GRİP
Salgın halinde ortaya çıkan; değişik karekterde virüsler tarafından oluşturulan bir solunum yolları hastalığıdır. Grip virüslerinin devamlı karekter değiştirmeleri sebebiyle tesirli bir aşısı veya serumu yapılamamaktadır. Mikropların vücuda girmesinden birkaç gün sonra hastalık kendisini belli eder.
Belirtileri:
* Ateş, halsizlik, eklemlerde ağrı ve hastalık duygusu ile başlar.
* Göz yuvalarında ve alında ağrı yapar.
* Öksürük, burun akıntısı, boğazda ağrı, hastalığın yerleştiğini gösteren kesin belirtilerdir.
* Üç-dört gün sonra ateş düşer ve hastalık belirtileri hafifler.
Ne Yapmalı?
* Hastalık belirtileri şiddetli olduğu takdirde doktora müracaat ediniz. Gribe doğrudan tesir eden bir ilaç olmamakla birlikte; öksürük, ateş ve muhtemel yan tesirleri için ilaç tedavisi gerekebilecektir.
* Hasta gribi atlatıncaya kadar yatakta istirahat ettirilmeli; bol vitaminli yiyecekler ve meyve suları verilmelidir.
DİKKAT: Ağır geçmesi halinde ortakulak iltihabı, karın zan iltihabı, bronşit, akciğer zarı iltihabı, beyin ve sinir sistemi iltihapları yapabilmektedir.

Kişilik, bireyin iç ve dış çevresiyle kurduğu, diğer bireylerden ayırt edici tutarlı ve yapılaşmış bir ilişki biçimidir. Kişilik, bir insanın duyuş, düşünüş ve davranış tarzını etkileyen faktörlerin kendisine özgü bir örüntüsüdür. Ayrıca çok kapsamlı bir kavram olup, bireyin, biyolojik ve psikolojik, kalıtsal ve edinik bütün yeteneklerini, dugularını, isteklerini, alışkanlıklarını ve bütün davranış özelliklerini içine alır. Kişilik devamlı olarak içten ve dış çevreden gelen uyarıcıların etkisi altındadır ve doğuştan yaşamın sonuna kadar bir oluşum süreci içindedir.

Kişilik gelişinimi bilmek ve bu gelişinin nasıl bir yol izlediğini saptamak önemlidir. Ancak bu sayede insanların neden birbirinden farklı olduğunu, olaylara karşı neden farklı tepkilerde bulunduğunu anlayabiliriz. Bunun yanı sıra kişiliği etkileyen faktörleri bilirsek sağlıklı düşünebilen, kendine yetebilen, bağımsız harekat eden gerek topluma gerek kendisine faydalı bireyler yetiştirebiliriz.

Kişilik çoğu zaman karakter ve mizaç kavramları ile karıştırılır. Hatta bazen bu terimlerin eş anlamda kullanıldığı olur.Halbuki bu kavramlar kişilikle aynı anlama gelmez, bu kavramlar kişiliğin bir parçasıdır. Karakter öğrenmeyle kazanılır.Ve bu öğrenme insanın içinde bulunduğu toplumun ahlak anlayışı ve değerler sistemine uygun bir davranış tarzı benimseyip benimsemediğidir. Mizaç ise otonom sinir sisteminin özelliği ve iç salgı bezlerinin az veya çok çalışması gibi kalıtımla gelen fizyolojik özellikler tarafından meydana gelir yani üzerinde beden kimyası etkilidir. Çabuk kızmak, soğuk kanlılık, sıcak kanlılık vs. Tekrarlamak gerekirse kişilik karekter ve mizaçıda içine alan daha kapsamlı bir kavramdır.

Kişiliği ve davranışları etkileyen en önemli faktörlerden biri de, benliktir. Benlik insanın kendi kendini görüş ve kavrayış tarzıdır; bu bakımdan kişiliğin öznel yanını oluşturur. Benliği analiz edersek şunlar karşımıza çıkacaktır.

“ Ben neyim? Bu sorunun cevabını bazı kimseler, daha çok olumsuz olarak, yani “ben becereksizim, çirkinim, soğuk insanın biriyim” diye cevaplayabilir. Bir başkasının ise kendi hakkında “Ben akıllıyım, güzelim, becerikliyim ve sevimliyim”diye daha olumlu bir kanısı olabilir.

“Ben ne yapabilirim? Bende ne gibi yeterlilikler var”, “Ben iyi konışurum, güzel resim yaparım, müzikten anlarım ya da ben matematikte iyi değilim, iyi sporcu olamam” gibi kendimizde ne gibi yeteneklerin olduğuna dair olumlu ve olumsuz değerlendirmelerimiz kendi kendimizi kavrayış tarzımızdır.

“Benim için ne değerlidir? Ben ne yapmalıyım ve ne yapmamalıyım” Örneğin “Başkalarına yardım etmeliyim”, “Para kazanmalıyım”, “kopya çekmemeliyim” ya da yakalanmamak koşulu ile kopya çekmekte sakınca yoktur”, “Herşeyden önce kendimi düşünmeliyim” gibi bireyin içinde bulunduğu toplumda kendine göre edindiği az çok olumlu ya da olumsuz yargılardan meydana gelen bir değerler sistemi verır. Bu da benliğin önemli bir yanıdır.

“Hayatta ne istiyorum? Doktor, sanatkar, mühendis,iyi bir ev hanımı gibi çeşitli emel ve ideallerde benliğin bir yanını oluşturur.

Çocuk doğuştan ben ile ben olmayanı ayırt edemez. Fakat benlik, kişi doğduğu andan itibaren başından geçen sayısız olaylar, çevresinde değindiği kişilerin etkisiyle yavaş yavaş oluşur.

Diğer gelişim alanları gibi çocuğun kişiliği de iki temel etmenin etkileşiminden oluşur: kalıtım ve çevre. Ancak kalıtım çocuğun kişilik yapısını, bedensel ve bilişsel yapısından daha az etkiler; çevresel ve sosyal etmenler ise bu konuda çok daha önemli rol oynar. Kalıtımın etkisini yeni doğmuş bebekler arasındaki farklılıktada görebiliriz. Bazı bebekler sakin, bazıları hareketli, bazıları ise huysuz olurlar. Ancak onların başlangıçta gösterdikleri bu eğilimlerin ne yönde gelişeceği sosyal çevrelerindeki etmenlere bağlıdır. Örneğin doğuştan sakin bir bebek annesince ihmal edilir ya da sürekli olarak sert davranış görürse sonuçta huysuz ve tedirgin bir çocuk olabilir, kısaca kişilik gelişimi büyük ölçüde sosyal bir olgudur ve çocuğun sosyal çevresi ile olan ilişkilerine çok yakından bağlıdır. Bu yüzden kişilik gelişimine bazen sosyalleşme ya da sosyal öğrenme de denir.

Şimdi kişilik gelişiminin izlediği aşamalara bakalım.

SIFIR YAŞ İLE BİRBUÇUK YAŞ ARASI ( 0-1.5 yaş)

Önce bebeğin yaklaşık bir buçuk yaşına kadar olan gelişimini inceleyelim. Yeni doğan bebeğin çok önemli iki özelliğinden biri yaşayabilmek için tümüyle başkalarına bağımlı ve muhtaç olmasıdır. Ona bakan onu doyuran, koruyan biri olmazsa bebek ölür. Bu temel özellik çocuğun daha yaşamının ilk anından itibaren başka insanlarla ( anne veya anne yerini tutan bir başka kişi v.b ) bir sosyal ilişki içinde olduğunu göstermektedir.

Yenidoğan bebeğin diğer önemli özelliği tümüyle kendi gereksinimlerini gidermeye yönelik olmasıdır. Bu özelliğine egosantrik de diyebiliriz. Ancak burada söz konusu olan bencillik bilinçli olarak kendi gereksinimlerini en ön planda tutmak değildir.

Bebek ilk ilişkisini bu çerçeve içinde annesi ya da annelik görevini yapan kişi ile kurar. Çocuğun bu ilişki içinde iki temel gereksinimi vardır: fiziksel bakım ( doyurma ve korunma ) ve sosyal bakım ( sevgi ve duygusal yakınlık ). Bu iki temel gereksinimin nasıl ve ne ölçüde yerine getirildiğini bilirsek çocuğun ilerdeki kişiliğinin temeli hakkında çok şey öğrenmiş oluruz. Önce fiziksel bakımı ele alalım. Olumlu bir anne çocuk ilişkisinde çocuk zamanla annesini ve ona doyum veren, onu koruyan, rahat ettiren bir kişiyi bir ödül kaynağı olarak beller, ona değer verir. Anne yokken arar, görünce sevinir, ona bağlılık duyar ve bağlanır. Bebeğin kısa süre de olsa annenin gözden uzaklaşmasına dayanabilmesi bebeğin özbenliğine de varlığı artık kesinlik kazanmış bir anne tasarımının bulunduğunu gösterir. Anne bir süre gözden uzaklaşmış olabilir, fakat az sonra gelecektir, çünkü gözden şu anda silinmesi tümden yok olması değildir. Demek ki düzenli alma verme ilişkisi bebeğin zihninde annenin sürekliliğini sağlar. Anne çocuğa karşı tutarlı ve olumlu ise çocukta genel olarak yaşamda doyum bulacağına ilişkin bir temel güven duygusu oluşmaya başlar. Ama anne tutarsız, olumsuz ya da kaygılı ise çocuk bu temel güveni oluşturmakta zorluk çeker.

Fiziksel bakım eksiksiz de olsa temel güveni oluşturmada tek başına yeterli değil. Sevgi ve duygusal yakınlık görmeyen çocuğun kişiliği bu durumdan olumsuz etkilenir. Hatta bakım evlerinde yaşayan çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar yeterli fiziksel bakım gören ama sevilip okşanmayan, konuşulmayan çocukların önce çevreden ilgi aradıkları, fakat zamanla adeta yaşama küsüp çevreyle ilişkilerini kestiklerini ortaya koymuşturlar. Oysa sevgi ve duygusal yakınlık gören çocuk insanlarla ilişki kurmayı tatmin edici bir olay olarak görür. Annesinin ona değer vermesi onda değerli olduğu kanısını uyandırır. Genellikle insanlarca sevileceğine, sevilmeye değer bir insan olduğuna ilişkin temel güven oluşturur. İşte, anne çocuk ilişkisindeki bu süreklilik, tutarlılık ve aynılık çocukta “Temel güven duygusunun” özünü oluşturur.

Bununla birlikte bütün yaşlarda yaklaşmakta olan tehlikeyi veya rahatsızlığı sezmek için dürüst ve dürüst olmayan insanlar arasında ayrım yapmak için biraz güvenmemede gereklidir. Ama eğer güvenmeme güvenmeden az olursa çocuk ya da gelişmiş insan hayal kırıklığına uğrayabilir, şüpheci ve kendine güvenden yoksun olabilir

Kişilik gelişimini etkileyen diğer bir faktör ise duygusal gelişimdir.Duygusal gelişim sağlıklı bir insan gelişimini inceleyebilme açısında önemli olduğu kadar, duygusal temelde sorunları olan çocukların bu sorunlarının anlaşılması ve tedavisi açısından da araştırılması gereken bir konudur.Duygusal gelişimin parçası olan korkuya şöyle bir bakalım. Bu dönemde ses korku yaratan uyarıcılar arasında birinci sırada gelir. Altıncı ayda veya daha ileri aylarda bebeklerin yaşındaki ilerlemeye bağlı olarak bebeklerde uçurum görüntüsüne karşı korku tepkileri artmıştır.Diğer bir korku türü ise bebeklerin yabancılara karşı gösterdikleri korku tepkileridir.7. ve 8. aylarda yabancılara karşı hissettikleri korku duyguları birinci yaşın sonuna doğru yoğunluk ve sıklık gösterir.

Bebeklik çağında öfke ve saldırganlık tepkisi çocuğun bir kimse ya da olay tarafından engellenmesinden doğar. Bu engeller en belirgin şekilde şu alanlarda ortaya çıkar; yemek yeme, temizlik, tuvalet eğitimi, uyku, oyundan alıkonma. Bu tür engellere karşı bebeğin ilk tepkisi, hedefi belli olmayan bir ağlama ve çırpınmadır. Giderek çevresinin ödüllendirdiği yönde davranışını belirler, bağırma, tepinme, inatla nefes tutup çevresini korkutma gibi yöntemler bulur.

BİRBUÇUK YAŞ İLE ÜÇ YAŞ ARASI (1.5- 3 yaş )

Çocuk, fiziksel ve psikolojik olarak bağımsız oldukça kişilik için yeni olanaklar ortaya çıkar. Çünkü bu dönemde kas ve hareket gelişim hızlanmıştır ve ayağa kalkıp yürüyen çocuk anne kucağından çevreye doğru uzanmaya, kendi başına hareket etmeye başlar. Bu yılların olumlu unsuru özerklikken, olumsuz unsurlar utanma ve süphedir. Bu dönemde çocukta işeme ve dışkılama işlevini gören kaslar olgunlaşmaya başlamıştır. Dolayısıyla bu kasların olgunlaşması, işeme ve dışkılamanın artık isteğe bağlı olarak yapılabileceği anlamına gelmektedir. Yani çocuk isterse tutar, isterse bırakabilir. Böylece birbirine karşıt iki istek, iki eğilim ortaya çıkmıştır. Çocuk, birbirine karşıt iki eğilim arasında bir şeçim yapabilme durumuna gelmiştir. Bu durum çocuk için yepyeni bir yetinin gelişmesi demektir: tutmak ya da tutmamak; yapmak ya da yapmamak. İşte, özerklik duygusu birbirine karşıt istek ve eğilimler arasında bir şeçim yapabilme gücüdür. Utanma kişinin pantolonunun inikken kendine bakıldığının farkında olduğu anlamına gelir. Şüphe çocuğun göremediği ve kontrol etmeye çalışması gereken, bilinmeyen “arka” ile ilgilidir.

İşeme ve dışkılamayı isteyince tutabilme ya da bırakabilme giderek toplumsal anlam taşıyan birçok davranış örüntülerine geçer ve genelleşir. Bu dönemde çocuk kakasını ne zaman, nereye yapabileceği veya evin nerelerini araştırmaya müsade edildiği gibi kurallarla karşılaşır.Bu kuralar çocuğun gelecekte karşılaşacağı toplumsal kurallar karşısında çocuğu hazırlar.Burada dikkat edilecek nokta çocuk özerkliğini kazanırken onu kurallar altında ezmemek ve kişilik gelişiminin önünü tıkamamaktır.

Çocuk içinde bulunduğu toplumun beklentilerine göre bazı şeyleri yapmayı, örneğin kakasını, çişini uygun zaman ve yerde bırakmak üzere tutabilmeyi öğrenirken ağır utandırmalar ve cazalarla karşılaşırsa utanç ve kuşkuculuk duyguları yerleşir. Böylece bu duyguların etkisi ile şeçim yapabilme ve irade yetilerinin gelişmesi kösteklenebilir. Bu evrede istenmeyen gelişme utanç ve kuşkuculuk duygularının aşırı gelişmesidir.

Kısaca bu dönemdeki en önemli gelişme çocuğun yürüme, konuşma ve tuvalet becerilerini kazanmasıdır.

Bu dönemdeki korkulara bakacak olursak çocukların korkularında farklılaşma ve artmalar görülür. Bu dönemdeki korkular karanlık, köpek, şimsek, ani ses ve yalnız kalma v.s sayılabilir. Ayrıca tuvalet eğitimide bazı çocuklarda korkuya neden olur ki bunun nedeni alaturka tuvalettir çünkü çocuk kakasını kendisine ait bir parça olarak görür ve kendine ait bir şeyinde gitmesi çocuğu korkutur, kaygılandırır. Bu noktada dikkatli olmak gerekir. Çocuğun korkularını etkileyen başlıca faktörler:

1. 1. 1. Zeka

2. 2. 2. Cinsiyet

3. 3. 3. Sosyo-ekonomik statü

4. 4. 4. Sosyal ilişkiler

5. 5. 5. Fizyolojik koşular

6. 6. 6. Kişilik yapısı şeklinde sıralanabilir.

Duygular konusunda yetişkinlere düşen görev, onların doğal olduğunu kabul etmek ve çocuğun duygusunu dile getirmesine saygı göstermektir. Duygu doğru ya da yanlış değildir, sadece gerçektir. Ancak duygunun yol açtığı davranış doğru ya da yanlış olabilir. Demek ki Ali’nin babasına kızması yanlış değildir. Ancak bu kızgınlığı ifade şekli saldırgansa, o davranış yanlıştır.

Üç yaşlarından itibaren öfke nedenleri daha çok sosyal olaylardır; örneğin bir akranla tartışma, bir yetişkinle denetim çatışması, bağımsızlık isteği gibi.

Öfke ve saldırganlık tepkilerine her zaman bastırılması gereken uyumsuz tepkiler olarak bakmamalıyız. Bazı durumlarda çocuğun öfkelenmesi uyumlu olmaktan öte, gereklidir. Hakkı çiğnenen, emekle yaptığı bir resmin başkası tarafından yırtıldığını gören, daha büyük bir çocuğun kardeşini dövdüğünü gören çocuğun öfkelenmesi ve hatta saldırganlık göstermesi doğaldır. Aynı şekilde ona verdiği sözü tutmayan yetişkine kızmasıda doğaldır.

Ancak, haksız istekleri reddedilince, yaptığı işte zorlukla karşılaşınca, yetişkinlerden sürekli ilgi görmeyince öfkelenip saldırgan olan çocuk, uyumsuz demektir. Saldırganlık konusunda yetişkine düşen görevleri şu şekilde sıralayabiliriz;

1. 1. 1. Çocuğun öfkesini anlamaya çalışmak, öfkenin doğal bir duygu olduğunu kabul etmek.

2. 2. 2. çocuğun çevresine ya da kendisine zarar verecek davranışlar yapmasını önlemek.

3. 3. 3. çocuğa saldırganlıktan başka çözümler olduğunu öğretmek.

4. 4. 4. İyi model oluşturmak

Kıskançlık temelde güvensizlikten kaynaklanan bir duygudur. O ana değin sadece kendisine yöneltilen dikkat ve ilgi, bir başkasına da yöneltilince çocuk kendisini bırakılmış, güvensiz ve desteksiz hisseder. İstediği ilgiyi elinden alan kişiye karşı çocuk öfke ve hınç duyar, öç almak ister ve kendi kendine karşı acıma duygularıyla dolar. Aradığı ilgiyi yine kendi üzerine çekmek isteyen çocuk elinden geleni yapar, yaramazlık edip dayak yese bile razıdır, çünkü dayak bile unutulmaktan daha iyidir. Burada çocuğun bir çeşit mücadeleye girdiğini söyleyebiliriz.

ÜÇ İLE ALTI YAŞ ARASI( 3- 6 yaş)

Bir kişi olduğuna iyice ikna olduğundan, çocuk şimdi ne çeşit bir insan olacağını öğrenmek zorundadır. Çocuk ebeveynleri gibi olmak ister ki ebeveynleri ona çok güçlü ve güzel gözükürler. Bu dönemin teması büyük ve güçlü olarak algılanan ebeveynleriyle çocuğun kendini bir kimlik içinde bulması diğer bir deyişle çocuğun anne ve babası gibi olmak istemesidir. Anne ve baba özdeşimi ile çocuk benliği gelişir ve çocuk içinde bulunduğu toplumun rollerine, işlevlerine, kurallarına göre davranmaya; o toplumu için geçerli araç-geçeci kullanmaya, kendinden küçük çocuklara bakım vermeye yönelir ve sorumluluk duygusu gelişir. Kazandığı güven ve özerklik duyguları oranında yavaş yavaş çevresini keşfetmekte, çevre üzerinde bir denetim gücü kazanmaktadır. Bu amaçla kendi bedenine, cinsel ayrılıklara, genellikle çevrede olagelen herşeye karşı derin, bitmek bilmez bir soruşturma ve öğrenme eğilimi gösterir.

Bu dönemde çocukların davranışlarında girişimcilik baskındır. Yalnız gerçek çevreye karşı değil, düşlemlerinde de eylemleri girişimcilik ve atılganlık biçimindedir. Başkalarının üzerine atılma, saldırgan konuşmalar ve sorularla insanların kulaklarına, zihnine girme; canlı hareketlerle çevreye fırlama, bitmeyen öğrenme tutkuları ile bilinmeyene doğru atılmalar bu dönemin belirgin özellikleridir. Çocuğun girişimciliği ve atılganlığı ve öğrenme tutkusu ona bir şeyler becerme, becerebilme yetisini kazandırır. Burada benliğe yerleşen temel öğe girişim duygusudur. Korkular, aşırı şuçlama, cezalar ya da başka engeller bu girişim duygusunun gelişmesini kısıtlayabilir. Bu engellenmeler ilerde cinsel alanlarda ve toplumsal girişimde çeşitli derecelerde kısıtlanış belirtilerine yol açar. Özetle, çocuğun 3-6 yaşlarında gelişen olumlu benlik öğesi girişim duygusudur. Girişim duygusu özerk ve özgür düşünmek, geleceğe yönelik emeller beslemek ve eyleme geçmek için rahatlık ve güç sağlar. Bu dönemin tehlikesi aşırı suçluluk duygusunun gelişmesidir.

ALTI İLE ONİKİ YAŞ ARASI ( 6- 12 yaş )

Çalışma çağı başlamıştır. Çocuk burada daha büyük bir bilgi ve çalışma dünyasına girmek ister. Teması “öğrendiğim neyse ben oyum” dur. Büyük olay toplumun teknolojisine açık olan okula başlangıçtır. Bununla beraber öğrenme sadece okulda değil, aynı zaman da sokakta, arkadaşlarının evinde ve kendi evinde olur. Çocuk ruhsal dünyası ile artık gerçek yaşama girmeye hazır gibidir. Bu dönemde bütün toplumlarda çocuklar düzenli, tutarlı bir eğitim, öğrenim görür. Bunun yalnız okuma yazma biçiminde olması gerekmez. İlkel toplumlarda ana babadan, büyük çocuklardan öğrenilen bir çok beceriler var. Bu dönemde çocuk büyüklerin dünyasına egemen olan araç-gereci kullanmayı öğrenerek, o toplumun teknolojisinin temellerini benliğine yerleştirir. Çünkü bu dönem çocuğun toplumsal gelişmenin yaşıt ve oyun ortamlarında bir genişleme zamanı değil, aynı zamanda gelecekteki sorumlulukları için hazırlanırken toplumun araçlarıyla uğraşmayı öğrendiği zamandır. Makaslardan, kağıtlardan, boyalardan, boya kalemlerinden çocuklar belli becerileri öğrenerek her tür ilginç, yeni şeyi yapabilir duruma gelmiş olup, resim çizebilir, giysiler dikebilir, pasta yapabilir, model gemi ve uçaklar üzerinde çalışabilir ve okulda iyi not alabilir. Çocuklar okuma ve yazma becerilerinin öğrenilmesiyle yeni bilgilere kapıları açan pek çok becerileri kazanırlar.

Eğer çocuklar bu araçları kullanmaya özendirilir ve başarıları övülürse çocukta çalışkanlık ve başarma duygusu gelişecektir. Bu da, belirli bir noktada, yetişkin sorumlulukları almaya hazır bir “iyi, çalışkan kişi” olarak olumlu bir benlik kavramının gelişmesini kolaylaştıracaktır. Çünkü başarılı deneyimler, çocuğa çalışkanlık duygusu, yeterlilik ve hakimiyet duygusu verirken, bu dönemde çocuğun karşılaşabileceği tehlike, yetersizlik ve aşağılık duygusudur. Eğer çocuklardan çok az ya da çok fazla şey beklenirse ya da çocuklar çabalarından dolayı eleştirilirse bir aşağılık duygusu gelişecektir. Çünkü başarısızlık, yetersizlik ve aşağılık duygusu insanın hiç bir şey için iyi olmadığı fikrini verir. Aile yaşamı çocuğu okul yaşamına hazırlamada başarısız olduğunda ya da okul yaşamı daha önceki evrelerin vaadettriği gelişimi sürdürmeyi başaramadığında bir çok çocuğun gelişimi kesintiye uğrar. Sorun, kötü çalışma alışkanlıkları, başarısızlık korkusuyla yarışmalardan kaçınmak ve daha sonraki gelişim görevleriyle başa çıkmada bir yetersizlik olacaktır. Bu dönemde bir başka tehlike çocuğun öğretileni olduğu gibi alması, bunların dışına çıkmaması ve sonunda öğrendiği bilgi ve teknolojinin kölesi olmasıdır. Böylece çocuk benliği daralır, özerk ve girişimci benlik gelişmesi kısıtlanır.

Hazırlayan: Songül Ataç

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Son Sınıf Öğrencisi

Parmak emme bebeklerde yaygındır. Bebeklerin sadece yüzde 6’sı ilk doğum gününden sonrasında bu alışkanlığı sürdürür. Sadece yüzde 3′ü ise ikinci doğum gününden sonra da bunu devam ettirir.
Parmak emenlerin çoğu 4 yaşına geldiklerinde, konunun ebeveyn ve çocuk arasında bir iktidar mücadelesi ya da derin bir şekilde müzmin bir alışkanlık haline gelmesi dışında bu uygulamayı bırakırlar.
Parmak emme ciddi bir sorun değildir. Ne var ki, çocuğun bebeksi bir görünüm almasına neden olur. Bu durum emsalleri arasında gülünç duruma düşmesine yol açar. Üstelik ileri yaşlarda devam eden parmak emme daha sonraki yıllarda ortodontik tedaviyi gerekli kılacak şekilde dişlerinde normal hizasını bozabilir.

Çocuğunuz 4 yaşında küçük olup parmağını emiyorsa çocuğu önemsememeye ve dikkatini başka yere çekmeye çalışın. Asla cezalandırmayın, hor görmeyin ya da elini çekip ağzından çıkarmayın. Bu yöntemler sorunu daha da kötüleştirir.
Yaşça büyük okul öncesi çocukta, gurura başvurabilirsiniz. Çocuğunuza dişlerinin nasıl dışarıya doğru eğildiğini ve parmağın kırışmış derisini gösteriniz. Çocuğunuzu bu hareketi yaparken yakalarsanız tatlılıkla hatırlatınız. Parmağını emmediğini gördüğünüzde bol bol övünüz.
Uyurken parmak emme isteğe bağlı olmadığından, çocuğunuzun uykusu derinleştiğinde son bulur.

Özürlü bir çocuğun bakımı aile desteği, sosyal ve akademik uyarlama, özürlü kişiye kolaylık sağlamak amacıyla fiziksel çevrede ayarlamalar ve çoğu kez özel tıbbi bakım.
Çocuklarda kalıcı özürler; zihinsel gelişimde gecikme, bir kasın olmaması gibi fiziksel şekil bozuklukları, körlük ya da sağırlık gibi duyusal bozukluklar olabilir.
Bir çocuğun özrü ne olursa olsun, kısa zamanda farklı olduğunu anlar. Çocuğun kendine değer veren bir duygu ve bu farklılığa rağmen dünyayla ilişki kurma yeteneği geliştirmesine yardım etmek, özürlü bir çocuğun başarıyla büyütülmesinde esastır. Bu bir dereceye kadar, olmasına yardım ederek ve çocuğun kendi potansiyeliyle gelişeceği bir çevre yaratarak başarılabilir.
Bir çocuğun büyük bir özürle dogması kadar üzücü olan çok az şey vardır. Bazı ebeveynler, özellikle kusur fiziksel olarak görünür değilse, başlangıçta durumun gerçekliğini inkâr etmeye çalışırlar. Çocuğun geleceği hakkındaki endişeye ek olarak özürlü bir çocuğun üstesinden gelebilmek için bir kimsenin becerisi hakkında duyulan suç, kızgınlık, suçlama ve korku normal tepkilerdir.
Bazı ciddi durumlarda kurumsal bakım sorusu başlangıçta yöneltilmemelidir. Bir zamanlar ciddi bir şekilde zekâ geriliği olan bebeklerin kurumlara yerleştirilmesi sıradan bir olguydu. Bugün doktorlar biliyor ki bebekler ve küçük çocuklar büyütüldükleri ev çevresinde tutarlı bir ebeveyn tipine sahip olurlarsa gelişme açısından daha başarılı olurlar. Hâlâ, özürlü çocukların ebeveynleri çoğu zaman kendileri tek başlarına çocuklarına bakamayacakları kanısına varıyor ve bu nedenle bir kurum buluyorlar. Yine de evde bakmaya hiç olmazsa teşebbüs eden ebeveynler genellikle, hiçbir çaba sarf etmeden çocuklarını kurumlara yerleştirenler kadar kendilerini suçlu hissetmiyorlar.
Evde yetiştirmeye çalıştığınız özürlü bir çocuğunuz varsa çocuğunuzu mümkün olduğu kadar mutlu ve uyumlu kılmak için yapabileceğiniz bazı şeyler vardır.
Çocuğunuza, diğer çocuklarınıza davrandığınız gibi davranın. Bazı ebeveynler özürlü çocuğa daha özenle bakmaya çalışırlar. Bu durum sadece çocuğun kendini olduğundan farklı hissetmesini sağlar. Evdeki kurallar ailedeki herkese uygulanmalıdır. Diğer çocuklar gibi özürlü çocuğunuz da ev çevresinde bazı sorumluluklar almalı ve kuralları çiğnediğinde (kuralları anlamaya muktedirse) diğer çocuklarda olduğu gibi cezalandırılmalıdır.
Davranışınızın uyandırdığı etkiye dikkat ediniz. Çocuklar bir kusuru gidermede şaşırtıcı derecede beceriklidir. Örneğin, doğuştan bir eli olmayan bir çocuk, diğer elinde çok ustalaşır ve başka bir şey bilmediği halde olmayan elinin yokluğunu hissetmez. Ne var ki ebeveyn şekil bozukluğundan utanırsa, çocuk bu duyguları hissedecek ve muhtemelen utangaç olacaktır.
Diğer çocuklarınızı ihmal etmeyiniz. Özürlü bir çocuğun bakımı o denli zaman alan bir uğraş olabilir ki, diğer aile fertleri ihmal edilir.

Diğer çocuklarınızın özürlü kardeşleri hakkındaki sorularını dürüstçe yanıtlayınız. Her çocukla yalnız kalmak için her hafta zaman ayırmaya çalışınız.
Çocuğunuzu olduğu gibi kabul ediniz. Her çocuk gibi, özürlü çocuğunuzun da güçlü ve zayıf yönleri vardır. Çocuğunuz bir şeyi başardığında ne kadar önemsiz olursa olsun övülmeli ve özel bir duygu hissetmesi sağlanmalıdır.
Çocuğu tek başına bırakmayınız. Her çocuğun arkadaşa ihtiyacı vardır. Çocuğunuzu bulaşıcı hastalıktan ve bazı çocukların potansiyel gaddarlıklarından korumak istemeniz normaldir. Ancak bunu çocuğunuzun sosyalleşmesi pahasına yapmayınız.
Genel okullarda özürlü çocuğa eğitim verilmesi nispeten yeni bir kavramdır. Eskiden özürlü çocuklar diğer özürlü çocuklarla birlikte özel bir okula giderlerdi. Günümüzde birçok okul yasa gereği özürlü çocuklar için özel eğitim sınıfları sağlamak zorundadırlar. Birçok durumda çocuklar bazı dersleri normal öğrenci topluluğuyla birlikte almaktalar. Özürlü çocukları sınıfın geri kalanıyla karıştırmak her iki grup için de yararlıdır.
Çocuğunuzun özel gereksinimlerine hitap ediniz. Özrü olan çocuğun, özel olarak planlanmış bir evden eğitilmiş bir hemşire/dadı tarafından ev bakımına ya da tıbbi olanaklara yönelik haftalık ziyaretlere kadar değişen sayısız öze gereksinimleri vardır.
Yalnız olmadığınızı unutmayınız. Çok sayıda toplum kaynakları, özürlü çocuğunuzun gereksinimlerini karşılamanıza yardımcı olabilir. Bazı bürolar çocuklarının tıbbi gereksinimlerini karşılayamayan ebeveynlere finansal yardım sunarlar. Diğerleri ise taşımacılık, danışma, psikolojik değerlendirme, çocuk bakımı, günlük bakım ve oyun faaliyetleri gibi hizmetler sunarlar.
Çocuğunuzun doktoru mevcut yardım olanaklarıyla ilgili olarak mükemmel bir bilgi kaynağı olabilir. Kamu sağlığı hemşireleri ve sosyal konularda çalışanlar bölgesel kaynaklar konusunda bilgi sahibi olup çoğu zaman çok yararlı bir bilgi ve destek kaynağıdır. Ayrıca, yardımcı olabilecek ebeveyn dernekleri bulunmaktadır. Bu topluluklar ebeveynlere ortak sorunlarını ifade etme ve bilgi paylaşma olanağını verirler. Son yıllarda, bu gruplar örgütlenmiş ve etkin yaşamada bir güç haline gelerek özürlüler için fırsatları genişletip geliştirmişlerdir.

Çok sık sorulan sorulardan birisi de, “Bebeğim ne zaman yürüyecek?” sorusudur.
Bunu kimse önceden söyleyemez. Bir çocuk 9 aylık iken yürüyorken, başka birisi 14 aylık oluncaya kadar emeklemeye devam edebilir. Yeni yürüyen bebeği seyretmek çok zevklidir. Tombul ayakları henüz yağlı doku içerdikleri için ayak parmakları şirin bir görünüm yaratmaktadır. Bazı bebeklerin bacakları içe ya da dışa eğimlidir ve bebek yürürken paytak bir görünüm ortaya çıkar. Bu çarpıklıklar normaldir ve kendiliğinden geçer.
Yeni yürüyen bebeğinizin hemen başarılı olmasını beklemeyin. 1 yaşındaki bebeğiniz odanın içinde 1 dakika kadar yürüdükten sonra, bir başka defa yüzükoyun düşebilir. Düşmeler başlangıçta genellikle çok rastlanan olaylardır ve bebeğe gerçekten zarar vereni çok azdır. Düşmeler, yürümeyi öğrenmenin bir parçasıdır.
Bununla beraber, anne baba için düşmeler, meydana gelebilecek olayları işaret eden sinyallerdir. Birkaç hafta önce hareket kabiliyeti sınırlı olan bebek, artık istediği her yere gitmeye kabiliyeti olduğunu keşfetmiştir. Küçük “kaşif’ 18 aylık oluncaya kadar elinizden tutarak merdivenleri çıkabilir; 20 aylık olduğunda merdivenlerden aşağıya sizin elinizden tutmak koşuluyla inebilir. 24 aylık olduğunda, tedbirli anne babalar tarafından merdiven inişine ve çıkışına emniyet kapıları gibi önlemler yerleştirilmediği sürece, bebeğe mani olmak mümkün değildir.

Bunaltıcı yaz sıcaklarında en sağlıklı serinleme yönteminin, soğuk duş, deniz ya da havuza girmek gibi suyla yapılan serinleme olduğu vurgulandı.

Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi, Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Müdürü Prof. Dr. Nazmi Zengin, artan yaz sıcaklarının özellikle çocuklar ve yaşlılar için risk oluşturduğunu belirtti.

Kısa süreli de olsa yoğun şekilde güneşin etkisine maruz kalınmasının “güneş çarpması” olarak bilinen sağlık sorununa yol açabileceğini ifade eden Zengin, aşırı sıcağa bağlı olumsuzluklarla karşılaşmamak için özellikle sıcaklığın etkili olduğu saatlerde dışarda fazla kalınmaması gerektiğini söyledi.

Prof. Dr. Zengin, sıcakta bol su tüketilmesinin çok önemli olduğunu, aşırı soğuk olmamak kaydıyla su içilmesinin, sıvı ihtiyacını karşılaması yanında vücudun serinlemesine katkı yaptığını belirtti.

Yaz aylarında serinlemek için özellikle ev ve arabalarda klimaların tercih edildiğini, ancak bu yöntemin pek de sağlıklı olmadığını ifade eden Prof. Dr. Zengin, şunları kaydetti:

“Klimalar aynı havayı dolaştırıp veriyorlar, aynı zamanda ortamdaki tozun da hava hareketleriyle dolaşıma geçmesine neden oluyor. Bu durum, partikül ve hastalık yapan mikropların doğrudan solunum sistemine girmesine yol açabiliyor. Klimanın üflediği havanın kişilerin vücuduna, özellikle de yüzleriyle doğrudan temas etmesi ise yüz felci gibi rahatsızlıklara neden olabiliyor. Bu yüzden, bunaltıcı yaz sıcaklarında en sağlıklı serinleme yöntemi, soğuk duş, deniz ya da havuza girmek gibi suyla yapılan serinlemedir. Çocuklar nasıl ateşlendiklerinde soğuk suyla banyo yaptırılıyorsa, sıcakta vücut ısını düşürmek için de su tercih edilmelidir.”

KURULANMAYI ÖNEMSEYİN

Prof. Dr. Zengin, suya girip serinledikten sonra hemen kurulanmak gerektiğini, özellikle ıslak saçla güneşe ya da rüzgara maruz kalınmasının sinüzite neden olabildiğini belirtti.

Serinlemek için havuzu tercih edenlere ise hijyene dikkat etmeleri uyarısı yapan Prof. Dr. Zengin, göz ve kulak iltihabıyla karşılaşmamak için sürekli temizlenen, temiz havuzların tercih edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Yemek borusu (gırtlaktan mideye uzanan boru) tıkanması ile dünyaya gelen bir bebek tam olarak gelişmemiş bir yemek borusuna sahiptir.

Tahminen 3000 ila 4500 bebek bu bozuklukla dünyaya gelmektedir. Yemek borusu tıkanıklığı ile dünyaya gelen bebeklerin üçte biri prematüre olarak doğmaktadır. Bu bozukluğun yanı sıra, genellikle soluk borusu bozuklukları gibi başka anormallikler de meydana gelmektedir. Dahası, yemek borusu tıkanması ile dünyaya gelen bebeklerin en az % 30′unda yaşamı tehdit eden kalp, üreme sistemleri ve merkezi sinir sistemi problemleri gibi bozukluklar da meydana gelmektedir.

Bu doğum kusurunun belirtileri çoğunlukla daha doğum odasında ortaya çıkar. Böyle bir bebeğin ağzından anormal derecede fazla salgı gelir ya da annesi bebeği beslemek istediğinde bebek yutkunamaz, öksürür ya da morarır. Eğer doktor bebeğe ağzından midesine bir sonda sokamaz ise, bebeğin yemek borusu tıkanması teşhisi konur.

Eğer bebeğinizde yemek borusu tıkanması varsa, derhal ameliyat edilmesi gerekir. Eğer tıkanık bölge derin değil ise iyileşme de çabucak gerçekleşir. Fakat tıkanıklık uzun bir bölgeyi kaplıyor ise, cerrah yemek borusunu onarmak yerine uzatmayı tercih edebilir; bu durumda, bebeğin beslenmesini sağlamak için yemek borusundan midesine ek boru takılır.

Bebek doğduğu esnada ciğerlerini hızla hava ile doldururken aynı zamanda ciğerlerindeki sıvıyı da dışarı çıkartmak zorundadır. Yeni doğmuş bir bebek, yine aynı zamanda, ciğerlerindeki kanın hacmini de artırmak zorundadır.

Yeni doğmuş bebek, bir dereceye kadar, genişledikçe her seferinde açılıp kapanan ciğerlerini kullanmaksızın soluk alıp vermek zorundadır, normal zamanında doğmuş bebeklerin çoğu, ciğerleri tamamıyla gelişebilmek için yeterli zamana sahip olduğundan dolayı, bunu kolaylıkla başarabilirler. Bununla beraber, çoğu prematüre doğmuş bebeklerin ve hatta bazı olgunlaşmış gebelik bebeklerinin soluma problemleri vardır.

Yeni doğmuş bebeklerde iki tür solunum bozukluğu ortaya çıkabilmektedir: Tipik olarak prematüre bebekleri etkileyen solunum bozuklukları ve gerek prematüre gerekse olgunlaşmış gebelik neticesinde doğan bebeklerde

meydana gelen, geçici hızlı soluma.

Tüm yeni doğum sonrası ölümlerinin önemli bir yüzdesini teşkil eden solunum bozukluğu, ki ayrıca hiyalin zarı hastalığı olarak da adlandırılmaktadır, yeni doğmuş bebeklerin ölümlerinin en büyük nedenidir.

Hiyalin zarı hastalığının ciddiyeti yeni doğmuş bebeğin gebelik yaşı ve doğum ağırlığı ile ilintilidir. Dolayısıyla, bebek daha küçük ve daha prematüre oldukça, hiyalin zarı hastalığına yakalanması olasılığı da o denli artmaktadır.

Bu hastalıkla doğmuş bir bebeğin ciğerlerinde, her nefes alınışında ciğerlerin küçük hava odacıklarının çökmesini önleyen ve yüzey gerginliğini düşürmekte yardımcı olan (sürfaktan olarak adlandırılan) belli amillerden yeterli miktarda yoktur. Dolayısıyla, ciğerlerini genişletebilmek için bebeğin daha fazla basınca gereksinimi vardır.

Solunum bozukluğu belirtileri genellikle doğumdan sonraki ilk birkaç dakika içerisinde anlaşılabilir. Bazı bebeklerde doğum esnasındaki solunum bozukluğu o derece güçlüdür ki, canlandırma işlemi gerekli olabilir. solunum bozukluğu hastalığının belirtileri hırıltı soluma, burunsal yangı ve koyu esmer cilt rengidir. Bebek sert ve düzensiz soluk alıp verir. Kesin teşhis için ciğerlerin röntgeni çekilir ve kan testi yapılır. Eğer bebeğiniz solunum rahatsızlığı belirtileri ile doğmuş ise yaşamsal belirtilerinin sürekli olarak kontrol atında tutulacağı bir yeni doğum yoğun bakım biriminde (Bkz. Solunum ve Yoğun Bakım Birimleri) bakım altına alınmaya gereksinim duyacaktır. Bebek, solumayı kolaylaştırmak için ılık ve nemli oksijenle doldurulmuş bir kuvöze yerleştirilir. Gıdası ve gerekli sıvılar damardan verilir.

Bu hastalıkla doğan çoğu bebek solumasına yardım edilmesine gereksinim duyarlar. Böyle bir durumda, bebeğin soluk borusuna bir soluma tüpü sokulması gerekebilir. Solunum bozukluğu belirtileri ile doğmuş bebeklerin bakım altına alınmasındaki amaç, bebeğin ciğerleri yeterince gelişinceye kadar herhangi bir komplikasyon oluşmasını önlemektir. Özel yeni doğum birimlerinin gelişmesi ile ve ileri derecede eğitim görmüş doktorlar ve hemşireler ile birlikte, bu çocukların ölüm oranları da önemli miktarda azalmıştır. Geçici hızlı soluma, olaysız vajinal doğum ya da sezaryen sonrasında ve prematüre ya da olgunlaşmış gebelik bebeklerinde de ortaya çıkabilir.

Bu tür solunum bozukluğuyla doğan bebeklerde, hızlı ve zayıf soluma dışında hiçbir belirti görülmez. Bazı bebeklerde bebeğin cildi az oranda oksijenle ortaya çıkan mavimsi bir

dış görünüm alır.

Hiyalin zarı hastalıklı yeni doğmuş bebeklerin aksine, bu bebekler nadiren ciddi derecede hasta görünürler.

Dahası, birçoğu 3 gün içerisinde iyileşir.

Tedavi genellikle ciğerlere sıvı kaçmasını önlemek için sürekli olmayan beslemeyi içerir. Kimi zaman eğer bebek ağızdan beslenebilmek için gereğinden fazla soluk alıp veriyorsa, damardan besleme gerekli olabilir. Genellikle başka hiçbir tedavi gerekmez

Prematüre (erken doğmuş) bir bebek, 35 haftalık normal doğum süresinden önce doğmuş bir bebek olarak tanımlanır. “Prematüre” sözü bebek bekleyen çoğu anne babayı çok üzer, gerçekten de yakın bir zamana kadar prematüre bebeklerin hayatta kalma şansı normal zamanında doğmuş bebeklere nazaran çok düşüktü.
Bununla beraber düşük kilolu bebeklerin bakımı alanındaki son gelişmeler, prematüre bebeklerin hayatta kalma şansını büyük oranda artırmıştır. Hayata başlamak kolay değildir; ancak sayıları gittikçe artan yaşayan bebekler prematürelik sorununun kolaylıkla üstesinden gelinebileceği gerçeğinin kanıtıdırlar. DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »

Belirtiler
Kuru deride pürüzlü ve kırmızı lekeler.
Çocuk egzaması (atopik cilt iltihabı) genellikle aşırı derecede cilt kuruluğu ile kendini belli eden pürüzlü kırmızı ve lekeli bir pişik olarak ortaya çıkar.
Çeşitli gıdalar, giysiler, bebek pudraları DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »

SAYFA 1 12»