ŞEKER HASTALIĞI (DİABET)
Şeker hastalığı (diabetes mellitus) eski çağlardan beri bilinen, hayat boyu süren bir hastalıktır. Ülkemizde yaklaşık 2 milyon şeker hastasının ve 1.5-2 milyon kadar da gizli şeker hastasının olduğu sanılmaktadır. Vücutta çeşitli organları etkilemesi ve bozması yanında yol açtığı sosyal ve ekonomik sorunlar nedeni ile modern toplumun sosyal bir hastalığı ve problemi olmuştur.
Nasıl Oluşur?
Şeker hastalığı, pankreasta yapılan ve kan şekerim düşürücü bir işlevi olan insülin hormonunun yokluğu veya azlığı veyahut da etkisizliği sonucu oluşur. Kanda şeker (glikoz) seviyesi yükseldiğinde (örneğin yemeklerden sonra olduğu gibi) pankreastaki beta hücrelerinden insülin kana salınır, insülin vücutta çeşitli dokulardaki (karaciğer, kas ve yağ dokuları gibi) hücrelerde bulunan reseptör adı verilen insüline duyarlı alıcılara bağlanarak kandaki şekerin hücreler içine girmesine ve buralarda yakıt olarak kullanılıp enerji oluşmasına imkan sağlar.
Vücutta insülin yokluğu ya da insülin var olduğu halde etkisiz bulunduğu durumlarda kandaki şeker hücreler içine giremez ve bu şekilde kan şekeri yüksek bir seviyeye çıkar.
2 Tip Diabet Var.
2 tip şeker hastalığı vardır. “Tip I diabet’te vücutta insülin eksikliği veya yokluğu söz konusudur. “Tip II diabet’te ise insülin salgılanmakta, fakat etkisi yeterince olmamaktadır. Tip I diabet genellikle çocuklarda, gençlerde, seyrek olarak da yetişkinlerde görülebilir. Genetik olarak diabete eğilimi olarak bireylerde oluşmakla beraber bu tek başına yeterli değildir. Bunun yanında vücudun müdafaa sisteminde yer alan akyuvarların ve bir takım hücrelerin normalde yabancı maddeler ile savaşması yerine kendi pankreas beta hücrelerine hücum etmesi gerekir. Bu saldırıları başlatan, tetiği çeken çeşitli faktörler vardır. Bunlar virüs enfeksiyonları, çeşitli kimyasal ve toksin maddeler, stress ve gıdalar (örneğin süt çocukluğu döneminde inek sütü ile beslenme, ayrıca tütsülenmiş gıdalar). Bu şekilde insülin salgılayan hücreler gittikçe harap olur ve insülin salgısı da azalır. Bu yüzden tip l diabetin tedavisi sadece insülin hormonunu dışardan enjeksiyonla vermektir.
Tip II diabetin oluş şekli ise tamamen farklıdır. Kalıtım önemli bir rol oynar. Ailelerinde diabet hikayesi olanlarda görülme şansı daha fazladır. (Özellikle 40 yaş üstündekilerde). Hastaların çoğu şişmandır. Tip II diabette kandaki insülin düzeyi normal hatta fazla olabilir. Ancak insülinin vücut tarafından kullanılması bozulmuştur. Dolayısıyla şeker hücre içerisine giremez, kanda birikir ve kan şekeri yükselmiş olur. Tip II diabetin tedavisinde en önemli faktör iyi bir diyet yapmaktır. Uygun egzersizlerde şekerin düşmesine yardımcı olur. Bu şekilde şekeri yeterince düşmeyenlerde kan şekerini düşürücü ağızdan verilen haplar kullanılır.
Tip I diabetin belirtileri genellikle ani olarak başlar. Başlıca belirtileri çok su içme, çok yemek yeme, çok idrar yapma, ani kilo kaybı, halsizliktir.
Tip II diabetin belirtileri ise genellikle yavaş olarak ortaya çıkar. Bunların başlıcalan çok su içme, çok yemek yeme, çok idrar yapma, görme bozukluğu, el ve ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, sık enfeksiyonlar, kaşıntı, yaraların geç iyileşmesi, iktidarsızlık (impotans)’tır.
Gerek tip I ve gerekse tip II diabetin iyi tedavi edilmediği takdirde körlüğe kadar gidebilen göz bozuklukları, böbrek yetmezliği, kalp hastalıkları, ayakta kangren gibi kamplikasyonlan vardır.
Bu yüzden hastalık oluşmadan önce bazı tedbirleri almak, oluştuktan sonra da hekim ile çok sıkı bir işbirliğine girmek gerekir.
Tip I diabetiklerin birinci dereceden yakınlarında bazı testlerin yapılması hastalığı önceden belirleyebilir. Yine ailesinde birden fazla diabetik olanların, şişmanların bu yönde testler yaptırması hastalığı erkenden gösterebilir.
Şişmanlık hareketsizlik bu tür insanlarda şeker hastalığı için bir risk olduğundan, karbonhidrattan (şekerden) zengin gıdaları azaltmalı, dengeli bir beslenme programına girilerek kilo verilmeli, egzersiz (günde 45 dakika yürüyüş gibi) yapılmalı, yılda 1 kez kan şekeri (gerekirse şeker yüklemesi testi yapılarak gizli şekerin ortaya çıkarılması) kontrolü yaptırılmalıdır.

Son on yıl içinde başta gelişmiş ülkeler olmak üzere tüm dünyada ilk gebeliğini ileri yaşlarda yaşayan anne adaylarının sayısında önemli artışlar gözlenmektedir.

Kadınların eğitimlerini daha ileri aşamalara kadar götürmeleri ve iş yaşamında erkeklerle aynı alanlarda çalışmaları, etkin doğum kontrol yöntemlerinin geliştirilmesi, yasal tahliyenin serbest bırakılması ve infertilite (kısırlık) tedavi yöntemlerinin ilerlemiş olması bu duruma önemli katkılarda bulunmaktadır.

Amerika’dan alınan bir istatistik bilgisine göre 1982′de tüm doğumlar arasında 35 yaş üzerinde doğum oranı %5 iken, 2000 yılında bu oranın %9 olacağı öngörülmektedir. Aynı bilgilerde 1970 yılında 35 yaşında kadınların %9′unun çocuğu yokken, 1989da bu oran %20 bulunmuştur.

İlk gebelik yaşını geciktiren kadınların çoğu ileri eğitimliler arasında yeralan ve kariyerlerini devam ettiren, eşiyle birlikte ailenin geçimine katkıda bulunan kadınlardır.

Bu haliyle önceleri “tuhaf” kabul edilen bu durum artık çağımızın bir gerçeği haline gelmiştir.

Tıbbi açıdan ileri anne yaşı:

Tıpta “İleri Anne Yaşı” terimi, 35 yaş ve sonrasında gebelik yaşayan anne adaylarını tarif etmek için kullanılmaktadır. Anne adayının ilk ya da sonraki gebelikleri olup olmadığı tanım içinde yer almaz.

Yaş sınırı olarak özellikle 35 yaşın seçilmesi tıbben herhangi bir sınır temsil ettiği için değildir. Yaklaşık 30 yıl önce FIGO adı verilen uluslararası kadın hastalıkları ve doğum uzmanları birliğinin “keyfi” sayılabilecek bir şekilde verdiği bir karardır. Ancak tıp uygulamalarının standardize edilmesi ve tedavi protokolleri oluşturulabilmesi açısından bir yaş sınırı oluşturulması bir gerekliliktir ve seçilen sınır konunun uzmanı çoğu doktor tarafından benimsenmiş durumdadır.

Hatırda tutulması gereken nokta, 35 yaş sınırını geçtikten sonra anne adayı ve bebek açısından istenmeyen durumların artışında aniden keskin bir yükselme olmadığıdır. Aksine anne yaşı ilerledikçe genellikle lineer (doğrusal) bir risk artışı söz konusudur.

İleri Anne Yaşı’nın beraberinde getirdikleri:

Anne adayını ilgilendiren durumlar:

Yaş ilerledikçe insanlarda diabet ya da hipertansiyon gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığının arttığı bilinen bir tıbbi gerçektir.

Anne adayının ileri yaşlarda bir gebelik yaşaması durumunda kendisiyle ilgili risk artışı yaşın sayısal özelliğiyle değil, gebeliğe başladığı anda kendisinde kronik hastalıkların varlığı ya da yokluğu ile çok daha yakın ilişkidedir. Bebekte kromozomal anomali (Down sendromu gibi) ortaya çıkma olasılığı ise yaşla direkt ilişki göstermektedir.

Bu yüzden anne adayını ileri yaşlarda daha büyük tehlikelerin beklediğini söylemek genel anlamda mümkün olup, her birey için aynı risk artışının söz konusu olduğunu söylemek mümkün değildir.

Kronik hastalığın vücuda verdiği zarar, hastalığın vücutta varolduğu süreyle direkt olarak ilişkilidir. Bu yüzden kronik hastalığı olan kişinin gebe kalma yaşı geciktikçe gebelik esnasında istenmeyen durumların ortaya çıkma olasılığı da artar. Bu duruma en güzel örnek Tip II diabettir. Özellikle 40 yaşından sonra daha sık ortaya çıkan bu hastalıkta hastalık süresi uzadıkça kontrolsüz şeker yükselmesinin damarlara verdiği hasar da artmaktadır.

İleri anne yaşı olanlarda sıklıkla görülen hastalıklar:

Hipertansiyon:

35 yaşın üzerinde gebeliklerde kronik hipertansiyon erken yaştaki gebeliklere göre 2-4 kat daha sık gözlenir ve yaklaşık görülme oranı %10′dur.

Gebeliğin son dönemlerinde ileri yaş gebelerde gözlenen gestasyonel (gebeliğe bağlı) hipertansiyon genellikle kronik hipertansiyon bulgusu olarak değerlendirilir. Preeklampsi gelişmediği sürece gebeliğin sonlarındaki bu tansiyon yüksekliğinin anne adayı ve bebek için çok büyük bir risk oluşturması beklenmez. Ancak gebeliğin bitiminde tansiyon yüksekliğinin kaybolup kaybolmadığı mutlaka tetkik edilmelidir.

Özellikle uzun süreden beri varolan ve damarsal hasara yolaçmış kronik hipertansiyon hem anne adayı hem de bebek için tehlike oluşturabilir. Esas tehlike kronik hipertansiyonlu anne adaylarında ortaya çıkması muhtemel süperempoze (kronik hipertansiyon zemininde gelişmiş) preeklampsidir.

İleri yaşlarda gebe kalan anne adaylarında kronik hipertansiyon yoksa, preeklampsi gelişme olasılığı daha erken yaşta gebe kalanlarla aynıdır. Yani hipertansiyonu olmayan bir anne adayında yaş, gebeliğin kendisine bağlı preeklampsi riskini artırmaz.

Diabet (şeker hastalığı):

Yaşla beraber Tip II diabet sıklığı artar. Buna bağlı olarak ileri yaşlardaki gebeliklerde Tip II diabet ve hastalığa bağlı istenmeyen durumların görülme sıklığında genç yaş gebelere göre 2-3 kat artış gözlenir.

Gestasyonel diabet de (gebelik esnasında ortaya çıkan diabet) ileri yaşlardaki gebeliklerde yaşla doğru orantılı olarak artan sıklıkta gözlenir.

Uzun süreden beri varolan ve kontrolsüz seyreden diabet anne adayı ve özellikle de bebek için tehlike oluşturabilir.

Diğer hastalıklar:

Yaşla beraber kalp-damar hastalıkları, nörolojik hastalıklar, böbrek, karaciğer, akciğer ve bağdokusu hastalıkları ve kanserlerin sıklığında artış gözlenir. İleri yaşlardaki gebeliklerde bu hastalıkların varlığı gebeliğin seyrini olumsuz yönde etkileyebilir.

Derin ven trombozu, akciğer ödemi gibi anne hayatını tehdit eden durumlar özellikle kronik hastalığı bulunan ileri yaştaki anne adaylarında daha sık gözlenir.

İleri yaşlardaki anne adaylarında gebelik ve doğumla ilgili istenmeyen durumlar:

Düşük:

Oluşan gebeliğin düşükle sonuçlanma riski yaşla birlikte doğrusal bir artış gösterir. 35 yaş üstü gebelerde daha genç olanlara göre yaklaşık 4 kat artmış bir düşük riski söz konusudur. Bunun en önemli nedeni gebelik ürününde kromozomal anomali olma olasılığının yaşla birlikte artmasıdır. Kromozomal anomaliler ise düşüklerin en önemli nedenleri arasında yer almaktadır.

Dış gebelik:

İleri yaşlarda dış gebelik ortaya çıkma riski daha erken yaştaki gebeliklere göre 2-3 kat daha yüksektir. Bu durum yaşın kendisine bağlı olarak tüp hareketliliğindeki bir yavaşlamadan kaynaklanabilir. Önceden geçirilmiş çok sayıda pelvik enfeksiyonun tüplerde bıraktığı hasar da önemli bir etken olabilir.

Bebekte anomali ortaya çıkması:

İleri anne yaşı bebekte kromozomal anomali ortaya çıkma riskini artırır. Down sendromu gibi yaşla direkt ilişkili olan anomaliler özellikle 30 yaşından sonra doğrusal değil eksponansiyel (yani yaş artışından daha çok artış gösteren) artış gösterirler. Yapısal anomalilerin (bebeğin vücut şeklini ya da organlarını ilgilendiren anomaliler) ortaya çıkma riski ise tüm yaş gruplarında muhtemelen aynıdır.

Erken doğum:

İleri yaşlardaki gebeliklerde erken doğum daha sık gözlenmektedir. Yaş hem kendiliğinden ortaya çıkan erken doğum eylemi ve erken doğum için bir risk faktörü, hem de anne hayatını tehdit eden durumların varlığı nedeniyle yapılan indüksiyon (doğum eyleminin doktor tarafından başlatılması) için önemli bir risk faktörüdür. Bu yüzden erken doğum ileri yaşlardaki gebeliklerde 4 kat daha sık gözlenir.

İntrauterin Gelişme Geriliği (İUGG):

İleri yaşlardaki gebeliklerde intrauterin gelişme geriliği (İUGG) ortaya çıkma riski 2-3 kat daha yüksektir. Özellikle hipertansiyon ve/ veya diabeti olan anne adaylarında İUGG gelişme riski yükselir.

Gebelikte kanama:

İleri yaştaki gebeliklerde placenta previa ve ablatio placenta’ya bağlı özelllikle gebeliğin geç dönemlerinde kanama ortaya çıkma riski artmıştır.

Bu iki durumun da yanlızca yaş faktörü ile ilgili olarak artmadığı düşünülmektedir. Zira ablatio placenta genellikle hipertansiyonu olan gebelerde gözlenen bir durumdur ve kronik hipertansiyon sıklığı ileri yaş gebeliklerde daha yüksektir. Bu nedenle gebelikte 200′de bir sıklıkla gözlenen ablatio özellikle 40 yaş üstü gebelerde %3 oranında gözlenmektedir.

Placenta previa da gebelik ve doğum sayısı ile direkt ilişkili bir durum olduğundan muhtemelen yaş faktöründen bağımsız olarak özellikle çok sayıda gebelik yaşamış ileri yaş anne adaylarında daha sık gözlenmektedir.

Fetus ve yenidoğanla ilgili problemler:

İUGG, preeklampsi ve anne adayında diabet gibi durumlar uteroplasental yetmezlik ve buna bağlı olarak fetal distresten fetal ve yenidoğan asfiksisine kadar uzanan bir spektrumda nörolojik sekellerden bebeğin ölümüne kadar gidebilen durumların oluşmasına neden olabilir.

Erken doğum ve İUGG yenidoğan döneminde bebeğe yoğun bakım tedavisi gerektiren ve ağır durumlarda bebeğin ölmesiyle sonuçlanan en önemli iki durumdur.

Doğumla ilgili problemler:

Özellikle ilk gebeliğini yaşayan ileri yaşlı anne adaylarında doğum eyleminin tüm evreleri daha uzun sürer. İri bebek taşıyan bir anne adayının bebeğinde doğum esnasında omuz takılması ortaya çıkabilir.

Yukarıda sayılan tüm nedenler anne hayatı ya da bebek hayatının tehlikede olması nedeniyle ileri yaşlardaki gebeliklerde sezeryan ile doğum oranının yaklaşık iki kat artmasına neden olurlar.

Gebelik esnasında hastanede yatma gerekliliği:

İleri yaşlardaki gebeliklerde hem hipertansiyon ya da diabet gibi önceden varolan hastalıkların tetkik ve tedavisi için, hem de gebelikte istenmeyen durumların ortaya çıkma olasılığı (kanama ya da erken doğum tehdidi gibi) artmış olduğu için diğer gebeliklere göre antenatal dönemde (doğumdan önce) hastaneye yatırılma gerekliliği 2-3 kat daha yüksektir.

Anne ve bebek ölümleri:

Gebelik, doğum ya da lohusalıkta anne ölümü günümüzde giderek azalmaktadır. Önceleri “kara talih” olarak değerlendirilen ölüm olguları tıp bilimi ve tıp teknolojisinin gelişmesiyle her geçen gün azalmaktadır.

Gebeliğe bağlı ölüm olguları ne kadar azalsa ve sıfıra yaklaşsa da muhtemelen uygarlığın hiç bir aşamasında sıfır olmayacaktır. İleri yaşlardaki gebeliklerde gebeliğe bağlı ya da annenin gebeliğe taşıdığı hastalıkların kötü seyir göstermesi neticesinde anne adayının doğum eyleminde ya da lohusalıkta ölme olasılığı genç yaş gebeliklere göre dört kat yüksektir. Böylece ileri yaştaki 10.000 gebelikten altısında çeşitli nedenlere bağlı olarak ölümler meydana gelmektedir.

Bilim ve teknolojinin ilerlemesine bağlı olarak anne ölümlerinde ortaya çıkan azalma tüm gebelik yaşı gruplarına eşit olarak yansıdığından ileri yaş ile genç yaş anne ölümleri arasındaki dört katlık risk fazlalığı sabit seyretmektedir.

İleri yaş anne adaylarının bebeklerinin herhangi bir nedene bağlı olarak ölme riski ise genç anne adaylarından yanlızca 1.5 kat daha yüksektir. Aradaki farkın bu kadar az olmasının nedeni geçmiş yıllarda yenidoğan yoğunbakım ünitelerinin teknolojik ve bilimsel imkanlarının patlama yaparcasına gelişmiş olmasıdır.

Buna karşın 35 yaş üzeri annelerin bebekelerinin yenidoğan (doğumdan sonraki ilk 30 gün) ve sütçocukluğu (doğumdan sonraki ilk yıl) döneminde ölme riski bariz bir şekilde artar. Bu durumun sayısal oranı ve nedenleri tam olarak bilinmemektedir.

İleri anne yaşının ekonomik yönü:

İleri anne yaşı olan bir gebeye, gebeliğe taşıdığı hiçbir hastalığı olmasa bile genç yaş gebeliklere göre daha fazla sayıda antenatal kontrol muayenesi ve daha çok tetkik yapılır.

Gebeliğin seyri esnasında istenmeyen durumların oluşması, doğumun sezeryanla gerçekleşmesi ve daha da ileri durumlarda doğan bebeğe erken doğum ya da başka nedenlerle uzun süre yoğun bakım şartlarında bakım gerekmesi tetkik ve tedavi maliyetini belirgin bir şekilde artırır.

Özetle ileri yaşta gebeliğin maliyeti erken yaştaki gebeliğe göre daha yüksektir.

“Bütün memelilerin yavrularının beslenmesinde kendi annelerinin sütü en iyi olduğu gibi, süt çocuğunun beslenmesinde de anne sütü önemli ve yeri doldurulamayan bir besindir.”

Anne sütünün bebeğe yararları:

Anne sütü bebeği enfeksiyonlara karşı koruyacak immünolojik faktörleri içerir. Anne sütüyle beslenen bebeklerde ishal, solunum yolu ve diğer enfeksiyon hastalıkları daha az görülür veya görülse bile daha az şiddette seyreder.

Anne sütü bebeğin büyümesi ve gelişmesini hızlandırır. Anne sütü bebeklerin gereksinimleri olan bütün besin öğelerini içerir.

Anne sütü ile beslenmiş çocuklarda egzema, allerjik hastalıklar, diş eti hastalıkları, kanser ve diabet gibi hastalıklar daha az görülmektedir.

Anne sütünün sindirimi kolaydır. Meme emme işlemi çocuğun yüz kaslarının ve kemiklerinin gelişmesini sağlar.

Emme işlemi çocuğun psikososyal gelişimine katkıda bulunur. Anne ile bebek arasındaki bağın da güçlenmesini sağlar.

Emzirmenin Anneye Faydaları:

Doğumdan hemen sonra emzirme annenin doğum sonrası kanama riskini azaltır.

Bebeğin annesini emmesinin anneyi idrar yolu enfeksiyonlarından , göğüs ve yumurtalık kanserinden koruduğu düşünülmektedir. Emzirme süresinin uzunluğuyla ilişkili olarak kanser riski azalmaktadır. Emzirme ilk 6 ayda ovulasyonu (yumurtlamayı) ve menstrüel siklusu (adet görmeyi) geciktirir.

Anne tam olarak emziriyor ve adet kanamaları başlamamış ise ilk 6 ay gebe kalma riski çok düşüktür. Adet kanamaları başlamışsa veya tam olarak emziremiyorsa veya bebek 6 aylık olmuşsa aile planlaması yöntemleri mutlaka kullanılmalıdır.

Anne sütünün ekonomiye katkıları:

Anne sütü bebekler için en ucuz ve en iyi gıdadır. Diğer mama ve gıdalar oldukça pahalıdır. Anne sütü ise bebek için değeri parayla ölçülemeyecek kadar yararlıdır. Yaklaşık 1.5 milyon bebeğin altı ay sadece anne sütü ile beslenmesi ekonomiye en az 70 milyon dolar destek sağlayacaktır (1989 yılı verilerine göre).

Anne sütünün erkenden gelmesi, bol olması ve uzun süre devam etmesi için bebeklerin doğar doğmaz anne göğsüne konarak memeyi emmeleri sağlanmaya çalışılmalıdır. Yeni doğum yapmış anne yorgundur ve sütü yoktur diyerek bebeği anne memesine koymamak veya başka bir sıvı vermek yanlış bir davranıştır.

Bebeğin anne memesini emmesi annede prolaktin ve oksitosin hormonlarının salınımını arttırarak sütün gelmesini sağlar. Bebeğin istedikçe emmesi ile sütün artması sağlanır. İlk 3-4 gün gelen süte kolostrum denir. Kolostrumun bebeği enfeksiyonlardan koruma özelliği çok fazladır ve bir damlası bile ziyan edilmemelidir. Kolostrumdan sonra geçiş sütü, daha sonra da olgun anne sütü oluşur. Anne sütünün içindeki maddelerin vücutta yararlanırlığı çok fazladır. Bu nedenle diğer mamaların içindeki maddelerle karşılaştırılması doğru olmaz. Her annenin sütünün içeriği kendi bebeğine göredir. Prematüre doğum yapmış annelerin sütleri diğerlerinden farklı olup, prematüre bebeğin ihtiyaçlarını karşılamak üzere ayarlanmıştır. Anne sütü fizyolojik adaptasyon gösterir ve zaman içinde bebeğin gereksinimine göre bileşimini değiştirir. Emmenin başındaki süt ile sonuna doğru gelen sütün bileşimi de değişiktir. Emmenin sonuna doğru sütteki yağ oranı artar ve bebeğin doygunluk hissetmesi ile emmeyi bırakması sağlanır. Bu nedenle anne sütüyle beslenen bebeklerde şişmanlık daha az görülür. Gece sütünün bileşimi de gündüz sütünden farklı olmaktadır. Anne sütü alan bebeğin suya ihtiyacı yoktur. Anne sütü tek başına yeterlidir. Altı aylık olunca bebeğin yutmayı öğrenmesi yönünden katı gıdalara geçmesi gereklidir. Anne sütüne devam edilmelidir. Anne istiyorsa emzirme 2 yıla kadar uzatılabilir. Sıcak havalarda bile bebeğin su ihtiyacı anne sütünden sağlanabilir. Annenin sütü geliyorsa ve göğüsleri süt ile doluysa bebek alacağı sütün % 50’sini ilk 2-3 dk. da alır. Emebileceği sütün ikinci yarısını da 10-15 dak. da alır Bir meme ile doymamışsa diğer meme verilmeli ve bir sonraki emzirmede bu meme ilk olarak verilmelidir. Annenin beslenmesi de sütün miktar ve kalitesini etkilemektedir. Annenin rahat bir pozisyonda bebeği emzirmesi gerekir. Bebek 3 aylık olduğunda anne sütünde hafif bir azalma olabilir, bebek emmeye devam ederse yeniden artacaktır. Hemen vazgeçip ek gıdaya başvurulmamalıdır. ANNE SÜTÜ , fizyolojik ve en iyi besin, bebek-anne arsındaki en iyi psilojik bağlantı yolu, bebeğin hastalıklardan korunmasında en güvenilir yoldur.

*Anne sütü, Mükemmel bir besin içeriğine sahiptir.Anne sütünün besin içeriği bebeğin kaç günlük olduğuna göre, günün hangi saatlerinde emzirildiğine göre, hatta bir emzirmenin başından sonuna doğru yeniden ayarlanır.

*Anne sütü tıpkı kanda olduğu gibi, vücudu bakteri ve virüslerden koruyucu özel maddeler içerir.

*Anne sütü kolay hazmedilir.Gaz sancıları anne sütünde en aza iner.

*Emzirme anne ile bebeği arasında fiziksel bir yakınlık da sağlıyacak uzun yıllar sürecek psikolojik bağa zemin hazırlar.

*Emzirme annenin estetik ve sağlığına da doğrudan ve dolaylı yoldan etki eder. Emziren anne kısa sürede eski kilosuna döner.Rahim daha çabuk toparlanır.

*Emzirme ayrıca bebeğin çene ve diş sağlığı için yararlı olup, bebeğin konuşmasını geliştirir.

Emzirirken sorun çıkabilir ama dert etmeyin!

*Önce kendiniz inanın. Emzirme konusunda annenin kendisini inandırması ve ikna etmiş olması lazımdır. Her annenin bebeği ve kendisi için yapacağı doğru şey emzirmektir.

*”Sütüm yetmiyor” demeyin! Bu tür gerekçelerle kolayca emzirmeyi bırakan anneler görülür. Unutmamalı ki, emzirme insan vücudunda psikolojik etkilere bağlı olarak da yürür. Anne emzirmenin gerekliliğine inancını kaybedince veya etrafından bu konuda yeterli destek alamadığında emzirmeyi kesebilir.Emzirme kesilince de meme ucundan bebeğin emmediği sinyalleri beyne gider ve süt üretimi durur.Sütünün yetmediğini düşünen annenin sütü gerçekten yetmez olur ve bir kısır döngüye girilmiş olur.Sütüm yetmiyor sözü sütü yetmez hale getirir.

*Bebek istedikçe emzirin, emzirmeyi belli saatlere programlamayın.

*Temizliğe dikkat! Ellerinizi yıkayın.

*Rahat elbiseler giyin!

Çalışan bir anne iseniz!

*Bebeğinizi işyerinize götüremiyorsanız, sütünüzün kesilmemesi için sütünüzü sağmayı öğrenin.Hem böylece sütün göğüslerde birikip dolgunluk yapması önlenir.

*Sağılmış anne sütü her türlü bebek mamasından daha faydalıdır.

*Sütünüzü sağdıktan sonra temiz bir kaba koyun ve bebeği sütünüzle besleyin.

*Her öğün için yarım bardak süt sağın, üstüne temiz bir örtü örtün, buzdolabına koyun bebeğe verilmeden önce kaynatılmasın ya da ısıtılmasın.

*İşteyken de sütünüzü 2-3 kere sağın. Bu sütünüzün azalmamasını sağlıyacaktır.

*Sağılmış anne sütü çocuğa kaşıkla verilmelidir. Bu dönemde kesinlikle biberon ve emzik kullanılmamalıdır. Kaşıkla beslenen bebek anne işten döndüğünde tekrar emmek isteyecektir.Bu da sütün kesilmemesini sağlar.

Bebek emmek istemezse!

*Bebek emmeyi niye reddeder?Bebek hasta olabilir.Ağrı çekiyor olabilir. Bir ilaçtan Etkilenmiş olabilir!

*Bir enfeksiyon ya da doğum sırasındaki bir beyin hasarı bebeğin emmesini engelliyebilir.

*doğum sırasında kullanılan forseps gibi cihazların yol açtığı ağrı iştahını azaltabilir.

*Emme sırasında burnundan nefes alması gereken bebeğin burnu tıkanmış olabilir, ya da pamukçuk ve diş çıkarma gibi sebeplerle damakları acıyor olabilir.

*Emzik, biberon kullanan bebeğe anne memesini emmek zor gelebilir.

*Memenin tıkalı olması ya da bebeğin kötü tutulması nedeniyle süt gelmiyor olabilir.

*Emme saatleri kısıtlanmışsa, bebeğin emmek istediği saatler kaçırılmış olabilir.

*Bazı değişiklikler bebeği üzmüş olabilir.Anneden ayrılma, yeni bakıcı, anne hastalıkları ya da mastit(meme iltihabı) Annenin adet görmesi annenin kokusunun değişmesi ….

Bu nedenler ortadan kaldırılırsa sorun çözülücektir.

“SONUÇ OLARAK anne sütü eşsizdir.”

Dr. Nurdan Yıldız

Şeker hastalığı (diabetes mellitus) eski çağlardan beri bilinen, hayat boyu süren bir hastalıktır. Ülkemizde yaklaşık 2 milyon şeker hastasının ve 1.5-2 milyon kadar da gizli şeker hastasının olduğu sanılmaktadır. Vücutta çeşitli organları etkilemesi ve bozması yanında yol açtığı sosyal ve ekonomik sorunlar nedeni ile modern toplumun sosyal bir hastalığı ve problemi olmuştur.
  Nasıl Oluşur?
Şeker hastalığı, pankreasta yapılan ve kan şekerim düşürücü bir işlevi olan insülin hormonunun yokluğu veya azlığı veyahut da etkisizliği sonucu oluşur. Kanda şeker (glikoz) seviyesi yükseldiğinde (örneğin yemeklerden sonra olduğu gibi) pankreastaki beta hücrelerinden insülin kana salınır, insülin vücutta çeşitli dokulardaki (karaciğer, kas ve yağ dokuları gibi) hücrelerde bulunan reseptör adı verilen insüline duyarlı alıcılara bağlanarak kandaki şekerin hücreler içine girmesine ve buralarda yakıt olarak kullanılıp enerji oluşmasına imkan sağlar.
Vücutta insülin yokluğu ya da insülin var olduğu halde etkisiz bulunduğu durumlarda kandaki şeker hücreler içine giremez ve bu şekilde kan şekeri yüksek bir seviyeye çıkar.
2 tip şeker hastalığı vardır. “Tip I diabet’te vücutta insülin eksikliği veya yokluğu söz konusudur. “Tip II diabet’te ise insülin salgılanmakta, fakat etkisi yeterince olmamaktadır. Tip I diabet genellikle çocuklarda, gençlerde, seyrek olarak da yetişkinlerde görülebilir. Genetik olarak diabete eğilimi olarak bireylerde oluşmakla beraber bu tek başına yeterli değildir. Bunun yanında vücudun müdafaa sisteminde yer alan akyuvarların ve bir takım hücrelerin normalde yabancı maddeler ile savaşması yerine kendi pankreas beta hücrelerine hücum etmesi gerekir. Bu saldırıları başlatan, tetiği çeken çeşitli faktörler vardır. Bunlar virüs enfeksiyonları, çeşitli kimyasal ve toksin maddeler, stress ve gıdalar (örneğin süt çocukluğu döneminde inek sütü ile beslenme, ayrıca tütsülenmiş gıdalar). Bu şekilde insülin salgılayan hücreler gittikçe harap olur ve insülin salgısı da azalır. Bu yüzden tip l diabetin tedavisi sadece insülin hormonunu dışardan enjeksiyonla vermektir.
Tip II diabetin oluş şekli ise tamamen farklıdır. Kalıtım önemli bir rol oynar. Ailelerinde diabet hikayesi olanlarda görülme şansı daha fazladır. (Özellikle 40 yaş üstündekilerde). Hastaların çoğu şişmandır. Tip II diabette kandaki insülin düzeyi normal hatta fazla olabilir. Ancak insülinin vücut tarafından kullanılması bozulmuştur. Dolayısıyla şeker hücre içerisine giremez, kanda birikir ve kan şekeri yükselmiş olur. Tip II diabetin tedavisinde en önemli faktör iyi bir diyet yapmaktır. Uygun egzersizlerde şekerin düşmesine yardımcı olur. Bu şekilde şekeri yeterince düşmeyenlerde kan şekerini düşürücü ağızdan verilen haplar kullanılır.
Tip I diabetin belirtileri genellikle ani olarak başlar. Başlıca belirtileri çok su içme, çok yemek yeme, çok idrar yapma, ani kilo kaybı, halsizliktir.
Tip II diabetin belirtileri ise genellikle yavaş olarak ortaya çıkar. Bunların başlıcalan çok su içme, çok yemek yeme, çok idrar yapma, görme bozukluğu, el ve ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, sık enfeksiyonlar, kaşıntı, yaraların geç iyileşmesi, iktidarsızlık (impotans)’tır.
Gerek tip I ve gerekse tip II diabetin iyi tedavi edilmediği takdirde körlüğe kadar gidebilen göz bozuklukları, böbrek yetmezliği, kalp hastalıkları, ayakta kangren gibi kamplikasyonlan vardır.
Bu yüzden hastalık oluşmadan önce bazı tedbirleri almak, oluştuktan sonra da hekim ile çok sıkı bir işbirliğine girmek gerekir.
Tip I diabetiklerin birinci dereceden yakınlarında bazı testlerin yapılması hastalığı önceden belirleyebilir. Yine ailesinde birden fazla diabetik olanların, şişmanların bu yönde testler yaptırması hastalığı erkenden gösterebilir.
Şişmanlık hareketsizlik bu tür insanlarda şeker hastalığı için bir risk olduğundan, karbonhidrattan (şekerden) zengin gıdaları azaltmalı, dengeli bir beslenme programına girilerek kilo verilmeli, egzersiz (günde 45 dakika yürüyüş gibi) yapılmalı, yılda 1 kez kan şekeri (gerekirse şeker yüklemesi testi yapılarak gizli şekerin ortaya çıkarılması) kontrolü yaptırılmalıdır.