EFEDRİN Arsan
Tablet

Hüsnü Arsan

Önemli:
Bu ürün KONTROLE TABİ olup normal reçete ile verilerek reçete kayıt defterine kaydedilmesi gereken ürünlerdendir.

Etken Madde(ler):
Efedrin hidroklorür 50 mg

Piyasa Şekilleri:
20 tabletlik ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Günlük doz erişkinlerde her 4 saatte bir 1/2-1 tablet ve çocuklarda 4-6 eşit kısımda uygulanan 3 mg/kg’dır. Akut astım nöbetlerinde tek doz halinde 1-2 tablet kullanılır.

Endikasyonları:
Kronik astım, bronşit, amfizem ve bronkospastik solunum rahatsızlıklarıyla birlikte oluşan reversibl bronkospazmların semptomatik tedavisinde endikedir.

Kontrendikasyonları:
Hipertansiyon, tirotoksikoz, feokromsitoma, dar açılı glokom, prostat hipertrofisi, kalp hastalığı ve serebrovasküler yetmezlikte kontrendikedir. Gebelerde, yaşlılarda, uyku zorluğu çekenlerde ve süt veren annelerde kullanılmamalıdır.

Yan Etkileri:
Sinirlilik, tremor, uykusuzluk, iştah kaybı, taşikardi ve hipertansiyon gibi yan etkiler görülebilir.

İlaç Etkileşimleri:
MAO inhibitörleri, alkol, ergo alkaloidleri, oksitosin, dijital ve halotanla birlikte kullanılmamalıdır.

Kişilik, bireyin iç ve dış çevresiyle kurduğu, diğer bireylerden ayırt edici tutarlı ve yapılaşmış bir ilişki biçimidir. Kişilik, bir insanın duyuş, düşünüş ve davranış tarzını etkileyen faktörlerin kendisine özgü bir örüntüsüdür. Ayrıca çok kapsamlı bir kavram olup, bireyin, biyolojik ve psikolojik, kalıtsal ve edinik bütün yeteneklerini, dugularını, isteklerini, alışkanlıklarını ve bütün davranış özelliklerini içine alır. Kişilik devamlı olarak içten ve dış çevreden gelen uyarıcıların etkisi altındadır ve doğuştan yaşamın sonuna kadar bir oluşum süreci içindedir.

Kişilik gelişinimi bilmek ve bu gelişinin nasıl bir yol izlediğini saptamak önemlidir. Ancak bu sayede insanların neden birbirinden farklı olduğunu, olaylara karşı neden farklı tepkilerde bulunduğunu anlayabiliriz. Bunun yanı sıra kişiliği etkileyen faktörleri bilirsek sağlıklı düşünebilen, kendine yetebilen, bağımsız harekat eden gerek topluma gerek kendisine faydalı bireyler yetiştirebiliriz.

Kişilik çoğu zaman karakter ve mizaç kavramları ile karıştırılır. Hatta bazen bu terimlerin eş anlamda kullanıldığı olur.Halbuki bu kavramlar kişilikle aynı anlama gelmez, bu kavramlar kişiliğin bir parçasıdır. Karakter öğrenmeyle kazanılır.Ve bu öğrenme insanın içinde bulunduğu toplumun ahlak anlayışı ve değerler sistemine uygun bir davranış tarzı benimseyip benimsemediğidir. Mizaç ise otonom sinir sisteminin özelliği ve iç salgı bezlerinin az veya çok çalışması gibi kalıtımla gelen fizyolojik özellikler tarafından meydana gelir yani üzerinde beden kimyası etkilidir. Çabuk kızmak, soğuk kanlılık, sıcak kanlılık vs. Tekrarlamak gerekirse kişilik karekter ve mizaçıda içine alan daha kapsamlı bir kavramdır.

Kişiliği ve davranışları etkileyen en önemli faktörlerden biri de, benliktir. Benlik insanın kendi kendini görüş ve kavrayış tarzıdır; bu bakımdan kişiliğin öznel yanını oluşturur. Benliği analiz edersek şunlar karşımıza çıkacaktır.

“ Ben neyim? Bu sorunun cevabını bazı kimseler, daha çok olumsuz olarak, yani “ben becereksizim, çirkinim, soğuk insanın biriyim” diye cevaplayabilir. Bir başkasının ise kendi hakkında “Ben akıllıyım, güzelim, becerikliyim ve sevimliyim”diye daha olumlu bir kanısı olabilir.

“Ben ne yapabilirim? Bende ne gibi yeterlilikler var”, “Ben iyi konışurum, güzel resim yaparım, müzikten anlarım ya da ben matematikte iyi değilim, iyi sporcu olamam” gibi kendimizde ne gibi yeteneklerin olduğuna dair olumlu ve olumsuz değerlendirmelerimiz kendi kendimizi kavrayış tarzımızdır.

“Benim için ne değerlidir? Ben ne yapmalıyım ve ne yapmamalıyım” Örneğin “Başkalarına yardım etmeliyim”, “Para kazanmalıyım”, “kopya çekmemeliyim” ya da yakalanmamak koşulu ile kopya çekmekte sakınca yoktur”, “Herşeyden önce kendimi düşünmeliyim” gibi bireyin içinde bulunduğu toplumda kendine göre edindiği az çok olumlu ya da olumsuz yargılardan meydana gelen bir değerler sistemi verır. Bu da benliğin önemli bir yanıdır.

“Hayatta ne istiyorum? Doktor, sanatkar, mühendis,iyi bir ev hanımı gibi çeşitli emel ve ideallerde benliğin bir yanını oluşturur.

Çocuk doğuştan ben ile ben olmayanı ayırt edemez. Fakat benlik, kişi doğduğu andan itibaren başından geçen sayısız olaylar, çevresinde değindiği kişilerin etkisiyle yavaş yavaş oluşur.

Diğer gelişim alanları gibi çocuğun kişiliği de iki temel etmenin etkileşiminden oluşur: kalıtım ve çevre. Ancak kalıtım çocuğun kişilik yapısını, bedensel ve bilişsel yapısından daha az etkiler; çevresel ve sosyal etmenler ise bu konuda çok daha önemli rol oynar. Kalıtımın etkisini yeni doğmuş bebekler arasındaki farklılıktada görebiliriz. Bazı bebekler sakin, bazıları hareketli, bazıları ise huysuz olurlar. Ancak onların başlangıçta gösterdikleri bu eğilimlerin ne yönde gelişeceği sosyal çevrelerindeki etmenlere bağlıdır. Örneğin doğuştan sakin bir bebek annesince ihmal edilir ya da sürekli olarak sert davranış görürse sonuçta huysuz ve tedirgin bir çocuk olabilir, kısaca kişilik gelişimi büyük ölçüde sosyal bir olgudur ve çocuğun sosyal çevresi ile olan ilişkilerine çok yakından bağlıdır. Bu yüzden kişilik gelişimine bazen sosyalleşme ya da sosyal öğrenme de denir.

Şimdi kişilik gelişiminin izlediği aşamalara bakalım.

SIFIR YAŞ İLE BİRBUÇUK YAŞ ARASI ( 0-1.5 yaş)

Önce bebeğin yaklaşık bir buçuk yaşına kadar olan gelişimini inceleyelim. Yeni doğan bebeğin çok önemli iki özelliğinden biri yaşayabilmek için tümüyle başkalarına bağımlı ve muhtaç olmasıdır. Ona bakan onu doyuran, koruyan biri olmazsa bebek ölür. Bu temel özellik çocuğun daha yaşamının ilk anından itibaren başka insanlarla ( anne veya anne yerini tutan bir başka kişi v.b ) bir sosyal ilişki içinde olduğunu göstermektedir.

Yenidoğan bebeğin diğer önemli özelliği tümüyle kendi gereksinimlerini gidermeye yönelik olmasıdır. Bu özelliğine egosantrik de diyebiliriz. Ancak burada söz konusu olan bencillik bilinçli olarak kendi gereksinimlerini en ön planda tutmak değildir.

Bebek ilk ilişkisini bu çerçeve içinde annesi ya da annelik görevini yapan kişi ile kurar. Çocuğun bu ilişki içinde iki temel gereksinimi vardır: fiziksel bakım ( doyurma ve korunma ) ve sosyal bakım ( sevgi ve duygusal yakınlık ). Bu iki temel gereksinimin nasıl ve ne ölçüde yerine getirildiğini bilirsek çocuğun ilerdeki kişiliğinin temeli hakkında çok şey öğrenmiş oluruz. Önce fiziksel bakımı ele alalım. Olumlu bir anne çocuk ilişkisinde çocuk zamanla annesini ve ona doyum veren, onu koruyan, rahat ettiren bir kişiyi bir ödül kaynağı olarak beller, ona değer verir. Anne yokken arar, görünce sevinir, ona bağlılık duyar ve bağlanır. Bebeğin kısa süre de olsa annenin gözden uzaklaşmasına dayanabilmesi bebeğin özbenliğine de varlığı artık kesinlik kazanmış bir anne tasarımının bulunduğunu gösterir. Anne bir süre gözden uzaklaşmış olabilir, fakat az sonra gelecektir, çünkü gözden şu anda silinmesi tümden yok olması değildir. Demek ki düzenli alma verme ilişkisi bebeğin zihninde annenin sürekliliğini sağlar. Anne çocuğa karşı tutarlı ve olumlu ise çocukta genel olarak yaşamda doyum bulacağına ilişkin bir temel güven duygusu oluşmaya başlar. Ama anne tutarsız, olumsuz ya da kaygılı ise çocuk bu temel güveni oluşturmakta zorluk çeker.

Fiziksel bakım eksiksiz de olsa temel güveni oluşturmada tek başına yeterli değil. Sevgi ve duygusal yakınlık görmeyen çocuğun kişiliği bu durumdan olumsuz etkilenir. Hatta bakım evlerinde yaşayan çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar yeterli fiziksel bakım gören ama sevilip okşanmayan, konuşulmayan çocukların önce çevreden ilgi aradıkları, fakat zamanla adeta yaşama küsüp çevreyle ilişkilerini kestiklerini ortaya koymuşturlar. Oysa sevgi ve duygusal yakınlık gören çocuk insanlarla ilişki kurmayı tatmin edici bir olay olarak görür. Annesinin ona değer vermesi onda değerli olduğu kanısını uyandırır. Genellikle insanlarca sevileceğine, sevilmeye değer bir insan olduğuna ilişkin temel güven oluşturur. İşte, anne çocuk ilişkisindeki bu süreklilik, tutarlılık ve aynılık çocukta “Temel güven duygusunun” özünü oluşturur.

Bununla birlikte bütün yaşlarda yaklaşmakta olan tehlikeyi veya rahatsızlığı sezmek için dürüst ve dürüst olmayan insanlar arasında ayrım yapmak için biraz güvenmemede gereklidir. Ama eğer güvenmeme güvenmeden az olursa çocuk ya da gelişmiş insan hayal kırıklığına uğrayabilir, şüpheci ve kendine güvenden yoksun olabilir

Kişilik gelişimini etkileyen diğer bir faktör ise duygusal gelişimdir.Duygusal gelişim sağlıklı bir insan gelişimini inceleyebilme açısında önemli olduğu kadar, duygusal temelde sorunları olan çocukların bu sorunlarının anlaşılması ve tedavisi açısından da araştırılması gereken bir konudur.Duygusal gelişimin parçası olan korkuya şöyle bir bakalım. Bu dönemde ses korku yaratan uyarıcılar arasında birinci sırada gelir. Altıncı ayda veya daha ileri aylarda bebeklerin yaşındaki ilerlemeye bağlı olarak bebeklerde uçurum görüntüsüne karşı korku tepkileri artmıştır.Diğer bir korku türü ise bebeklerin yabancılara karşı gösterdikleri korku tepkileridir.7. ve 8. aylarda yabancılara karşı hissettikleri korku duyguları birinci yaşın sonuna doğru yoğunluk ve sıklık gösterir.

Bebeklik çağında öfke ve saldırganlık tepkisi çocuğun bir kimse ya da olay tarafından engellenmesinden doğar. Bu engeller en belirgin şekilde şu alanlarda ortaya çıkar; yemek yeme, temizlik, tuvalet eğitimi, uyku, oyundan alıkonma. Bu tür engellere karşı bebeğin ilk tepkisi, hedefi belli olmayan bir ağlama ve çırpınmadır. Giderek çevresinin ödüllendirdiği yönde davranışını belirler, bağırma, tepinme, inatla nefes tutup çevresini korkutma gibi yöntemler bulur.

BİRBUÇUK YAŞ İLE ÜÇ YAŞ ARASI (1.5- 3 yaş )

Çocuk, fiziksel ve psikolojik olarak bağımsız oldukça kişilik için yeni olanaklar ortaya çıkar. Çünkü bu dönemde kas ve hareket gelişim hızlanmıştır ve ayağa kalkıp yürüyen çocuk anne kucağından çevreye doğru uzanmaya, kendi başına hareket etmeye başlar. Bu yılların olumlu unsuru özerklikken, olumsuz unsurlar utanma ve süphedir. Bu dönemde çocukta işeme ve dışkılama işlevini gören kaslar olgunlaşmaya başlamıştır. Dolayısıyla bu kasların olgunlaşması, işeme ve dışkılamanın artık isteğe bağlı olarak yapılabileceği anlamına gelmektedir. Yani çocuk isterse tutar, isterse bırakabilir. Böylece birbirine karşıt iki istek, iki eğilim ortaya çıkmıştır. Çocuk, birbirine karşıt iki eğilim arasında bir şeçim yapabilme durumuna gelmiştir. Bu durum çocuk için yepyeni bir yetinin gelişmesi demektir: tutmak ya da tutmamak; yapmak ya da yapmamak. İşte, özerklik duygusu birbirine karşıt istek ve eğilimler arasında bir şeçim yapabilme gücüdür. Utanma kişinin pantolonunun inikken kendine bakıldığının farkında olduğu anlamına gelir. Şüphe çocuğun göremediği ve kontrol etmeye çalışması gereken, bilinmeyen “arka” ile ilgilidir.

İşeme ve dışkılamayı isteyince tutabilme ya da bırakabilme giderek toplumsal anlam taşıyan birçok davranış örüntülerine geçer ve genelleşir. Bu dönemde çocuk kakasını ne zaman, nereye yapabileceği veya evin nerelerini araştırmaya müsade edildiği gibi kurallarla karşılaşır.Bu kuralar çocuğun gelecekte karşılaşacağı toplumsal kurallar karşısında çocuğu hazırlar.Burada dikkat edilecek nokta çocuk özerkliğini kazanırken onu kurallar altında ezmemek ve kişilik gelişiminin önünü tıkamamaktır.

Çocuk içinde bulunduğu toplumun beklentilerine göre bazı şeyleri yapmayı, örneğin kakasını, çişini uygun zaman ve yerde bırakmak üzere tutabilmeyi öğrenirken ağır utandırmalar ve cazalarla karşılaşırsa utanç ve kuşkuculuk duyguları yerleşir. Böylece bu duyguların etkisi ile şeçim yapabilme ve irade yetilerinin gelişmesi kösteklenebilir. Bu evrede istenmeyen gelişme utanç ve kuşkuculuk duygularının aşırı gelişmesidir.

Kısaca bu dönemdeki en önemli gelişme çocuğun yürüme, konuşma ve tuvalet becerilerini kazanmasıdır.

Bu dönemdeki korkulara bakacak olursak çocukların korkularında farklılaşma ve artmalar görülür. Bu dönemdeki korkular karanlık, köpek, şimsek, ani ses ve yalnız kalma v.s sayılabilir. Ayrıca tuvalet eğitimide bazı çocuklarda korkuya neden olur ki bunun nedeni alaturka tuvalettir çünkü çocuk kakasını kendisine ait bir parça olarak görür ve kendine ait bir şeyinde gitmesi çocuğu korkutur, kaygılandırır. Bu noktada dikkatli olmak gerekir. Çocuğun korkularını etkileyen başlıca faktörler:

1. 1. 1. Zeka

2. 2. 2. Cinsiyet

3. 3. 3. Sosyo-ekonomik statü

4. 4. 4. Sosyal ilişkiler

5. 5. 5. Fizyolojik koşular

6. 6. 6. Kişilik yapısı şeklinde sıralanabilir.

Duygular konusunda yetişkinlere düşen görev, onların doğal olduğunu kabul etmek ve çocuğun duygusunu dile getirmesine saygı göstermektir. Duygu doğru ya da yanlış değildir, sadece gerçektir. Ancak duygunun yol açtığı davranış doğru ya da yanlış olabilir. Demek ki Ali’nin babasına kızması yanlış değildir. Ancak bu kızgınlığı ifade şekli saldırgansa, o davranış yanlıştır.

Üç yaşlarından itibaren öfke nedenleri daha çok sosyal olaylardır; örneğin bir akranla tartışma, bir yetişkinle denetim çatışması, bağımsızlık isteği gibi.

Öfke ve saldırganlık tepkilerine her zaman bastırılması gereken uyumsuz tepkiler olarak bakmamalıyız. Bazı durumlarda çocuğun öfkelenmesi uyumlu olmaktan öte, gereklidir. Hakkı çiğnenen, emekle yaptığı bir resmin başkası tarafından yırtıldığını gören, daha büyük bir çocuğun kardeşini dövdüğünü gören çocuğun öfkelenmesi ve hatta saldırganlık göstermesi doğaldır. Aynı şekilde ona verdiği sözü tutmayan yetişkine kızmasıda doğaldır.

Ancak, haksız istekleri reddedilince, yaptığı işte zorlukla karşılaşınca, yetişkinlerden sürekli ilgi görmeyince öfkelenip saldırgan olan çocuk, uyumsuz demektir. Saldırganlık konusunda yetişkine düşen görevleri şu şekilde sıralayabiliriz;

1. 1. 1. Çocuğun öfkesini anlamaya çalışmak, öfkenin doğal bir duygu olduğunu kabul etmek.

2. 2. 2. çocuğun çevresine ya da kendisine zarar verecek davranışlar yapmasını önlemek.

3. 3. 3. çocuğa saldırganlıktan başka çözümler olduğunu öğretmek.

4. 4. 4. İyi model oluşturmak

Kıskançlık temelde güvensizlikten kaynaklanan bir duygudur. O ana değin sadece kendisine yöneltilen dikkat ve ilgi, bir başkasına da yöneltilince çocuk kendisini bırakılmış, güvensiz ve desteksiz hisseder. İstediği ilgiyi elinden alan kişiye karşı çocuk öfke ve hınç duyar, öç almak ister ve kendi kendine karşı acıma duygularıyla dolar. Aradığı ilgiyi yine kendi üzerine çekmek isteyen çocuk elinden geleni yapar, yaramazlık edip dayak yese bile razıdır, çünkü dayak bile unutulmaktan daha iyidir. Burada çocuğun bir çeşit mücadeleye girdiğini söyleyebiliriz.

ÜÇ İLE ALTI YAŞ ARASI( 3- 6 yaş)

Bir kişi olduğuna iyice ikna olduğundan, çocuk şimdi ne çeşit bir insan olacağını öğrenmek zorundadır. Çocuk ebeveynleri gibi olmak ister ki ebeveynleri ona çok güçlü ve güzel gözükürler. Bu dönemin teması büyük ve güçlü olarak algılanan ebeveynleriyle çocuğun kendini bir kimlik içinde bulması diğer bir deyişle çocuğun anne ve babası gibi olmak istemesidir. Anne ve baba özdeşimi ile çocuk benliği gelişir ve çocuk içinde bulunduğu toplumun rollerine, işlevlerine, kurallarına göre davranmaya; o toplumu için geçerli araç-geçeci kullanmaya, kendinden küçük çocuklara bakım vermeye yönelir ve sorumluluk duygusu gelişir. Kazandığı güven ve özerklik duyguları oranında yavaş yavaş çevresini keşfetmekte, çevre üzerinde bir denetim gücü kazanmaktadır. Bu amaçla kendi bedenine, cinsel ayrılıklara, genellikle çevrede olagelen herşeye karşı derin, bitmek bilmez bir soruşturma ve öğrenme eğilimi gösterir.

Bu dönemde çocukların davranışlarında girişimcilik baskındır. Yalnız gerçek çevreye karşı değil, düşlemlerinde de eylemleri girişimcilik ve atılganlık biçimindedir. Başkalarının üzerine atılma, saldırgan konuşmalar ve sorularla insanların kulaklarına, zihnine girme; canlı hareketlerle çevreye fırlama, bitmeyen öğrenme tutkuları ile bilinmeyene doğru atılmalar bu dönemin belirgin özellikleridir. Çocuğun girişimciliği ve atılganlığı ve öğrenme tutkusu ona bir şeyler becerme, becerebilme yetisini kazandırır. Burada benliğe yerleşen temel öğe girişim duygusudur. Korkular, aşırı şuçlama, cezalar ya da başka engeller bu girişim duygusunun gelişmesini kısıtlayabilir. Bu engellenmeler ilerde cinsel alanlarda ve toplumsal girişimde çeşitli derecelerde kısıtlanış belirtilerine yol açar. Özetle, çocuğun 3-6 yaşlarında gelişen olumlu benlik öğesi girişim duygusudur. Girişim duygusu özerk ve özgür düşünmek, geleceğe yönelik emeller beslemek ve eyleme geçmek için rahatlık ve güç sağlar. Bu dönemin tehlikesi aşırı suçluluk duygusunun gelişmesidir.

ALTI İLE ONİKİ YAŞ ARASI ( 6- 12 yaş )

Çalışma çağı başlamıştır. Çocuk burada daha büyük bir bilgi ve çalışma dünyasına girmek ister. Teması “öğrendiğim neyse ben oyum” dur. Büyük olay toplumun teknolojisine açık olan okula başlangıçtır. Bununla beraber öğrenme sadece okulda değil, aynı zaman da sokakta, arkadaşlarının evinde ve kendi evinde olur. Çocuk ruhsal dünyası ile artık gerçek yaşama girmeye hazır gibidir. Bu dönemde bütün toplumlarda çocuklar düzenli, tutarlı bir eğitim, öğrenim görür. Bunun yalnız okuma yazma biçiminde olması gerekmez. İlkel toplumlarda ana babadan, büyük çocuklardan öğrenilen bir çok beceriler var. Bu dönemde çocuk büyüklerin dünyasına egemen olan araç-gereci kullanmayı öğrenerek, o toplumun teknolojisinin temellerini benliğine yerleştirir. Çünkü bu dönem çocuğun toplumsal gelişmenin yaşıt ve oyun ortamlarında bir genişleme zamanı değil, aynı zamanda gelecekteki sorumlulukları için hazırlanırken toplumun araçlarıyla uğraşmayı öğrendiği zamandır. Makaslardan, kağıtlardan, boyalardan, boya kalemlerinden çocuklar belli becerileri öğrenerek her tür ilginç, yeni şeyi yapabilir duruma gelmiş olup, resim çizebilir, giysiler dikebilir, pasta yapabilir, model gemi ve uçaklar üzerinde çalışabilir ve okulda iyi not alabilir. Çocuklar okuma ve yazma becerilerinin öğrenilmesiyle yeni bilgilere kapıları açan pek çok becerileri kazanırlar.

Eğer çocuklar bu araçları kullanmaya özendirilir ve başarıları övülürse çocukta çalışkanlık ve başarma duygusu gelişecektir. Bu da, belirli bir noktada, yetişkin sorumlulukları almaya hazır bir “iyi, çalışkan kişi” olarak olumlu bir benlik kavramının gelişmesini kolaylaştıracaktır. Çünkü başarılı deneyimler, çocuğa çalışkanlık duygusu, yeterlilik ve hakimiyet duygusu verirken, bu dönemde çocuğun karşılaşabileceği tehlike, yetersizlik ve aşağılık duygusudur. Eğer çocuklardan çok az ya da çok fazla şey beklenirse ya da çocuklar çabalarından dolayı eleştirilirse bir aşağılık duygusu gelişecektir. Çünkü başarısızlık, yetersizlik ve aşağılık duygusu insanın hiç bir şey için iyi olmadığı fikrini verir. Aile yaşamı çocuğu okul yaşamına hazırlamada başarısız olduğunda ya da okul yaşamı daha önceki evrelerin vaadettriği gelişimi sürdürmeyi başaramadığında bir çok çocuğun gelişimi kesintiye uğrar. Sorun, kötü çalışma alışkanlıkları, başarısızlık korkusuyla yarışmalardan kaçınmak ve daha sonraki gelişim görevleriyle başa çıkmada bir yetersizlik olacaktır. Bu dönemde bir başka tehlike çocuğun öğretileni olduğu gibi alması, bunların dışına çıkmaması ve sonunda öğrendiği bilgi ve teknolojinin kölesi olmasıdır. Böylece çocuk benliği daralır, özerk ve girişimci benlik gelişmesi kısıtlanır.

Hazırlayan: Songül Ataç

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Son Sınıf Öğrencisi

DİKKAT ! Bu bölgede testisi besleyen damarların kendi çevresinde dönmesi ile gelişen ve çok tehlikeli olabilecek testis torsiyonu gibi acil müdahale gerektiren durumlar da benzer şikayetlerle ortaya çıkabileceğinden TANISI MUTLAKA DOKTORLAR TARAFINDAN KONULMALIDIR.

Ayrıca benzer şekilde ortaya çıkan kasık fıtığından da ayırt edilmesi gereken bu durum, testisi çevreleyen zarlar içinde sıvı birikmesi ile gelişen ,hayaların birinde veya ikisinde meydan gelen şişmedir. Bu sıvı karın içi ile irtibatlı veya ayrı olabilir.

Genellikle 1 yaşından küçük çocuklarda gelişen bu duruma 1 yaş altında müdahale edilmez ancak bu tanı ve bekleme, takip ve daha önemlisi tanı ANCAK TECRÜBELİ BİR HEKİM TARAFINDAN ve bazen yardımcı tanı araçlarının kullanılması ile (Translüminasyon ve ultrason görüntülemeler ..) mümkün olur. Bu hidrosel ile birlikte görülme sıklığı yüksek olan kasık fıtıklarının da tespiti için önemlidir. 2 yaşından sonraki hidroseller ameliyat ile tedavi edilir. Enjektör iğnesi ile boşaltım uygun bir tedavi değildir. Ameliyat her yaşta yapılabilecek güvenlikte, hastanede yatma gerektirmeyen, günübirlik bir operasyondur.

 

Fazla kilolar kalıcı olarak gitmez 
Fazla kilolarınızdan kalıcı olarak kurtulmak çok kolay olmasa da imkansız değildir. Yapılması gereken, şişmanlıkla birlikte görülen hastalıkların tedavisi ve kişiye ömür boyu sürecek yeni bir davranış modelinin öğretilmesidir. Şişmanlık, tedavi edilmesi gereken ciddi bir hastalıktır.

Kısa vadede zayıflanabilir 
Bir an önce zayıflamak isteyen insanlar, sağlıklarını bozma pahasına akla hayale sığmayacak yöntemler dener. Fazla kilodan muzdaripseniz, önce şişmanlığa neden olan gizli metabolik hastalıklarınız araştırılmalı ve metabolizma hızınız ölçülmesi gerekir.

Diyetisyene gitmek şarttır 
Tedavi edilmesi gereken bir hastalık olan fazla kilo sorununu çözmek için doğru adres doktordur. Gerekli tetkikleri yapıp, tedavi yöntemine karar verecek olan doktordur. Diyetisyen tedavi yöntemine karar verilmesinden sonra size, doktorun verileri doğrultusunda beslenme önerisi getirebilir.

TV karşısında atıştırmak zararsız 
Televizyon karşısında mümkün olduğunca bir şey yememeye özen gösterin. Çünkü televizyon hem görme, hem de işitme duyumuza hitap eder. 3. duyu olan tat duygusu, kontrolümüz dışına çıkabilir. Boş boş televizyon seyredemiyorsanız, yemek yerine şekersiz bitki çayını tercih edin.

İlaç kullanarak incelmek kolaydır
Ciddi kilo problemi bulunan insanlarda gerekli tetkikler yapıldıktan sonra, doktor kontrolünde ilaç tedavisi uygulanabilir. 1997′den beri tıbbi tedavinin bir parçası olarak ilaç tedavisi kullanılıyor. Klinik olarak kanıtlanmış bu ilaçlar doğru kullanıldığında, yararlı sonuçlar alınmaktadır. Bu ilaçları, gıda takviyeleri ile karıştırmamak
gerekir.

Saunada terlemek zayıflatır
Sauna gibi sıcak ortamlarda terleyerek kaybedilen yağ değil, sudur. Bu gibi sıcak ortamlar, organizmanın toksinlerden arınmasını, kasların gevşemesini, kırgınlığın atılmasını sağlar ancak kişiyi zayıflatmaz. Kilo kaybetme açısından bakacak olursak, soğuk sıcaktan çok daha etkilidir.

Diyetle bölgesel incelme olur 
Herkesin genetik olarak yağ dokusunun fazla olduğu bir bölüm vardır. Kimisinde basenlerde, kimisinde göbek çevresinde, kimisinde kollarda olabilir. Direkt basen eritici veya kol inceltici bir diyet yoktur. Ancak sağlıklı beslenme ile birleştirilmiş bir egzersiz planı uygularsanız, sorunlu bölgelerinizi nispeten daha iyi inceltmiş olursunuz.

Her türlü spor zayıflama sağlar
Vücudun egzersiz ve sporla kilo vermesi için yağ yakma formuna geçmesi gereklidir. Bu da ancak, minimum 18-20 dakika süren düzenli bir egzersizle mümkündür.

Seksle kalori yakmak mümkün
Sanılanın aksine seks kalori harcatmaz. Sadece kasların gerilmesini sağlar.

Aç karnına spor daha yararlıdır 
Aç karnına asla spor yapmayın. Spor için en iyi zaman; yemekten 1.5-2 saat sonradır.
Az beslenmek çözümdür
Şişmanlığa neden olacak gizli bir metabolik hastalık varsa, istediğiniz kadar az yiyin, kalıcı kilo veremezsiniz.

* Kahvaltı güçlü olmalı 
Güne kahvaltı ile başlayın ancak kendinizi aç hissetmiyorsanız bir meyveli yoğurt yemenin de kahvaltı sayılacağını unutmayın.

* Düzenli ve sık yenmeli
Yemeği saate değil, vücudunuzdan gelen sinyallere göre yiyin. Acıkıyorsanız mutlaka bir şeyler yiyin. İlla donanımlı bir öğün olmasına gerek yok. Bir bardak ayran içebilir ya da bir meyve, bir avuç leblebi veya yarım paket diyet bisküvi de yiyebilirsiniz.

* Önce çorba içilmelidir 
Yemeğe çorba ile değil salata, yoğurt ve su ile başlayın. Salata ve yoğurt bittikten sonra çorbanızı için. Çorbanız bittikten sonra ana yemeğe geçin. Ana yemeğiniz bittikten sonra kendinizi doymamış hissediyorsanız, bir bardak su için ve bir meyve yiyin.

* Yemek öfke terapisidir
Öfkelendiğinizde acısını buzdolabından çıkarmayın. Hemen kendinizi dışarıya atın ve küçük bir şey satın alın. Kendinizi daha değerli hissedersiniz.

* Bitkisel ürünler güvenli 
Her bitkisel ürün yararlı değildir. Vücudunuzun hangi takviyeye ihtiyacı olduğunu bilmeden alınan ürünler ve Sağlık Bakanlığı’nın denetiminden geçmeyenler, doğal olsalar da size büyük zarar verebilir.

* Meyve en son yenir 
Eğer doymuyorsanız ikinci tabağı yemek yerine, bir tane meyve yemek daha az enerji alımına yani daha az yemeye neden olur. Doymuyorsanız ikinci tabak yerine bir-iki meyve yiyin.

* Kan şekeri için tatlı 
Kan şekeriniz düşüp, eliniz ayağınız titriyorsa tatlı yerine peynir-ekmek yemek çok daha iyidir. Sadece insülin kullanan şeker hastaları tatlı yiyebilir.
* Fazla yemek kilo yapar! 
Fazla kilo çoğu insanın düşündüğünün aksine sadece aşırı yeme ile açıklanamayacak kadar kompleks bir hastalıktır. Genetik yatkınlıkla beraber, birçok metabolik hastalık bu rahatsızlığın ortaya çıkmasına neden olur. Düzensiz yaşam tarzı da, mevcut durumu daha da alevlendirir.

* Karbonhidrat kesilmeli
İnsan vücudu ana enerji kaynağı olarak karbonhidratları kullanır. Zayıflamak için ekmeği, pilavı kesmek ve bu besinleri hiç tüketmemek; vücuda doğru enerjiyi vermemek anlamına gelir. Vücut, enerji elde edebilmek için kas ve karaciğerdeki glikojen depolarını kullanır yani sudan kilo verirsiniz. Şişmanlığınızın nedeni olan yağ dokusu ise, olduğu gibi yerinde kalır. Bu durumda, normal beslenmeye geçtiğinizde, normalden iki kat daha fazla kilo alırsınız.

* Protein kilo kaybettirir 
Protein ağırlıklı beslenme tarzında vücut, proteinleri sindirmek için çok fazla enerji harcar ve bu sayede zayıflama olabilir. Ancak proteinlerle birlikte çok fazla yağ da vücuda gireceği için kan yağlarında yükselme ve koroner kalp hastalıkları da ortaya çıkabilir. Hatta gut hastalığı gelişebilir. Ayrıca proteinler vücuttan atılmak için kemikten kalsiyum çeker ve bu da kemik erimesine neden olur. Bu durumda zayıflasanız bile, geri kalan hayatınızı hasta bir insan olarak geçirmek zorunda kalırsınız.

* Maydanoz suyu zayıflatır 
Maydanozun idrar söktürücü bir etkisi vardır. İdrar kaybı nedeniyle insan kendini hafiflemiş hisseder. Ancak zayıflatmaz.

* Aç karnına limon suyu 
Limonun bağırsakları çalıştırıcı bir özelliği vardır. Ancak ne soğuk ya da ılık suyun, ne de limonlu suyun, hiçbir zayıflatıcı etkisi bulunmamaktadır.

* Alkol kiloya etkili değil 
Alkol yeryüzündeki yağdan sonra en yüksek enerji içeren ikinci maddedir.

Uyku problemleri bebeklikte ve hatta ilk çocukluk döneminde sık sık ortaya çıkar.
Bu problem, bebeklerini yatağında ağlamaya bırakmanın yanlış olduğunu düşünen anne ve babalar tarafından daha da artırılır. Bebeğiniz gecenin ortasında yatağında ağlamaya başlıyor, hemen içeri koşuyorsunuz, bebeğinizi kucağınıza alıyorsunuz, ona biberonunu veriyorsunuz ya da onunla bir süre oynuyorsunuz. Bunlar huy edinmek için yeterlidir. Bebek, gece uyandığında sizin derhal yanına koşacağınızı, onu avutacağınızı ve eğlendireceğinizi artık öğrenmiştir.
Uyku problemlerinin meydana gelmesini önlemek, mevcut bir problemi ortadan kaldırmaktan daha kolaydır. Erken bebeklik dönemi, gecenin uyku ile geçirilmesi gereken bir zaman dilimi olduğunu bebeğinize öğretmeniz için en uygun zamandır.
Şunları uygulayabilirsiniz:
Bebeğiniz iki aylık iken onu yatak odanızdan çıkarın ve kendi odasında yatırmaya başlayın. 2 aylık iken, gece yarısında emzirmekten

yavaş yavaş vazgeçin. Bebeğinizi bu saatte beslemek için uykudan uyandırmayın. Eğer bebek uyanmışsa onu 5 dakika kadar ağlamaya bırakın; bebek emzirilmeden uykuya dalabilir.
Eğer bu işe yaramazsa bebeğinize gündüz ki emzirme imkânından biraz daha az ve her zamankinden daha kısa süre için mama verin. Emzirmeden önce, bebeğinizi birkaç dakika kucağınıza alın ve bunun yeterli olup olmayacağına bakın.
4 Aylık bir bebek gecenin saat 2’sinde beslenmeye gereksinim duymaz. Bu çağda bebekler gecenin bu saatinde emzirilmek istemeye devam ederlerse, yakın bir zamanda bunu adet edinebilirler. Bu öğünü 4 aylık oluncaya kadar ortadan kaldırmazsanız, daha sonra ortadan kaldırmanız gittikçe zorlayacaktır.
Eğer bebeğiniz ağlarsa yanına gidin.. Onu kucağınıza almak yerine bir süre sırtını sıvazlayın ve konuşarak susturmaya çalışın. Ona, o saatte olması gereken yerin sizin kucağınız değil, kendi yatağı olduğunu anlatmalısınız.
6 aylık bebek ayrılıklardan endişe duymaya başlar. Bebeğinizin yanında, battaniye ya da doldurulmuş bir oyuncak hayvan bırakmak suretiyle geceleri onunla avunmasını sağlayabilirsiniz. Bebek odasının kapısını açık bırakmak da çocuğunuzu da rahatlatacaktır. Ancak gündüz vakti ona daha fazla sevgi göstermelisiniz. Odasına bir gece lambası koymak da faydalıdır.
Bebeğiniz 12 aylık olduğunda, artık sürekli bir yatma saati edinmiş olmalıdır. Eğer bebeğinizin korkun rüyalar görme ya da yatma esnasında korku duyması âdeti varsa, yatağın başucuna birkaç dakika oturun ve onu rahatlatmaya çalışın.

Bebeklerdeki hastalıkları saptamak ilk başlarda kolay değildir. 1 aylık bebek, size başının ağrıdığını söyleyemez. Ağlayabilir, ancak genelde ağlayan huzursuz bir bebekse, bundan kuşkulanmayabilirsiniz. Ya da çocuğunuzun hasta iken yaptığı gibi daha çok uyuyabilir. Bebeğinizin yeme ve uyuma alışkanlıkları aniden değişirse, kendini iyi hissetmediği düşünülebilir. Bu durumda bebeğin ateşini ölçmek iyi bir yöntemdir, ancak hasta bir bebeğin ateşi yüksek olmayabilir.


En önemli faktör, ateşinin ne kadar yüksek olduğu değil, bebeğin nasıl davrandığıdır. Ateşi normal olan, fakat halsiz uyuşuk ve mama yemeyi ya da süt içmeyi istemeyen bir bebek, gözleri ışıl ışıl, her şeyi yiyip içen, fakat ateşi 39°C den fazla olan 8 aylık bir bebeğe kıyasla daha büyük olasılıkla hastadır. Bebeğin hasta olabileceğini gösteren belirtilerden bazıları aşağıda belirtilmiştir.

Ateş

Makattan ölçülen vücut sıcaklığı 38°C‘den fazla ise, bebeğin ateşi olduğu ve vücudunun enfeksiyona maruz kaldığı anlaşılır. Bebeklerin ateşinin yükselmesi çok görülen bir durumdur ve genelde virüs enfeksiyonunundan kaynaklanır. 39°C‘den düşük ateşler genelde belirtilere neden olmaz ve yaygın inanışın tersine, bir hastalığın ciddiyeti, ateşin yüksekliği ile orantılı değildir. Kendi kendinize sormanız gereken soru, “Bebeğim nasıl davranıyor?” olmalıdır.

Eğer 2 aylıktan küçük bir bebeği, ateşi 38°C‘den fazla olursa doktora götürün. 2 aylıktan büyük bir bebeğin ateşi 39°Cyi geçerse yine doktora götürün, daha hafif bir ateş 3 gün veya daha uzun sürerse de doktor çırılmalıdır.


Sürekli Ağlama

Bebeklerin çoğu, özellikle de 3 aydan küçük olanlar, genelde uzun süre ağlarlar. Her ne kadar yaşamın ilk aylarında sürekli ağlama, karın ağrısı belirtisi ise de, bebeğin hasta olduğu anlamına da gelebilir. Eğer bebeğiniz uzun süre (2-3 saat) ağlıyorsa veya yatıştırılamıyorsa ya da ağlaması garip ise (tiz bir sesle ağlıyorsa veya inliyorsa), doktor çağırın. Bebeğinizin hasta olduğundan endişeleniyorsanız, doktora götürmekten çekinmeyin.

Uyuma Sorunları

Eğer bebeğiniz bir defada 30 dakikadan fazla uyumuyorsa, beslenme için uyanmıyorsa ya da tam anlamıyla uyanmıyorsa, doktora götürün.

Soluk Alma Sorunları

Bebeğinizin soğuk algınlığına kapılabilir ve soluk alması güçleşebilir. Bumundaki sümüğün özel bir lastik ampul ile (eczanelerde satılır) çıkarılması, genelde bebeğinizin rahat nefes almasını sağlar ve gereken tüm tedavi bu olabilir. Ancak, bebeğiniz pürüzlü bir sesle öksürüyorsa, boğazında hırıltı varsa, nefes alıp vermekte zorluk çekiyorsa ya da dudakları ve ağzı morarırsa, doktora götürün.

Bıngıldak (Fontanelle)

Yaşamının ilk bir buçuk yılında bebeğinizin kafatasının üst ön bölümünde kemiklerinin henüz gelişmediği yumuşak bir yer olan bıngıldak vardır. Normalde burası düz veya hafif eğimlidir. Ancak, eğer bebeğiniz hasta ise ve bu bıngıldağı şişiyor ya da içeri çöküyorsa, derhal doktor çağırın. Bu bıngıldağın e’3bek nefes alırken veya ağlarken hafifçe kabarması doğaldır.

Kusma

Çoğu sağlıklı bebek, arada bir tükürür; bazıları bunu çok yapar. Tükürmek, mama veya sütün zahmetsizce dışarı atılmasıdır, kusma ise midede bulunanların zorla dışarı atılmasıdır. Eğer kusma 12 saatten fazla sürerse veya kusmukta kan varsa, doktor çağırın.

İshal

İshalin ciddiyetini meydana gelme sıklığından ve hasta bebeğinizin nasıl davrandığından anlayabilirsiniz. Dışkısı yeşil ise, besin maddelerinin bağırsaklardan hızla geçtiğini gösterir.

Eğer bebeğiniz 8 saat içinde sekiz kereden fazla dışkılarsa, yanı sıra kusuyorsa veya dışkısında kan varsa, doktora götürün.

Su Kaybı

Kusma ve ishalin en büyük tehlikesi, vücudun su kaybetmesidir. Su kaybı ölüme yol açabilecek bir olgudur ve bebeklerde hastalığın ilk birkaç saatinde meydana gelebilir. Belirtileri arasında gözyaşı dökmeyen ağlama, ağız kuruluğu, altının 8 saat süreyle kuru kalması ve bıngıldağın içeri çökmesidir. Eğer bebeğinizde su kaybı belirtileri varsa, derhal doktor çağırın. Hastaneye götürmeniz de gerekebilir.

Yeni doğan yavrunuzu beslemedeki amacınız bebeğin uygun bir hızla büyümesine ve sağlık sorunlarına yol açan gıda maddesi eksikliklerinden korunmasına yardımı olmaktır.

Daha büyük bebeklerden farklı olarak, yeni doğmuş bebekler değişken bir diyete sahip değildirler. Emzirme yolunu seçmişseniz bebeğiniz anne sütü ile beslenecektir. Biberon kullanıyorsanız bebeğiniz, genellikle su içine karıştırılmış, özel işlemden geçmiş inek sütü, vitaminler ve minerallerden oluşan bir mama ile beslenecektir. Hangi yöntemi seçerseniz seçin, sağlıklı bir bebeğin büyümek için gereksinme duydukları yalnızca süt ve sudur (bebeğiniz su istiyorsa).

Kaynak ister anne sütü ister mama olsun, aşağıdaki unsurlar yeni doğan bir bebeğin temel diyetinin bileşenlerini oluşturmaktadır

“Su”, insan yaşamı için kesinlikle elzem bir maddedir. Bebeğinizin vücut ağırlığının yüzde 70 ile 75′i sudan oluşur. Yetişkinlerde ise bir oran yüzde 60-65 arasındadır. Sağlıklı kalmak için, bir bebeğin birim vücut ağırlığı başına, bir yetişkinde olduğundan daha fazla miktarda su alması gerekir. Gereken günlük su miktarı bebeğin vücut ağırlığının yüzde 10′u ile 15′i arasında iken bir yetişkin için bu gereklilik yüzde 2 ile 4 arasında değişmektedir.

Neyse ki hem anne sütünün, hem de mamanın su oranlan oldukça yüksektir. Bazı be-bekler normal beslenme seansları arasında biberondan su içmeyi severler. Ancak bebek ateşli ya da ishal değilse ve çevre sıcaklığı da normal düzeyde ise tek başına suya pek gerek duyulmaz. Bebek iyi besleniyorsa, bu yolla almış olduğu su miktarı onun için yeterlidir.

“Kalori”, besin maddesinin içerdiği enerji miktarının bir ölçüsüdür. Yediklerimizin hepsi ve içtiklerimizin çoğu kalori içerir. İnsan sütü ve mama içindeki kalori dağılımı, birbirine benzemektedir. Kalorinin yüzde 9 ile 15′i protein-den, 45 ile 55′i karbonhidratlardan ve 35 ile 45i de yağdan gelir.

“Protein”, büyüme ve hücre onarımı için el-zemdir. Önemli vücut organlarının çoğunun başlıca yapıtaşını protein oluşturur. Vücut ye-terli miktarda protein almazsa beyne protein sağlamak ve enzim üretmek için kas dokusunu eritmeye başlar. Uzun süre proteinden yok-sun kalan bir bebekte ya da başka birinde letarji (bilinçsel ve bedensel uyuşukluk hali) karın gazı ve şişme gelişecektir. Sonuç ölüm olabilir.

“Karbonhidratlar”, vücudun enerji gereksin-melerinin çoğunu karşılamaktadır. Vücut ye-tersiz düzeyde karbonhidrat alırsa çare olarak protein ve yağı kullanıp enerji üretme yoluna gider. Karbonhidratlar karaciğer ve kaslarda depolanmaktadır. Bebeğin karbonhidrat rezervi, yetişkin bir insanınkinin yanında çok azdır.

“Yağlar”, konsantre bir enerji kaynağıdır. Vücut organlarının, damarların ve sinirlerin korunmasına yardım ederler, sıcaklık değişimleri-ne karşı yalıtım sağlarlar. Bazı vitaminlerin emilmesinde aracılık yaparlar ve midenin boşalması için gereken süreyi uzatarak böylece insanın kendini “tok” hissetmesini sağlarlar. Yetişkinler için vücuda alınan yağ miktarının sınırlanması önemliyse de, küçük çocuklara yağı az diyetler uygulanmamalıdır.

“Mineraller”, fiili olarak vücudun her parça-sının yapısı ve çalışması için önemlidir. Örneğin, kalsiyum ve florür sağlam kemiklerin ve dişlerin oluşması için gereklidir, bakır kırmızı kan hücrelerinin üretiminde kullanılır ve sodyum da vücudun su dengesinin korunmasına yarar.

“Vitaminler”, her organın uygun şekilde çalışması için vücuda son derece küçük miktarlarda gerekli olan maddelerdir. Gerekli vitaminlerin bazıları arasında, gözler için önemli olan ve nefes, icra ve barsak sistemlerinin iç yüzeylerinin sağlıklı kalması için gereken A vitamini, kemiklerin, dişlerin kan damarlarının ve diğer dokuların gelişmesi için gereken c vitamini, ve-yine kemiklerde dişlerin gelişmesi için gerekli D vitamini sayılabilir.

Bir ana baba için beslenme ilkelerini anlamak her ne kadar yararlı olursa da, yine doğan bir bebeğin diyeti basittir. şayet bebeğinizi emziriyorsanız, bebek bilinen en eksiksiz besini alıyor demektir. Bebeğinize mama vermeyi yeğliyorsanız doktorunuz, onun gereksinmelerini karşılayacak besin maddelerini içeren bir mamayı salık verecektir. (Doktor ek olarak, diş erimesinin ortaya çıkmasını önlemek için florür dahil olmak üzere vitamin de yazabilecektir)

Ana babalar genellikle, bir bebeğin yeterince gıda alıp almadığının nasıl anlaşılabileceğini-bilmek isterler. En iyi kural bebeğinize güvenmektir. 0 kendine ne kadar besin gerektiğini-bilir. Memenizi ya da biberonu verdiğinizde bebeğiniz gerektiği kalan besini alacak, geride ne kadar kaldığına bakmayacaktır. Yeniden beslenme saati geldiğinde ise bebek ağlamaya başlar.

Bir bebek yeterli besin almamışsa bunu kısa bir sürede anlarsınız. Siz kendisine daha faz-la süt veya mama verene kadar ağlamaya devam eder, kendisine verilenden daha fazla be-sine gereksinmesi olan bir bebek geceleri daha fazla uyanacak ve beslenmeler arasında süreler uzayacağına daha da kısalacaktır. Dahası, bu bebekler sütlerini son damlasına kadar bitirecek ve yine de doymuş gibi görünmeyeceklerdir. Hatta bebeğin yumruğunu çiğneme-ye çalıştığını da gözleyebilirsiniz.

Bazı ana babalar bebeğe gereğinden fazla-besin vermeye çabalama hatasına düşerler. Burada da bebek kendine gereken kadar besini alacaktır. Bebek emmeyi bırakınca, doymadığını düşünseniz bile onu yeniden emmeye zorlamayın.

Bebeğinizin gerekli besini almakta olduğunun en iyi göstergesi kilo artışıdır. Bazı bebeklerin ağırlıkları yavaş, bazı bebeklerin hızlı ar-tar. Bazen kilo artışının yavaş olması hastalığa bağlanır, ama bu genellikle yanlıştır. Doğal olarak yine de bu tür bebeklerin çocuk doktoruna ya da aile doktoruna daha sık gösterilmesi ve bir sorun bulup bulunmadığının araştırılması yerinde olur. Bu bebekler bazen, onları daha sık beslerseniz kilo kazanabileceklerdir.

Kural olarak, ortalama bir bebek ilk 3 ay süresince ayda 900 gram kadar kilo kazanırlar. Doğumda 3200 gram (yeni doğan bir bebeğin ortalama kilosu) kadar gelen çoğu bebek beşinci ayda kilosunu iki katına çıkarmış olur.

Yaygın Beslenme Uygulamaları

Yeni doğan bebeğinizin beslenmesine sıra gelince önünüzde üç seçeneğiniz bulunun Emzirme, biberon ya da bu ikisinin bir bileşimi.

Bir kuşak önce emzirme birçok batılı anne için bir standart seçenek konumunda değildi. Gönümüzde ise artık güncellik kazanmış bir-yöntemdir ve çokları tarafından besleyicilik avantajları ve anne çocuk bağlanmasına olan katkıları nedeniyle ideal besleme yöntemi olduğuna inanılmaktadır.

Buna rağmen, emzirme yöntemini seçen bazı kadınlar bu yöntemin sunabildiğinden da-ha fazla esnekliğe gereksinme duymaktadırlar. Bu nedenle de bebeğe biberon da vermeye başlarlar. Günde bir ya da daha çok emzirme seansını bir biberon ile tamamlamayı isterseniz göğüslerinizi pompa ile sağarak elde ettiğiniz sütü saklayabilirsiniz. Bu sayede sütünüz daha sonra başka birisi tarafından da çocuğunuza verilebilir. Sağma yöntemi için uygun yöntemi doktorunuzdan öğrenmelisiniz. Ya da mama kullanabilirsiniz. Ancak mamanın günde bir ya da iki defadan fazla verilmemesi salık verilir, aksi takdirde süt üretiminiz azalacaktır.

Birçok ana babanın tercih ettiği ve doktorların da salık verdiği yöntem, beslenme programını yeni doğan bebeğin yapmasına izin verilmesidir ve en azından bir dereceye kadar. Bu yöntem bebeklerdeki farklılıkların dikkate alınmış olmasına olanak sağlar. Birçok yeni doğ-muş bebek her 4 saatte bir beslenmekten memnun olurken, diğer bebekler her 2 ya da 3 saatte bir beslenmek isteyebilirler.

Bebeğinizin beslenme programı her 3 saatte bir beslenmesini öngörüyorsa bile kurallar aniden değişime uğrayabilir. Bebek beslenme aralarını 2 saatte bire indirebilir. Özetlersek, anne bebeğin ilk ayında beslenme zamanların-da bir takım iniş çıkışlara hazırlıklı olmalıdır.

Meme emen birçok çocuğa ilk emme olanağı doğumdan hemen sonra tanınır. Bir annenin sütü her ne kadar göğüslerini doğumdan sonraki üçüncü güne kadar tam olarak dol-durmazsa da, anne ile çocuk arasındaki bağlanma böyleme kolaylaştırılmış olur ve bebeğin, bazı hastalıklara karşı kurulmasında yararlı olduğuna inanılan limon renginde bir göğüs sıvısı olan annesinin ön sütünün (kolostrom) sunduğu sağlık avantajlarından yararlanması sağlanır.

Bebeğinizi emzirerek besleme yolunu seçerseniz, anne sütünün mamadan daha kolay sindirildiğini, bu nedenle de çocuğunuzu, biberonla besleyen bir anneden daha sık beslemeniz gerekeceğini bilmelisiniz. Başlangıçta bebeğinizi 3 saatte bir ve bazen de 2 saatte bir emzirmek zorunda kalırsanız şaşırmayın.

Emziren bir anne için gevşemeyi öğrenmek önemlidir. Bu sayede göğüslerinizin süt ile do-lamsını sağlayan refleks yeteneği gelişir. Rahat olduğunuzdan emin olarak rahat bir sandalye-ye, tercihen bir koltuğa uzanın ya da oturun. Bebeği, yüzü göğsünüze yakın olacak şekilde bir kolunuzla rahat bir biçimde destekleyin. Meme başının bebeğin burnunu kapamamasına dikkat edin.

Her meme başına gerekecek emzirme süresi değişir. Çoğu doktor emzirmeye yavaş yavaş başlamanızı salık vermektedir. Bebe başına beş dakika genellikle uygun bir başlangıçtır. Bazı bebekler bu süre içinde bir göğsü boşalta-bilirler, ancak acelesi olmayan bebekler için bu süre her bir göğüs için 20 dakikaya kadar çıkabilir. Toplam süre ne olursa olsun, ilk 2 dakikada sütün yarısı ve ilk 4 dakikada yüzde 80 ile 90′ı çekilmiş olur.


Her seansta en az bir göğsünüzün boşaldığından emin olun. Aksi takdirde göğsünüzün yeniden dolması için gereken uyarım sağlanmaz.

Başlangıçta, emziren bir annenin memeleri ağrıyabilir. Meme başlarınızı mümkün olduğunca kuru tutun. Ufak miktarlarda lanolin sürmek (emzirmeden sonra, asla önce değil) çatlamaları önlemeye yardım edebilir.

Emzirmeyi seçmişseniz sizin kendi diyetiniz de önem kazanır. Bir doktor tarafından verilmedikçe ilaç almamaya dikkat edin. Sigara içmekten ve aşırı alkol almaktan kaçının. Emzirme sürecinde iken perhize başlanmamalıdır. Bebek emziriyorsanız fazladan yüzlerce kaloriyi süt üretimi için kullanıyorsunuz demektir.

Biberonla beslenen bebeklerin çoğu, ilk-beslenmelerini doğduktan sonra 6 saat içinde alırlar. Biberonla beslenen bir bebek, bir haftalık olduktan sonra 24 saatlik bir süre içinde muhtemelen altı ile dokuz arasında beslenme seansına gereksinme duyacaktır.

Biberon vermek için seçilecek oturma şekli de emzirmedekine benzer. Bir biberon asla-uzaktan bebeğe doğru tutulmamalıdır. Bunun yerine, bebek yakından tutularak mamanın verilmesi için gereken zaman harcanmalıdır.

Mama vücut sıcaklığına kadar ısıtılmalı ve sıcaklık, biberonun bileğe biraz bastırılması ile denenmelidir. Dikkat edilecek önemli bir hu-sus, biberonu mikrodalga fırınında ısıtmayın. Mama aşırı ısınarak bebeğin ciddi şekilde yanmasına neden olabilir. Bir biberon verme seansı, bebeğin istek ve yeteneğine bağlı olarak 5 ile 25 dakika arasında değişebilir.

Bebek arabalarının plastik oturakları vardır ve bebekleri bir yerden bir yere taşımakta çok kullanışlıdırlar. Bebek arabasının oturma yeri ayrıca bebeğiniz uyanıkken ya da kollarınızda taşımanız gereken bir şeyler varsa bebeğinizi koymak için çok uygun bir yerdir. Eğer bir be;ek arabası kullanmaya karar verirseniz, bebeğiniz için uygun olup olmadığını kontrol etme

siniz. Bazı anne babalar bebeklerini böyle bir iskemleye koyarak mutfağa yanlarına alırlar. Fakat böyle bir bebek arabası, bebeğin düşme tehlikesini ortadan kaldırmak için kesinlikle yüksek bir yere konmamalıdır. Aksine, bebek arabasını döşemeye ya da alçak bir masa üzere koymalısınız. Aldığınız arabanın, bebeğinizin hareket etmesini engellemeyecek büyüklükte oturağı olmalıdır. Bebeğinizi otomobilinizde taşırken otomobil güvenlik iskemlesi kullanmalısınız.