ADRENALİN
Ampul

Drogsan

Etken Madde(ler):
Adrenalin bitartarat

Piyasa Şekilleri:
1 mg/ml: 1 ml’lik 100 ampul, 0.50 mg/ml: 1 ml’lik 10 ampul, 0.25 mg/ml: 1 ml’lik 100 ampul, 0.25 mg/ml: 1 ml’lik 10 ampul, 0.50 mg/ml: 1 ml’lik 100 ampul, 1 mg/ml: 1 ml’lik 10 ampullük ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Cilt altı veya kas içine uygulanır. Acil durumlarda çok dikkatli ve azaltılmış dozlarda damar içine verilebilir. Lokal etki için mükoz membranlara veya kapiller kanamayı kontrol altına almak için kesilen yerlere direkt olarak uygulanır. Kalp durması halinde intrakardiyal olarak kalbe direkt enjeksiyonu 0.25 ml 1/1000 adrenalin solüsyonu önerilir. Genel olarak maksimum doz subkutan bir defada 0.0005 g, 24 saatte 0.002 g’dır. Ciddi yabancı seruma gösterilen alerji veya nefes darlığı tedavisinde doz 0.1-0.5 mg deri altına veya i.m. verilir. Nefes darlığı olan hastalarda deri altındaki dozlar hastanın tepkisine ve şiddetli durumlarda ihtiyaca göre 20 dk-4 saat ara ile verilebilir. Şiddetli astım veya anafilaksi için pediyatrik hastalarda deri altına 0.01 mg/kg dozda verilir. Tek pediyatrik dozlar 0.5 mg’ı geçmemelidir. Kardiyak areste genel erişkin i.v. dozu 0.5-1 mg’dır. Gerektiğinde i.v. dozlar 5 dakikada bir tekrarlanabilir. Akut bronşiyal spazm sonucundaki bronşiyal astımlarda subkütanoz enjeksiyonlarda; büyükler için 0.2-0.5 ml, çocuklar için 0.1-0.3 ml solüsyon 3-5 dakikada kullanılır. Bu miktarlar 15-30 dakikalardaki entervallerde tekrar edilebilirler. 4-24 saatler arasındaki enjeksiyon yapımı takip edilir. 1/1000′lik subkütanoz enjeksiyonu semptomatik olarak, alerjik şok, alerjik olarak örneğin; ürtikerde,alerjik ekzamada, saman nezlesinde, anjiyonörotik ödem, serum ve röntgen şuasında meydana gelen hastalıklarda 0.25 ml yavaşça i.v. uygulanır. Stokes-Adams ataklarda 0.3-0.6 ml 1/1000′lik Adrenalin subkutan enjeksiyon yapılır. Adrenalin i.v. enjeksiyonu tehlikelidir. Çok yavaş damara zerk edilmelidir. Bu 1/500.000 konsantrasyonunda olmalıdır. 1/100.000′lik konsantrasyonu olmamalıdır. Aksi takdirde kolaps ve kalp blokajı olabilir.

Endikasyonları:
Adrenalinin düz kaslar üzerine etkisi, belirgin olarak bronş kaslarında görülür. Bronş kası adrenalinin etkisiyle gevşer. Eğer bronkospazm varsa, bu etki daha belirgin biçimde gözlenebilir. Adrenalin, mide-barsak kaslarının motilitesi üzerine inhibitör bir etki yapar, tonusu azaltır. Yalnız ileokolik sfinkter ve dalak kapsülü kontrakte olurlar. Keza pilomotor kaslar, adrenalinin etkisiyle kasılırlar. Vezikanın boşalması üzerine adrenalinin inhibitör etkisi vardır. Adrenalin, splanknik sahanın, derinin ve mukozaların arteriollerini şiddetle daraltır. Deri kapilleri adrenalin etkisiyle daralırlar, fakat kas kapillerini genişletir, venalar genellikle daralır. Adrenalin kalp atımını hızlandırır (+kronotrop etki), kalp kasının kontraktilitesini artırır (+inotrop etki). Kalbin hem atım hacmi, hem atım sayısı arttığından dakika hacmi iki misline kadar, hatta daha fazla yükselir. Adrenalin etkisiyle koroner arterler genişler. Fakat taşikardi nedeniyle diastol kısaldığından koroner akımı, bu damarların genişlemesi ölçüsünde yükselmez. Çünkü koronerler, kanı aortadan diastol esnasında alırlar.

Kontrendikasyonları:
Adrenalin etkisinde kalbin O2 konsomasyonu yükselir, bu nedenlerden angina pectorisli hastalarda kullanmaktan sakınılmalıdır.

Uyarılar:
Bazı hastalar, özellikle hipertiroidizmli hastalar adrenaline karşı büyük bir duyarlılık gösterirler. Deri altına enjekte edilen terapötik adrenalin dozları, bunlarda şiddetli taşikardi cilt solukluğu, operasyon, tremor oluşturur, bu hastalara amilnitrit koklatılırsa semptomlar kaybolur. İntravenöz 1/10 mg veya daha büyük dozda adrenalin enjeksiyonu veya kesif adrenalin solüsyonu (%10) inhalasyonundan zehirlenmeler olabilir. Bu durumlarda amilnitrit veya nitrogliserin yararlı olabilir. Adrenalin dar köşeli glokomda, şokta, halojen hidrokarbonlar ve siklopropanla yapılan genel anestezide ve anesteziklerle kullanılmamalıdır. Yaşlılarda, kardiyovasküler hastalıklarda, hipertansiyonda, diyabet ve hipertiroidizmde, gebelerde dikkatle kullanılmalıdır. Yüksek dozlarda veya dikkatsiz olarak kullanılması kan basıncının ani yükselmesine bağlı olarak serebrovasküler hemoraji yapabilir. Pulmoner ödem gelişebilir.

Yan Etkileri:
Vena içinde ufak dozda (2 µg) adrenalin enjekte edilirse kan depolarındaki (dalak, diğer iç organlar, deri büyük venaları) kanın dolaşıma katılmasını sağlar, kalbin atım hacmini yükseltir, bundan dolayı sistolik basınçta bir yükselme olursa da, kas damarlarının ufak dozda adrenalin ile genişlemiş olmasından dolayı periferik damar direnci artmaz, diastolik basınç yükselmez. İntravenöz 10 µg’dan fazla dozda adrenalin uygulamasında genel bir vazokonstrüksiyon olur. Kalp atımı çok hızlanır, kan basıncında şiddetli bir yükselme olur. Bu şiddetli yükselme sonucunda pressorecepteur dolaşım bölgelerinden (aorta kavsi, sinus caroticus) uyanan bir vagus refleksiyle kalp yavaşlar. Periferik damar direncinin şiddetle artmasından dolayı atım hacmi düşer. Sağ atriumda ve büyük veritlerde basınç yükselir, kalp dilate olur. Adrenalin bazal metabolizmayı yükseltir. Karaciğer ve kas glikojenini mobilize eder; kan şekerini yükseltir.

İlaç Etkileşimleri:
Digitalin aşırı dozlarında adrenalin kullanılmamalıdır. Anginal ağrı oluşturabilir.

ADRENALİN
Ampul

Galen

Etken Madde(ler):
Adrenalin

Piyasa Şekilleri:
0.50 mg/ml: 1 ml’lik 10 ampul, 1 mg/ml: 1 ml’lik 100 ampul, 0.50 mg/ml: 1 ml’lik 100 ampul, 0.25 mg/ml: 1 ml’lik 100 ampul, 0.25 mg/ml: 1 ml’lik 10 ampul, 1 mg/ml: 1 ml’lik 10 ampullük ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Cilt altı veya kas içine uygulanır. Acil durumlarda çok dikkatli ve azaltılmış dozlarda damar içine verilebilir. Lokal etki için mükoz membranlara veya kapiller kanamayı kontrol altına almak için kesilen yerlere direkt olarak uygulanır. Kalp durması halinde intrakardiyal olarak kalbe direkt enjeksiyonu 0.25 ml 1/1000 adrenalin solüsyonu önerilir. Genel olarak maksimum doz subkutan bir defada 0.0005 g, 24 saatte 0.002 g’dır. Ciddi yabancı seruma gösterilen alerji veya nefes darlığı tedavisinde doz 0.1-0.5 mg deri altına veya i.m. verilir. Nefes darlığı olan hastalarda deri altındaki dozlar hastanın tepkisine ve şiddetli durumlarda ihtiyaca göre 20 dk-4 saat ara ile verilebilir. Şiddetli astım veya anafilaksi için pediyatrik hastalarda deri altına 0.01 mg/kg dozda verilir. Tek pediyatrik dozlar 0.5 mg’ı geçmemelidir. Kardiyak areste genel erişkin i.v. dozu 0.5-1 mg’dır. Gerektiğinde i.v. dozlar 5 dakikada bir tekrarlanabilir. Akut bronşiyal spazm sonucundaki bronşiyal astımlarda subkütanoz enjeksiyonlarda; büyükler için 0.2-0.5 ml, çocuklar için 0.1-0.3 ml solüsyon 3-5 dakikada kullanılır. Bu miktarlar 15-30 dakikalardaki entervallerde tekrar edilebilirler. 4-24 saatler arasındaki enjeksiyon yapımı takip edilir. 1/1000′lik subkütanoz enjeksiyonu semptomatik olarak, alerjik şok, alerjik olarak örneğin; ürtikerde,alerjik ekzamada, saman nezlesinde, anjiyonörotik ödem, serum ve röntgen şuasında meydana gelen hastalıklarda 0.25 ml yavaşça i.v. uygulanır. Stokes-Adams ataklarda 0.3-0.6 ml 1/1000′lik Adrenalin subkutan enjeksiyon yapılır. Adrenalin i.v. enjeksiyonu tehlikelidir. Çok yavaş damara zerk edilmelidir. Bu 1/500.000 konsantrasyonunda olmalıdır. 1/100.000′lik konsantrasyonu olmamalıdır. Aksi takdirde kolaps ve kalp blokajı olabilir.

Endikasyonları:
Adrenalinin düz kaslar üzerine etkisi, belirgin olarak bronş kaslarında görülür. Bronş kası adrenalinin etkisiyle gevşer. Eğer bronkospazm varsa, bu etki daha belirgin biçimde gözlenebilir. Adrenalin, mide-barsak kaslarının motilitesi üzerine inhibitör bir etki yapar, tonusu azaltır. Yalnız ileokolik sfinkter ve dalak kapsülü kontrakte olurlar. Keza pilomotor kaslar, adrenalinin etkisiyle kasılırlar. Vezikanın boşalması üzerine adrenalinin inhibitör etkisi vardır. Adrenalin, splanknik sahanın, derinin ve mukozaların arteriollerini şiddetle daraltır. Deri kapilleri adrenalin etkisiyle daralırlar, fakat kas kapillerini genişletir, venalar genellikle daralır. Adrenalin kalp atımını hızlandırır (+kronotrop etki), kalp kasının kontraktilitesini artırır (+inotrop etki). Kalbin hem atım hacmi, hem atım sayısı arttığından dakika hacmi iki misline kadar, hatta daha fazla yükselir. Adrenalin etkisiyle koroner arterler genişler. Fakat taşikardi nedeniyle diastol kısaldığından koroner akımı, bu damarların genişlemesi ölçüsünde yükselmez. Çünkü koronerler, kanı aortadan diastol esnasında alırlar.

Kontrendikasyonları:
Adrenalin etkisinde kalbin O2 konsomasyonu yükselir, bu nedenlerden angina pectorisli hastalarda kullanmaktan sakınılmalıdır.

Uyarılar:
Bazı hastalar, özellikle hipertiroidizmli hastalar adrenaline karşı büyük bir duyarlılık gösterirler. Deri altına enjekte edilen terapötik adrenalin dozları, bunlarda şiddetli taşikardi cilt solukluğu, operasyon, tremor oluşturur, bu hastalara amilnitrit koklatılırsa semptomlar kaybolur. İntravenöz 1/10 mg veya daha büyük dozda adrenalin enjeksiyonu veya kesif adrenalin solüsyonu (%10) inhalasyonundan zehirlenmeler olabilir. Bu durumlarda amilnitrit veya nitrogliserin yararlı olabilir. Adrenalin dar köşeli glokomda, şokta, halojen hidrokarbonlar ve siklopropanla yapılan genel anestezide ve anesteziklerle kullanılmamalıdır. Yaşlılarda, kardiyovasküler hastalıklarda, hipertansiyonda, diyabet ve hipertiroidizmde, gebelerde dikkatle kullanılmalıdır. Yüksek dozlarda veya dikkatsiz olarak kullanılması kan basıncının ani yükselmesine bağlı olarak serebrovasküler hemoraji yapabilir. Pulmoner ödem gelişebilir.

Yan Etkileri:
Vena içinde ufak dozda (2 µg) adrenalin enjekte edilirse kan depolarındaki (dalak, diğer iç organlar, deri büyük venaları) kanın dolaşıma katılmasını sağlar, kalbin atım hacmini yükseltir, bundan dolayı sistolik basınçta bir yükselme olursa da, kas damarlarının ufak dozda adrenalin ile genişlemiş olmasından dolayı periferik damar direnci artmaz, diastolik basınç yükselmez. İntravenöz 10 µg’dan fazla dozda adrenalin uygulamasında genel bir vazokonstrüksiyon olur. Kalp atımı çok hızlanır, kan basıncında şiddetli bir yükselme olur. Bu şiddetli yükselme sonucunda pressorecepteur dolaşım bölgelerinden (aorta kavsi, sinus caroticus) uyanan bir vagus refleksiyle kalp yavaşlar. Periferik damar direncinin şiddetle artmasından dolayı atım hacmi düşer. Sağ atriumda ve büyük veritlerde basınç yükselir, kalp dilate olur. Adrenalin bazal metabolizmayı yükseltir. Karaciğer ve kas glikojenini mobilize eder; kan şekerini yükseltir.

İlaç Etkileşimleri:
Digitalin aşırı dozlarında adrenalin kullanılmamalıdır. Anginal ağrı oluşturabilir.

Özellikle köpek, kedi, kurt, tilki ve yarasa gibi memeli hayvanlarda görülen bir hastalıktır. İnsana da bu kuduzlu hayvanların ısırması ile geçer. Dişlerin açtığı yaraya, kuduz virüsü taşıyan hayvan salyası bulaşır. Virüsler yaradan içeri girdikten sonra sinirler yoluyla merkez sinir sistemine (beyne) ulaşır; tahribatını yaparak sonu ölüm olan genel felçlere sebebiyet verirler.
Belirtileri:
* Hayvan ısırdıktan ancak bir ila altı ay sonra hastalık belirtileri ortaya çıkar. Bu müddet değişikliği, vücudun direnci ve ısırılan yerin beyne olan uzaklığı ile orantılıdır.
* İlk belirtileri karamsarlık ve huysuzluktur.
* Sonra, boğazda başlayan ağrılı kasılmalardan dolayı, hasta su içemez. Bunu beceremediğinden huysuzlaşır. Halk arasında bu durum “su korkusu” tabiri ile açıklanır.
* Yutkunma güçlüğünü ağrılı kas spazmları izler. Hastada şuursuz tepkiler ve ihtilaçlar (delilik halleri) belirir.
* Nihayet, birkaç gün içinde, adale kasılmaları genel felç haline dönüşür ve sonuç ölümdür.
Ne Yapmalı?
* Bir hayvan tarafından ısırıldığınız zaman, her halükarda, kuduz olabileceğini düşünmelisiniz.
NOT: Hayvanda kızgınlık ve azgınlık alametleri varsa; köpek ise havlarken, kedi ise miyavlarken alışılmışın dışında sesler çıkarıyorsa; hele ağzında bol salya varsa onu mutlaka yakalayıp belediye tabibine veya bir hastahaneye götürünüz. Yakalamaya çalışırken -tekrar ısırılmamak için- dikkatli hareket ediniz.
* Isırılan yeri bol sabunlu su ile yıkayınız.
* Yakaladığınız hayvanı ilgili sağlık kuruluşuna (belediye tabibi veya hastahane) götürüp “kuduz testi” yaptırınız. Görevliye, ısırıldığınızı söyleyiniz ve gerektiğinde aranmak üzere adresinizi ve telefon numaranızı veriniz. Veya neticeyi almak üzere randevu isteyiniz.
* Testler kuduzu doğruladığı takdirde ısırık yeri cerrahi usullerle temizlenir ve kuduz serumu zerkedilir. Arkasından vücuda aktif bağışıklık kazandırmak için ölü kuduz virüsü aşılanır. Aşılama usulleri değişik olmakla beraber, hepsinin de gayesi hastada kuluçka devresi sona ermeden bağışıklık oluşturmaktır.

Yemek yeme dürtüsü ile ilgili bozukluklar, vücut ağırlığı takıntısı, vücudun şekli ile ilgili olumsuz düşünceler ve beraberinde getirdiği duygulanım bozukluklarının olduğu özel bir hastalık grubudur. Bu tür bozukluklar kişinin genel vücut sağlığını etkileyecek kadar güçlü olan hastalıklardır. Anorexia Nervosa (Anoreksi), Bulimia Nervosa (Bulimi) ve Sınıflandırılamayan Yeme Bozuklukları olarak ana üç gruba ayrılırlar. Anoreksi yemek yemeyi tamamen durdurma, Bulimi aşırı yemek yeme ve sonrasında bu yenilenleri çıkarma girişimleri olarak tarif edilebilir. Sınıflandırılamayan yeme bozuklukları ise aşırı yemek yeme ancak daha sonra bunu çıkarma girişiminde bulunmama, yemeği çiğnedikten sonra yutmadan çıkarma ve diğer normaldışı yemek yeme alışkanlıkarıyla seyreden özel bir yeme bozukluğu türüdür.

Yeme bozuklukları toplumda %3-10 arası sıklıkta görülür.

Bulimia Nervosa

Anoreksiden daha sık görülen bulimi adı verilen yeme bozukluğunda “tıkınırcasına” ve “boğulurcasına” yemek yeme nöbetleri vardır. Bu nöbetlerde kişi belli bir insanın yiyebileceği miktarın çok daha fazlasını çok daha kısa zamanda yer. Kişi yemek yeme ihtiyacını ve doygunluğunu hissetmez ve denetleyemez.

Bulimik kişi bu kadar yemeği istemsiz bir şekilde yedikten sonra kilo alma kaygısına kapılır ve bundan sakınmak için parmaklarını gırtlağına yerleştirerek kusma refleksini başlatır ve midesindekileri boşaltır. Ya da laksatif (dışkıyı yumuşatan ilaçlar), diüretik (sıvı kaybını sağlayan) ya da lavman (barsak boşaltıcı) ilaçlarıyla bu gıdaları vücudundan uzaklaştırmaya çalışır. Bazı kişiler de yemek yeme nöbetleri sonrasında uzun bir süre hiç yemek yememe ya da çok ağır egzersizler yapma gibi yollara başvururlar.

Bulimi özellikle kadınlarda ergenlik döneminin başlarında ortaya çıkar. Güzel görünmek için diyet uygulayan genç kız bunu başaramadığında sıkıntıdan kurtulmak için kontrolsüz bir şekilde yemek yer. Daha sonra da yukarıda anlatılan yollardan birine başvurarak bu kalorilerden kurtulmaya çabalar. Buliminin en önemli özelliği bu kontrolsüz yemek yeme ve çıkarma nöbetlerinin tekrarlayıcı ve kronik bir hal almış olmasıdır.

Anorexia Nervosa

Anorekside kişi yaşı ve boy uzunluğu için olağan sayılan en az kiloda olmaya çalışır, ancak ne kadar kilo verirse versin normal kiloda olduğunu kabul etmez. Anoreksi hastalığında kişi gıda alımını o kadar uzun bir süre durdurur ki, vücut ağırlığının %20-50 kadarını kaybedebilir. Örnek olarak 60 kilogram olan bir kişi kısa bir sürede 30(!) kiloya düşebilir. Anoreksik olan kişi beklenenin altında bir vücut ağırlığında olmasına karşın şişmanlamaktan aşırı korkar ve kendi vücut biçimini ve ağırlığını algılamada bozukluk vardır. Kilosunun normal veya düşük olduğunu inkar eder. Kendini kendi gözünde değerlendirirken vücut ağırlığı gerekenden çok daha önemli bir yer tutar.

Yeme bozuklukları kimlerde daha sık görülür?

Genç kızlar ve daha az oranda genç erkekler sıklıkla diyet yaparak hayal ettikleri kişinin vücut yapısına kavuşmaya çalışırlar. Bu, erişkinliğe adım atma sürecinde hemen herkesin yaşadığı normal bir durumdur. Ancak bazı risk faktörleri ve özellikle de vücudun görünümü hakkındaki önyargılar güçlü olduğunda vücut imajı yaşamın odak noktası olmaya başlar ve bu da yeme bozuklukları oluşmasına neden olur.

İstatistikler yeme bozukluklarının genel olarak kadınlarda daha sık olduğunu göstermektedir. Ancak erkeklerin yeme bozukluklarını daha etkili bir şekilde gizlemeyi başarabilmeleri bu oranlara etki edebilir. Yeme bozukluğu olan kişilerde homoseksüellik, aseksüellik, depresyon, anksiyete (kaygı), kişilik bozuklukları ya da uyuşturucu madde kullanımı daha sık görülmektedir. Vejetaryenler, atletler ve ölümcül kronik hastalığı (kanser gibi) olanlarda da yeme bozukluklarına daha sık rastlanır. Tüm bu risk faktörleriyle yeme bozuklukları arasındaki neden-sonuç ilişkisi tam olarak aydınlatılmış değildir. Altta yatan daha temel bir neden hem yeme bozukluklarına hem de diğer bozukluklara yolaçıyor olabilir.

Kişilik bozuklukluğu, yeme bozukluğu geliştirme açısından ciddi bir risk faktörüdür. Yeme bozukluğuyla beraber olan kişilik bozuklukları arasında en önemlileri çekingen tip, borderline tip ve narsistik tip kişilik bozukluklarıdır.

Çekingen tip kişilik bozukluğunda eleştirilmekten, beğenilmemekten ya da reddedilmekten aşırı korku ve bu nedenle de toplumsal ilişkileri mümkün olduğunca sınırlama söz konusudur. Bu kişiler yeni kişilerle tanışmaktan, kendilerine yeni olan faaliyetlerde bulunmaktan, yeni yerlere gitmekten mümkün olduğunca kaçarlar.

Borderline tip kişilik bozukluğunun en temel özellikleri kişilerarası ilişkilerin tutarsız olması, öfkelenme duygusunu kontrol edememe, kendine zarar verici davranışlarda bulunma (aşırı sigara ve alkol kullanma, hızlı araba kullanma, tıkınırcasına yemek yeme gibi), kendini tam olarak algılayamama, yineleyen intihar tehdidleri ya da girişimleridir.

Narsistik tip kişilik bozukluğunun en temel özellikleri ise kendisini olduğundan daha üstün ve önemli görme, özel ve eşi bulunmaz biri olduğuna inanma, toplumda kayırılması gerektiği duygusunu taşıma ve bu yüzden kuralları çiğnemeye eğilim gösterme, gereksiz hak iddia etme, başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını tanıyamama, küstah davranışlar sergilemedir

Yeme bozukluklarının diğer nedenleri

Kalıtsal faktörler, yetiştirilme özellikleri, kültürel özellikler (toplumun kiloya bakış açısı), biyolojik özellikler (beyin biyokimyasına ait özellikler) kişinin yeme bozukluğu geliştirmesine önemli katkılarda bulunur. Son çalışmalarda A grubu beta hemolitik streptokoklarla oluşan bademcik ve üst solunum yolu enfeksiyonları ve Ebstein Barr virüsüne bağlı gelişen enfeksiyöz mononükleoz ile yeme bozuklukları arasında bir ilişkiden bahsedilmektedir.

Yeme bozukluklarının sonuçları

Bulimik olan kişiler normal kiloda oldukları sürece hayatı tehdid edici sonuçların ortaya çıkma riski düşüktür. Ancak anoreksi ölümle sonuçlanabilen ciddi bir durumdur.

Bulimik yeme bozukluğunda diş problemleri, kullanılan ilaçlara bağlı olarak şişkinlik, su tutulması ve vücutta ödemlere (şişlikler) sık rastlanır. Aşırı kusmaya bağlı olarak sıvı ve elektrolit kayıpları, halsizlik, mide problemleri, yemek borusunda aşırı kusmaya bağlı divertikül (fıtıklaşma) ve yara, aşırı ishale bağlı rektumda (kalınbarsağın son kısmı) incelme sık görülür.

Anorekside ise durum daha ciddidir ve ölüm riski %4-20 arasındadır. Ölüm, hastalığın yarattığı fiziksel problemlere bağlı olabileceği gibi, beraberinde varolan psikiyatrik bozukluklara bağlı intiharlar sonucunda da oluşabilir. Anoreksik kişilerde kalp hastalıkları, aşırı derecede tansiyon düşüklüğü, kolesterol yükselmesi sık görülür. Kalpte ritm düzensizlikleri ve kalp yetmezliği aşırı boyutlara vardığında ölüme neden olabilir. Anoreksik hastalarda stres hormonlarınındaki artış, östrojen hormonunun azalması ve tiroid hormonu salgısındaki bozukluklar amenore (adet görememe), infertilite (kısırlık), osteoporoz (kemik erimesi) nedeni olabilir. Anoreksik hastalar gebe kaldıklarında da artmış düşük riski, bebeklerinde gelişme geriliği ve anomali riskinde artış ile karşı karşıya kalırlar.

Anoreksi uzun süre devam etiğinde beyinde ve sinir sisteminin diğer kısımlarında kalıcı hasarlara neden olabilir.

Yeme bozuklukları nasıl tedavi edilir?

Yeme bozuklukları bariz hale geldiğinde kişinin yakınları veya kendisi tedavi için zaten hastaneye başvurur. Ancak böyle bir aşamada tedavi oldukça zor olabilir. Önemli olan yeme bozukluğunun erken tanınması ve tedavi için en erken dönemde başvurulmasıdır.

Tedavide ön planda kiloyu normale getirici tedavi uygulanır. Bunun için sıklıkla hastanede yatarak tedavi gerekir. Tedavi dahiliye uzmanı, (kadınlarda) kadın hastalıkları ve doğum uzmanı, psikiyatri uzmanı ve psikolog, gerekli durumlarda genel cerrahi uzmanının (yemek borusu ya da barsaklardaki bozuklukların ameliyatla tedavisi gerektiğinde) bir ekip halinde hareket etmesiyle mümkün olur.

Yeme bozuklukları konusunda kişilere düşen görev kendilerinde veya yakınlarından birinde yeme bozukluğuna ait belirtiler gözlediğinde en kısa zamanda tedavi için başvurulmasını sağlamaktır.

Sivilce ya da tıbbi adıyla akne, en sık görülen cilt rahatsızlıklarından biridir ve ergenlik döneminde %85 insan hafif veya ağır şekliyle bu sorunu mutlaka yaşamıştır. Bu yazıda sivilcelerin genel özelliklerine değil, sivilcelerin hangi durumlarda jinekolojik bir hastalığa işaret edebileceği konusuna değinmek istiyorum.

Sivilceler nasıl oluşur?

Sivilceler cildin yağ bezlerinin bir hastalığıdır. Yağ bezlerinin cilde açılan kanalları tıkandığında akne olarak da bilinen sivilce lezyonları ortaya çıkar. Sivilceler en sık yüzde, alında, sırtta, göğüste ve omuzlarda oluşurlar. Estetik göürünümün geçici olarak bozulmasına neden olabilecekleri gibi, şiddetli olan lezyonlar nedbeleşerek iyileştiklerinde kalıcı izler de bırakabilirler.

Yağ bezleri normalde sebum adı verilen bir madde salgılarlar. Bu salgı bildiğimiz yağ özelliklerini taşır ve amacı cildi korumaktır. Yağ bezlerinin önemli kısmı vücutta kıl foliküllerinin içinde yeralırlar ve salgı bu folikülün yüzeyine olur. Herhangi bir nedenle sebum (”yağ”), bu kıl folikülünün bulunduğu bölgeden dışarı açılamadığında folikülün bulunduğu bölgede birikir ve sivilce ortaya çıkar. Folikül tıkandığında içeride biriken bu sebum ve folikül yenilenmesiyle normalde dışarı atılması gereken ölü hücreler atılamadığından içeride birikirler ve bakteriler için çok uygun bir besiyeri oluştururlar. Başta Propionibacterium acne adı verilen bakteri olmak üzere çeşitli bakteriler tıkanmış folikül içinde çoğalmaya başlarlar. Bakterilerin çoğalırken salgıladıkları maddeler bölgede ödem, kızarıklık ve ağrı gibi iltihabi belirtilere yolaçarlar. Belli bir aşamadan sonra folikül içi basınç çok artar ve folikül patlayarak cilde boşalır.

Sivilce oluşumunu açıklamak için çok çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Bunlardan en çok kabul göreni kanda erkeklik hormonlarının artması ve bu artışa bağlı olarak kıl folikülünün içinde bulunan sebum salgısının ileri derecede artmasıdır. Özellikle ergenlik döneminin başlarından itibaren hem kız hem de erkek çocuklarda büyüme ve gelişmeyi sağlamak amacıyla testosteron ve diğer erkeklik hormonları artar ve bu artış duyarlı kişilerde sivilce oluşumuyla sonuçlanır. Sivilce oluşumu kalıtımdan çok fazla etkilendiğinden özellikle anne ve babasında ergenlik döneminde sivilce öyküsü olan kız ve erkekler bu problemle daha sık karşılaşırlar. Kalıtım muhtemelen sebum salgılayan hücrelerin erkeklik hormonlarına duyarlılığını etkilemektedir.

Ergenlik çağındaki kızlarda ve kadınlarda mensesten 2-7 gün önce değişen hormonal ortam nedeniyle sivilcelerde artış gözlenir. Gebelik, doğum kontrol hapına başlama ya da bırakma, ağır stres de hormonal düzeni etkileyerek sivilcelerin artmasına veya daha önceden hiç sivilce sorunu yaşamayanlarda yeni sivilce oluşumuna neden olabilir.

Cildi “kirli” olanlarda ve bazı gıdaları alanlarda sivilcelerin daha çok görüldüğü doğru değildir.

Sıklıkla ergenlik döneminde ortaya çıkmaya başlayan sivilceler genellikle 30 yaşından sonra azalma eğilimi gösterse de, 40-50 yaşlarına kadar sivilce sorunu yaşayan insanlar da vardır.

Jinekolojik açıdan sivilceler

Sivilcelerin oluşumunda kanda erkeklik hormonu seviyesi artışı ana neden olduğuna göre kadınlarda bu hormonun artmasına neden olan jinekolojik hastalıklar sivilce oluşumuna neden olabilirler. Jinekolojide bu durumun en sık yaşanmasına neden olan hastalık polikistik overdir. Kronik yumurtlama bozukluğuyla seyreden bu hastalıkta adet görememe, seyrek adet görme, şişmanlama, çocuk sahibi olamama, tüylenme gibi belirtiler olabilir.

Sivilcelerin tedavisi genellikle bir cildiye uzmanı tarafından yapılır. Ancak özellikle yukarıda sayılan belirtilerin varlığında cildiye uzmanı değerlendirmesine ek olarak bir jinekolog değerlendirmesi de gereklidir. Yukarıdaki belirtiler dışında, ergenlik döneminde hiç sivilce olmamış veya hafif olmuş olmasına rağmen ergenlik döneminden sonra sivilce problemiyle karşılaşan kadınların ve gebelik döneminde sivilce problemi yaşayan kadınların da bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı değerlendirmesinden geçmeleri gerekir.

Cildiye uzmanı tarafından izotretinoin içerikli ilaç tedavisi verilen kadınların da gebelikten korunmaları gerektiği unutulmamalıdır. Sivilce tedavisinde en güçlü ilaçlardan biri olan izotretinoin, bilinen en güçlü teratojen (bebekte anomali yapan) ilaçlardan biri olduğundan bu ilaç gebe olan veya gebelik şüphesi olan kadınlarda kullanılmamalıdır.

Gebeliğin özellikle erken dönemlerinde başağrılarına sık rastlanır. Bu ağrıların bir kısmı için sinüzit ya da refraksiyon kusurları (görme bozuklukları) gibi bir neden bulunabilse de çoğunda neden araştırması sonuçsuz kalır. Bu başağrılarının tedavisinde parasetamol içerikli ilaçlar doktor önerisiyle kullanıldığında genelde etkili olur. Erken dönemde ortaya çıkan bu başağrılarının önemli bir kısmı gebeliğin ikinci yarısından itibaren hafifler veya kaybolur.

Başağrıları hakkında genel bilgiler

Kronik başağrılarının en sık rastlanan nedenleri migren, gerginlik başağrısı ve depresyondur. Bu gebelik döneminde de değişmez.

Gerginlik başağrıları kronik seyirli (uzun zamandan beri varolan), gün boyu devam eden ve akşamları artan başağrılarıdır. Ağrılar sıklıkla ensede veya kafanın arkasında hissedilir.

Depresyona bağlı başağrıları ise en sık sabah görülür ve beraberinde depresyonun diğer belirtileri de vardır.

Migren tipi başağrılarının özellikleri aşağıdadır.

Başağrılarının değerlendirmesinde ve özellikle de basit ağrı kesicilere cevap vermeyen, beraberinde uyuşukluk, şiddetli nörolojik belirtiler (vücudun bir bölgesinde geçici felç) görülen, gece uykudan uyandıran, aniden ortaya çıkan başağrılarında mutlaka nörolojik muayene gerekir. Beyin tümörleri, beyne ait diğer hastalıklar çok ender olarak görülse de bu muayene özellikle yukarıdaki belirtileri olanlarda ihmal edilmemelidir. Nörolog yaptığı sorgulama ve muayene sonucunda EEG (elektroensefalografi) ve/veya kranyal (kafa) MR gibi bir ileri inceleme isteyebilir. Gerekli durumlarda KBB, göz ve diş hekimi konsultasyonu da nedenin aydınlatılması için faydalı olabilir.

Gebelik ve migren

Migren tipi başağrıları genellikle periyodik olarak ortaya çıkan, başın bir yarısında hissedilen, “zonklayıcı” niteliklere sahip ve beraberinde bulantı ve kusma da olabilen ağrılardır.

Migren tipi ağrılar genellikle çocukluk ya da gençlik çağında ortaya çıkar ve yaş ilerledikçe hafifleme eğilimi gösterir. Bazı kadınlarda migren ilk kez gebelikte de ortaya çıkabilir. Kadınların yaklaşık %15′inde erkeklerin ise yaklaşık %5′inde hafif ya da ağır migren tipi başağrılarına rastlanır.

Kadınlarda migren genellikle adet öncesi ve adetli dönemlerde daha sık ortaya çıkar ve bu kadınlarda yüksek östrojen içerikli doğum kontrol hapları hastalığı şiddetlendirebilir.

Migren tipi ağrılar ortaya çıkmadan önce bazı prodromal (hastalık öncesi) belirtilere neden olurlar. Nörolojik kaynaklı olan bu belirtiler muhtemelen damarların bölgesel olarak daralmasıyla ortaya çıkar ve damarların genişlemesiyle de başağrısı başlar.

Klasik migrende bu öncü belirtiler daha çok görme alanında kör noktalar oluşması, çınlama, fotofobi (ışığa aşırı duyarlılık), sersemlik gibi nörolojik belirtilerdir. Daha ileri şekillerinde migren öncesi yüzde uyuşukluk ve bazı kas gruplarında geçici felçler de görülebilmektedir.

Migren bazen bu öncü belirtiler olmadan başlar ve bulantı kusmaya da neden olur.

Gebelikte migren nasıl tedavi edilir?

Gebelikte özellikle birinci trimesterden sonra (ilk üç aydan sonra) kadınların %60-70′inde migren belirtilerinde iyileşme gözlenir. Bazı durumlarda ise tam tersi olabilir.

Gebelikte migren tedavisinde ilk basamak tedavi parasetamol içerikli ağrı kesicilerdir ve belirtilerin ortaya çıktığı ilk anda kullanıldığında genellikle bu tedavi başarılı olur.

Migren için özellikle hazırlanmış ergotamin içerikli ilaçlar öncü belirtilerde kullanıldığında ağrıların ortaya çıkmasını başarılı bir şekilde engelleyebilirler. Ancak bu ilaçların mekanizması damarların genişlemesini önlemek olduğundan ve uterusu kasıcı özelliklri olduğundan gebelikte çok gerekli olmadıkça tercih edilmezler.

Parasetamol tedavisi başarılı olmadığında ağrı kesici olarak kodein içerikli ilaçlar , bulantı giderici özelliği olan ilaçlarla birlikte doktor önerisiyle kullanılabilirler.

Gebelikte çok sık migren atağı geçiren anne adaylarında ise sürekli tedavi gerekebilir ve bunun için yine doktor önerisiyle propranolol veya nifedipin içerikli ilaçlar kullanılabilir. Beraberinde depresyon belirtileri de gözlendiğinde antidepresan ilaçların da tedaviye eklenmesi başarı şansını artırır.


Gebelikte yapılan takiplerin herhangi birinde tansiyon değerlerinin 140/90 mm Hg (civa) ve üzerinde bulunması ve bu yüksekliğin en az dört saat aralıklarla en az iki kere saptanmış olması gebelikte hipertansiyon tanısını koydurur.

Gebelikte hipertansiyonla birlikte albüminüri (idrarda normalin üstünde albümin cinsi protein görülmesi) durumunda preeklampsi tanısı konur.

Vücutta, özellikle de ellerde ve yüzde ortaya çıkan ödem (şişme) tek başına preeklampsi tanısında yeterli değildir. İdrarda albüminin normalden fazla olması da tek başına preeklampsi tanısı koymak için yeterli değildir. Hipertansiyon ve albüminüri mutlaka beraber görülmelidir.

Preeklamptik olduğu bilinen bir gebede sara nöbetini andıran genel vücut kasılmalarının ortaya çıkması durumunda eklampsi tanısı konur.

Sınıflandırma

Gebeliğin herhangi bir zamanında hipertansiyon tanısı konduğunda kaynak belirlenir. Gebelikte saptanan hipertansiyon aşağıdaki şekilde sınıflandırılır:

Kronik hipertansiyon

Gebe kalmadan önce hipertansiyon tanısı konmuş bir gebede kronik hipertansiyon söz konusudur.

Gebeliğe bağlı ortaya çıkan hipertansiyon mol gebeliği gibi durumlar hariç her zaman 20. gebelik haftasından sonra gözlenir. Bu yüzden 20. gebelik haftasından önce yapılan antenatal takiplerde hipertansiyon tanısı konması da gebelik öncesinden varolan bir kronik hipertansiyon varlığına işaret eder.

Kronik hipertansiyonu olduğu bilinen ya da gebelikte kronik hipertansiyonu olduğu saptanan anne adayı yakın takibe alınır. Bu takiplerde idrarda normalden fazla albümin varlığında preeklampsi tanısı konur. Genel vücut kasılmaları ortaya çıktığında ise eklampsi tanısı konur. Bu durumda Kronik hipertansiyon zemininde gelişen preeklampsi/eklampsi’den bahsedilir.

Gebeliğin neden olduğu hipertansiyon (PIH: Pregnancy induced hypertension)

Önceden hipertansiyonu olmayan ve ilk 20 haftalık takiplerde tansiyon değerleri normal seyreden gebede saptanan tansiyon yüksekliğinde gebeliğin neden olduğu hipertansiyon tanısı konur.

Gebeliğin neden olduğu hipertansiyon farklı seyirler gösterebilir:

Tüm gebelik boyunca hipertansiyon aşamasında kalabilir. Buna saf hipertansiyon ya da gestasyonel hipertansiyon (gestasyonel=gebelikle alakalı) adı verilir. Gebeliğin bitmesiyle hipertansiyon kısa zamanda ortadan kalkar.

Preeklampsi gelişebilir. Gelişen bu preeklampsi ağır seyredebilir ya da hafif düzeyde kalır.

Eklampsi gelişebilir. Eklampsi geliştiği andan itibaren preeklampsi tümüyle farklı bir boyut kazanır ve anne adayı ve bebeğin hayatını tehdid eden durumlar ortaya çıkabilir.

HELLP Sendromu gelişebilir. HELLP sendromu bazen preeklampsi gelişmeden direkt olarak başlayabilen hayati tehlikesi olan bir durumdur.

Gebeliğin hangi haftasında meydana gelirse gelsin vajinal kanama mutlaka doktor değerlendirmesi gerektiren bir durumdur. Kanamanın çok hafif olması ya da bir süre sonra kendiliğinden kesilmesi doktor kontrolünden vazgeçmek için bir neden teşkil etmemelidir.

Gebeliğin ikinci yarısında meydana gelen kanamalar

20. gebelik haftasından sonra tüm gebelerin yaklaşık %4′ünde değişen şiddetlerde vajinal kanama meydana gelir. Bu dönemde meydana gelen kanamalarda en sık görülen nedenler placenta previa (plasentanın doğum kanalı girişini tıkaması) ve ablatio placenta’dır (plasentanın bebek doğmadan önce ayrılmaya başlaması). Diğer nedenler arasında ise yine servikse ait lezyonlar ve idrar yollarından ya da hemoroide bağlı meydana gelen kanamalar yer alır.

Nadir görülen nedenler arasında ise vasa previa (kordona ait damarların doğum kanalının girişinde yeralması) ve marjinal sinüs rüptürü (plasentanın en uç noktasından hafifçe ayrılması) yer alır.

Nişan gelmesi olarak adlandırılan durum ise hafif kanamayla birlikte sümüksü bir akıntı gelmesi şeklindedir ve doğuma yakın dönemde serviks tıkacının atılmasından ibarettir.

Kanama ile başvuran anne adayında yapılan değerlendirme

Gebelikte kanama her zaman ciddi bir durumdur ve kanama ile başvuran gebelere her zaman muayenede öncelik tanınır.

Gebeliğin ikinci yarısındaki kanamalarda anne adayı hemen her durumda hastanede yatırılarak izlenir.

İlk işlem her gebelik muayenesinde olduğu gibi genel bir muayeneden ibarettir.

Daha sonra kanamanın kaynağını belirlemek için genellikle bir ultrason incelemesi yapılır. Placenta previa ultrasonda kolay saptanabilen bir durumdur. Ultrasonda gebelik haftası, bebeğin anomalisi olup olmadığı ve yaşayıp yaşamadığı belirlenir.

Aynı anda anne adayının ne kadar kan kaybettiğini belirlemeye yönelik olarak bazı kan tetikleri yapılır, kan grubu belirlenir, genel durum değerlendirilir, tansiyon takibine alınır, damar yoluyla sıvı verilir.

İdrar çıkışı vücuttaki kan kaybıyla doğru orantılı olarak azaldığından ciddi kanamalarda verilen sıvı tedavisinin yeterliliğini değerlendirmek amacıyla genellikle idrar sondası takılarak takip yapılır.

Anne adayının durumu kontrol altına alındıktan hemen sonra bebeğin durumu değerlendirilir. 28. gebelik haftasının üzerinde CTG cihazı ile fetal distres aranır ve gerekirse acil doğum için hazırlık yapılır.

Çok şiddetli kan kayıplarında genellikle kan transfuzyonu (kan nakli) yapılır. Kan transfuzyonu hayat kurtarıcı bir müdahale olmasına karşın bazı riskleri de beraberinde getirir.

Kan kaybının tehlikeleri

Kan kaybı belli bir dereceye kadar vücudun refleks olarak aldığı çeşitli önlemlerle tolere edilir. Bu yüzden kan bağışı gibi durumlarda verilen 500 mililitre kanın sağlıklı bir insan üzerinde hiç bir olumsuz etkisi yoktur.

Gebelik esnasında kan hacmi yaklaşık %50 artar. Bu nedenle gebelikte meydana gelen kanamalarda nispeten fazla miktarlarda kan kaybı bile hiçbir belirti vermeyebilir.

Kan kaybı belli bir miktarı aştığında vücutta bazı refleks mekanizmalar devreye girer. Bu refleks mekanizmaların amacı yaşamsal organlar olan beyin ve kalbe giden kan miktarı ve oksijeni yeterli sınırlarda tutmaktır. Bu amaçla ilk önce kalp atım hızı artar. Böylece varolan kan daha fazla çalıştırılarak sorun giderilmeye çalışılır. Daha ileri aşamalarda idrarla atılan sıvı azaltılır. Bunun amacı da damariçi sıvı miktarını sabit tutmaktır.

Kan kaybının devam etmesi durumunda belli bir aşamadan sonra vücudun alabileceği önlemler biter. Tansiyon düşmeye başlar. Soğuk terleme, ağız kuruluğu, nabzın ileri derecede hızlanması, tansiyonun düşmeye devam etmesi gibi belirtiler şok gelişmekte olduğuna işaret eder. Preşok (şoköncesi) adı verilen bu dönemde vücut dışarıdan yardım beklemektedir. Sıvı tedavisi ve kan nakli yapılmazsa hasta şoka girer.

Şok vücudun aldığı önlemlerin yetersizliğinin bir ifadesidir. Kan hacminin yetersiz olması organlara giden oksijeni azalttığından başta böbrekler olmak üzere tüm organlarda yetersizlikler ortaya çıkmaya başlar. Plasentaya giden kan azaldığında fetal distres veya fetal ölüm ortaya çıkabilir. Organ yetersizliği ilerlediğinde tedavi edilmezse hasta ölebilir. Bu yetersizlikler ortaya çıkmaya başladığında tedavi başlatılsa bile organ yetersizlikleri tümüyle engellenemeyebilir. Özellikle böbrekler kansızlığa çok duyarlı organlar olduklarından hayatı kurtarılan hastalarda kalıcı böbrek yetersizlikleri görülebilir.

Tüm bu nedenlerle kanaması olan anne adayları dikkatlice değerlendirilir ve hem bebeğin hem de annenin hayati tehlikesi gözönünde bulundurularak bir an önce tedaviye başlanır. Bir yandan eksilen kan yerine konur öte yandan kanamaya yol açan etken (placenta previa gibi) ortadan kaldırılmaya çalışılır.


Fetusun çeşitli nedenlerle gebelik haftasıyla uyumlu büyüme ve gelişme gösterememesi durumunda intrauterin (=uterus içi) gelişme geriliğinden (İUGG) bahsedilir. Rutin antenatal gebelik muayenelerinde İUGG tanısı nispeten sık konmasına karşın gerçek İUGG tüm gebeliklerin yaklaşık %3′ünde ortaya çıkar ve ciddi bir durumdur.

İUGG’li bebeği bekleyen tehlikeler nelerdir?

İUGG genel anlamda belirtmek gerekirse bebeğin yedeklerinin yetersiz olmasıdır. Normal gelişen bir bebek, annede gebelik esnasında ortaya çıkan ya da önceden var olan anemi (kansızlık), ateşli enfeksiyonlar, tansiyon düşmesi gibi durumlarda, doğum eylemindeki kasılmalar esnasında kordondan gelen kanın geçici olarak azaldığı durumlarda ve doğum sonrası dönemde dış dünyaya uyum sağlamada yedeklerini etkin bir şekilde kullanarak geçici “stres” durumlarını kolaylıkla atlatır. Yedekler yetersiz olduğunda ise yetersizliğin derecesine göre, en hafif bir uterus kasılmasında bile “sıkıntıya” girerek fetal distres bulguları gösterebilir. Fetal distres ilerlediğinde fetusun oksijensiz kalmasıyla ve daha ileri durumlarda asfiksi gelişmesiyle sonuçlanabilir. Bu yüzden İUGG hem antenatal dönemde (bebek doğmadan), hem doğum eylemi esnasında, hem de doğum sonrası dönemde bebekte ciddi problemler oluşmasına yol açabilir.

Beyin ve sinir sisteminin diğer bölümleri ve kalp başta olmak üzere bebeğin tüm organları besin maddelerinin azlığına ve oksijensizliğe duyarlıdır ve oksijensizliğin uzun süre devam etmesiyle ortaya çıkan asfiksi bebeğin gebeliğin herhangi bir döneminde uterus içinde ölmesine yol açabilir. Asfiksi gelişmiş bir bebek canlı kalmayı başarsa bile, yenidoğan döneminde ölebilir, ya da yaşamının geri kalan kısmında ciddi nörolojik problemlerle karşı karşıya kalabilir. İUGG tanısıyla doğmuş ya da daha sonradan kilosu düşük olduğu saptanan bebekler prematüre bebeklerden sonra yenidoğan ölümü nedenleri arasında ikinci sırayı alırlar.

İUGG’li bebeklerde ileri derecede oksijensizlik refleks olarak kanın büyük kısmının beyin ve kalp gibi yaşamsal organlara yönlendirilmesine neden olur. Bu durum böbreğe giden kan akımının azalmasına ve bebeğin daha az idrar yapmasına neden olur. Bebek daha az idrar yaptığında oligohidramnios (amnios sıvısının azalması) gelişir. Oligohidramnios kordonun basıya uğramasını ve fetal distres gelişimini kolaylaştıran bir durumdur.

İUGG’li bebeklerde bilinmeyen nedenlerle erken doğum ve erken membran rüptürü de daha sık gözlenmektedir.

İUGG’nin nedenleri:

Normalde fetusun hangi kilo ve boya ulaşacağı gebeliğin en erken dönemlerinde belirlenir ve araya ek bir özel durum girmezse fetus doğmadan önce o kilo ve boya ulaşır. Buna bebeğin gelişme potansiyeli adı verilir. Bebeğin doğumda bu potansiyele ulaşmaması durumunda İUGG varlığından bahsedilir.

İntrauterin gelişme geriliğine yol açan nedenler bebeğin kendisiyle ilgili, anneyle ilgili ya da bebekle anne arasında aracı rol üstlenen plasentayla ilgili olabilir.

Bebeğin kendisiyle ilgili olan nedenler:

Bebekle ilgili nedenler arasında kromozom anomalilerine (özellikle trizomi18 ve 13 ve 21) sıklıkla rastlanır . Ayrıca bebekteki yapısal kusurlar (nöral tüp defektleri, renal agenezi (böbreklerin olmaması), mikrosefali, anensefali, gastrointestinal sistem defektleri gibi durumlar) ve gebeliğin erken dönemlerinde anneden bebeğe geçen enfeksiyonlar (listeria, sifiliz, CMV, toksoplazma ve rubella gibi) İUGG oluşmasına neden olabilirler. İkiz ve diğer çoğul gebeliklerde de IUGG sık görülür.

Anneyle ilgili nedenler:

Annenin gebeliğin erken dönemlerinde beslenmesinin ileri derecede aksadığı durumlar (ileri derecede hyperemesis gravidarum gibi), annenin barsaklarında besin maddelerinin emilimini bozan hastalıklar, hipertansiyon ve diğer ciddi kalp ve damar hastalıkları, preeklampsi, annenin kanına yeterince oksijen geçmesini engelleyen ağır solunum sistemi hastalıkları, uzun zamandan beri kontrolsüz kalmış diabet, çeşitli kan hastalıkları, böbrek ve karaciğer hastalıkları ve diğer kronik hastalıklar anneden plasenta yoluyla bebeğe giden besin maddeleri ve oksijenin azalmasına ve İUGG oluşmasına neden olabilir. Annenin sigara içmesi, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı yine bebeğe giden besin maddeleri ve oksijeni kısıtlayarak gelişme geriliği yaratırlar. Anne adayının doğum sonrası henüz kendini toparlamadan yeniden gebe kalması da bir etken olabilir.

Plasentayla ilgili nedenler:

Bebek tümüyle normal ve anneden bebeğe gönderilen besin maddeleri ve oksijen normal olsa bile aracı rolü üstlenen plasentanın kusurlu işlemesi İUGG gelişimine neden olabilir. Plasenta previa, uzun zamandan beri var olan ablatio placenta, kordonun plasentaya anormal girmesi ve diğer plasental anomaliler plasenta işlevini bozarak İUGG oluşumuna neden olabilirler.

İUGG bebeğin tüm bedenini ve organlarını etkilerse simetrik gelişme geriliğinden, sadece karın çevresindeki yağ dokularının azalmasına neden olursa asimetrik İUGG’den bahsedilir.

Simetrik olan tipinde fetusun tüm bedeni etkilendiğinden boyu gebelik haftasına göre daha kısa, kilosu da gebelik haftasına göre daha düşüktür. Simetrik tipte fetusun çeşitli nedenlerle (kromozomal anomaliler, gebeliğin erken dönemlerinde geçirilen enfeksiyonlar) normal büyüme potansiyeli baştan beri düşüktür ve gelişme geriliği erken dönemde başlar. Simetrik tipte İUGG genellikle bebeğin kendisiyle ilgili nedenlerden kaynaklanır.

Asimetrik gelişme geriliğinde ise durum farklıdır. Bebeğin büyüme potansiyeli normaldir ve gebeliğin bir dönemine kadar (genellikle üçüncü trimestra kadar) normal büyüme gösterir ve karnının etrafında normal yağ depolarını oluşturur. Karaciğeri de normal olarak büyür ve yeterince glikojen depolar. Ancak bir süre sonra araya giren patolojik bir durum (preeklampsi ve diğer uteroplasental yetmezlik (UPY) yaratan durumlar) bebeğe plasenta yoluyla giden besin maddeleri ve oksijen miktarını azaltır ve bebek kendi depolarını harcamaya başlar. Bu durumda gelişme yavaşlar ya da durur. Asimetrik gelişme geriliğinde bebeğin boyu normal, ancak depoların tüketilmesi nedeniyle karın çevresi incedir, kilosu da düşüktür. Bu tip gelişme geriliğine miad geçmesi olgularının bir kısmında da rastlanabilir: Süresi dolan ve işlevleri azalan plasenta bebeğin ihtiyaçlarını yeterince karşılayamadığı için bebek yine depolarını tüketmeye başlar ve gelişme geriliği ortaya çıkar.

İUGG tanısı nasıl konur?

Gerçek gelişme geriliğinin tanısını koymak her zaman kolay değildir. Bazen rutin ultrason ölçümlerinde ya da antenatal muayene esnasında gebede fundus-pubis mesafesi ölçümlerinde ölçülerin geri olduğunun saptanması, bazen de annenin karnının büyümediğini farketmesiyle İUGG’den şüphelenilir. Bu durumda tanıyı dorulamak için bir ultrason incelemesi yapılır. Rutin ultrason incelemesinde bebekte baş çevresi (HC), biparyetal çap (BPD), karın çevresi (AC) ve femur boyu (FL) olmak üzere dört ayrı ölçüm yapılır ve bu ölçümler sonucuna göre ultrason, içinde önceden yüklenmiş değerlerle ölçümde elde edilen değerleri karşılaştırarak her bir ölçüm için ayrı bir gebelik haftası belirler. Bu gebelik haftası anne adayının son adet tarihine göre ya da daha önceki ultrasonlara göre iki hafta ya da daha geri çıkarsa İUGG ön tanısı koyulur. Bebeğin tüm ölçümleri normalden ufaksa simetrik gelişme geriliğinden, yanlızca karın çevresi geriyse asimetrik gelişme geriliğinden bahsedilir. Simetrik ile asimetrik arasındaki ayrım özellikle ileri gebelik haftalarından sonra her zaman mümkün olmayabilir ve pratikte de fazla önemi yoktur. Gelişme geriliği tanısını koyabilmek için öncelikle gebelik haftasının çok iyi bilinmesi gerekir. Anne adayının son adet tarihini net olarak hatırlamaması durumunda gebeliğin erken dönemlerinde yapılan ultrasonlardan faydalanılabilir. Eğer erken dönemde ultrason yapılmamışsa gebelik testinin yapıldığı tarih ya da ilk bebek hareketlerinin başladığı tarih çok doğru bilgi vermemekle beraber yardımcı olabilir. Eğer bu da mümkün değilse o zaman tanı koyabilmek için seri ultrasonlar yapılır: İki hafta aralıkla yapılan ultrason ölçümünde karın çevresi iki haftaya tekabül eden büyüme göstermemişse IUGG tanısı çok muhtemeldir. Ultrason olmaması durumunda seri fundus pubis yüksekliği ölçümü de yardımcı olabilir.

İUGG tanısı genellikle doğum öncesi dönemde klinik bulgular (fundus pubis mesafesi) ve ultrason ile konur. Ancak tanının doğrulanması için bebeğin doğumdan sonra incelenmesi ve tipik İUGG’li bebek özelliklerinin ortaya konması gerekir. Doğum öncesi dönemde İUGG’li olarak takip edilen bebek doğumda 2500 gram ve daha üstünde doğduğunda genellikle İUGG tanısından uzaklaşılır. Aksine normal olduğu düşünülen bir bebek doğumda 2500 gramın altında doğarsa İUGG’den şüphelenilir ve bebek daha yakından takip edilir.

Sağlıklı ufak bebek:

İUGG olarak takip edilen bebeklerin bir kısmında aslında gerçekte İUGG yoktur. Bu bebekler anne ya da babalarının genetik özelliklerinden etkilendiklerinden daha “minyon” tipli olurlar. Bun tür bebekler doğduklarında 2500 gram altında doğan ancak klinik olarak İUGG özellikleri taşımayan bebeklerdir ve İUGG’li doğan bebeklerin karşılaştıkları problemler bu bebeklerde görülmez.

İUGG’li bebeklerde yaklaşım:

İUGG tanısı kesinleştiğinde ya da kuvvetle muhtemel olduğunda ilk önce ultrason ile bebekte yapısal bir kusur olup olmadığı ayrıntılı bir şekilde incelenir. Bebeğin yapısal kusurlar ve kromozom anomalisi açısından değerlendirilmesi çok önemlidir: Yaşamla bağdaşmayan yapısal (anensefali, bilateral renal agenezi gibi) ya da kromozomal anomali varlığında gebelik daha fazla ilerlemeden sonlandırılır. Ciddi anomali varlığında ise henüz 24. gebelik haftasını geçmemişse aileye anomalinin ciddiyeti iyice açıklanarak gebelik sonlandırılabilir. Bebekte kromozom anomalisi ya da ciddi bir yapısal anomali olduğunun bilinmesi yaşama olasılığı çok düşük olan bir bebeğe fetal distres nedeniyle “apar topar” sezeryan yapılmasını önler. Özellikle gebeliğin ilk yarısında ortaya çıkan İUGG’lerde kromozom anomalisi varlığının araştırılması amacıyla fetal doku elde etme yöntemlerinden biri seçilir. Kordosentez (bebekten kan alınması) 2-3 günde sonuç vermesi, bebeğin asit-baz yani oksijen durumunun değerlendirilmesine olanak sağlaması ve bebekte muhtemel bazı kan hastalıklarının tanısına olanak sağlaması açısından genellikle ilk tercih edilen yöntemdir. İki haftada sonuç veren amniosentez ya da bir haftada sonuç veren plasental biopsi de kromozom anomalisi incelemesi için alternatif olabilir.

Bebekte yapısal kusur yoksa ve kromozomlar da normalse anneden kaynaklanan nedenler dikkatlice araştırılmalıdır. Annenin kronik hastalıklarının tedavisinin sağlanması, preeklampsinin ağırlık dercesinin incelenmesi ve tedavisi, annenin iyi beslenmesinin sağlanması ve sigaranın bıraktırılması gerekir.

İUGG’li bebekler yedek enerjileri oldukça kısıtlı olan bebeklerdir. Normal gelişim gösteren bebeklerin rahatlıkla tolere ettikleri normal seyreden bir doğum eylemi bile bu bebeklerde kolaylıkla fetal distres oluşturur. Bu yüzden bebeğin iyilik hali çeşitli yöntemlerle sık aralıklarla değerlendirilmelidir. Fetal iyilik halini değerlendiren testler arasında antenatal dönemde (bebek doğmadan önce) NST ve BFP en sık tercih edilenlerdir. Fetal distres bulguları gözlendiğinde bebeğin asfiksi oluşmadan doğurtulması çok önem taşır. Ne yazık ki uteroplasental yetmezliği (UPY) ilerlemiş İUGG’li bebeklerde bu testlerde patoloji çıktığında hemen doğum gerçekleştirilse bile bazı durumlarda asfiksi engellenememektedir.

Doppler incelemesi İUGG’li olgularda sıklıkla kullanılan diğer bir yöntemdir. Umbilikal arterde enddiyastolik akım kaybı veya ters akım gibi patolojilerin saptanabilmesi dışında, özellikle hangi fetusların çok daha sıkı bir şekilde takip edilmeleri gerektiği konusunda doppler incelemesi yön belirleyici olabilmektedir.

İUGG’li bebeklerin doğum eylemi esnasında da çok yakından takip edilmeleri gerekir. Bu dönem IUGG’li bebeklerde fetal distresin en kolay geliştiği dönemdir. Bu yüzden doğum eylemi esnasında sürekli fetal monitorizasyon uygulanır. Fetal distres bulguları gözlendiğinde doğum sezeryanla gerçekleştirilir.

İUGG’li bebeklerde doğum eylemi esnasında ve doğumda mekonyuma da sık rastlanır. Normal gebeliklerin de bir kısmında rastlanan mekonyum kesin bir patolojinin belirtisi olmamakla beraber İUGG’li bebekte fetal distres bulgusu olabilir. İUGG’li bebeklerde hem doğmadan önce hem de doğduktan sonra mekonyum aspirasyonu riski normal bebeklerden daha fazladır.

İUGG’li bebek doğduktan sonra da yakından takip edilmelidir. Doğum sonrası gelişebilecek muhtemel sorunlar nedeniyle doğum mutlaka yenidoğan bakım şartlarının iyi olduğu bir hastanede gerçekleşmelidir.

GENEL ÖNERİLER

Gebelikte beslenme, anne adaylarının üzerinde önemle durmaları gereken bir konudur. Sağlıklı ve kaliteli bir gebelik dönemi geçirmek, gebeliğe özgü belirtileri yaşamamak ya da daha az yaşamak, bebeğinizin potansiyeli olan kiloya ulaşmasını ve dünyaya yeterli besin depolarını oluşturmuş olarak gelmesini sağlamak, rahat bir lohusalık dönemi geçirmek, lohusalıkta bebeğinize vereceğiniz sütünüzün kaliteli olmasını sağlamak için gebelik öncesinden gelen beslenme alışkanlıklarınızı gebelikte tekrar gözden geçirmeniz önemlidir.

İlk bilmeniz gereken, bu yazıyı okuduğunuzda gebeliğinizin hangi döneminde bulunursanız bulunun geç kalmadığınızdır. Şu andan itibaren beslenme konusunda atacağınız her olumlu adım mutlaka hem size hem de bebeğinize yararlı olacaktır. Son aylarınızda olsanız bile beslenme konusunda yapacağınız iyileştirmeler en azından doğacak bebeğinizin doğum sonrası ilk altı aylık dönemde ihtiyacı olan demir ve vitamin depolarını oluşturmasını sağlar.

Gebelik dönemi; günlük kalori, alınması gerekli sıvı, protein, vitamin, mineraller, temel ve eser elementlerin ihtiyacının arttığı bir dönemdir. Bu artmış olan ihtiyacı karşılamak için vücudunuz size çoğu durumda yol gösterecek ve açlık-tokluk merkezlerinin gebeliğe uyum sağlamak amacıyla değişen işlevleri sayesinde bu ihtiyaçlarınızı karşılamış olacaksınız.

Gebelikte önerdiğimiz beslenme şekli, tüm temel besin maddelerinden herbirinin yeterince ve düzenli olarak alınması şeklindedir. Temel besin madddelerinin şekerler ve yağ miktarı yüksek gıdalar hariç her birinden hergün belli miktarlarda mutlaka alınmalıdır. Şekerler ve yağ miktarı yüksek gıdalar (yağların temel besin maddeleri içinde önemleri büyüktür, burada kastedilen aşırı “yağlı” yiyeceklerdir) ise besleyici özellikleri düşük ve kalorileri yüksek olan gıdalardır ve size ve bebeğinize yararları yoktur.

Gebelikte bazı özel durumlar hariç düzenli vitamin kullanımı gereksizdir. Gebelik dönemi boyunca ihtiyaç duyduğunuz vitaminlerin tümü düzenli beslenme yoluyla alınabilir ve doğru olanı da budur. Şu ana kadar varlığı saptanmış vitaminler dışında vücudun kullandığı çok sayıda vitamin vardır ve bunlar keşfedilmeyi beklemektedir. Düzensiz beslenip vitamin ilaçlarına güvendiğinizde gerekli olan ihtiyacınızın tümüyle karşılanmadığından emin olabilirsiniz. Ancak erken gebelik dönemindeki şiddetli bulantı ve kusmalarda ve ileri derecede beslenme yetersizliği gösteren anne adaylarında ise düzenli beslenmeye ek olarak vitamin tedavisi önermekteyiz.

Kan yapımında önemli yeri olan demir için ise farklı şeyler söylenebilir: Ne kadar demir içeriği yüksek besinlerle beslenirseniz beslenin, gebelikte ihtiyaç duyduğunuz demiri alabilmek için belli bir gebelik haftasından sonra (genellikle gebeliğin ikinci yarısından itibaren) düzenli olarak demir içeren ilaçlar kullanmalısınız. Tüm bu demir ihtiyacının besinlerden karşılanabilmesi için alınması gerekli besin miktarı normalden fazla kalori içerir ve bu yüzden uygun bir beslenme biçimi değildir.

İkiz ve çoğul gebelik taşıyan, kansızlık bulguları gösteren, ya da gebeliğin sonlarına gelmiş olmasına rağmen demir ilaçları kullanmamış anne adaylarında daha yüksek dozlarda demir tedavisi gerekebilir. Alacağınız demirin bebeğinizin demir depolarının oluşmasındaki önemini unutmayın.

Gebelikte günlük öğün sayınızı en az beş olacak şekilde tekrar ayarlayın. Burada amaç midenin aşırı dolmasını ve size rahatsızlık vermesini engellemektir. Toplam alacağınız gıdayı üç öğün yerine beş ya da daha fazla öğünde yemek, erken gebelikte bulantı şikayetlerinizi engellemede, gebeliğin geç dönemlerinde de mide yanması ve şişkinlik şikayetlerinizi önlemede yardımcı olacaktır.

Su her ne kadar öyle gözükmese de aslında temel bir besin maddesidir. Suyu ve sıvı içeren gıdaları gebelik öncesi döneme göre daha fazla miktarlarda almanız kabızlık yaşamanızı engellemeye yardımcı olacak ve özellikle yaz aylarında halsizlik şikayetlerinizin azalmasını sağlayacaktır. İdrar renginizin açık sarıdan daha koyu sarı bir renkte olması sıvı alımınızın yetersiz olduğunun habercisidir. Günlük aldığınız sıvıları yemekler arasında almanız, midenizin aşırı dolmasını engellemeye önemli katkılarda bulunur.

Kahve ve çaylar:

Kahve içme alışkanlıklarınızı tekrar gözden geçirmelisiniz. Günde bir fincan ya da maksimum iki fincan kahvenin olumsuz bir etkisi olmamasına karşın daha fazla miktarlarda vücuda giren kafein, dolaşım sisteminizin olumsuz etkilenmesine ve uykusuz kalmanıza neden olabilir. Dahası, yüksek miktarlarda kafeinin (günde 10 fincan ya da daha fazla) düşük, erken doğum ya da bebekte gelişme geriliği yaptığına dair bazı çalışmalar bulunmaktadır. Kafein içeren diğer sıvılar (kolalar, çeşitli çaylar) için de aynı öneriler geçerlidir.

Çay konusunda ise kahve konusunda söylenenlerden biraz daha fazla şeyler söylemek gerekir. Çay, kafein dışında teofilin denen bir madde ve niteliği tam olarak belirlenmemiş bazı maddeler içerir. Aşırı miktarlarda (günde 10 fincandan fazla) tüketildiğinde içerdiği kafeinin yaptığı olumsuz etkilere ek olarak, besinlerle alınan demirin emilimini de azalttığı bilinen bir içecektir. Bu yüzden gebelikte çay tüketiminin de günde iki fincan ile kısıtlanması gerektiğine inanmaktayız.

Suni tatlandırıcılar:

Suni tatlandırıcılar içlerinde genellikle aspartam adlı bir madde içerirler. Bu maddenin gebelikte kullanımında bir sakınca bulunmamıştır. Ancak fenilketonüri (doğumsal bir aminoasit metabolizma bozukluğu) tanısı konmuş anne adaylarının bu tatlandırıcıları doktorlarına danışarak kullanmaları gerekir.

Alkol kullanımı:

Alkol diğer bir bölümün konusu olmasına rağmen burada özet olarak değinmek gerekir: Alkol bebek üzerinde gelişimsel kusurlar yaratabilen bir madde olduğundan ve bu kusurları yaratan günlük dozun alt sınırı belirlenemediğinden, gebelikte kullanılmaması gereken bir maddedir.

Sigara kullanımı:

Sigara kullanımı da ayrı bir bölümün konusu olmasına rağmen beslenmeyle yakın ilişkisi yüzünden burada da değinmek gerekir: Sigara verdiği tüm zararların dışında iştahı da kesen maddeler içerir. Sigarayı mümkün olduğunca azaltmak mutlaka olumlu etkiler yaratır, ancak bilinçli bir anne adayının gebelik döneminde sigaradan ve sigara içilen yerlerden tümüyle uzak durması gerekir.

Tuz kullanımı:

Yıllar boyu anne adaylarına hekimler tarafından tuzsuz diyet önerilmiştir. Bunun altında yatan düşünce de preeklampsi gelişiminde vücutta tuz ve su tutulmasının birincil mekanizma olduğu, tuz alımı durdurulduğunda bu normaldışı durumun gelişmeyeceği varsayımıydı. Günümüzde bu uygulama artık kabul görmemektedir. Gebelikte vücutta sıvı tutulması gebeliğin normal seyrinin bir parçasıdır ve bu sürecin kesintiye uğraması sakıncalıdır. Preeklampside ani kilo alımı ve sıvı tutulması tuz alımıyla ilgili değildir. Bu yüzden anne adaylarının yemeklerine yeterince tuz katmalarında bir sakınca yoktur.

Preeklampsi gelişimini engellemek için önceleri anne adaylarına hekimler tarafından diüretik (idrar söktürücü) ilaçlar neredeyse rutin olarak verilmekteydi. Ancak bu ilaçlar da sıvı ve elektrolit dengesini bozduklarından gelişmesi muhtemel problemleri önlemek bir yana, tümüyle normal seyreden bir gebelikte bile sıvı-elektrolit dengesizlikleri oluşmasına neden olabilirler.

Anne adaylarının gebelikte artmış iyot ihtiyacını karşılamak amacıyla iyotlu tuz kullanmaları önerilir.

Sıvılar:

Gebelikte vücudun sıvı miktarı artar ve kan hacmi yaklaşık %50 oranında genişler. Amnios sıvısı da yaklaşık olarak üç saatte bir tümüyle yenilenir. Bu nedenle anne adayının vücudundaki sıvı dengesi çok önemlidir. Anne adaylarının günde en az iki litre sıvı almaları gerekir.

ÖZEL DURUMLAR

Çoğul gebelik:

İkiz ve diğer çoğul gebelik şekilleri günlük kalori ve besin maddeleri ve demir ihtiyacının arttığı durumlardır. Düzenli beslenmeye ek olarak normalden yüksek dozda demir ilaçları ve vitamin ilaçları kullanmak gerekebilir.

Adolesan (ergenlik döneminde) gebelik:

18 yaşın altında yaşanan gebeliklerde büyüyen bebeğin ihtiyaçları yanında henüz büyüme ve gelişmesini tamamlamamış anne adayının da diğer anne adaylarına göre daha fazla miktarda kaloriye ve besin maddelerine ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçları karşılamak için bu anne adaylarının beslenmelerine özen göstermeleri ve doktorlarının önerdiği demir ve vitamin ilaçlarını düzenli olarak kullanmaları gerekir.

Kısa aralıklarla yaşanan gebelikler:

Gebelik esnasında harcanan besin maddeleri ve vücudun demir ve vitamin depoları gebelik ve lohusalık döneminden sonra tekrar oluşmaya başlar. Ancak bunun için aylarla ifade edilen bir süreye ihtiyaç vardır. Henüz bir gebeliğin etkileri silinmeden yaşanan ikinci bir gebelikte bu nokta dikkate alınmalıdır.

İki gebelik arasında geçmesi gereken en az süre kişinin beslenme durumu ve genel sağlık durumuyla yakından ilgilidir ve bir rakam verilmesi imkansızdır.

Vejetaryenler ve gebelikte beslenme:

Vejetaryen diyet uygulayan anne adaylarında problem protein kaynaklarının elde edilmesi için alınması gereken gıdalar ve hemen tümüne yakını hayvansal kaynaklı besin maddelerinden alınması gereken B12 vitaminin yetersiz kalmasıdır. Bu yüzden vejetaryen anne adaylarının dikkatli ve planlı bir beslenme programı uygulamaları ve konuyu doktorlarına danışmaları gerekir.

Katı vejetaryen diyet uygulayanların gebelik döneminde en azından süt, süt ürünleri ve yumurta gibi protein kaynaklarını almaları önerilir. B12 kaynağını karşılamak için ise vitamin ilaçlarından faydalanmak gerekebilir.

Süt intoleransı (süt içemeyen anne adayları):

Süt içemiyorsanız bu mutlaka kalsiyumu yetersiz alıyorsunuz anlamına gelmez. Kalsiyum ihtiyacınızı süt ürünlerinden de karşılayabilirsiniz. Peynir, yoğurt ya da diğer süt ürünlerini beslenmenize dahil ederseniz hiç süt içmeseniz de günlük kalsiyum ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.

Diğer bir seçenek de laktazlı süt olabilir. Süte tahammülsüzlük genellikle sütün içinde bulunan laktoz adlı süt şekerini sinidirmeye yarayan barsaktaki laktaz adlı enzimin yetersiz işleyişinden kaynaklanır. Laktaz içerikli sütler süt içindeki laktozu parçalayarak sütün besleyici özelliklerini değiştirmeden bu kaliteli besin maddesinden faydalanmanızı sağlayabilirler.

Süt ya da süt ürünlerinden hiçbirini alamıyorsanız ek kalsiyum takviyesi gerekir.

Gıda allerjileri:

Allerjik olduğunuz ve bu yüzden almadığınız gıdaların listesi uzadıkça gebelikte beslenme konusunda problemler ortaya çıkma olasılığı artar. Doktorunuza bu konuyu mutlaka iletmeli ve alternatif besin maddeleri hakkında bilgi almalısınız.

Tıbbi problemler:

Diabeti, kronik böbrek, kalp-damar, akciğer ve diğer sistemlere ait hastalığı olan anne adaylarında bazı gıdaların alınması sakıncalı olabilir. Yine sizi bu hastalık için izleyen doktorunuz ve gebeliğinizi izleyen doktorunuz alternatif besin maddeleri hakkında size bilgi vereceklerdir.

GEBELİKTE BESLENMEYLE İLGİLİ SIK OLUŞAN PROBLEMLER

Erken gebelik bulantı ve kusmaları:

Gebeliğin erken dönemlerinde bulantı ve kusmalar olabilir. Anne adayları bazen saatlerce yemek yemediklerinde ya da belli başlı kokuları duyduklarında (sigara, puro, havasız kalmış bir oda, ve pişirilen çeşitli yemekler gibi) bulantı ve tiksinme hissedebilirler.

Bulantı ve tiksinme ne anormal bir belirti ne de bazen düşünüldüğü gibi bebeğin bilinçaltı tarafından reddedilmesidir. Muhtemelen gebelik esnasında üretilen bazı hormonların (HCG gibi) aşırı üretimine ya da normal sınırlarda üretilmesine karşın anne adayının bu hormonlara karşı hassas olmasına bağlı olarak meydana gelen bir durumdur.

Bu bulantıların büyük kısmı çeşitli önlemlerle kontrol alınacak şiddettedirler. Bazı durumlarda ilaç tedavisi ve ender durumlarda da hastaneye yatarak tedavi gerektirecek kadar ağır olabilirler.
Mide yanması:

Midede dolgunluk, ve mide asidinin mideden yemek borusuna kaçması nedeniyle duyulan mide yanması özellikle gebeliğin sonlarına doğru sık olarak yaşanan bir yakınmadır.

Normalde mide ile yemek borusu arasında sıkıca kapalı bulunan ve aşağıdan yukarı sıvı ve katı madde geçişine izin vermeyen bir sfinkter (kapak) mevcuttur. Gebelikte tüm düz kasları etkileyen fizyolojik gevşeme bu kapağın da gevşemesine neden olur. Gevşeyen kapaktan mide asidi yemek borusuna çıktığında bu bölgedeki tahriş yanmaya neden olur. Büyüyen uterusun mideye baskı yapması ve özellikle midenin dolu olduğu zamanlarda mide içerğini yukarıya doğru ittirmesi de bu asit geçişini kolaylaştırır.

Mide yanmasının yaşanmaması için alınması gereken ilk önlem yemek yedikten sonra belli bir süre yatağa yatmamaktır. Yatılacaksa bile başı bedene göre yüksekte tutmak için yastık kullanmak bu şikayetin ortaya çıkmasını önler ya da azaltır. Ek olarak anne adayları midelerini hiçbir zaman çok dolduracak şekilde yemek yememelidirler. Yağlı ya da gaz yapıcı, mide yakıcı yiyeceklerden (yani mide asit yapımını uyarıcı maddelerden) uzak durulmalıdır.

Bu önlemler etkili olmadığında gebelikte güvenle kullanabileceğiniz antiasit (mide asidi düşürücü) ilaçlar ve yemek borusu mide arası kasın kasılmasını sağlayan suspansiyon şeklindeki ilaçlar mevcuttur. Doktorunuzun önerisiyle kullanabileceğiniz bu ilaçlar oldukça etkilidir.

Kabızlık:

Gebelikte fizyolojik olarak ortaya çıkan genel düz kas gevşemesi barsakları da etkiler. Barsak hareketleri azalır ve kabızlık ortaya çıkması kolaylaşır. Büyüyen uterusun barsaklar üzerine baskı yapması da problemi artırır.

Alınan sıvı miktarının artırılması, lifli gıdalarla beslenilmesi (portakal suyu yerine sıkma portakal suyu, sütlü yulaf ezmesi, sebzeler, meyveler) kabızlığı önlemede alınacak ilk önlemlerdir. Yürüyüş şeklinde yorucu olmayan düzenli egzersizler de kabızlık şikayetini azaltır.

Bu önlemlere uyulmasına rağmen kabızlık şikayetleri devam ettiğinde kabızlığı gidermeye yönelik gebelik esnasında kullanılabilen çeşitli ilaçlar mevcuttur ve doktor önerisiyle kullanılabilir.

Kabızlığın önlenmesi gebelikte sık görülen hemoroidlerin (basur) problem yaratmasının önlenmesinde ve tedavisinde de çok önemlidir
BESİN MADDELERİ HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Proteinler:

Vücudun tüm hücrelerinin yapısında rol alan proteinlerin en ufak birimi aminoasitlerdir. Aminoasitlerin bir kısmı vücutta üretilemez ve dışarıdan alınmak zorundadır. Bu önemli maddelerin yeterli miktarlarda alınması gebelikte daha ayrı bir önem kazanır. Bebek, plasenta, uterus, memeler, kan hacmi artışı ve amnios sıvısının dengesinin korunması açısından yeterli miktarda protein alınması çok önemlidir.

Şekerler ve yağlar:

Tüm şekerli besinler vücutta glikoz, frukoz ve galaktoz olmak üzere üç ayrı yapıtaşından birine parçalanır. Şekerli besinlerin temel işlevi vücuda enerji sağlamaktır. Vücutta şeker depoları başta karaciğerde depolanmış olmak üzere yaygın bir şekilde bulunur. Şekerler gıdalarda yaygın olarak bulunduklarından şeker eksikliği belirtileri görülmesi çok enderdir ve gebelik döneminde şekerli besinlerin fazla miktarlarda alınmasının size ve bebeğinize yararı yoktur.

Tüm yağlar parçalandıklarında yağ asitleri adı verilen maddelere dönüşürler. Bu yağ asitleri enerji deposu oluşturma işlevleri yanında hücre zarı yapısında da önemli rol alırlar. Yağlar da besin maddelerinde yaygın olarak bulunduklarından gebelik döneminde eksiklik belirtilerine pek rastlanmaz.

Kalsiyum:

Kalsiyum kemik ve dişlerin sağlamlığın oluşturulmasında ve korunmasında temel maddedir. Ayrıca kas dokularının kasılma işlevlerinin yerine getirilmesinde önemli rolü vardır. Kan pıhtılaşmasının sağlanmasında da önemli görevler üstlenir.

Kanda her zaman belli sınırlar içerisinde serbest kalsiyum bulunur. İhtiyaç olduğunda gerekli olan kalsiyum kemiklerdeki depolardan sağlanır.

Karnınızdaki bebeğin iskelet sistemi ve dişlerinin gelişimi açısından yeterli derecede kalsiyum almanız önemlidir. Bu ihtiyacı karşılamak için düzenli beslenmeye ek olarak günde en az bir bardak süt içmeniz gerekir. Süt içemeyen anne adayları kalsiyumu peynir, yoğurt ya da diğer süt ürünlerinden karşılayabilirler.

Özellikle üçüncü trimesterde bebeğin iskelet sistemi ve dişlerinin gelişimi en hızlı aşamasındadır ve kalsiyum ihtiyacı önemli derecede artar. Bu dönemde kalsiyum ayrıca anne adayının kemiklerinde lohusalıkta süt yapımında kullanılmak üzere depolanır.

Dengeli beslenen bir anne adayında kalsiyum eksikliği belirtileri ender olarak gözlenir. Gebeliğin son dönemlerinde bacaklarda görülen kasılmalar bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmamış olmasına karşın kalsiyum içeren ilaçlarla tedavi edilebilmektedir.

Güneş ışınlarından faydalanma fırsatı fazla olmayan (kapalı yerlerde çalışan), D vitamini ve kalsiyumu alamayan anne adaylarında ağır hipokalsemi (kanda kalsiyum düşüklüğü) ve buna bağlı olarak vücutta istemsiz tetanik kasılmaların ortaya çıkması mümkündür. Ancak günümüzde bu olgulara çok ender rastlamaktayız.

Demir:

Demir, alyuvarların içinde bulunan ve oksijenin bağlanmasından sorumlu hemoglobin (hem=demir) molekülünün temel yapıtaşlarından biridir. Gebelik esnasında kan hacminin %50 arttığı gözönünde bulundurulursa düzenli demir alımının ne derece önemli olduğu anlaşılır. Özellikle gebeliğin son 6 haftasında bebek, karaciğerinde yaşamının ilk 6 ayında ihtiyacı olan demiri depolar. Bu depoların önemi büyüktür zira anne sütü ya da mamalar bebeğin tüm demir ihtiyacını karşılayamazlar.

Anne adaylarının gebeliğin ilk yarısından sonra düzenli olarak günde 30-60 mg elementer demir almaları önerilir.

Gebelik esnasında kullanılan demir ilaçları bazı anne adaylarında bulantı, mide yanması, ishal ya da kabızlığa neden olabilir. Bu yan etkilerin daha hafif yaşanması için demir ilaçlarını yatarken almak gerekir. Demir ilaçları bazı anne adaylarında dışkının siyaha boyanmasına neden olabilir.

C vitamininden zengin gıdalar (domates, turunçgiller) ya da süt ürünü olmayan, kalsiyumdan zengin gıdalar (brokkoli, badem gibi) demirin emilimini artırır. Antiasitler ise aksine emilimi olumsuz etkilerler.

Demirden zengin gıdalar karaciğer, ve diğer sakatatlar, kırmızı et, yumurta sarısı, kuru meyveler, elma suyu, bezelye, ıspanak (Temel Reis’i hatırlayınız), fasulye, mercimek, istiridye, badem, ceviz gibi gıdalardır. Ancak yine de bu gıdalar gebelikteki günlük demir ihtiyacını tam olarak karşılayamadıklarından gebelikte demir tedavisi önerilir.

Vitaminler:

Vitaminler hücresel düzeyde oluşan birçok tepkimede enzimlere yardımcı roller üstlenirler.

Bu maddeler suda çözünenler (B grubu vitaminler ve C vitamini) ve yağda çözünenler (A, D, E ve K vitamini) olmak üzere iki ana gruba ayrılır.

Suda çözünen vitaminlerin çoğu ısıya duyarlı olduklarından pişirilen ya da kaynatılan gıdalarda miktarları önemli derecede azalır. Bu yüzden bu vitaminlerden zengin sebzeler iyice yıkandıktan sonra mümkünse kaynatılmadan yenmeli ya da az miktarda kaynatıldıktan sonra suyu süzülmeden yenmelidir.

Tüm vitamin ve mineralleri dengeli olarak almanın en emin yolu dengeli ve tüm besin gruplarından oluşan karışık bir beslenme tarzı benimsemektir.

Vitamin preparataları tek başına insan vücudunun tüm vitamin ve mineral ihtiyacını karşılamaktan uzaktır. Zira şu ana kadar keşfedilmiş olan vitamin ve eser elementlerin dışında keşfedilmemiş ve vücutta çok az miktarlarda bulunan ancak önemli işlevleri olan çok sayıda madde vardır. Bunlar ancak besin maddeleri alındığında vücuda girebilir. Dengeli beslenme için bazı besin maddelerini ihmal etmek ve bunları vitamin ilaçlarından karşıladığına inanmak büyük hatadır.

Normal beslenen bir anne adayı artmış olan ihtiyacını besinlerden rahatlıkla karşılayabildiğinden vitamin takviyesine gerek yoktur. Çoğul gebelik, aşırı kusmalar, bazı ağır hastalıklarda veya beslenmenin yetersiz olduğu düşünülen durumlarda ek vitamin tedavisi genellikle gerekir.

Folik asit:

Folik asit vücutta yeni kan hücresi yapımında, aminoasit yapımında ve hücrelerin yenilenmesinde önemli görevler üstlenen bir vitamindir. Bu yüzden gebelikte folik asit ihtiyacı belirgin şekilde artar ve günlük ihtiyaç iki katına çıkar. Folik asit seviyesi yetersiz olduğunda yapısal olarak normalden büyük ancak işlevleri düşük alyuvar hücreleri meydana gelir ve kansızlık belirtileri ortaya çıkar.

Folik asit hakkında bilimsel olarak henüz kanıtlanmamasına karşın tıbbi çevrelerce kabul gören bir gerçek vardır: Gebeliğin erken dönemlerindeki folik asit eksikliği bebeklerde nöral tüp defektlerinin (NTD) oluşmasına neden olabilmektedir. Bu yüzden Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (Center for Disease Control) 1991 yılında yayınladığı bildirgede daha önce NTD’li bebek doğurmuş olan anne adaylarının gebe kalmadan en az bir ay önce başlayıp 3 ay boyunca günde 4 miligram folik asit kullanımını önermiştir. Bu öneri çoğu doktor tarafından halen uygulanmaya devam etmektedir.

Demir içeren preparatların bir kısmında ek olarak folik asit de bulunur. Şu anda folik asit konusunda yukarıda anlatılan NTD gerçeği gözönüne alındığında demirle birlikte folikasit takviyesi yapmanın gerekli olduğunu düşünen ve bunu uygulayan çok sayıda doktor vardır.

B12:

Folik asitle benzer işlevlere sahip bir vitamindir. Yanlızca hayvansal kaynaklı besin maddelerinde bulunur. Katı vejetaryenlerin bebekleri bu nedenle B12 vitamin depoları eksik olarak dünyaya gelebilir.

C vitaminin aşırı miktarlarda alınması da işlevsel B12 vitamini eksikliğine neden olabilir.

C vitamini:

Uygun diyet alanlarda eksiklik görülmesi nadirdir. Grip belirtilerini önlemek ya da gribe yakalanmamak için günde 1 gram C vitamini kullanımının etkinliği kanıtlanmamıştır ve gebelerde zararlı olabilir (B12 emilim ve metabolizmasına olumsuz etki yapabilir).

Diğer mineraller, temel ve eser elementler:

Fosfor:

Besinlerin içinde yaygın olarak bulunan bir madde olduğundan ileri derecede beslenme yetersizliği olanlar hariç, eksikliği çok enderdir.

Çinko:

Çinko besin maddelerinde bol bulunan bir madde olduğundan normal beslenen bir anne adayında takviyeye gerek yoktur.

İyot:

Gebelikte böbreklerden iyot atılımı arttığından ve büyüyen bebeğin de iyot ihtiyacı olduğundan anne adaylarının beslenmelerinde iyotlu tuz kullanmaları gerekir. İleri derecede eksiklik durumlarında doğan bebeklerde guatr ve/veya hipotiroidi belirtileri gözlenebilir.

Magnezyum:

Magnezyum da besin maddelerinde yaygın olarak bulunan bir maddedir ve normal beslenen bir anne adayında takviye edilmesine gerek yoktur.

Vücuttaki çeşitli kas spazmlarında ise etki mekanizması tam olarak açıklanamamış olmasına karşın düşük dozda magnezyum tedavisi etkili olabilmektedir.

Bakır:

Oksidatif metabolizma enzimlerinin çoğu yapılarında bakır içerir. Bu nedenle bakır enerji üretiminde anahtar rol alan maddelerden biridir.

Gebelikte bakırı bağlayıcı seruloplazmin adlı madde fizyolojik olarak arttığından eksikliği nadir görülür.

Selenyum:

Vücuttaki toksik (zehirli) serbest radikallerin uzaklaştırılmasında kullanılan enzimlerin yapısında yeralan bir maddedir. Çinde bazı coğrafi bölgelerde ağır selenyum eksikliği vakaları sık gözlenir. Ancak Türkiye’de böyle bir durum sözkonusu olmadığından Türkiye’de yaşayan ve normal beslenen anne adaylarında takviyeye gerek yoktur.

Potasyum:

Uzun süren bulantı ve kusmalarda potasyum eksikliği meydana gelebilir. Bu durumlarda serumla potasyum takviyesi gerekir.

Sodyum:

Diüretik (idrar söktürücü) kullanılmadığı sürece eksiklik oluşması nadirdir.

Flor:

Doğacak bebeklerin dişlerinin çürüksüz ve daha sağlam olması açısından diş hekimleri gebelikte günde 2.2 mg flor alınmasını tavsiye etmektedirler. Bu öneri henüz bilimsel bir zemin bulamadığından az sayıda doktor tarafından uygulanır.

SAYFA 1 1234»