Dikkat: Kanama ile sonuçlanan her türlü yarayı -önemli veya önemsiz olduğuna bakmaksızın- mutlaka temizleyiniz. Zira tetanozu önlemenin birinci yolu budur. Eğer kanama faslı, sivri bir cismin batması sonunda meydana gelmiş ise; yarayı güzelce temizlemekle beraber tetanoz aşısı olmayı ihmal etmeyiniz.
Mikrop bulaşmasının belirtileri yaralanmadan hemen sonra görülmez. Mikropların gelişip çoğalması ve zehirli madde salgılaması zaman ister. Belirtiler, genellikle, iki ila yedi gün sonra ortaya çıkar. Bazı durumlarda -mikrobun cinsine bağlı olarak- daha geç ortaya çıkar.
YARANIN MİKROP ALDIĞI NASIL ANLAŞILIR?
* Yaralı bölge kızarır.
* Dokunduğunuz zaman acır.
* Yanma ve şişlik görülür.
* Bazan yaralı bölgeden yukarıya doğru (kol ve bacaklarda) kırmızı renkte çizgiler belirir.
* Koltuk altında veya kasıkta hassas şişler ortaya çıkar.
Bütün bu belirtiler, yaranın mikrop kaptığını ve mikropların vücuda yayıldığını gösteren kesin delillerdir.
Dikkat: Bulaşma (enfeksiyon) belirtilerini görünce yarayı sıkmayınız ve açmayınız; derhal bir doktora gidiniz.

İyi bir gebelik dönemi geçirmek için iyi bir plan yapmak gerekir. Gebe kalma planınızı hayata geçirirken size düşen bazı görevler var. Aşağıdaki yazıda gebe kalmayı planladığınız andan itibaren dikkat etmeniz gereken noktalar özetlendi:

İlk yapmanız gereken gebe kalmadan önce bir doktor kontrolünden geçmektir: bu kontrolün amacı gebelikte, doğumda ya da doğum sonrasında normaldışı durumların ortaya çıkma riskini artıracak “risk faktörlerinin” belirlenmesi ve gebe kalmadan önce tedavi gerektirenlerin tedavi edilmesi (kansızlık, enfeksiyon gibi), gebelik takibini değiştirebilecek özelliklerin belirlenerek gebelikte takip planının çizilmesidir (daha önceden düşük yapmış olmak, dış gebelik geçirmiş olmak, daha önceden ölüdoğum-erken doğum yapmış olmak gibi). Sürekli olarak kullanmak durumunda olduğunuz ilaçların gebeliğe göre tekrar düzenlenmesi de bu kontrolde ele alınacaktır.

Gebe kalmayı planladığınız andan itibaren sigarayı bırakmalı, sigara içilen ortamlardan uzak kalmalısınız.

Alkol kullanımını tümüyle bırakmalı ve eğer kullanıyorsanız uyuşturucu, sakinleştirici, uyarıcı ilaçlardan vazgeçmelisiniz.

Akne (sivilce) ilaçlarının bazıları (izotretinoin içerikli olanlar) erken gebelik döneminde kullanıldığında gelişmekte olan bebek için ileri derecede sakıncalı olabilir.

Ağrı kesici olarak mümkün olduğunca parasetamol içerikli ilaçları kullanmalısınız.

Düzenli beslenmeye hemen şimdi başlamalısınız.

Başka nedenlerle doktor kontrolüne gittiğiniz her durumda doktorunuzu gebe olabileceğiniz konusunda uyarmalısınız.

Evinizde kedi besliyorsanız ve toksoplazma tetkikleriniz bu hastalığı geçirmediğinizi gösteriyorsa kedinin bakımı esnasında kedinin dışkısıyla temas etmemeye özen göstermelisiniz. Yine ek bir önlem olarak toksoplazmadan korunmak için çiğ et tüketiminden vazgeçmelisiniz.

Sauna, tüplü dalma, bedeni aşırı zorlayıcı sporlar gebe kalmayı planlayanlar için uygun aktiviteler değildir.

Mesleki özellikler de gelişmekte olan bebeği etkileyebilir:
Kimyasal maddelerin üretildiği ve/veya açığa çıktığı iş kollarında çalışanlar (boya sanayi gibi) muhtemel riskler için kurum doktorlarına başvurmalı ve gerekirse çalıştıkları bölümü geçici olarak değiştirmelidirler.
İşyerinde radyasyona maruz kalanlar (radyoloji veya radyoterapi kliniklerinde çalışanlar, günboyu güvenlik kontrolü için “x-ray cihazı” adı verilen dedektörlerin yakınında çalışan güvenlik görevlileri gibi) gebeliği planladıkları andan itibaren durumu bağlı bulundukları yetkili kişiye iletmeleri ve kurum doktorunun önerisine göre radyasyon ortamından uzak durmalıdırlar.
Bilgisayar kullanan anne adaylarının bebeklerinde normaldışı bir durum ortaya çıkma riskinde bir artma saptanmış değildir. Dahası, bilgisayarlar iyonize edici özellikleri olan herhangi bir radyasyon yaymazlar. Yine de ekstra bir önlem olarak kendi bilgisayarınıza ve odanızdaki bilgisayarlara ekran filtresi taktırarak bilgisayarla çalışmaya devam edebilirsiniz.

Artık hamileliğin sonlarına yaklaşıyorsunuz kelimelerle anlatılamayacak duygular içindesiniz. Bir taraftan size anlatılanları düşünerek doğumdan korkuyor ve geciktirmek istiyorsunuz, bir taraftan da bebeğinizi bir an önce görebilmek için hemen doğum yapmak istiyorsunuz. Bunlar her hamile kadının yaşadığı çelişkilerdir ve doğum, olması gereken zamanda hiçbir mazeret kabul etmeden gerçekleşecektir.
BÜYÜK RANDEVUNUN TARİHİ

Doğumun tarihini kesin olarak belirlemek imkansızdır ancak yaklaşık olarak hesaplamak için iki yol vardır;

Son adetin ilk gününden itibaren 41 hafta sayılarak.

hamile kalma tarihine 9 takvim ayı ekleyerek.

Hesaplanan tarihten birkaç gün önce veya sonra olabileceği gibi uzayan hamilelik ya da erken doğum ihtimali de vardır. Tarih bu kadar belirsiz olduğuna göre şimdiden egzersizlerle vücudunuzu doğuma hazırlamanız, ihtiyacınız olacak malzemeleri almanız ve doğum yapacağınız hastaneyi seçmeniz gerekir.
YANIMIZA NELER ALALIM?

İhtiyacınız olan malzemeler doğum yapacağınız hastaneye göre değişir; Eğer özel bir hastanede doğum yapacaksanız ihtiyaçlarınızın çoğu hastane tarafından karşılanır, devlet hastanesi yada sosyal sigortalar kurumuna bağlı bir hastanede ihtiyaç listeniz epey kabarık olacaktır.

Gerekli olabilecek herşeyi belirtmekte fayda görüyorum. Hastaneyle görüştükten sonra ihtiyacınız olmayanları listeden çıkarabilirsiniz.
SİZİN İHTİYAÇLARINIZ

3 adet gecelik.Pijamayı tavsiye etmiyorum çünkü kanamanız olacak, sık sık ped değiştirmeniz gerekeceğinden gecelik daha uygundur.Emzirmek için önden düğmeli olanları tercih edin, piyasada lohusa geceliği olarak özel gecelikler de mevcuttur bunlardan da alabilirsiniz.

çeşitli boy ve kalınlıklarda ped.

Emzirme sütyeni(Piyasada bu adla pek çok çeşit bulabilirsiniz.)

Göğüs uçlarını korumak için göğüs pedi.( Eczane ve büyük marketlerde bulabilirsiniz.)

Sabahlık.( havalar çok sıcak olsa bile birtane yanınızda bulundurun)

Terlik

Tarak, saç fırçası, diş macunu ve fırçası, sabun, şampuan, lif, kolonya veya deodorant, nemlendici kreminiz ve el kreminiz.

El havlusu veya kağıt havlu, kağıt peçete, tuvalet kağıdı.

Yatak çarşafı, yastık kılıfı, pike, nevresim ( battaniye her hastanede mevcuttur ancak kokulara karşı hassas iseniz battaniyeyi nevresimin içine koyarak kullanabilirsiniz.)

İçme suyu, tek kullanımlık plastik bardaklar.

Evlenme cüzdanınız ve kimliğiniz.

BEBEĞİNİZİN İHTİYAÇLARI

İç zıbın.

Dış zıbın

Patikli pantalon

Çorap ve patik

Başlık

Battaniye

Eldiven

Mini boy bebek bezi

Popo temizleme mendili

Pişik kremi

biberon

Emzik

Yumuşak kumaştan yapılmış mendiller.

  Vücudumuzdaki tüm organlar, sağlıklı bir şekilde işlevlerini yapabilmek için kana, yani kanın taşıdığı oksijen ve besin maddelerine ihtiyaç gösterir. Kanı tüm organlara düzenli bir şekilde pompalayan da kalbimizdir. Emme-basma tulumba gibi düşünebilecegimiz kalp, organlardan gelen oksijeni azaltıp, kirlenmiş kanı toplayarak akciğerlere gönderir. Akciğerlerde temizlenip oksijenle beslenen kanı da yine damarlar vasıtasıyla organlara iletir. Dolaşım, kapalı bir sisteme benzer. Kalbimiz bu görevi yerine getirebilmek için düzenli bir ritmde çalışırken dakikada ortalama 70 kez kasılır. Her kasılmada pompaladığı kanın toplam hacmi 5 litre dolaylarındadır. Bedenimizdeki damar ağının uzunluğu ise hemen hemen 10.000 km. kadardır, işte kalbimiz günboyu dokuların ihtiyacını karşılamak için bu damar sistemine kanı pompalayıp durur.
Kalbin kasılmasıyla damarlara doğru yola çıkan kan, buralarda belirli bir dirençle karşılaşır. Vücudumuzdaki kan azalmış olsa da, kalp aynı güçle kanı pompalayacak, en uç noktalara kadar göndermeye çalışacaktır. Tansiyon işte bu kalp damar ilişkisinde, dolaşım sırasında meydana gelen damarlardaki basınçtır. Tansiyonumuz ölçülürken yapılan, damarın her santimetrekaresine düşen basıncı ölçmektir aslında. Bu yüzden de, bir civa sütununun yüksekliği ölçü birimi olarak alınmıştır.
Tansiyon aletiyle ölçülen, damar içindeki kanın akabildiği düzeylerdir. Tansiyon aletinin kolluğuyla, kan damarların içindeki akımı sıkıştırdığımızda, kanın akışı durur. Kolluk içindeki hava yavaş yavaş bırakılıp, kanın engellenmesi durunca kalp atışları yeniden duyulmaya başlar. Buna “sistolik kan basıncı” adı verilir. Yani, bu kalbin kasılma sırasındaki damarlara yaptığı basınçtır. Aynı zamanda buna “sistolik tansiyon”da denir. Halk arasında ise “büyük tansiyon” şeklinde tanımlanır.
Tansiyon aletini boşaltıp, basıncı azalttıkça, öyle bir an gelir ki, kalp atışları duyulmaz olur. Bu artık kanın hiçbir basınçla karşılaşmadan serbestçe damardan geçtiği andır. Kalp artık rahatlamıştır, bir gevşeme anıdır bu. Kan damardan, yalnızca gerilmiş damarların kendi basıncı ile geçmektedir. Buna da “diyastolik basınç”, yani “diyastolik tansiyon” adı verilir. Halk dilindeki adı ise ‘küçük tansiyon”dur.
Adları herhalde “büyük” ve “küçük” olduğundan insanlar nedense büyük tansiyonun önemli olup, küçük tansiyonun daha az tehlikeli oldugunu düşünürler. Oysa hipertansiyonda her iki basınç da artar. Sadece damar sertliğiyle karşılaşmış, damar çeperleri esnekliğini yitirmiş insanlarda, büyük tansiyon yüksekken, küçük tansiyon alt seviyelerde olabilir. Bu maalesef iyi bir belirti değildir ve normal damar yapısının bozulmuş olduğunu gösterir.
Bir yetişkin normal tansiyonu, küçük tansiyon denilen “diyastolik basıncın” 90 mm, büyük tansiyonun, yani “sistolik basıncın” ise 140 mm. düzeyinden olmalıdır. Bu ölçülerin üstündeki basınç bir hipertansiyon belirtisidir. Bu kişi büyük bir ihtimalle yüksek tansiyon hastasıdır. Bu birimler her ne kadar, milimetre civa sütunu olarak ölçülse de, 9 ve 14 şeklinde ifade edilebilir.
Belirtilerden Anlaşılmayabilir
Özellikle 40 yaşın üstündeki kişilerin yüzde 30′unda hipertansiyona rastlanır. Ancak bunların çoğu bunun farkında bile olmaz. Tesadüf eseri tansiyonu ölçüldüğünde anlaşılır.
Halbuki yüksek tansiyonun da bazı işaretleri vardır: Baş ağrısı ve dönmesi, ateş basması, sık sık susama veya idrara çıkma, çarpıntı, yorgunluk hali, sırt ağrısı hipertansiyon habercisi olabilir.
Hipertansiyonun Sebepleri
* Endokrin (hormonal): Tiroid bezi, böbrek üstü bezleri ve diğer hormon bozuklukları.
* Böbrek hastalıkları
* Kalp ve damar hastalıkları
* Şişmanlık
* Gebelik ve doğum kontrol ilaçları
Bu saydıklarımız sebebi bilinen hipertansiyon faktörleridir. Diğer bölüm, yani esansiyel (sebebi bilinmeyen hipertansiyon) hastaların yüzde 90′ını oluşturur. Esansiyel hipertansiyonda şu faktörler rol oynar:
* Kalıtım (soyaçekim)
* Cinsiyet ve yaş. 40 yaşın üzeri olan erkeklerde daha sıktır.
* Tuz yeme alışkanlığı
* Şişmanlık ve hareketsizlik
* Sigara ve alkol
* Stres ve endişeler
Beslenme Tarzı Değişmeli
Yüksek tansiyon varsa, herşeyden önce beslenme tarzı değişmelidir. Bu konuda uzmanların tavsiyeleri şöyle:
* Herşeyden önce yağı hayatınızdan neredeyse çıkarmalısınız. Beyaz peynir, yoğurt, süt bile büyük ölçüde yağ içerir. Bu besinleri küçük miktarlarda tüketmeli. Örneğin, beyaz peyniri günde 2 kibrit kutusu büyüklüğünde yemelisiniz. Bunun yanı sıra kaymak, katı margarinler, tereyağı, çikolata, pasta, kremalar, yağlı soslar sofranıza veda etmeli. Kırmızı eti haftada en fazla üç kez yiyebilirsiniz. O da çok az miktarda olmak şartıyla. Her türlü kızartma ve karbonhidratlı besinden, yani tatlı ve hamur işlerinden mümkün olduğunca uzak kalmalısınız. Şişmanlatıcı besinlerden uzak durmanız, hem zayıflamanıza yardımcı olacak, hem de sizi yüksek tansiyondan kurtaracaktır. Bunun dışında hareket etmek de çok önemli. Yürüyüş de en yararlı hareket şekli hiç kuşkusuz. Günde en az 1 saat yol yürümek, damarları açar, dolaşımı hızlandırır ve tansiyonun yükselmesini önler. Kalbi rahatlatır. Bu alışkanlığı hiçbir bahane ileri sürmeden bir an önce edinmelisiniz. Üstelik hareket insanın hem kilo almasını önler, hem de damarlarda dolaşan zararlı yağların azalmasına yardımcı olur.
İlaç Tedavisi
Günümüzde hipertansiyon tedavisinde çok çeşitli ve yararlı ilaçlar kullanılıyor. Ancak burada uzmanların en büyük sıkıntısı, hastanın kendi doktorunun verdiği değil de, bir komşusuna ya da yakınına iyi gelen bir başka ilacı kullanmak istemesi.
Yüksek tansiyon hastası olduğu belirlenen bir kişinin hangi ilacı kullanacağına ve hangi ilacın ona daha yararlı olacağına ancak onun doktoru karar verebilir. Çünkü doktoru gerek muayene sırasında, gerekse istediği birtakım laboratuar tetkikleri sonucunda, hasta hakkında karar vermiştir.
Bunun dışında tedavinin başarısı, hastanın ilacını, belirlenen dozda ve belirlenen saatlerde düzenli olarak almasına bağlıdır.
Bugün hipertansiyon konusunda başta “su atıcılar”, yani “diüretik ilaçlar” olmak üzere pek çok çeşitli ilaç kullanılıyor. Bazıları kalp ve damar sistemi üzerinde bir etki yaparak, damarları açıp tansiyonu düşürüyor, diğerleri ise vücuttaki bazı enzimlerin zararlı etkisini azaltarak tansiyonu düşürüyor. Bu arada sakinleştiricilerin de rolünü unutmamak gerekir. Doktor, en uygun olan ilaçları seçecektir.
  Tedavi önemli
Bir insanın hipertansiyon hastası olduğunu anlamak için tek bir ölçüm yeterli değildir. Yüksek tansiyon bulguları görülen kişiyi önce bir süre kontrol altına almak gerekir. Durum devam ettiğinde artık kuşkuya yer kalmaz ve bu kişinin hipertansiyon hastası olduğu anlaşılır. Artık bundan sonrası uzun ve sağlıklı yaşamak için belirli noktalara dikkat etmek, kendine iyi bakmak, düzenli yaşamak ve en önemlisi düzenli olarak, hiç aksatmadan ilaç kullanmaya kalır.
Herşeyden önce şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki, hipertansiyon demek hayatın sonu demek değildir. Ama vücudumuzda oluşan bu olguyla yaşamayı öğrenmek zorundayız. Günde üç öğün yemek yiyip, vücudumuza gerekli besinleri sağlamak bizim doğamızda var. İşte aynı işlemi ilaçlara da uygulayıp, onları düzenli aralıklarla alarak, damarlarda oluşacak basıncı önlemek zorundayız. Aldığımız ilacın etkisi geçip, damarlar eski durumlanna gelmeden önce, tekrar saatinde ilaç almak bir tansiyon hastası için çok önemlidir.
Bazı hastalar kendilerini bir süre çok iyi hissedebilirler. Belirli bir diyet, sakin bir yaşam, hatta sakinleştiriciyle kan basıncı normal düzeyine indirilmiş olabilir. Ama bu geçici bir iyiliktir. Tansiyon hastası biri olursunuz, pir olursunuz. Çünkü bu hastalık bir ömür boyu sürerek, size arkadaşlık edecektir. Bazı insanlar yüksek tansiyon hastası olduklarını, bir yaşlılık belirtisi olarak gördüklerinden kabul etmek istemezler. Bu bir tansiyon hastasının yapacağı en büyük yanlıştır. Evet, belki yüksek tansiyon belli bir yaştan sonra ortaya çıkar ama bu kesinlikle yaşlılık belirtisi değildir. Üstelik hastalığı kabul etmeyip, diyete uymayan hastalar çok tehlikeli bir oyunun içinde bulurlar kendilerini. Çünkü sonuçta zarar gören kendileri olacaktır. Yüksek tansiyonu, bir felaket olarak görmek çok yanlış çünkü çaresi var. Ama bunu düşünüp hastalığı küçümsememeli de..
Hipertansiyonun doğal ilacı:Sarımsak
Bugün tıp dünyasında bile sarımsağın tansiyon düşürücü etkisi kabul edilmiş durumda. Sarımsak “İbni Sina”nın da yüzyıllar önce belirttiği gibi, damarlar üzerinde çok olumlu etkileri olan doğal bir ilaç olarak kabul ediliyor. Eskiler sarmısağın: “Ölümden başka her hastalığa şifa verdiğini” söylemişler. Pek çok bitkinin gerçekten inanılmaz şifa kaynağı olduğu bir gerçek. Bu nedenle normal ilaçların yanı sıra her sabah bir diş sarmısak yutmanın tansiyonu düşürdüğü belirtiliyor. Ancak eğer sarmısağı yutamıyor ya da ağız kokusu nedeniyle ona tahammül edemiyorsanız, sarmısak haplarına ne dersiniz? Bunlar kokusuz oldukları ve rahatça yutulabildikleri için pek çok tansiyon hastası tarafından kullanılıyor.

Doğumu izleyen ilk bir kaç hafta boyunca bu soru sürekli kafanızı kurcalayacaktır. Özellikle bebeğiniz sürekli emmek istiyor ve emdikten sonra da huzursuzluğu devam ediyorsa. Daha  çok uykuyla geçen ilk 1-2 gün sonrasında bebeğiniz hep “aç”tır. Bunda anne sütünün çok kısa sürede sindirilmesinin payı vardır.

Çoğu yenidoğan, 3-4 günlük olduktan sonra, günde 8-15 defa annesini emmeye başlar. Burdan çıkan sonuç, her istediğinde bebeğinizi emzirmek olmalıdır. Sakın ola ki hemen kafanıza göre bir emme-uyuma düzeni oturtmaya çalışmayın. Sürekli emme isteği, ilk günlerde bebeğin doymadığı anlamına gelmez. İşin kötüsü, bu günlerde bebeğinizi tartmak da çok anlamlı değildir, çünkü bebekler ilk günlerde ortalama %5-10 arası tartı kaybeder ve doğum tartılarına tekrar ulaşmak yeterince beslenseler bile 15 günü bulabilir. Yani üç buçuk kg doğmuş bir bebek 10.gün 3400 gramsa, bu onun aç kaldığı anlamına gelmeyebilir.

Yine de, bebeğinizin yeterli anne sütü alıp almadığını gösteren bir takım bulgular vardır. Bunlardan en ciddisi dehidratasyon (sıvı kaybı) dır, ve hemen bir çocuk doktoruyla görüşmeniz gerekir.

İşte bebeğinizin yeteri kadar emdiğini anlamanıza yarayacak kimi ipuçları:

  • İlk 2-3 haftada bebeğiniz en az 2-3 saatte bir yada 24 saatte en az 8 kez emmeli.
  • Emzirme sonrasında göğüslerinizin boşaldığını ve yumuşadığını hissetmelisiniz.
  • Bebeğinizin cildi pembe ve sıkı olmalıdır. Karın derisi sıkılıp bırakıldığında hemen eski haline dönmelidir. Su kaybı varlığında sıkılan cild, bir süre buruşuk halde kalır.
  • 5. Günden itibaren bebeğiniz altını daha çok ıslatır. 24 saatte en az 8 ıslak bez almanız gerekir. Alt bezinin ıslaklığı konusunda kuşkunuz varsa, içine bir parça tuvalet kağıdı koymanız ıslaklığı anlamanıza yardımcı olacaktır. Ya da, kullanılmış bezi bir elinize, yeni bir alt bezini diğer elinize alın, bebek çiş yapmışsa kullanılmış bez daha ağır olacaktır.
  • Sessiz bir odada emzirirken, bebeğinizin yutma sesini duyabilirsiniz.
  • Bebeğinizin  kakası sarı- hardal rengidir, veya sık ve koyu renktir, beşinci günden itibaren kaka rengi açılmaya başlamalıdır.

Aşağıdaki bulguların varlığı durumunda, bebeğiniz muhtemelen yeterince beslenememektedir:

  • Bebeğiniz her defasında 10 dakikadan az emmektedir.
  • Bebeğiniz emerken yutma sesini pek duyamazsınız.
  • Emzirme sonrası göğüslerinizde belirgin boşalma olmaz.
  • Bebek genellikle huzursuz ve halsizdir.
  • Bebeğinizin yanakları çöküktür.
  • Günde en az bir kaka yapmamaktadır, yada, 5. Günden sonra da koyu renkli az miktarda kaka devam etmekte, kaka rengi açılmamaktadır.
  • İlk haftanın sonunda bebeğinizin rengi daha sararmış ve solmuştur.
  • 3. Hafta sonunda yanaklarında hala belirgin dolgunlaşma yoktur.
  • İlk hafta sonunda cildi hala buruşuktur.

Yukarda sıralananların herhangi birinin varlığında hemen çocuk doktorunuzla görüşmeniz gerekir.

Şunu hiç unutmayın, sağlıklı emzirmenin ilk koşulu, kendinize güvenmenizdir. Bebeğinizi emzireceğinize, sütünüzün yettiğine ve yeteceğine kesin olarak güvenmelisiniz.

Meme iltihabı nedir?
Tıkanmış süt kanallarının yada mikroorganizmaların neden olduğu bir hastalıktır. Belki de anneler için en rahatsız edici durumdur meme iltihabı.  Ateş, halsizlik, yorgunluk, memede ağrı ve kızarıklık gibi belirtileri vardır.

Meme iltihabının nedenleri nelerdir?
Mastit bebeğini emziren-emzirmeyen her 20 anneden birinde görülür. Enfeksiyon, genellikle meme başında bulunan çatlaklardan süt kanallarına doğru yayılır. Emzirmeyen annelerde göğüslerin şişmesi de mastite yol açabilir. Diğer nedenler arasında, emzirme yoluyla göğüslerin yeterince boşaltılamaması hastalıklara karşı azalan direnç sayılabilir. Nitekim yeni doğum yapmış annelerin çoğu aşırı bir yorgunluk ve stres altındadırlar ve yeterince beslenememektedirler.

Meme başlarının hassaslığı nedeniyle ilk doğum yapan annelerde mastit biraz daha sık görülür, ne var ki bu ikinci, üçüncü doğumlardan sonra görülmeyeceği anlamına gelmez.

Mastitin en sık görüldüğü dönem, doğumdan sonra 10-28. günler arasıdır.

Mastit olup olmadığınızı nasıl anlarsınız?
Genellikle soğuk algınlığı geçiriyor gibi hissedersiniz. Belirtiler arasında, bir yada iki göğüste kızarıklık, sertlik, sıcaklık, ağrı, ve enfeksiyon olan süt kanallarında şişlik sayılabilir. Ateş ve halsizlik, durumun daha ciddi olduğunu düşündürür.

Mastit, birden fazla sayıda olabilen bir durumdur, ama aynı anda iki göğüste birden gelişmez.

Bu durumda ne yapılmalı?
Hemen doktorunuzla görüşün. Muhtemelen antibiyotik tedavisine başlanacaktır. Bu durumda emziriyorsanız, kullandığınız ilaçların bebeğe zarar vermeyeceğini özellikle açıklığa kavuşturun. Antibiyotik etkisi başlar başlamaz, belirgin bir rahatlama hissedeceksiniz.

Mastit sırasında bebeğimi emzirebilir miyim?
Evet. Mastit sırasında  emzirmek, çok acı verir. Ancak, gerek biran önce iyileşmek, gerekse süt kanallarınızın boşalarak yeni tıkanıklıklar olmaması ve sütünüzün kesilmemesi için emzirmeniz gerekir. Emzirmeden bir kaç dakika önce sıcak kompres, acı duymanızı bir ölçüde azaltır.

Eğer bebeğiniz emerek iltihaplı göğsünüzü tam boşaltamıyorsa, yada aşırı acı hissi nedeniyle emziremiyorsanız,  göğsünüzü bir süt pompasıyla boşaltmanız gerekir. Sağdığınız sütü biberonla bebeğinize verebilirsiniz. Şunu hiç unutmayın, göğsünüzü boşaltmak için en iyi pompa, bizzat bebeğinizdir!

Hasta göğüsten emme sonucu bebeğim hastalanabilir mi?
Hayır! Zaten sizi hasta eden mikroplar, muhtemelen bebeğinizin ağzı yoluyla bulaşmıştır, ve  kendi mikroplarının ona geri verilmesinin bir zararı yoktur.

Mastit kendiliğinden geçebilir mi?
Mastit kendi haline bırakılırsa ilerler, ve daha ciddi sonuçlar -komplikasyonlar- oluşur. En sık görüleni meme absesidir, yoğun antibiyotik tedavisi, belki de cerrahi yolla absenin boşaltılması gerekir. Bu durumda bebeğiniz sizi ememez.

Çoğu zaman olduğu gibi, mastit de erken teşhis edilirse, kolayca tedavisi olan  bir  durumdur.

 

Doğumdan sonra bebeğini kucağına alan annenin ilk alması gereken kararlardan birisi, anne sütü mü, mama ile besleme mi konusudur. Gerçi bu sorunun cevabı, artık bilimsel olarak verilmiştir, ve bilim çevrelerinde anne sütü yerine mama verilmesinin önerilmesi söz konusu değildir. Ancak yine de, ülkemizde annelerin %90’ına yakını, sadece anne sütü vermenin yeterli olmayacağını düşünerek, bebeklerine şu yada bu maddeleri ek olarak vermektedirler. Bu tür beslenme, bir süre sonra, bebeğin anne sütünü almak istememesine ve bir süre sonra da anne sütünün kesilmesine neden olmaktadır. Tekrar edersek, hasta olanlar ve prematüreler (erken doğanlar) dahil olmak üzere ilk 6 ayda bebek için en uygun gıda sadece anne sütüdür. İşte anne sütünün neden iyi olduğuna dair birkaç ipucu:

Anne sütü, bebekle anne arasındaki duygusal bağı artırır:Doğumun hemen ardından annenin bebeğini emzirmesi, bebekle anne arasında kuvvetli bir duygusal bağ oluşturur. Bu bağ, annenin bebeğine daha yüksek sorumlulukla bağlanmasına yol açar, bebeğin dış dünya ilişkileri daha uyumlu olur.

Anne sütü, beyin gelişimine katkıda bulunur:Beyin hücreleri için gerekli yağ oranları en iyi anne sütüyle sağlanır.

Anne sütü alan bebekler daha sağlıklıdır:Anne sütü, bebeğin bağışıklık sisteminin en büyük destekçisidir. Bebeklerin en sık yakalandığı enfeksiyon hastalıklardan olan kulak ve solunum yolu enfeksiyonları, anne sütü alanlarda daha az görülür. Bunun dışında, şu hastalıklar, anne sütü alanlarda daha az görülür:

  • Menenjit,
  • İdrar yolu enfeksiyonu,
  • İshal,
  • Şeker hastalığı gibi kronik hastalıklar,
  • Allerjik hastalıklar- egzema, astım, gıda allerjileri

Bağışık sistemi yeterince gelişmemiş prematüre bebekler, anne sütünden özellikle çok yarar görürler.

Emzirmenin anneye yararları:

Emziren annede aşağıda sıraladığımız sorunlar, daha az görülür:

  • Meme kanseri –menapoz öncesi
  • Yumurtalık kanseri
  • Kemik erimesi (osteoporoz)

6 aydan fazla emziren annelerde gebelikte alınan kilonun verilmesi daha kolay olur, ve ruhsal olarak bu anneler kendilerini daha iyi hissederler. Çocuklarının daha sağlıklı olup, daha az hastalanması, anneler için ek bir mutluluk kaynağıdır.

Doğumdan önce neler yapmalı?

Sağlıklı emzirme için doğumun hemen sonrasındaki birkaç saat ve ilk gün çok önemlidir. Ne yazık ki, kimi hastanelerde, özellikle sezeryan doğumlar sonrasında, annenin sütü olmadığı gerekçesiyle bebek ilk 2-3 gün düzenli olarak mama ile beslenmekte, bu da daha sonra sadece anne sütü ile beslenmeyi neredeyse olanaksız kılmaktadır. Bu konuyu doğum yapmadan önce hastane çocuk uzmanı ve kadın-doğum uzmanı ile görüşerek, tıbbi gerekçeler dışında bebeğinize anne sütü dışında hiçbir şey –şekerli su dahil- verilmemesini güvence altına almak mutlaka gereklidir.

Başarılı emzirmenin püf noktaları:

  • Doğumdan hemen sonra, tercihen ilk bir saat içinde bebeğinizi emzirin. Bu ilk emzirme iki açıdan önemlidir, bebek bu süre içinde uyanık ve hareketlidir, memeyi daha kolay alır, ikincisi, emzirme, annede kimi hormonların daha kolay salgılanmasına yol açarak, doğum olayının yarattığı hasarın bir an önce normale dönmesini kolaylaştırır.
  • Bebeğe yapılacak kan alma, aspire etme gibi acı verici tıbbi müdahalelerin emzirmenin hemen öncesinde yapılmaması.
  • Her fırsatta, her açlık belirtisinde emzirme. Ağlamasını beklemeden emzirin bebeğinizi. İlk günlerde, 24 saatte 8-12 kez emzirme gereklidir. İlk bir buçuk ayda, bebeğin beslenmesinin belirli saatlerde olması için çaba harcamamalı, her acıktığında emzirmeli.
  • Bebeğin kakasını takip edin ve not edin. Kaka sayısı ve sıklığı, beslenmenin aynasıdır. Bebekler, ilk gün ortalama bir, ikinci gün iki kez yaparlar, sonra bu sayı artar. 3-4. Günden itibaren, kaka rengi siyahtan sarıya doğru değişmeye başlar.
  • Hastanede 48 saatten az kalırsanız, 4-5. gün mutlaka çocuk doktoruyla görüşün.

Bebek bezi giydirilen hemen her çocuk belli zamanlarda bezin yol açtığı kızartıya maruz kalır. Bu durum derinin, ıslaklık, amonyak, sindirim enzimleri ve bakterilerle uzun süre temasta bulunması halinde ortaya çıkar.
Aşağıdaki önlemler çocuğunuzun bir bebek bezi kızartısına maruz kalma olasılığını en aza indirebilir.
1. Islaklığı sık sık kontrol ediniz. Bir bebek bezi
ıslak veya kirliyse onu derhal değiştiriniz. Dışkıya uzun süre maruz kalınması bezin yol açtığı kızartıya özellikle yardım eder.
2. Plastik don kullanmaktan kaçınınız.
3. Bir barsak hareketinden sonra çocuğun altını
ılık suyla ve yumuşak bir sabunla temizleyiniz. Başka bir bez giydirmeden önce iyice kurulayınız.
4. Kumaş bez kullanıyorsanız, ilk devir süresince (ön yıkamada) yumuşak bir deterjanla yıkayınız. Ardından ikinci devir boyunca bir fincan beyazlatıcı ilaç (çamaşır suyu) kullanınız. Bu işlem bakterileri öldürür.

Çocuğunuzun konuşması ve lisan gelişimi hemen hemen dünyayı tanıdığı andan itibaren başlar ve 6 ya da 7 yaşına kadar ancak tamamlanır. Bu gelişmenin aşamaları vardır. Çocuktan çocuğa, hatta aynı aile içerisinde bile, nispeten büyük değişiklikler gösteren gelişme farklılıkları olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bu yüzden, aşağıda açıklananları genel kurallar çerçevesinde değerlendirmelidir.
“Birbirinden farksız doğum ağlamaları” ile başlayan hayatın ilk 3 ayı esnasında bebeğiniz ağlamak ve sesler çıkartmak suretiyle hiçbir anlamı olmayan çeşitli ünlü ve ünsüz sesler üretmektedir. Dikkate değer oranda çeşitli sevinç sesleri de bu esnada meydana gelir. Yüksek seslere ve tanıdık seslere bebeğin tepkisi, lisan açısından sınırlıdır.
4 ila 6 aylık arasında bebeğiniz anlaşılmaz sözler söylemeye başlar. Bunun yanı sıra iç çekme, homurdanma, agucuklar ve acı ve açlığa tepki olarak farklı şekilde gülme ve ağlama görülür. Çocuğunuz zevk aldığını veya almadığını sesiyle ifade edebilir.
7 ila 9 aylar arasında, çocuğunuz heceleri tekrarlayabilir, şarkı söyler gibi mırıldanabilir ve 12 farklı sesi, özellikle p, b ve m seslerini üretebilir, oyun oynarken farklı ürünler üretebilir ve “mama” sözcüğünü tekrarlayabilir. Çocuğunuzun m, n, t, p, b ve z ünsüzleri arasında çeşitli ünlüler kullandığını işitebilirsiniz.
Bu dönemin sonuna doğru, başkaları tarafından üretilen konuşmaların vurgularının ve konuşma seslerinin gerçek taklidi başlar. Bu dönem boyunca, çocuğunuz seslerin nereden geldiğini aramaya başlar, konuşma seslerini ve diğer sesleri dikkatle dinler, “dede”, “mama” ve “bay bay” gibi sözcükleri ve adını tanır ve diğer insanların ses tonundan sevgi ve kızgınlık tonlarını ayırt edebilir. 10 ila 12 aylık olduğunda, anlamsız sesler, yerini normal konuşmanın normal melodisine terk eder. Çocuğunuz bu dönemde başkaları tarafından üretilen sesleri tekrarlamaya bayılır. Oyun esnasında çıkartılan sesler oldukça anlamlıdır. Hemen tüm ünlü ve ünsüz sesler kullanılır. Bazı çocuklarda, ilk gerçek sözcükler bu dönemde üretilebilir. Çocuğunuzun anlama ve kavrama yetisi bu dönemde gelişir. Çocuk isimlere ve basit isteklere tepki gösterir ve bazı nesneleri ve aile bireylerini tanır.

13 ila 18 aylık arasında, çocuğunuz tümce benzeri vurgulamalar kullanarak başkaları tarafından üretilen sesleri tekrarlamaya devam eder ve tüm ünlü ve ünsüz sesleri kullanabilir. Bununla beraber, kullandığı dil, “mama” ve “dede” gibi birkaç sözcük dışında genel olarak anlamlı değildir. Bu dönem boyunca çocuğunuz nesneleri isimlendirmek için gerçekten büyük bir gayret sarf eder. Çocuğunuz birkaç basit sözcüğü, cümlecikleri ve emir sözcüklerini anlar, basit olarak evet hayır şeklinde yanıt vermek için kafasını uygun şekilde aşağı ya da yukarı sallayabilir ve basit melodi ve şarkıları ilginç bulur.
1.5 ila 2 yaş arasında, çocuk daha anlaşılır sözcükler üretir. Anlaşılmaz sözcükler genellikle 2 yaşında kaybolur. Bu dönem esnasında çocuğunuz “daha mama” gibi iki sözcüklü sözcük grupları kullanmaya başlar ve dağarcığında 10 ila 20 sözcük bulunur. Çocuğunuz hâlâ anlaşılmaz sözcükler mırıldanmaya devam eder, ama bunlar daha tümce gibi sözcüklerdir. Tek sözcükle daha büyük fikirler anlatmaya çalışır. Örneğin, “vava” gibi bir sözcükle “daha mama istiyorum” veya “mamaya bak” gibi cümleler söylemeye çalışır. Çocuğunuz takriben 2 yaşına geldiğinde, söylediği şeylerin yaklaşık üçte ikisini anlamalısınız. Çocuğunuz emir sözcükleriyle istenen şeyleri yerine getirmeyi, vücudunun bölümlerini göstermeyi, basit soruları anlamayı ve her ne kadar isimleri söyleyemese de resimleri tanımaya başlamıştır.
2 ila 2,5 yaşları arasında çocuğunuz 2 veya 3 sözcükten oluşan sözcük gruplarını kullanabilir, 50 ya da daha fazla sözcüğü bilir, “ben”, “sen” ve “benim” gibi sözcükleri kullanmaya başlar ve son ünsüz seslerden bazılarını söyleyememeye veya bazılarına ekler yapmaya başlar. Artık çocuğunuzun söylediği şeylerden yüzde 70′ini anlayabiliyorsunuzdur. Bu yaşa gelinceye kadar çocuğunuz vücudunun bölümlerini gösterebilmeli, birçok karmaşık tümceyi anlayabilmeli ve birbirine takiben 3 ya da 4 yönü takip edebilmelidir.
2.5 ila 3 yaş arasında çocuğunuz hâlâ birçok ünsüz ekleme ve çıkartmaya devam eder, ancak ne söylediğinin çoğunu anlayabilmeniz gerekir. Çocuğunuz 3 ila 4 sözcükten oluşan tümceler üretmeye, heyecanlandığı ya da kızdığı zaman sözcükleri tekrar etmeye ve söylenen şeylerin çoğunu anlamaya muktedirdir.
3.5 ila 4 yaş arasında çocuk adını, soyadını ve yaşını söyleyebilir, şimdiki zaman ve geçmiş zamanda fiiller kullanabilir ve daha karmaşık tümceler üretebilir. Çocuğunuzun söylediği hemen her şeyi anlayabilirsiniz. Çocuk bu dönemde sözcüklerin çoğul hallerini de kullanmaya başlayabilir. Bu dönemde, aile ışındaki kişiler de çocuğun ne söylediğini çoğunlukla anlayabilirler. Çocuğunuz sık sık kendi kendisine konuşur. “Bu ne?” soruları sormaya başlar. Basit bir öyküyü anlar, çeşitli renkleri tanır ve yiyecek ve hayvanları belli gruplara ayırabilir. Çocuğunuz bu yaşta zaman kavramını da anlayacaktır.
4 ila 5 yaşlar arasında çocuğunuz 5′e kadar
sayabilir, komple cümleler kullanabilir, “niçin?”
Ve “kim?” gibi sözcüklerle başlayan dört ila beş
sözcük içeren tümceler kullanabilir, tüm konuşma seslerinin yüzde 75′ini doğru olarak telaffuz eder, nesneleri isimlendirir, birçok rengi tanır, sözcüklerin geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman gibi formlarını birbirinden ayırt edebilirler, tekil ve çoğul isimler arasındaki farkı bilirler. Çocuğunuzun söylediği
şeyleri bu çağda çoğunlukla anlayabilirsiniz.
Bu ana kadar çocuğunuz 2500 sözcüklük bir dağarcık geliştirmiştir ve birkaç istisna dışında, çoğu ünsüz sesleri ve yerinde ve doğru olarak kullanmaya başlamıştır.
5 ya da 6 yaşlarında çocuğunuzun söylediklerini bir yabancı anlayabilir. Çocuğunuz “ve” ve “ama” gibi kelimeleri kullanır, birçok sorular sorar ve beş ya da altı kelimelik cümlelerle gramer açısından farklı tipte cümleler kullanır. Bir konuşmayı sürdürmeye muktedir olup sözcükleri tanımlayabilir ve açıklayabilir. Çocuğunuz duyduklarının çoğunu anlayabilir ve aynı zamanda verilen üç doğrultuyu izleyebilir. 6 yaşına kadar çocuğunuzun kelime dağarcığı yaklaşık 13.000 sözcüğe ulaşabilir ve dün, yarın, daha çok, daha az, biraz, birçok, birkaç, az, en çok ve en az gibi kavramları anlar.
6 ya da 7 yaşlarına kadar bütün ünlü ve ünsüzler ustaca kullanılabilmelidir. Çocuğunuzun söylediği her şeyi anlayabilmelisiniz. Çocuğunuzun 20.000 kelimelik bir sözcük dağarcığı olup yılın mevsimlerini ve zaman sürelerini anlar, alfabedeki harfleri çizebilir ve tek heceli sözcükler yazabilir, basılı yaklaşık 10 kelimeyi okuyabilir ve 100′e kadar sayabilir.
Çocuğunuzun konuşmasının uygun bir süratle gelişmediğini düşünüyor ya da sözcükleri anlamakta güçlük çekiyorsanız doktorunuzla görüşün.

Çok sık sorulan sorulardan birisi de, “Bebeğim ne zaman yürüyecek?” sorusudur.
Bunu kimse önceden söyleyemez. Bir çocuk 9 aylık iken yürüyorken, başka birisi 14 aylık oluncaya kadar emeklemeye devam edebilir. Yeni yürüyen bebeği seyretmek çok zevklidir. Tombul ayakları henüz yağlı doku içerdikleri için ayak parmakları şirin bir görünüm yaratmaktadır. Bazı bebeklerin bacakları içe ya da dışa eğimlidir ve bebek yürürken paytak bir görünüm ortaya çıkar. Bu çarpıklıklar normaldir ve kendiliğinden geçer.
Yeni yürüyen bebeğinizin hemen başarılı olmasını beklemeyin. 1 yaşındaki bebeğiniz odanın içinde 1 dakika kadar yürüdükten sonra, bir başka defa yüzükoyun düşebilir. Düşmeler başlangıçta genellikle çok rastlanan olaylardır ve bebeğe gerçekten zarar vereni çok azdır. Düşmeler, yürümeyi öğrenmenin bir parçasıdır.
Bununla beraber, anne baba için düşmeler, meydana gelebilecek olayları işaret eden sinyallerdir. Birkaç hafta önce hareket kabiliyeti sınırlı olan bebek, artık istediği her yere gitmeye kabiliyeti olduğunu keşfetmiştir. Küçük “kaşif’ 18 aylık oluncaya kadar elinizden tutarak merdivenleri çıkabilir; 20 aylık olduğunda merdivenlerden aşağıya sizin elinizden tutmak koşuluyla inebilir. 24 aylık olduğunda, tedbirli anne babalar tarafından merdiven inişine ve çıkışına emniyet kapıları gibi önlemler yerleştirilmediği sürece, bebeğe mani olmak mümkün değildir.

SAYFA 1 123»