Sivilce ya da tıbbi adıyla akne, en sık görülen cilt rahatsızlıklarından biridir ve ergenlik döneminde %85 insan hafif veya ağır şekliyle bu sorunu mutlaka yaşamıştır. Bu yazıda sivilcelerin genel özelliklerine değil, sivilcelerin hangi durumlarda jinekolojik bir hastalığa işaret edebileceği konusuna değinmek istiyorum.

Sivilceler nasıl oluşur?

Sivilceler cildin yağ bezlerinin bir hastalığıdır. Yağ bezlerinin cilde açılan kanalları tıkandığında akne olarak da bilinen sivilce lezyonları ortaya çıkar. Sivilceler en sık yüzde, alında, sırtta, göğüste ve omuzlarda oluşurlar. Estetik göürünümün geçici olarak bozulmasına neden olabilecekleri gibi, şiddetli olan lezyonlar nedbeleşerek iyileştiklerinde kalıcı izler de bırakabilirler.

Yağ bezleri normalde sebum adı verilen bir madde salgılarlar. Bu salgı bildiğimiz yağ özelliklerini taşır ve amacı cildi korumaktır. Yağ bezlerinin önemli kısmı vücutta kıl foliküllerinin içinde yeralırlar ve salgı bu folikülün yüzeyine olur. Herhangi bir nedenle sebum (”yağ”), bu kıl folikülünün bulunduğu bölgeden dışarı açılamadığında folikülün bulunduğu bölgede birikir ve sivilce ortaya çıkar. Folikül tıkandığında içeride biriken bu sebum ve folikül yenilenmesiyle normalde dışarı atılması gereken ölü hücreler atılamadığından içeride birikirler ve bakteriler için çok uygun bir besiyeri oluştururlar. Başta Propionibacterium acne adı verilen bakteri olmak üzere çeşitli bakteriler tıkanmış folikül içinde çoğalmaya başlarlar. Bakterilerin çoğalırken salgıladıkları maddeler bölgede ödem, kızarıklık ve ağrı gibi iltihabi belirtilere yolaçarlar. Belli bir aşamadan sonra folikül içi basınç çok artar ve folikül patlayarak cilde boşalır.

Sivilce oluşumunu açıklamak için çok çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Bunlardan en çok kabul göreni kanda erkeklik hormonlarının artması ve bu artışa bağlı olarak kıl folikülünün içinde bulunan sebum salgısının ileri derecede artmasıdır. Özellikle ergenlik döneminin başlarından itibaren hem kız hem de erkek çocuklarda büyüme ve gelişmeyi sağlamak amacıyla testosteron ve diğer erkeklik hormonları artar ve bu artış duyarlı kişilerde sivilce oluşumuyla sonuçlanır. Sivilce oluşumu kalıtımdan çok fazla etkilendiğinden özellikle anne ve babasında ergenlik döneminde sivilce öyküsü olan kız ve erkekler bu problemle daha sık karşılaşırlar. Kalıtım muhtemelen sebum salgılayan hücrelerin erkeklik hormonlarına duyarlılığını etkilemektedir.

Ergenlik çağındaki kızlarda ve kadınlarda mensesten 2-7 gün önce değişen hormonal ortam nedeniyle sivilcelerde artış gözlenir. Gebelik, doğum kontrol hapına başlama ya da bırakma, ağır stres de hormonal düzeni etkileyerek sivilcelerin artmasına veya daha önceden hiç sivilce sorunu yaşamayanlarda yeni sivilce oluşumuna neden olabilir.

Cildi “kirli” olanlarda ve bazı gıdaları alanlarda sivilcelerin daha çok görüldüğü doğru değildir.

Sıklıkla ergenlik döneminde ortaya çıkmaya başlayan sivilceler genellikle 30 yaşından sonra azalma eğilimi gösterse de, 40-50 yaşlarına kadar sivilce sorunu yaşayan insanlar da vardır.

Jinekolojik açıdan sivilceler

Sivilcelerin oluşumunda kanda erkeklik hormonu seviyesi artışı ana neden olduğuna göre kadınlarda bu hormonun artmasına neden olan jinekolojik hastalıklar sivilce oluşumuna neden olabilirler. Jinekolojide bu durumun en sık yaşanmasına neden olan hastalık polikistik overdir. Kronik yumurtlama bozukluğuyla seyreden bu hastalıkta adet görememe, seyrek adet görme, şişmanlama, çocuk sahibi olamama, tüylenme gibi belirtiler olabilir.

Sivilcelerin tedavisi genellikle bir cildiye uzmanı tarafından yapılır. Ancak özellikle yukarıda sayılan belirtilerin varlığında cildiye uzmanı değerlendirmesine ek olarak bir jinekolog değerlendirmesi de gereklidir. Yukarıdaki belirtiler dışında, ergenlik döneminde hiç sivilce olmamış veya hafif olmuş olmasına rağmen ergenlik döneminden sonra sivilce problemiyle karşılaşan kadınların ve gebelik döneminde sivilce problemi yaşayan kadınların da bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı değerlendirmesinden geçmeleri gerekir.

Cildiye uzmanı tarafından izotretinoin içerikli ilaç tedavisi verilen kadınların da gebelikten korunmaları gerektiği unutulmamalıdır. Sivilce tedavisinde en güçlü ilaçlardan biri olan izotretinoin, bilinen en güçlü teratojen (bebekte anomali yapan) ilaçlardan biri olduğundan bu ilaç gebe olan veya gebelik şüphesi olan kadınlarda kullanılmamalıdır.

Normal gebelik süresi 40 haftadır. Bu da 280 güne ya da 9 ay 10 güne tekabül eder. Gebelik süresi gebe kalınan günden değil, son görülen adetin ilk gününden itibaren hesaplanır. Zira son adetin ilk günü döllenecek olan yumurtanın olgunlaşmaya başladığı gündür ve bu yumurtanın “yaşı” gebeliğin yaşı olarak kabul edilir.


Gebeliğin hangi haftasında meydana gelirse gelsin vajinal kanama mutlaka doktor değerlendirmesi gerektiren bir durumdur. Kanamanın çok hafif olması ya da bir süre sonra kendiliğinden kesilmesi doktor kontrolünden vazgeçmek için bir neden teşkil etmemelidir.

Placenta Previa (Plasentanın doğum kanalının girişini tıkaması)

Tanım

Gebe uterusunun serviksle birleştiği bölgeye alt segment adı verilir. Bu bölge uterus kaslarının bittiği ve serviks bağdokusun başladığı arabölgedir. Bu ara bölgede ilerleyen gebelikle çok önemli değişiklikler meydana gelir. Uterus büyüdükçe alt segment gevşer ve serviksin yumuşamasına katkıda bulunur. Doğum eylemi başladığında bu bölgedeki gevşeme en üst seviyeye ulaşır.

Normal şartlarda uterusun yukarı kısımlarında yerleşen ve gelişen plasentanın çeşitli nedenlerle alt segmente yerleşmesi placenta previa (plasenta prevya okunur) olarak tanımlanır. Placenta previa’nın en büyük tehlikesi ciddi olabilen kanamalara yolaçması ve bebeğin doğum kanalına girmesine engel olmasıdır.

Plasenta previa alt segmenti kısmen ya da tümüyle kapatarak bebeğin uterustan doğum kanalına girmesine engel olur. Bu durumlarda doğum eylemi başladığında doğum kanalına giremeyen bebeğin doğumu yanlızca sezeryanla gerçekleşebilir.

Alt segmentin gelişme ve yumuşama sürecinde plasentanın alt yüzünde bulunan damar uçları açıkta kadığında kanama başlar. Alt segment yumuşaması ne kadar fazla ve ne kadar hızlı olursa (doğum eylemi başlaması bu süreci çok hızlandırır) kanama da o kadar şiddetli olur. Plasenta alt segmentin üzerine tümüyle oturmuşsa hayatı tehdit eden kanamalar ortaya çıkabilir.

Bazı gebeliklerde erken dönemlerde servikse yakın bir yerleşim gösteren plasenta uterusun büyümesiyle serviksten uzaklaşabilir. Bu yüzden placenta previa tanısı genellikle 28. haftadan sonra kesinleşir.

Placenta previa kimlerde ve neden olur?

İmplantasyon (döllenen yumurtanın uterusa yerleşimi) uterusun en verimli ve en uygun bölgesinde gerçekleşir. Genellikle çok geniş bir endometrium alanında embriyonun yerleşecek bir yer bulması çok zor olmaz. Ancak daha önceden geçirilen şiddetli endometritler (endometrium (rahim iç tabakası) enfeksiyonları), endometriumun yapısını bozan myom gibi tümörler ya da çok fazla sayıda doğum ya da kürtaj endometriumun bazı alanlarını embryonun yerleşmesine elverişsiz hale getirir.

Endometriumda kendine yerleşecek yer arayan embryo son çare olarak uterusun en alt kısmına kadar gider ve gebeliğin ileri dönemlerinde alt segment haline gelecek yerde yerleşerek büyümeye başlar. Servikal kanala yakınlığına göre kanalın girişini kısmen ya da tam kapatacak şekilde yerleşim gösterdiğinde placenta previa meydana gelir.

Plasenta previa her gebelikte ortaya çıkabilir. Ancak özellikle aşağıdaki risk faktörlerini taşıyanlarda daha sık gözlenir:

çok sayıda doğum yapmış olanlar;

düşük ve kürtaj sayısı fazla olanlar;

çoğul gebelik taşıyanlar;

iki gebelik arası süresi kısa olanlar;

uterusa ait tümörleri olanlar (myom-özellikle endometrium tabakasına yakın yerleşim gösteren submüköz tipte olanlar);

uterusta doğumsal bazı gelişim kusurları olanlar;

geçirilmiş endometrit öyküsü olanlar;

ileri anne yaşı olanlar;

şiddetli kansızlığı olanlar;

fetusun uterusta anormal yerleşimi (makat ya da yan duruş);

Görülme sıklığı

Plasenta previa dört ve daha fazla sayıda doğum yapmış olanlarda 1/20 oranında görülür.

İlk gebeliğini yaşayanlarda ise nadirdir ve 1/250 oranında görülür.

Bir kez placenta previa oluştuğunda diğer bir gebelikte tekrarlama riski 12 kat artar.

Placenta previaların %4′ünde placenta accreata denen çok tehlikeli bir durum meydana gelir.

Placenta accreata plasentanın uterusun lifleri arasına yerleşmesi durumudur. Bazı durumlarda plasenta özellikle eski sezeryan kesisinin bulunduğu bölgeye yerleşirse uterusu o bölgeden delerek ciddi kanamalara ve fetusun ölmesine yol açabilir. Placenta accreata doğum sonrası plasentanın ayrılmaması ve aşırı kanama olmasıyla kendini belli eden ve uterusun ameliyatla alınmasına kadar gidebilen bir durumdur.

Belirtileri

Plasenta previa en sık 34. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan ağrısız kanama şeklinde belirti verir. İlk kanama ilişkide, vajinal muayene esnasında ya da durup dururken olabilir. Kanamanın nedeni olgunlaşmaya başlayan alt segmentin üstünde yer alan plasentadaki kan damarlarının açılmasıdır. İlk kanama bazen çok şiddetli de olabilir. Ancak genellikle placenta previada düzensiz aralıklarla ortaya çıkan ve kendiliğinden duran ancak cinsel ilişki, aşırı yorgunluk gibi durumlarda tekrarlayan kanamalar söz konusudur.

Bazı durumda placenta previa ablatio’ya neden olur ve böylece ilk belirtiler ablatio placenta belirtileri olur.

Tedavi yaklaşımı

Tüm kanamalı gebelerde alınan ilk önlemler alınır. Ağır kanama ile seyreden durumlarda eğer önlemlerle durdurulamıyorsa gebelik haftası ne olursa olsun sezeryanla doğum gerçekleştirilir.

Sezeryanda genellikle alt segment insizyonu tercih edilir. Gebeliğin ufak olduğu ve alt segmentin henüz gelişmediği durumlarda, yan duruşta, ya da plasentanın alt segmente kesi yapmayı engelleyecek yerleşimde olması durumunda klasik insizyon ile doğum gerçekleştirilir.[Sezeryan ile ilgili ayrıntılar için tıklayınız]

36. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan kanamalarda bebek olgunlaşmış kabul edildiğinden genellikle sezeryan için fazla beklenmez.

36 haftanın altındaki gebeliklerde kanama hafifse veya önlemlere cevap veren bir kanama varsa annenin durumu tümüyle kontrol altında tutularak bebeğin olgunlaşması için bir süre beklenebilir. Bekleme sürecinde akciğer gelişimini teşvik etmek amacıyla kortizon uygulaması yapılabilir. Amniosentezde bebeğin akciğerleri olgunlaşmış bulunursa daha fazla beklenmez.

Bekleme sürecinde anne adayına kaybettiği kanı tamamlamak için haftada 2-3 üniteden daha fazla kan verilmesi gerekirse genellikle daha fazla beklenmeden doğum gerçekleştirilir.

Placenta previa erken doğum tehdidi zemininde de kanamaya başlayabilir. Bu yüzden CTG’de veya elle kasılma takibinde kasılma saptanırsa, yani kanamayla beraber erken doğum eylemi bulguları varsa tokoliz (doğum eyleminin durdurulması) denenir.

Anne adayı ile eşi arasında Rh uygunsuzluğu söz konusuysa mutlaka koruyucu amaçlı Anti-Rh immunglobulini (Rhogam) uygulanır. [Rh uygunsuzluğu ile ilgili ayrıntı için tıklayınız]

Kan transfüzyonu, kan bağışları yoluyla elde edilen kanın çeşitli nedenlerle kan kaybetmiş ya da kanının ana elemanlarından (akyuvar, trombosit ya da pıhtılaşma faktörleri gibi) biri eksik olan kişilere damar yoluyla verilmesidir.

Kan bankaları kan bağışı yapan kişilerden kanın uygun şartlarda alınmasından, bu kanların çeşitli işlemlere tabi tutulmasından ve ihtiyacı olan kişilere verilmesinden sorumlu kuruluşlardır.

Bir kişinin kan bağışında bulunabilmesi için ön koşul o kişinin sağlıklı olmasıdır. Gerekli muayeneler yapıldıktan sonra kan bağışlayan kişiden yaklaşık olarak 500 mililitre kan alınır. Kansızlığı olmayan, kalp ve dolaşım sistemi uygun çalışan bir kişiden alınan bu miktar, kan bağışlayan kişide hiç bir problem yaratmaz. Yaklaşık dört haftada bu verilen kan üretilerek tekrar yerine konmuş olur. Kan bağışlanması belli kanunlara tabidir ve 18 yaş altında ve 65 yaş üstünde olan kişiler kan bağışında bulunamazlar. Kanında Hepatit B ya da AIDS gibi bir enfeksiyon hastalığı olduğu bilinen ya da kalp ve dolaşım sistemine ait hastalığı, ya da kan hastalığı olanlar da kan bağışında bulunamazlar.

Bağış yoluyla alınan kanlar hangi işlemlerden geçer?

Alınan kanlar Hepatit B, sifiliz, HIV (AIDS etkeni) ve diğer enfeksiyon etkenlerinin varlığı açısından incelenir. Daha sonra kanlar özel torbalarda ve belli ısılarda saklanmak üzere ya olduğu gibi tam kan şeklinde ya da çeşitli bölümlere ayrılarak kan bankasında muhafaza edilir.

Her torbanın üzerinde kanın grubu, alınma tarihi ve son kullanma tarihi mutlaka belirtilmiştir.

Taze kan ve banka kanı arasındaki farklar

Alınan kan ilk 5-7 gün içinde taze kan olarak kabul edilir. Kan alındıktan sonra ilk birkaç satte akyuvarlar, iki gün sonra trombositler tümüyle yokolur. Pıhtılaşma faktörleri de genellikle iki gün sonra önemli oranda azalmış olur.

Kan eskidikçe hücre parçalanması sonucu ortaya çıkan potasyum kanın potasyum seviyesini artırır. Bu durumda banka kanı içinde temel olarak yanlızca alyuvarları bulunduran bir kandır. Mümkünse her durumda taze kan verilmelidir. Ancak ciddi kan kayıplarında son kullanma tarihi geçmediği sürece banka kanı da gerekli miktarlarda verilebilir.

Bağışlanan kandan elde edilebilen ürünler

Bağış yoluyla elde edilen bir kan direkt olarak torbalandığında o kandan yanlızca bir kişi faydalanabilir. Halbuki gelişmiş yöntemler kullanılarak kanın elemanları ayrıştırıldığında bir ünite kandan daha fazla sayıda kişinin faydalanması sağlanır. Kanaması olan birine tam kan yerine yanlızca eritrosit suspansiyonu verildiğinde tam kandan geriye kalan diğer maddeler (lökositler, akyuvarlar, plazma) diğer ihtiyacı olanlarda kullanılabilir.

Tam kan:

Vericiden alınan bir ünite tam kan hiç bir ayırma işlemine tabi tutulmadan sitrat maddesi katılarak pıhtılaşması önlenir. Yaklaşık 400-450 mililitredir. Hematokrit değeri %35-40 civarındadır. Buzdolabında (+) 4 derecede 21 gün dayanır. Verildiğinde hastanın hematokrit değerini %3 artırır.

Buzdolabından çıkarılan kan ısındıktan sonra kullanılmazsa atılır, tekrar buzdolabına konmaz.

Eritrosit (alyuvar)suspansiyonu:

Plazması azaltılmış yoğun bir kandır. Eritrositleri yoğunlaştırılmış olduğundan hematokrit %65-70 civarındadır. Özellikle dolaşım yüklenme riski olan hastalar başta olmak üzere mümkün olan her durumda eritrosit süspansiyonu kullanılır. Verilen hastanın hematokrit değerini %3 artırır. Buzdolabında (+)4 derecede 3-5 hafta dayanır. Ek olarak yıkanma işlemine tabi tutulursa 12 saat içinde kullanılmalıdır.

Lökosit (akyuvar) suspansiyonu:

Bağışlanan kandan lökositler ayrılarak elde edilir. Nötropeni (kanda akyuvar düşüklüğü) sonucu gelişen enfeksiyonların önlenmesinde ya da tedavisinde kullanılır. 12 saat içinde kullanılmalıdır.

Trombosit suspansiyonu:

Bağışlanan kandan yanlızca trombositlerin ayrılmasıyla elde edilir. Çeşitli nedenlerle trombosit sayısı düşmüş olan hastalarda kanamanın önlenmesi ya da tedavisi için kullanılır. Bir ünitesi trombosit sayısını 5-10 bin artırır. Bir ünite tam kandan (yani bir vericiden) özel yöntemlerle 8-10 ünite trombosit suspansiyonu elde edilebilmektedir. Ağır trombositopenilerde (trombosit sayısı düşüklüğü) etkili olabilmesi için arka arkaya altı üniteye kadar vermek gerekir. Elde edilen suspansiyonlar oda ısısında saklanır ve üç gün içinde kullanılır. Buzdolabında saklanırsa trombositler kısa zamanda parçalanır.

İnsan albümini:

Çok sayıda kan bağışlayıcısı kanından elde edilen albüminin birleştirilmesiyle elde edilir. Çeşitli nedenlerle kan albümin değerleri düşmüş olan insanlarda kullanılır. Çok fazla sayıda bağışlayıcıdan elde edildiği için enfeksiyon riski diğerlerine göre yüksek bir üründür.

Taze dondurulmuş plazma:

Bağışlanan kandan plazmanın (kanın sıvı kısmının) ayrılmasıyla elde edilir. Pıhtılaşma faktörlerinin harcandığı yaygın damariçi pıhtılaşması (DIC) gibi ölümcül durumların tedavisinde hayat kurtarıcıdır. Elde edildikten sonra buzdolabında (-)30 derecede saklanır.

Pıhtılaşma faktörleri:

Bağışlanan kanın plazmasında pıhtılaşma faktörleri de teker teker ya da gruplar halinde ayrıştırılarak eksiği olan kişilere verilebilir (fibrinojen, kriyopresipitat, antihemofilik faktör gibi).

Gama globulinler (nonspesifik ve spesifik immunglobulinler):

Kanın serumunda (proteinlerin de bulunduğu sıvı kısım) kişinin savunma sisteminin ürettiği antikorlar yeralır. Bunlar ayrıştırılıp çeşitli vericilerden elde edilenler biraraya getirildiğinde çeşitli hastalıkların önlenmesinde ya da tedavisinde oldukça etkili olabilir (Hepatit B serumu, tetanoz serumu gibi). Bu sayede elde edilen bağışıklığa pasif bağışıklık adı verilir. Pasif bağışıklık hastanın vücudu bağışıklığı kendisi aktif olarak sağlayamadığı durumlarda ya da hızlı bir şekilde bağışıklık sağlanması gerektiğinde (hepatit B’li olduğu bilinen birisiyle temas durumunda olduğu gibi) kullanılır.

Kan naklinin uygulanma kuralları

Kan nakli enfeksiyon, hemoliz reaksiyonu ve allerjik reaksiyonlar gibi ciddi riskleri olabilen bir durumdur. Bu yüzden gerçekten gerekli olan durumlarda ve yeterince kullanılır.

Kan grupları hakkında genel bilgiler

İnsanların kan grupları A ve B adı verilen iki farklı yapıtaşının varlığı ya da yokluğuna ve Rh faktörü adı verilen bir kan grubu faktörünün varlığı ya da yokluğuna göre belirlenir. Bir insanın alyuvar hücre yüzeylerinde yanlızca A ya da B yapıtaşlarından biri ya da A ve B yapıtaşlarının ikisi beraber bulunabilir, veya bu yapıtaşlarından hiç biri bulunmayabilir. Bu olasılıklardan herbiri için Rh faktörünün varlığı ya da yokluğu söz konusu olabilir.

Bu durumda insanlarda A Rh(+) (Rh faktörü var anlamında); A Rh(-) (Rh faktörü yok anlamında); B Rh(+); B Rh (-); AB Rh(+); AB Rh(-); 0 Rh(+) ve 0 Rh(-) olmak üzere sekiz ayrı kan grubundan biri bulunur.

A-B-0 ve Rh yapıtaşları dışında alyuvar yüzeyinde klinik açıdan çok fazla önem taşımayan ve kan grubu belirtilmesinde kullanılmayan bazı alt gruplar da bulunmaktadır.

Bireyin kan grubu anne ve babasından kalıtımla aldığı özellikler sonucu belirlenir. %45 insanda 0 grubu, %40 insanda A grubu, %10 insanda B grubu; %5 insanda da AB grubu bulunur. %85 insan Rh(+) kan grubuna sahiptir. Bu nedenle AB Rh(-) ve B Rh (-) kan grupları en az bulunan kan gruplarıdır.

Bir insanın kendi dokusunun bir parçası olmayan her madde ve transplantasyonla vücuda yerleştirilen her organ yabancı bir madde olarak işlem görür. Bu yabancı maddelere antijen (kendi genetik yapısına uymayan anlamında) adı verilir. Bu antijenler girdiği bedenin savunma sistemini harekete geçirir. Antijenler kan grubu yapıtaşları dışında bakteriler, virüsler, protozoalar gibi maddeler ve böbrek, karaciğer ya da kalp gibi nakledilen organlar olabilir.

Savunma sistemi kendisine yabancı olan bir maddeyle karşılaştığında o maddeyi yok etmek amacıyla harekete geçer ve o maddeyi tanıyabilen antikor (yabancı cisme karşı üretilen “cisim” anlamında) adlı kimyasal maddeler üretir. Antikor antijeniyle anahtar-kilit ilişkisi içindedir ve antijeni gördüğü yerde bağlanarak parçalamaya ve sistemden uzaklaştırmaya çalışır.

A grubu kanın alyuvar yüzeyinde yanlız A antijeni, B grubu kanın alyuvar yüzeyinde yanlız B antijeni, AB grubu kanın alyuvar yüzeyinde hem A hem de B antijeni bulunur. 0 grubu kanın alyuvar yüzeyinde antijen bulunmaz. Rh(+) kanda alyuvar yüzeyinde Rh (ya da D) antijeni bulunur.

A grubu kanın serumunda B antijenine karşı antikor, B grubu kanın serumunda A grubuna karşı antikor, 0 grubu kanın serumunda ise hem A hem de B antijenine karşı antikor doğal olarak hazır bulunur. AB grubu kanın serumunda ise ne A ne de B antijenine karşı antikor bulunmaz. Rh(-) olan bir kanın serumunda ise Rh antijenine karşı antikor ya hazır bulunur ya da ilk karşılaşmada hızla üretilir (Rh uygunsuzluğu olan bir evlilikte Rh(-) anne adayının Rh(+) bebeğinin alyuvarlarının Rh antijenlerine karşı antikor üretmesi bunun en güzel örneğidir.

Bir kişiye uygun olmayan gruptan kan nakli yapıldığında nakil yapılan kişinin serumunda bulunan antikorlar verilen kandaki kan grubu antijenlerini tanıyarak antijenin bulunduğu alyuvarları parçalamaya başlarlar. Hemolitik reaksiyon (alyuvarların parçalanması) adı verilen bu olay hayatı tehdid eden bir durumdur. Bu nedenle kan nakli ancak uygun kann grubuyla yapılmalıdır.

En ideali kan transfuzyonunun A-B-0 ve Rh grubu aynı olan kan grubuyla yapılmasıdır.

Aynı gruptan kan bulunamadığında aşağıdaki şemaya uyularak kan nakli yapılır:

Rh(+) kan grubuna sahip bir kişi alyuvar yüzeyinde Rh antijeni içerir, ancak serumunda Rh antijenine karşı antikor içermez. Bu yüzden gerekli durumlarda Rh(-) kan grubundan kan alabilir.

Rh(-) kan grubuna sahip bir kişi ise alyuvar yüzeyinde Rh antijeni içermez, ancak serumunda Rh antijenine karşı antikor içerir, ya da ilk karşılaşma sonrasında bu antikorları hızla üretmeye başlar. Bu yüzden ancak Rh(-) kan grubuna sahip biri, Rh(-) bir gruptan kan alabilir.

0 kan grubuna sahip bir kişi alyuvar yüzeyinde hiç antijen bulunmadığı için her gruba kan verebilir. Ancak serumunda hem A hem de B’ye karşı antikor bulundurduğundan kendi grubudışında kalan kan gruplarından kan alamaz.

AB kan grubuna sahip bir kişinin alyuvar yüzeyinde hem A hem de B antijeni bulunur. Bu yüzden kendisi dışındaki hiçbir gruba kan veremez. Ancak serumunda A ya da B’ye karşı antikor içermediğinden her gruptan kan alabilir.

A kan grubuna sahip bir kişi alyuvar yüzeyinde A antijeni içerir. Bu yüzden B grubuna ve 0 grubuna kan veremez. Serumunda B’ye karşı antikor bulundurduğundan B’den ve AB’den kan alamaz.

B kan grubuna sahip bir kişi alyuvar yüzeyinde B antijeni içerir. Bu yüzden A grubuna ve 0 grubuna kan veremez. serumunda A’ya karşı antikor bulundurduğundan A’dan ve AB’den kan alamaz.

Bu bilgiler ışığında 0Rh(-) kanın kendisi dışında hiç bir gruptan kan alamadığını ve AB Rh(+) kan grubuna sahip bir kişinin gerekli durumlarda her gruptan kan alabildiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle 0 Rh(-) kan grubu “genel verici”, AB Rh(-) grubu da “genel alıcı” olarak tanımlanır.

Acil kan nakli yapılması gereken birine ne kendi kan grubundan ne de alabileceği gruptan kan bulunamadığı durumlarda 0Rh(-) kan verilebilir. 0 Rh(-) genel verici olduğundan grubu kesin olarak 0Rh(-) olarak tayin edilmiş bir kan çok acil durumlarda diğer kişinin kan grubunu tayine gerek kalmaksızın verilebilir.

Uygun kan bulunana kadar kanaması olan hastaya sıvı tedavisine devam edilir. Sıvı tedavisinde kanın sıvı kısmının damar içinde kalmasına ve böylece damar sisteminde basıncın düşmesine engel olmak amacıyla plazma genişletici olarak adlandırılan maddelerden faydalanılır. Bu maddeler sentetik olarak üretilen ve molekül ağırlıkları nedeniyle kanın içindeki sıvıyı kendilerine çekerek damar içi sıvı volümünü sabit tutmaya yarayan maddelerdir.

Kan nakli yapılmadan önce yapılan uygunluk testi

Kan ihtiyacı olan bir insana uygun gruptan kan bulunduğunda kanı vermeye başlamadan önce verilecek kandan alınan numuneyle nakil yapılacak kişiden alınan kan numunesi birleştirilir. Mikroskop altında yapılan incelemede gruplar birbirine uymuyorsa antikorların alyuvarlara bağlanması sonucu kümeleşmeler meydana gelir. Bu durumda muhtemelen ya nakil edilecek kişinin ya da nakil yapılacak kanın grubu yanlış belirlenmiştir.

Çok nadiren gruplar uygun olmasına karşın bir altgrup uyuşmazlığı söz konusu olabilir.

Yukarıda bahsedilen bu teste cross-matching (çapraz karşılaştırma) adı verilir. Bu testte kümeleşme görülmesi kan hastaya nakledildiğinde hastanın damarı içinde de aynı olayın meydana geleceğini gösterir. Böyle bir durumda o kan kesinlikle hastaya verilmez. Çapraz karşılaştırma yapmadan kan naklinin yapılabileceği tek durum genel verici olan 0Rh(-) kan ile yapılan nakildir.

Kan nakli esnasında ya da sonrasında ortaya çıkabilen istenmeyen durumlar

Erken dönemde ortaya çıkan durumlar

Hemolitik reaksiyon (nakledilen kanın alyuvarlarının parçalanması)

Kan nakli esnasında ortaya çıkan en tehlikeli durumdur. Kişiye uygun olmayan kan grubundan kan verilmesine bağlı olarak kan naklinin ilk 30 dakikasında ortaya çıkar. Bazı durumlarda tarihi geçmiş kanın verilmesi de hemolitik reaksiyona yolaçabilir.

Özellikle A-B-0 grup uyumsuzluğunda belirtiler daha şiddetli olur. Kanı alan kişinin serumunda bulunan antikorlar verilen kanın alyuvarlarının yıkılmasına neden olur. Kanın verildiği toplardamar boyunca sıcaklık artışı ve ağrı, terleme, çarpıntı ve taşikardi (nabız hızlanması), hipotansiyon (tansiyon düşüklüğü), bel ağrısı, kanamaya eğilim sık görülen belirtilerdir. Uygun müdahale ve tedavi yapılmadığında şok ve ölüm görülebilir. Hemoliz sonucu ortaya çıkan hemoglobin (alyuvarların en önemli yapıtaşı) idrarda çıkar, parçalanma sonucu ortaya çıkan bilirubin de sarılık görülmesine neden olur. İleri durumlarda ilk önlemler başarılı olsa bile geçici böbrek yetmezliği gelişebilir. Böbrek yetmezliğinin parçalanan alyuvarlardan açığa çıkan maddelerin böbrek damarlarında yarattığı bozukluktan kaynaklandığı düşünülmektedir.

Bazı durumlarda hemoliz kan naklinden 2-14 gün sonra ortaya çıkabilir. Hemen ortaya çıkan hemolitik reaksiyona göre daha selim seyreder. Hafif sarılık ve idrarda hemoglobin saptanması dışında bulgu vermeyebilir.

Hemolitik reaksiyon saptandığı anda hemen transfuzyona sonverilir ve aynı damardan serum verilmeye başlanır. Çapraz karşılaştırma tekrarlanır, kan grupları tekrar belirlenir. İlk idrarda hemoglobin görülmesiyle tanı konur ve uygun tedaviye başlanır. Şoku önlemeye ve böbrekleri korumaya yönelik olarak sıvı tedavisi, kortizon ve diüretik (idrar söktürücü) ilaçlardan faydalanılır. Bazı durumlarda dializ gerekebilir.

Febril reaksiyonlar (ateş yükselmesi)

Kan naklinde %3-4 oranında rastlanır. Alıcıda verilen kanın trombosit ve lökositlerine (akyuvarlar) karşı antikor bulunmasına bağlı meydana gelir. Antikorlar bu hücreleri parçaladığında açığa çıkan pirojen (ateş yükseltici) maddeler nedeniyle vücut ısısı yükselir.

Bazı durumlarda steril olmayan kanda bulunan bakterilerden açığa çıkan pirojen maddeler de ateş yükselmesine neden olabilir.

Febril reaksiyon kan verilmesinden sonraki 1-3 saatte ortaya çıkar. Titreme, ateş, başağrısı ve kusma gözlenir. Bakterilere bağlı değilse 1-2 saat içinde kendiliğinden düzelir.

Febril reaksiyon ortaya çıktığında kan nakil hızı yavaşlatılır. Soğuk uygulama ile ateş düşürülemezse ateş düşürücüler ve antihistaminik ilaçlar (allerji tedavisinde kullanılan ilaçlar) verilir.

Dolaşım yüklenmesi

Verilen kan miktarının gereğinden fazla olması ya da kısa zamanda hızla kan verilmesi durumunda özellikle kalp ve dolaşım hastalığı bulunanlarda, yaşlılarda ve çocuklarda dolaşım yüklenmesi ortaya çıkabilir. Bu durumda kalbin yükü çok fazla arttığından sol kalp yetmezliği ve akciğer ödemi meydana gelebilir.

Gebeler nispeten daha genç olduklarından ve kan volümü fizyolojik olarak zaten artmış olduğundan gebelikte bu durumla nadiren karşılaşılır.

Dolaşım yüklenmesi riski bulunanlarda tam kan yerine eritrosit suspansiyonu verilmesi dolaşım yüklenmesi riskini belirgin şekilde azaltır.

Gram negatif sepsis

Verilen kanda yüksek miktarlarda gram(-) bakteri ve bunların ürettiği toksinlerin bulunması sonucu meydana gelen nadir bir durumdur. Ölüme neden olabilir.

Kan nakliyle birlikte kana geçen bakteri miktarı çok fazlaysa yarım saat sonra ateş, titreme, kusma, bazen kanlı diyare ve septik şok gelişebilir. Endotoksinlerin yaptığı yaygın damariçi pıhtılaşma (DIC) nedeniyle kanamalar meydana gelebilir. Hastalarda genellikle ilk 6 saatte ölüm olur.

Gram(-) sepsisin hemolitik reaksiyonla ayırıcı tanısı yapılmalıdır. Tedavide sıvı, antibiotik ve kortizon verilir.

Kan gram(-) bakteriler için çok uygun bir besiyeridir. Üremeyi engellemek için kan buzdolabından çıkartılınca fazla beklenmeden nakledilmelidir.

Allerjik ve anafilaktik reaksiyonlar

Kan naklinde %1 oranında görülürler. Belirtiler hemen ortaya çıkar. Ürtiker (ciltte kaşıntılı kabarıklıklar), kaşıntı, anjionörotik ödem, larinks (gırtlak) ödemi ve astım şeklinde gözlenebilir.

Nadiren anafilaksi (allerjinin en ağır ve ölümcül şekli) gelişir. Ürtiker ve kaşıntı en sık görülen belirtilerdir.

Bu reaksiyonlar atopik (allerjik bünyeye sahip) kişilerde daha sıktır.

Hemen transfuzyon kesilerek antihistaminik ve kortizon tedavisi yapılır.

Anafilaksi çok nadirdir. Bu durumda ek olarak dolaşım sistemi de iflas

ettiğinden tedavide ek olarak adrenalin de kullanılır.

Hipotermi (vücut ısısının düşmesi)

Buzdolabından yeni çıkmış kanın ısıtılmadan hızla verilmesi esnasında ortaya çıkan bir durumdur. Vücut ısısının düşmesine ve ileri durumlarda kalbin durmasına neden olabilir.

Hava embolisi

Genellikle hızlı yapılan transfuzyonda meydana gelir. Kanın verildiği setten hastanın damarına belli bir miktarın üzerinde hava verilmesine bağlıdır. Ani nefes darlığı, siyanoz (vücutta morarma) ve senkop (bayılma) gibi belirtilerde hava embolisinden şüphelenilir. Verilen havanın akciğer atardamarına geçmesini engellemek için hasta başaşağı sol yanına yatırılır. Ender görülen bir durumdur.

Banka kanının fazlaca verilmesinde karşılaşılan durumlar

Banka kanında hücre parçalanmasına bağlı olarak başta trombosit ve lökositler oldukça azalmıştır. Hücre parçalanması kanda potasyum artışına ve kanın pH derecesinin asitleşmesine yolaçar. Bu durumda özellikle kalp üzerinde çok ciddi yanetkiler ortaya çıkabilir. Ayrıca banka kanının muhafazasında kullanılan sitrat adlı madde alıcı kanının kalsiyumunun düşmesine, bu da ileri durumlarda hipotansiyon (tansiyon düşüklüğü) ve kalp iletim sisteminde bozuklukların ortaya çıkmasına neden olabilir.

Masif (yoğun) transfuzyonun tehlikeleri

24 saat içinde 5 litre ve daha fazla kan verilmesi durumunda masif transfuzyondan bahsedilir. Genellikle banka kanı kullanılmak zorunda kalındığından istenmeyen durumlar ortaya çıkabilir. Pıhtılaşma faktörleri olmayan ve trombositleri azalmış olan banka kanı nakledildiğinde kanamaya eğilim artar. Ayrıca beklemiş kanda hiperpotasemi ve pH değerinin asit olması istenmeyen durumların ortaya çıkmasına neden olur.

Banka kanının hazırlanmasında kullanılan sitrat kan kalsiyumunu bağladığında da çeşitli tehlikeler ortaya çıkar.

Fazla miktarda kan verilmesi durumunda eritrosit suspansiyonu ve beraberinde taze dondurulmuş plazma verilmesi bu riskleri azaltabilir

Geç dönemde ortaya çıkan durumlar

Trombofilebit

Kan nakli için kullanılan damarın iltihaplanmasıdır. Metal iğneler kullanıldığında ve nakil için kullanılan damar 12 saatte bir değiştirildiğinde bu risk ortadan kalkar.

Enfeksiyon geçişi

Başta Hepatit B, Hepatit C ve HIV (AIDS etkeni) olmak üzere sifiliz (frengi), malarya (sıtma) ve kanla bulaşan birçok etken kan nakli esnasında verilen kandan alıcıya bulaşabilir.

Kan naklinde Hepatit C bulaşma riski %3-%5, HIV bulaşma riski ise 1/50000-1/100.000 arasındadır.

Nakil esnasında bu enfeksiyon etkenlerinin geçişini önlemek amacıyla yapılan ileri incelemeler nakledilecek kandaki enfeksiyon etkenini bazen saptayamayabilir. Bunun en iyi örneği kan bağışında bulunan kişinin bağıştan hemen önce AIDS etkenini kapmış olmasıdır. Yapılan test HIV’e karşı kişinin vücudunda oluşan antikoru saptayan bir test olduğundan bağışı yapan kişinin vücudunda HIV olmasına rağmen henüz antikor oluşmadan yapılan inceleme virüs varlığını saptayamamaktadır.

Görüldüğü gibi kan nakli oldukça fazla sayıda ve bazen ölümcül olabilen yanetkileri olan bir uygulamadır. Bu yüzden kan naklinin yanlızca gerekli durumlarda uygulanması çok önemlidir.


 

Gebeliğin hangi haftasında meydana gelirse gelsin vajinal kanama mutlaka doktor değerlendirmesi gerektiren bir durumdur. Kanamanın çok hafif olması ya da bir süre sonra kendiliğinden kesilmesi doktor kontrolünden vazgeçmek için bir neden teşkil etmemelidir.

GİRİŞ

Gebelikte ortaya çıkan kanamanın nedeni basit bir serviks enfeksiyonu olabileceği gibi, ablatio placenta ya da placenta previa gibi anne adayı ve bebek açısından hayati tehlike taşıyan bir durum olabilir.

Gebeliğin ilk yarısında meydana gelen kanamalarda düşük tehdidi veya düşük, dış gebelik veya mol gebeliği söz konusu olabilir. Serviks lezyonları (enfeksiyonlar, erozyon (yara), CIN (servikste kanser öncüsü lezyonlar) gibi durumlar) özellikle cinsel ilişki sonrasında tahrişe bağlı olarak kanamaya neden olurlar.

Bazı durumlarda idrar yollarından gelen bir kanama ya da hemoroid (basur) nedeniyle oluşan bir rektal kanama (makattan gelen kanama) anne adayı tarafından vajinal kanama sanılabilir.

Gebeliğin birinci yarısında ortaya çıkan kanamaların değerlendirilmesinde ve tedavisinde fetus henüz yaşama sınırına ulaşmadığından tedavinin tek odağı anne adayının hayatının korunmasıdır. Gebeliğin ikinci yarısında ve özellikle de 28. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan kanamaların değerlendirilmesi ve tedavisinde ise anne adayının hayatının korunması birinci planda olmakla beraber, fetusun sağlık durumu da yeni bir odak noktası teşkil eder.

Gebeliğin birinci yarısında meydana gelen kanamalar

Düşük tehdidi ve düşük

Gebeliğin özellikle ilk 12 haftası düşüklerin en sık görüldüğü dönemdir. Ağrıyla birlikte ya da tek başına olan bir kanama özellikle parça düşürme sözkonusuysa düşük habercisidir. Yapılan muayene ve ultrasonda bebek canlı ve serviks kapalı ise düşük tehdidi’nden bahsedilir. Düşük tehdidi düşük olup olmayacağının belirsiz olduğunu ifade etmek için kullanılan bir terimdir.

Dış gebelik

Gebelik ürününün uterus dışında bir yerde yerleşmesi durumunda dış gebelik’ten bahsedilir. Dış gebelik en sık tüplerde yerleşir. Gebeliğin yerleştiği bölge bebeğin büyümesiyle birlikte gerilmeye başlar. Özellikle tüpler gerilmeye çok dayanıklı olmayan yapılar olduklarından bir süre sonra yırtılırlar ve hem karıniçine hem de vajinadan dışarıya kanama başlar. Bilinen bir gebelikle ya da adet gecikmesiyle beraber şiddetli ağrı, kansızlık belirtileri (bayılma, solukluk, halsizlik) ve vajinal kanama durumlarında dış gebelik söz konusu olabilir.[Konuyla ilgili ayrıntı]

Mol gebeliği

Anormal bir gebelik şekli olan mol gebeliğinde uterus içi üzüm salkımı benzeri yapılarla doludur. Genellikle erken dönemlerden itibaren vajinal kanama gözlenir. Kanama ve beraberinde üzüm tanesi gibi parçalar düşürülmesi mol gebeliğini akla getirir.[Konuyla ilgili ayrıntı]

Serviks problemleri

Serviks bazı enfeksiyonlar, kanser öncüsü lezyonlar ya da erozyon (”yara”) gibi olaylara bağlı olarak çok hassas bir dokuya dönüşebilir. Bu durumlarda özellikle cinsel ilişki sonrası ve nadiren kendiliğinden kanama ortaya çıkabilir.

Gebeliğin hangi döneminde olursa olsun kanama ortaya çıktığında mutlaka spekulum muayenesi ile serviksin değerlendirilmesi büyük önem taşır. Spekulum muayenesinin kendisinin düşüğe ya da erken doğuma neden olduğuna dair bir bilimsel veri yoktur.

İdrar yolu problemleri

İdrar yolu enfeksiyonları, idrar yollarında taş, polip gibi oluşumlar, böbrek kisti gibi durumlar idrarla birlikte kanama gelmesine neden olabilir. Bu kanama anne adayı tarafından vajinadan geliyor sanılabilir.

Rektal kanama (kalınbarsaklardan gelen kanama)

Hemoroid (basur) gebelerde sıklıkla rastlanan bir durumdur. Ağrı yanında kanama belirtisi yaptığında anne adayı kanın vajinadan geldiğini sanabilir.

Anestezi uzun yıllar, ihmal edilmiş ve gerekli ilginin esirgenmiş olduğu bir dal olmuştur. Son yıllarda, özellikle anestezideki sağlık teknolojisi gelişmeleri, ister istemez ilginin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Ayrıca, sağlık hizmetini talep edenlerin bilinçlenmesi anestezinin artık dikkatten kaçmamasını sağlamıştır.

Günümüzde anestezi, branşlaşmaların olduğu, son derece yüksek teknolojiye sahip cihazlarla çalışan, oldukça kapsamlı bir bilim dalı durumundadır.

Konu en değerli varlıklarımız, çocuklar olduğunda anestezinin önemi farklılık kazanmaktadır. Çocuklara her hangi bir cerrahi girişim öngörüldüğünde, aile öncelikle anestezinin neden olabileceği olası komplikasyonlar nedeniyle gerilim içinde olmaktadır. Bu gerilimin giderilmesinde, anestezistin operasyon öncesinde aileyle görüşmesinin büyük önemi vardır. Bu görüşme/tanışma sırasında yeterli güven ortamı oluşmalıdır.

Anestezide ciddi komplikasyonların oluşması olasılığı ancak 1/1.000.000-milyonda bir- düzeyindedir. Ancak doğaldır ki, bu oranlar gerekli teknolojiye sahip uzmanlaşmış ekiplerle olasıdır.

Aileyle gerekli iletişim kurulduktan sonra, aileyle birlikte hareket ederek çocuğun yaşamakta olduğu gerilim giderilmeye çalışılmalıdır.

Her türlü sorununda yanında anne ve babası olan çocuk hiç tanımadığı, değişik kıyafetler giyen birisiyle tanışmaktadır. Bu kişi kendisine dokunan ve bir takım girişimler yapmaya çalışan biridir. Doğal olarak, bu kişiden ve alışık olmadığı hastane ortamından rahatsız olmakta ve acı vereceğini düşündüğü girişimlerden endişe duymaktadır. Bunun sonucunda, çocuk belirgin ankisiyete içine girmektedir. Bu aşamada anestezist ile çocuk arasında kurulacak ilişki son derece önemlidir. Operasyon öncesinde görüşme odasında dizlerinin üzerine çökmüş, elinden geldiğince çocuğa yakın ve sıcak olmaya çalışan bir anestezist bunu sağlamada daha şanslı olacaktır.

Cerrahi girişimin uygulanacağı çocuk belki de ilk defa anne ve babasından ayrılacak ve hiç tanımadığı insanlarla bilmediği bir ortama gidecektir. Bunun sonucunda, yaşadığı gerilimi tolere edemeyen ve/veya etmesine yardımcı olunmayan çocuk ajite olacaktır. Böylesi bir ortamda anne ve babanın gerilimi misliyle artacaktır.

Anestezist, yüklendiği görevin bir parçası olarak operasyon öncesi görüşme sırasında psikolojik yaklaşımla çocuk ve ailesini yatıştırırken, bir takım ilaçları da kullanması da gerekecektir. Olumsuz bir tavır içinde olan çocuk, büyük bir olasılıkla bu ilacı almaya direnç gösterecektir. Bu sakinleştirici ilaçlar;

  • ağızdan,
  • kalçadan,
  • burundan,
  • makattan verilebilir.

Sakinleştirici ilaçları almış olan çocuk, ilacın etkisinin başlaması sürecinde anne ve babasıyla yalnız kalacaktır. Bu dönemde anne ve baba dikkatli olmalıdır. Çocuk mümkün olduğunca yatakta tutulmalıdır. Çünkü, sakinleştirici uygulanmış çocuklar hareketlerini kontrol edemezler. Bu durum, çocuk kontrolsüz bırakıldığında bir takım zararların gelişmesine neden olabilecektir.

Sakinleşmiş olan çocuk artık anestezi ve cerrahi ekiple birlikte ameliyat salonundadır.

Yiyecek ve içeceklerle aldığımız kafein kana karışır ve alınan oranda anne sütüne geçer. Günlük alınan miktar 400 mg düzeyini aşarsa, bebekte belirtiler ortaya çıkmaya başlar. Bu da, 4 fincan kahveden alınan kafein miktarıdır. Doğrusu, emzirme döneminde olabildiğince az, hatta hiç kafein almamaktır. Günde 1-2 fincanı aşmadan alınacak kafeinsiz kahve, açık çay yada kola, sizi ve bebeğinizi etkilemeyebilir, yine de, kafein etkisini azaltmanın yolu, 7-8 bardak fazladan su içmektir ki, bu öneri, emziren emzirmeyen, kafein alan almayan herkes için yararlıdır. Kafein, sizde ve bebeğinizde, gerginlik, huzursuzluk, uykusuzluk yapar. Günlük kafein alımını azaltmanın yolu, hangi gıdada ne kadar kafein olduğunu bilmekten geçer.

Aşağıdaki tabloyu, bu gözle incelemenizi öneririz:
Kahve -Filtre
1 fincan
350 mg

Espresso
Tek
100 mg

Cappuccino
Tek
100 mg

Nescafe vb
1 fincan
57 mg

Kafeinsiz kahve
1 fincan
5 mg

Demlenmiş çay
1 bardak
20 - 110 mg

Ice tea
Büyük fincan
70 mg

Poşet çay
1 fincan
30 mg

Cola
1 kutu
30 -56 mg

Diet cola
1 kutu
38 - 45 mg

54 mg

Sprite ve 7-Up
1 kutu
0 mg

Çikolata
50gr
10 - 50 mg

Kakao
250 ml fincan
4 mg

Ağrı kesiciler
1
30 mg ve üzeri

Genetik bir değerlendirme aile planlaması, özellikle daha önce doğuştan kusurlu bir çocukları olan veya aile geçmişlerinde konjenital bir kusur ya da genetik bir hastalık bulunan çiftler için çok yararlıdır. Bu durumdaki çiftler genellikle, bebekleri olup olmayacakları konusunda kuşkuludurlar. Bazen çiftin aile anamnezlerinde doğum kusurları bulunmaz ama biri ya da her ikisinin yaşının nispeten ilerlemiş olması nedeniyle doğmamış bebeklerin-de söz konusu olabilecek kusurların belirlenmesi için mevcut olan diyagrostik testler hakkında bilgi sahibi olmayı isteyebilmektedirler. Doğmamış bebeklerdeki ola-sı kusurların belirlenmesi, bazı genetik bozuklukların düzeltilme olanağı bulunduğundan dolayı önem taşır.

Genetik bir değerlendirme ile amaçlanan ilk hedef doğru bir teşhistir. Bir aile anamnezi alınacaktır, ilk adım aileyi genetik veya kalıtsal bozukluklar uzmanına getiren kişi olan hastaya ilişkin bilgilerin alınmasıdır. Bu uzmana bir tıp genetikçisi denilmektedir. Ayrıca, aileyi getiren, kişinin tüm birinci ve ikinci dereceden akrabalarına (yani büyükanne ve babaları, teyze ve halaları, amca ve dayıları, kuzenleri, ana babası, kardeşleri ve çocukları) ilişkin bilgiler de toplanır. Bu bilgiler ad, soyad, kızlık soyadı doğum tarihi veya o anki yaş, ölüm yaşı, ölüm nedeni ve maruz kalınan hastalık ya da kusurların ad veya tanımlarını içerir.İkinci adım, ailede her-hangi bir hastalık ya da kusurun bulunup bulunmadığını araştırmak amacıyla hazırlanan aşağıdaki gibi bir takım soruların sorulmasından oluşur.

1. Akrabalardan herhangi birinde benzer ya da aynı bir kişisel özellik var mıdır?

ists]–>2. Akrabalardan herhangi biri, aileyi uzmana getiren kişide bulunmayan ama aynı hastalığın bulunduğu bir kişi-de bulunduğu bilinen bir kişisel özelliğe sahip midir? Bu soruya verilecek yanıtlar, belirli bir hastalığın belirtilerine ilişkin tıp genetiğine uygun bilgiyi sağlar.

3. Akrabalardan herhangi biri, genetik olarak belirlenen bir kişisel özelliğe sahip midir? Bu sorunun amacı, özel kişinin etkilenip etkilenmediği bilinmese dahi ailede kalıtsal bir hastalığın ortaya çıkıp çıkmadığının belirlenmesidir.

4. Akrabalardan herhangi biri olağandışı bir hastalığa sahip midir, ya da herhangi bir akraba seyrek görülen bir nedenden ötürü ölmüş müdür? Bu soruların amacı, anamnezi vermekte olan kişi tarafından öyle olduğu kabul edilmese bile, genetik olarak belirlenebilecek bir durumun ortaya çıkarılmasıdır.

5. Arada kan bağı bulunan bazı akrabalar birbirleri ile evlenmiş midir?

6. Ailenin etnik kaynağı nedir? Belirti etnik kaynaklardan gelen kişilerde spesifik genetik hastalıklarının görülme şansı daha yüksek ola-bilmektedir, örneğin Afro-amerikan zencilerde orak hücreli anemi, Kuzey Avrupa kökenlilerde kistik fibrozit ve Aşkenaz Yahudilerinde Tay-Sachs hastalığı gibi.

1. Sperm alerjisi nedir? Spermin oluşturduğu immünolojik (bağışıklık sistemine özgü) problemlerin küçük bir bölümü sperm alerjisi olarak anılır. İçerdiği protein yapısındaki maddeler (antijenler) nedeniyle gerek sperm hücresi, gerekse içinde bulunduğu meni (seminal plazma) kadında alerjik reaksiyonlara yol açabilir. Bu tür immünolojik olaylar sadece kadında değil, erkekte de karşımıza çıkabilir. Erkek, kendi sperm hücresine karşı immünolojik yanıt oluşturabilir. Bu nedenle konuyu daha geniş anlamıyla yani sperm hücresi ve menideki antijenik özelliklerin bir çiftte oluşturduğu etkiler açısından ele almak gerekir.

2. Bu tür immünolojik olaylar hangi belirtilerle ortaya çıkar? DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »

Erkeklerin çoğu, sevişme sırasında, daha eşleri doyuma ulaşmadan, hatta yeterince heyecanlanmadan, kendilerinin hızla orgazm oldukları durumları yaşamışlardır. Sevişmenin daha başlangıcında meydana gelen böyle bir erkek orgazmına, erken boşalma denir. Erkeklerin cinsel sorunları arasında en yaygın olanı budur. Bazılarında boşalma, penis daha dölyoluna girmeden bile olabilir. Çoğundaysa, bir iki sürtünmenin ardından hemen orgazm gelir. Teknik anlamda, cinsel birleşme gerçekleşmiştir. Eğer erkeğin orgazmı, penis vajinanın içindeyken olmuşsa, erken boşalmaya rağmen kadın gebe kalacaktır.
Cinsel eylemin hangi aşamasında olursa olsun, boşalma erkeğe belli bir haz verir, zevkli bir gevşeme, rahatlama sağlar. Ama sevişme, heyecanlanma ve cinsel gerilim süresi ne kadar uzunsa, boşalma ve rahatlamayla gelen haz da o kadar büyük olur. Dolayısıyla, erken boşalmanın getireceği fiziksel ve duyusal haz, uzun süreli bir sevişmenin ardından gene orgazmın vereceği hazdan daha az olacaktır. Bunun da ötesinde, birşeyin daha başlamadan bitmesi anlamına gelen böyle bir durum, boşalmadan duyulan hazza mutlaka yetersizlik, başarısızlık ve kaygı duyguları karıştıracaktır. Eşini doyuramamış olmak da erkeğin bu başarısızlık ve kaygı duygularını şiddetlendirecektir.
DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »

SAYFA 1 12»