soyaçekim)
* Cinsiyet ve yaş. 40 yaşın üzeri olan erkeklerde daha sıktır.
* Tuz yeme alışkanlığı
* Şişmanlık ve hareketsizlik
* Sigara ve alkol
* Stres ve endişeler
Beslenme Tarzı Değişmeli
Yüksek tansiyon varsa, herşeyden önce beslenme tarzı değişmelidir. Bu konuda uzmanların tavsiyeleri şöyle:
* Herşeyden önce yağı hayatınızdan neredeyse çıkarmalısınız. Beyaz peynir, yoğurt, süt bile büyük ölçüde yağ içerir. Bu besinleri küçük miktarlarda tüketmeli. Örneğin, beyaz peyniri günde 2 kibrit kutusu büyüklüğünde yemelisiniz. Bunun yanı sıra kaymak, katı margarinler, tereyağı, çikolata, pasta, kremalar, yağlı soslar sofranıza veda etmeli. Kırmızı eti haftada en fazla üç kez yiyebilirsiniz. O da çok az miktarda olmak şartıyla. Her türlü kızartma ve karbonhidratlı besinden, yani tatlı ve hamur işlerinden mümkün olduğunca uzak kalmalısınız. Şişmanlatıcı besinlerden uzak durmanız, hem zayıflamanıza yardımcı olacak, hem de sizi yüksek tansiyondan kurtaracaktır. Bunun dışında hareket etmek de çok önemli. Yürüyüş de en yararlı hareket şekli hiç kuşkusuz. Günde en az 1 saat yol yürümek, damarları açar, dolaşımı hızlandırır ve tansiyonun yükselmesini önler. Kalbi rahatlatır. Bu alışkanlığı hiçbir bahane ileri sürmeden bir an önce edinmelisiniz. Üstelik hareket insanın hem kilo almasını önler, hem de damarlarda dolaşan zararlı yağların azalmasına yardımcı olur.
İlaç Tedavisi
Günümüzde hipertansiyon tedavisinde çok çeşitli ve yararlı ilaçlar kullanılıyor. Ancak burada uzmanların en büyük sıkıntısı, hastanın kendi doktorunun verdiği değil de, bir komşusuna ya da yakınına iyi gelen bir başka ilacı kullanmak istemesi.
Yüksek tansiyon hastası olduğu belirlenen bir kişinin hangi ilacı kullanacağına ve hangi ilacın ona daha yararlı olacağına ancak onun doktoru karar verebilir. Çünkü doktoru gerek muayene sırasında, gerekse istediği birtakım laboratuar tetkikleri sonucunda, hasta hakkında karar vermiştir.
Bunun dışında tedavinin başarısı, hastanın ilacını, belirlenen dozda ve belirlenen saatlerde düzenli olarak almasına bağlıdır.
Bugün hipertansiyon konusunda başta “su atıcılar”, yani “diüretik ilaçlar” olmak üzere pek çok çeşitli ilaç kullanılıyor. Bazıları kalp ve damar sistemi üzerinde bir etki yaparak, damarları açıp tansiyonu düşürüyor, diğerleri ise vücuttaki bazı enzimlerin zararlı etkisini azaltarak tansiyonu düşürüyor. Bu arada sakinleştiricilerin de rolünü unutmamak gerekir. Doktor, en uygun olan ilaçları seçecektir.
  Tedavi önemli
Bir insanın hipertansiyon hastası olduğunu anlamak için tek bir ölçüm yeterli değildir. Yüksek tansiyon bulguları görülen kişiyi önce bir süre kontrol altına almak gerekir. Durum devam ettiğinde artık kuşkuya yer kalmaz ve bu kişinin hipertansiyon hastası olduğu anlaşılır. Artık bundan sonrası uzun ve sağlıklı yaşamak için belirli noktalara dikkat etmek, kendine iyi bakmak, düzenli yaşamak ve en önemlisi düzenli olarak, hiç aksatmadan ilaç kullanmaya kalır.
Herşeyden önce şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki, hipertansiyon demek hayatın sonu demek değildir. Ama vücudumuzda oluşan bu olguyla yaşamayı öğrenmek zorundayız. Günde üç öğün yemek yiyip, vücudumuza gerekli besinleri sağlamak bizim doğamızda var. İşte aynı işlemi ilaçlara da uygulayıp, onları düzenli aralıklarla alarak, damarlarda oluşacak basıncı önlemek zorundayız. Aldığımız ilacın etkisi geçip, damarlar eski durumlanna gelmeden önce, tekrar saatinde ilaç almak bir tansiyon hastası için çok önemlidir.
Bazı hastalar kendilerini bir süre çok iyi hissedebilirler. Belirli bir diyet, sakin bir yaşam, hatta sakinleştiriciyle kan basıncı normal düzeyine indirilmiş olabilir. Ama bu geçici bir iyiliktir. Tansiyon hastası biri olursunuz, pir olursunuz. Çünkü bu hastalık bir ömür boyu sürerek, size arkadaşlık edecektir. Bazı insanlar yüksek tansiyon hastası olduklarını, bir yaşlılık belirtisi olarak gördüklerinden kabul etmek istemezler. Bu bir tansiyon hastasının yapacağı en büyük yanlıştır. Evet, belki yüksek tansiyon belli bir yaştan sonra ortaya çıkar ama bu kesinlikle yaşlılık belirtisi değildir. Üstelik hastalığı kabul etmeyip, diyete uymayan hastalar çok tehlikeli bir oyunun içinde bulurlar kendilerini. Çünkü sonuçta zarar gören kendileri olacaktır. Yüksek tansiyonu, bir felaket olarak görmek çok yanlış çünkü çaresi var. Ama bunu düşünüp hastalığı küçümsememeli de..
Hipertansiyonun doğal ilacı:Sarımsak
Bugün tıp dünyasında bile sarımsağın tansiyon düşürücü etkisi kabul edilmiş durumda. Sarımsak “İbni Sina”nın da yüzyıllar önce belirttiği gibi, damarlar üzerinde çok olumlu etkileri olan doğal bir ilaç olarak kabul ediliyor. Eskiler sarmısağın: “Ölümden başka her hastalığa şifa verdiğini” söylemişler. Pek çok bitkinin gerçekten inanılmaz şifa kaynağı olduğu bir gerçek. Bu nedenle normal ilaçların yanı sıra her sabah bir diş sarmısak yutmanın tansiyonu düşürdüğü belirtiliyor. Ancak eğer sarmısağı yutamıyor ya da ağız kokusu nedeniyle ona tahammül edemiyorsanız, sarmısak haplarına ne dersiniz? Bunlar kokusuz oldukları ve rahatça yutulabildikleri için pek çok tansiyon hastası tarafından kullanılıyor.

Beyin ve sinir sisteminin beslenme yetersizliği sonucu ortaya çıkar. Sinir hücrelerinin oksijensizliğe ve kan şekeri düşmesine tahammülü birkaç dakika ile sınırlıdır. Herhangi bir sebeple (genellikle beyne kan taşıyan damarların tıkanması, daralması) aksaması durumunda saniyeler içinde konuşma, görme, anlama bozulabilir ve vücudun bir yarısında kuvvet azalması veya tamamen fonksiyon kaybı olabilir. Bu kayıp yine saatler içinde kısa sürede geçiyorsa geçici felçten bahsedilir.
Hastalıkta bazen tablo gelişmeden haberci uyarıcı bulgular da görülebilir: Vücudun bir tarafında gelip geçen uyuşma, kısa süreli baş ağrısı nöbetleri, konuşmanın bozulması veya durması, görmede geçici ani kayıplar, dengesizlik gibi…
Hastalığın ana sebebi beyin ve hücrelerini sulayan beyin damarlarındaki tıkanmalardır. Daha nadir olarak beyin kanaması, beyin ve zarının iltihapları anılabilir.
Damar tıkanmasının sebepleri ise: Bünyenin yaşlanması, damarların sertleşmesi, kan yağlarının fazlalığı, kandaki kırmızı hücrelerin (eritrosit) çokluğu, tansiyonun yüksek seyretmesi, sigara, alkol, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklar, kalp ve damar hastalıklarına irsî yatkınlık, şeker hastalığı, böbrek rahatsızlığı, aşırı stres, dengesiz beslenme, düzensiz yaşama vs…
Felçte ne yapılmalı?
Hasta apar topar hareket ettirilmemeli. Gereksiz panikle hastaya zarar verilmemeli ve en yakın sağlık merkezine götürülerek erken müdahale edilmelidir. Bazı felçler günler içinde yapılan tedaviyle iz bırakmadan geçer. Felcin geçmemesi durumunda şu yanlışlardan kaçınmalıdır:
* Gereksiz ümitlerle hasta hekim hekim dolaştırılmamalıdır.
* Tıp dışı bazı ters uygulamalara fırsat verilmemelidir.
Hastanın takip ve tedavisini üstlenen hekimle diyaloğu koparmamalıdır. Takip süreci uzun olacağı bilinerek tedbirler düzenlenmelidir. Hastalığın ilk haftalarından itibaren bıkmadan, usanmadan doktor tavsiyesine uygun fizyoterapi (masaj ve egzersiz) uygulanmalıdır.
Hastanın hareketlenmesi, iyileşmeye motivasyonu, yatakta döndürülmesi (yaralar oluşmaması için), beslenme düzeni, psikolojik ve moral durumu, hasta yakınlarının ilgi ve desteği tedavide kullanılacak ilaç ve metodlardan çok daha faydalı olduğu bilinmelidir.
Tedavide kullanılan ilaçların temel hedefi felcin tekrarlama ihtimaline karşı bünyeyi korumaktır. Tansiyonu ayarlamak, kan yağlarını düşürmek, moral ve destek tedavileri önemlidir.
Ağır olup da yatalak kalan hastaların hayatla ilgilerinin kopmamasına dikkat etmeli, çökkün (deresif) düşünceleri gelişmesi durumunda tedavisi yoluna gitmelidir.

SAYFA 1 123»