OKSİNAZAL
Burun Spreyi

Eczacıbaşı

Etken Madde(ler):
Oksimetazolin HCl 0.5 mg/ml

Piyasa Şekilleri:
10 ml’lik doz ayarlı sprey ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Erişkinler ve 6 yaşından büyük çocuklar: 10-12 saatte bir (sabah ve akşam) her burun deliğine 2-3 kez sıkılır. 6 yaşından küçük çocuklarda doz araştırmaları yapılmadığından kullanılmamalıdır.

Endikasyonları:
Kronik nezle, soğuk algınlığı, sinüzit, saman nezlesi, alerjik veya infeksiyoz durumlarla oluşan burun tıkanıklıklarında endikedir. Burun açıcı özelliği ile burun operasyonlarından önce kullanılır. Kulak iltihabı olan hastalarda tıkalı olan östaki borusu girişini açar.

Kontrendikasyonları:
Oksimetazoline karşı aşırı duyarlılığı olanlarda kontrendikedir.

Uyarılar:
6 yaşından küçük çocuklarda kullanılmaz. Önerilen miktardan daha sık kullanılmamalıdır. Hipertiroidizm, kalp hastalığı olan (angina dahil), hipertansiyon, ilerlemiş damar sertliği ve diyabet hastalarında kullanılmaz. MAO inhibitörü ile kullanılmamalıdır. Hamilelik döneminde güvenirliği tespit edilmemiştir.

Yan Etkileri:
Geçici olarak burun mukozasında batma, yanma, kuruluk ve aksırık görülebilir. Nadiren uzun süre kullananlarda etki azaldıktan sonra kronik kızarıklık, şişme ve nezle ile karakterize, reaktif hiperemiye bağlı tıkalı burun hissi duyulabilir. Bazen, hipertansiyon, sinirlilik, bulantı, başdönmesi, başağrısı, uykusuzluk, kalp çarpıntısı veya refleks bradikardi gibi sistemik semptomatik etkilere neden olabilir.

İLİADİN
Burun Spreyi

Santa Farma

Etken Madde(ler):
Oksimetazolin HCl 0.5 mg/ml

Piyasa Şekilleri:
10 ml’lik doz ayarlı sprey ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Günlük doz 1-3 defadır.

Endikasyonları:
Kronik nezle, soğuk algınlığı, sinüzit, saman nezlesi, alerjik veya infeksiyoz durumlarla oluşan burun tıkanıklıklarında endikedir. Burun açıcı özelliği ile burun operasyonlarından önce kullanılır. Kulak iltihabı olan hastalarda tıkalı olan östaki borusu girişini açar.

Kontrendikasyonları:
Oksimetazoline karşı aşırı duyarlılığı olanlarda kontrendikedir.

Uyarılar:
6 yaşından küçük çocuklarda kullanılmaz. Önerilen miktardan daha sık kullanılmamalıdır. Hipertiroidizm, kalp hastalığı olan (angina dahil), hipertansiyon, ilerlemiş damar sertliği ve diyabet hastalarında kullanılmaz. MAO inhibitörü ile kullanılmamalıdır. Hamilelik döneminde güvenirliği tespit edilmemiştir.

Yan Etkileri:
Geçici olarak burun mukozasında batma, yanma, kuruluk ve aksırık görülebilir. Nadiren uzun süre kullananlarda etki azaldıktan sonra kronik kızarıklık, şişme ve nezle ile karakterize, reaktif hiperemiye bağlı tıkalı burun hissi duyulabilir. Bazen, hipertansiyon, sinirlilik, bulantı, başdönmesi, başağrısı, uykusuzluk, kalp çarpıntısı veya refleks bradikardi gibi sistemik semptomatik etkilere neden olabilir.

OKSİNAZAL Pediatrik
Burun Damlası

Eczacıbaşı

Etken Madde(ler):
Oksimetazolin HCl 0.25 mg/ml

Piyasa Şekilleri:
10 ml’lik damlalıklı şişelerde.

Kullanım Şekli:
6 yaşın üstü çocuklar: 10-12 saatte bir (sabah ve akşam) her burun deliğine 1-2 damla damlatılır. Doktor tavsiyesi olmadan 3 günden daha uzun süre kullanılması önerilmez.

Endikasyonları:
Kronik nezle, soğuk algınlığı, sinüzit, saman nezlesi, alerjik veya infeksiyoz durumlarla oluşan burun tıkanıklıklarında endikedir. Burun açıcı özelliği ile burun operasyonlarından önce kullanılır. Kulak iltihabı olan hastalarda tıkalı olan östaki borusu girişini açar.

Kontrendikasyonları:
Oksimetazoline karşı aşırı duyarlılığı olanlarda kontrendikedir.

Uyarılar:
6 yaşından küçük çocuklarda kullanılmaz. Önerilen miktardan daha sık kullanılmamalıdır. Hipertiroidizm, kalp hastalığı olan (angina dahil), hipertansiyon, ilerlemiş damar sertliği ve diyabet hastalarında kullanılmaz. MAO inhibitörü ile kullanılmamalıdır. Hamilelik döneminde güvenirliği tespit edilmemiştir.

Yan Etkileri:
Geçici olarak burun mukozasında batma, yanma, kuruluk ve aksırık görülebilir. Nadiren uzun süre kullananlarda etki azaldıktan sonra kronik kızarıklık, şişme ve nezle ile karakterize, reaktif hiperemiye bağlı tıkalı burun hissi duyulabilir. Bazen, hipertansiyon, sinirlilik, bulantı, başdönmesi, başağrısı, uykusuzluk, kalp çarpıntısı veya refleks bradikardi gibi sistemik semptomatik etkilere neden olabilir.

EFEDRİN Arsan
Tablet

Hüsnü Arsan

Önemli:
Bu ürün KONTROLE TABİ olup normal reçete ile verilerek reçete kayıt defterine kaydedilmesi gereken ürünlerdendir.

Etken Madde(ler):
Efedrin hidroklorür 50 mg

Piyasa Şekilleri:
20 tabletlik ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Günlük doz erişkinlerde her 4 saatte bir 1/2-1 tablet ve çocuklarda 4-6 eşit kısımda uygulanan 3 mg/kg’dır. Akut astım nöbetlerinde tek doz halinde 1-2 tablet kullanılır.

Endikasyonları:
Kronik astım, bronşit, amfizem ve bronkospastik solunum rahatsızlıklarıyla birlikte oluşan reversibl bronkospazmların semptomatik tedavisinde endikedir.

Kontrendikasyonları:
Hipertansiyon, tirotoksikoz, feokromsitoma, dar açılı glokom, prostat hipertrofisi, kalp hastalığı ve serebrovasküler yetmezlikte kontrendikedir. Gebelerde, yaşlılarda, uyku zorluğu çekenlerde ve süt veren annelerde kullanılmamalıdır.

Yan Etkileri:
Sinirlilik, tremor, uykusuzluk, iştah kaybı, taşikardi ve hipertansiyon gibi yan etkiler görülebilir.

İlaç Etkileşimleri:
MAO inhibitörleri, alkol, ergo alkaloidleri, oksitosin, dijital ve halotanla birlikte kullanılmamalıdır.

PRECEDEX
IV Flakon

Abbott

Etken Madde(ler):
Deksmedetomidin hidroklorür 100 mcg/ml

Piyasa Şekilleri:
2 ml’lik 5 i.v. flakon içeren ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Erişkin hastalar için uygulamaya 10 dakika içinde 1 mcg/kg’lık bir yükleme dozu ile başlanması ve 0.2-0.7 mcg/kg/saat sınırları arasında kalan bir idame infüzyonu ile devam edilmesi önerilir. İdame infüzyonunun hızı, arzulanan klinik etkiye erişilecek biçimde ayarlanabilir. Klinik çalışmalarda 0.05 mcg/kg/saat gibi düşük dozlar kullanılmıştır. Klinik çalışmalarda 24 saate kadar devam eden infüzyonlar üzerinde çalışılmıştır. Mekanik ventilasyon gereken hastaların yanı sıra ekstübasyondan sonra spontan solunumu olan hastalara da uygulanmıştır. Primer olarak karaciğerde metabolize edildiğinden hepatik yetersizliğin derecesine bağlı olarak dozun azaltılması gerekebilir. Uygulanmasında kontrollü bir infüzyon cihazı kullanılmalıdır. Geçimlilik çalışmaları bazı doğal lastik tipleriyle adsorbsiyon potansiyeli olduğunu göstermiştir. Sentetik veya üzeri kaplanmış doğal lastik araçlar ile uygulamalıdır. Kan, serum veya plazma ile birlikte verildiğindeki geçimliliği bilinmemektedir.

Endikasyonları:
Deksmedetomidin geniş bir farmakolojik özellik spektrumuna sahip, güçlü ve ileri derecede selektif, bir alfa2-adrenoseptör agonistidir. Yoğun bakım ünitelerinde tedavi esnasında başlangıçtan itibaren entübe edilmiş ve mekanik olarak ventile edilen hastaların sedasyonunda endikedir. 24 saati aşmayan sürelerde sürekli infüzyon şeklinde uygulanmalıdır.

Kontrendikasyonları:
Deksmedetomidine karşı aşırı duyarlığı olduğu bilinen hastalarda kontrendikedir.

Uyarılar:
Deksmedetomidin hidroklorür yalnızca yoğun bakımdaki hastalar konusunda becerisi olan kişiler tarafından uygulanmalıdır. Hastalar sürekli gözlem altında tutulmalıdır. Enjeksiyonları bolus tarzında uygulanmamalıdır. Vagal tonusu yüksek olan bazı genç, sağlıklı gönüllülerde ya da deksmedetomidinin hızlı intravenöz veya bolus tarzında verilmesi durumunda meydana gelen klinik olaylar, bradikardi ve sinüs durmasıdır. Deksmedetomidin ile ilişkili bradikardi ve hipotansiyon bildirilmiştir. Tıbbi müdahele gerektiği takdirde, tedavide hızla sıvı verilmeli, alt ekstremiteler yükseltilmeli veya presör ajanlar kulanılmalıdır. Vagal tonüsü modifiye etmek için antikolinerjiklerin (örn. atropin) intravenöz yoldan uygulanması gözönüne alınmalıdır. Ayrıca yükleme dozu sırasında deksmedetomidinin başlangıçtaki periferik vazokonstrüktif etkilerine bağlı, primer olarak geçici hipertansiyon gözlenmiştir. Müdahele gerektiği takdirde, yükleme infüzyonunun hızının düşürülmesi istenebilir. Deksmedetomidin fiziksel geçimlilikleri bilinmediğinden kan veya plazma ile aynı i.v. kateterden verilmemelidir. Deksmedetomidinin primer olarak karaciğerde metabolize edilmesi nedeniyle, hepatik bozukluğu olan hastalarda doz azaltılması gözönüne alınmalıdır. Gebelik kategorisi C’dir. Gebe kadınlar üzerinde yapılan yeterli ve iyi kontrollü çalışmalar olmadığından deksmedetomidin gebelikte ancak, potansiyel yararları fetüs üzerindeki muhtemel zararlarından üstün olduğunda kullanılabilir. Doğum eylemi sırasındaki güvenilirliği konusunda çalışma yapılmadığından sezaryen ile doğum dahil obstetrikte kullanılması önerilmez. İnsan sütüne geçip geçmediği bilinmemektedir. Birçok ilaç insan sütüne geçtiğinden, emziren kadınlara deksmedetomidin hidroklorür infüzyonu uygulanırken dikkatli olunmalıdır. 18 yaşın altında çocuklardaki güvenilirliği ve etkinliği açıklanmamıştır.

Yan Etkileri:
Deksmedetomidin infüzyonu uygulaması ile en sık rastlanan advers etkiler hipotansiyon, hipertansiyon, bradikardi, bulantı, ağız kuruluğu ve hipoksidir. Deksmedetomidin uygulanan hastalarda rastlanan yan etkiler/advers etkiler (insidans 1): Ateş, hiperpireksi, hipotermi, hipovolemi, hafif anestezi, ödem, ağrı, rigor, kan basıncı dalgalanması, kalp yetersizliği, spesifik anormal elektrokardiyogram, kalp rahatsızlığı, şiddetlenen hipertansiyon, pulmoner hipertansiyon, demans, başdönmesi, başağrısı, hipertoni, istemsiz kas kontraksiyonları, nevralji, nörit, konuşma bozukluğu, stupor, erkekte laktasyon, abdominal ağrı, diyare, kusma, aritmi, atriyal aritmi, ventriküler aritmi, AV blok, komple AV blok, kardiyak arrest, ekstrasistoller, atriyal fibrilasyon, ventriküler fibrilasyon, kalp bloku, sinüs arresti, T-dalgası inversiyonu, taşikardi, supraventriküler taşikardi, ventriküler taşikardi, artmış GGT, artmış SGOT, artmış SGPT, asidoz, respiratuvar asidoz, artmış kreatinin fosfokinaz, hiperglisemi, hiperkalemi, artmış alkali fosfataz, susama, miyokard enfarktüsü, perikardit, başka bir nedeni belirlenemeyen hemoraji, ajitasyon, anksiyete, konvüzyon, deliryum, halüsinasyon, illüzyon, insomnia, sinirlilik, paranoya, somnolans, anemi, apne, atelektazi, bradipne, solunum seslerinde azalma, bronkospazm, dispne, hiperkapni, hipoventilasyon, pulmoner konjesyon, solunum depresyonu, solunum yetersizliği, rinit, prüritus, döküntü, lokalize deri reaksiyonu, terlemede artış, hematüri, oligüri, üriner retansiyon, geçici iskemik atak, fotopsi, anormal görme.

İlaç Etkileşimleri:
Deksmedetomidin konkomitan kullanımı anestetiklerin, sedatiflerin, hipnotiklerin ve opioidlerin etkilerinin artmasına yol açabilir. Sevofluran, izofluran, propofol, alfentanil ve midazolam ile bu etkileri kanıtlamıştır. Deksmedetomidin ile izofluran, propofol, alfentanil ve midazolam arasında gösterilmiş bir farmakokinetik etkileşim yoktur. Ancak farmakodinamik etkiler nedeniyle deksmedetomidin hidroklorür ile birlikte uygulandığında bu ajanların dozajının azaltılması gerekebilir.

Gebelikte yapılan takiplerin herhangi birinde tansiyon değerlerinin 140/90 mm Hg (civa) ve üzerinde bulunması ve bu yüksekliğin en az dört saat aralıklarla en az iki kere saptanmış olması gebelikte hipertansiyon tanısını koydurur.

Gebelikte hipertansiyonla birlikte albüminüri (idrarda normalin üstünde albümin cinsi protein görülmesi) durumunda preeklampsi tanısı konur.

Vücutta, özellikle de ellerde ve yüzde ortaya çıkan ödem (şişme) tek başına preeklampsi tanısında yeterli değildir. İdrarda albüminin normalden fazla olması da tek başına preeklampsi tanısı koymak için yeterli değildir. Hipertansiyon ve albüminüri mutlaka beraber görülmelidir.

Preeklamptik olduğu bilinen bir gebede sara nöbetini andıran genel vücut kasılmalarının ortaya çıkması durumunda eklampsi tanısı konur.

Sınıflandırma

Gebeliğin herhangi bir zamanında hipertansiyon tanısı konduğunda kaynak belirlenir. Gebelikte saptanan hipertansiyon aşağıdaki şekilde sınıflandırılır:

Kronik hipertansiyon

Gebe kalmadan önce hipertansiyon tanısı konmuş bir gebede kronik hipertansiyon söz konusudur.

Gebeliğe bağlı ortaya çıkan hipertansiyon mol gebeliği gibi durumlar hariç her zaman 20. gebelik haftasından sonra gözlenir. Bu yüzden 20. gebelik haftasından önce yapılan antenatal takiplerde hipertansiyon tanısı konması da gebelik öncesinden varolan bir kronik hipertansiyon varlığına işaret eder.

Kronik hipertansiyonu olduğu bilinen ya da gebelikte kronik hipertansiyonu olduğu saptanan anne adayı yakın takibe alınır. Bu takiplerde idrarda normalden fazla albümin varlığında preeklampsi tanısı konur. Genel vücut kasılmaları ortaya çıktığında ise eklampsi tanısı konur. Bu durumda Kronik hipertansiyon zemininde gelişen preeklampsi/eklampsi’den bahsedilir.

Gebeliğin neden olduğu hipertansiyon (PIH: Pregnancy induced hypertension)

Önceden hipertansiyonu olmayan ve ilk 20 haftalık takiplerde tansiyon değerleri normal seyreden gebede saptanan tansiyon yüksekliğinde gebeliğin neden olduğu hipertansiyon tanısı konur.

Gebeliğin neden olduğu hipertansiyon farklı seyirler gösterebilir:

Tüm gebelik boyunca hipertansiyon aşamasında kalabilir. Buna saf hipertansiyon ya da gestasyonel hipertansiyon (gestasyonel=gebelikle alakalı) adı verilir. Gebeliğin bitmesiyle hipertansiyon kısa zamanda ortadan kalkar.

Preeklampsi gelişebilir. Gelişen bu preeklampsi ağır seyredebilir ya da hafif düzeyde kalır.

Eklampsi gelişebilir. Eklampsi geliştiği andan itibaren preeklampsi tümüyle farklı bir boyut kazanır ve anne adayı ve bebeğin hayatını tehdid eden durumlar ortaya çıkabilir.

HELLP Sendromu gelişebilir. HELLP sendromu bazen preeklampsi gelişmeden direkt olarak başlayabilen hayati tehlikesi olan bir durumdur.

Sigara hakkında genel bilgiler

Sigara dumanı içerdiği zift, nikotin, karbon monoksit, kurşun ve diğer zehirli birçok maddenin direkt olarak üstsolunum yollarına, buradan bronşlara ve akciğerlere ve buradan da kana geçmesi ve tüm organlara yayılmasıyla başta solunum sistemi, kalp ve damarlar olmak üzere vücudun tüm organ sistemlerine zarar verebilir.

Sigaranın bu zararlı etkileri kısa vadeli ve uzun vadeli olarak ikiye ayrılır:

Kısa vadeli etkiler

Bunlar, sigara içildiği anda vücuda giren nikotin ve karbonmonoksitin yarattığı anlık etkilerdir. Nikotin bronşları kasıcı etkisiyle akciğerlere daha az hava girmesine, damarları kasıcı etkisiyle damariçi basıncın yani tansiyonun yükselmesine, kalbe etkisiyle nabzın hızlanmasına neden olur. Karbonmonoksit ise alyuvarların içinde bulunan hemoglobin adlı molekülün oksijen taşımaktan sorumlu bölgelerini işgal ederek kanın oksijen miktarının azalmasına yolaçar.

Bu kısa vadeli etkiler tek bir sigara içilmesinde bile, hatta çok sigara dumanı bulunan ortamlarda sigara içmeyen kişilerde bile görülen etkilerdir. Normal bir birey bu kısa süreli etkileri kolayca tolere edebilir. Ancak anne adayının karnındaki bebeğinin de oksijen ihtiyaçları gözönünde bulundurulursa bir tek sigaranın yarattığı hipoksi (oksijen azlığı) ve hipertansiyon (tansiyon yüksekliği) bile bebeğe daha az kan ve daha az oksijen gitmesine neden olabilir. Bu durumun günde bir paket sigara içen bir anne adayında 20 kez tekrarlaması, fetusun ilerleyici bir şekilde oksijensiz kalmasına ve olumsuz değişiklikler meydana gelmesine neden olabilir.

Uzun vadeli etkiler

Sigara içenlerde uzun vadeli etkiler bir yandan kısa vadeli etkilerin birikici özelliklerine, öte yandan sigaranın içinde bulunan ziftin akciğerlere çökmesine (kronik bronşit gelişimi), sigaranın içerdiği kurşun gibi zehirlerin solunum yolunu döşeyen hücrelerde anormal değişiklikler göstermesine (kanser riskinde artış), toksik maddelerin damarlarda yaptığı hasarlar neticesinde ateroskleroz (damar sertliği) meydana gelmesine (koroner kalp hastalığı riskinde artış), genel olarak sigara alışkanlığının iştahı azaltıcı, C vitaminini tüketici etkileri nedeniyle uzun vadede beslenme bozukluğu belirtilerinin ortaya çıkmasına bağlı olarak meydana gelir.

Uzun zamandan beri sigara içen insanlarda akciğerlerin hava taşıma kapasitesi azalmıştır ve en ufak bir zorlamayla nabızda artma ve nefes darlığı ortaya çıkar. Çok uzun zamandan beri sigara içenlerde akciğer ve diğer solunum yolu kanserlerine ve hatta mesane gibi diğer organ kanserlerine eğilim artar. Yine bu kişilerde damar sertliğine bağlı koroner kalp hastalıkları ve diğer hastalıklara (felç gibi) eğilim artmıştır.

Sigaranın gebelik ve bebek üzerindeki etkileri

Sigara içme alışkanlığı olan anne adaylarında çeşitli normaldışı durumların meydana gelme riskinde önemli artış gözlenir. Bu anne adaylarında:

· düşük riski artar…

· erken doğum tehdidi ve erken doğum riski artar…

· erken membran rüptürü (su kesesinin erken açılması) riski artar…

· intrauterin gelişme geriliği, düşük doğum tartılı bebek doğurma riski artar…

· gebelikte kanama riski (özellikle ablatio placenta ve placenta previa adlı iki duruma bağlı) artar…

· inutero mort fetal (bebeğin karında ölmesi) riski artar…

· bebeğin yenidoğan döneminde ölme riski artar…

· solunum problemleri nedeniyle doğumun ikinci evresinde etkin ıkınamama ve buna bağlı vakum ve sezeryan ile doğum riski artar…

· lohusalıkta süt miktarı azalır…

· sütün C vitamini seviyesi ve bebeği besleyici etkileri azalır…

· bebeğin yakınında sigara içilmesi bebekte pnomoni ve bronşit riskini artırır…

Tüm bu normaldışı durumların sıklığı özellikle günde 20 adet ve daha fazla sigara içen anne adaylarında belirgin olarak artmıştır. Ancak “günlük 20″ sayısını bir sınır olarak kabul etmemek gerekir. Sigaranın zararlı etkileri günde bir adet sigaradan itibaren başlamakta ve içilen sigara sayısı ile doğru orantılı olarak artış göstermektedir. Burada 20 rakamını almamızın nedeni günlük klinik uygulamalarımızda bu normaldışı durumları yaşayan anne adayları arasında günde bir paket ya da daha fazla sigara içen anne adaylarının sayıca fazlalığının dikkatimizi çekecek kadar yüksek olmasıdır.

Sigara alışkanlığı olan anne adaylarına öneriler

Öncelikle unutmamalısınız ki sigarayı gebeliğinizin hangi döneminde bırakırsanız bırakın bundan hem siz hem de bebeğiniz mutlaka fayda görecektir. “Nasıl olsa olan olmuştur” düşüncesi hatalıdır.

Sigarayı tümüyle ve gebeliğin planlandığı andan itibaren bırakmak en idealidir, ancak bunun zor olduğu da bir gerçektir. Tümüyle bırakamazsanız, günlük sigara sayınızı 10′un altına indirin.

Emzirme döneminde ve diğer zamanlarda hiçbir zaman bebeğinizin bulunduğu yerde sigara içmeyin, eşinizin ve diğerlerinin de içmesine izin vermeyin. Evde sigara içilmeyen alanlar yaratın.

Sigara içen anne ve babaların çocuklarının da büyüdüklerinde büyük olasılıkla sigara içme alışkanlığı edindiklerini unutmayın…

Gebelik ve lohusalık döneminde sigara içilen yerlerden uzak durun (Pasif sigara içiciliği!)

Unutmayın! Bebeğinize karşı sorumlusunuz…

Son on yıl içinde başta gelişmiş ülkeler olmak üzere tüm dünyada ilk gebeliğini ileri yaşlarda yaşayan anne adaylarının sayısında önemli artışlar gözlenmektedir.

Kadınların eğitimlerini daha ileri aşamalara kadar götürmeleri ve iş yaşamında erkeklerle aynı alanlarda çalışmaları, etkin doğum kontrol yöntemlerinin geliştirilmesi, yasal tahliyenin serbest bırakılması ve infertilite (kısırlık) tedavi yöntemlerinin ilerlemiş olması bu duruma önemli katkılarda bulunmaktadır.

Amerika’dan alınan bir istatistik bilgisine göre 1982′de tüm doğumlar arasında 35 yaş üzerinde doğum oranı %5 iken, 2000 yılında bu oranın %9 olacağı öngörülmektedir. Aynı bilgilerde 1970 yılında 35 yaşında kadınların %9′unun çocuğu yokken, 1989da bu oran %20 bulunmuştur.

İlk gebelik yaşını geciktiren kadınların çoğu ileri eğitimliler arasında yeralan ve kariyerlerini devam ettiren, eşiyle birlikte ailenin geçimine katkıda bulunan kadınlardır.

Bu haliyle önceleri “tuhaf” kabul edilen bu durum artık çağımızın bir gerçeği haline gelmiştir.

Tıbbi açıdan ileri anne yaşı:

Tıpta “İleri Anne Yaşı” terimi, 35 yaş ve sonrasında gebelik yaşayan anne adaylarını tarif etmek için kullanılmaktadır. Anne adayının ilk ya da sonraki gebelikleri olup olmadığı tanım içinde yer almaz.

Yaş sınırı olarak özellikle 35 yaşın seçilmesi tıbben herhangi bir sınır temsil ettiği için değildir. Yaklaşık 30 yıl önce FIGO adı verilen uluslararası kadın hastalıkları ve doğum uzmanları birliğinin “keyfi” sayılabilecek bir şekilde verdiği bir karardır. Ancak tıp uygulamalarının standardize edilmesi ve tedavi protokolleri oluşturulabilmesi açısından bir yaş sınırı oluşturulması bir gerekliliktir ve seçilen sınır konunun uzmanı çoğu doktor tarafından benimsenmiş durumdadır.

Hatırda tutulması gereken nokta, 35 yaş sınırını geçtikten sonra anne adayı ve bebek açısından istenmeyen durumların artışında aniden keskin bir yükselme olmadığıdır. Aksine anne yaşı ilerledikçe genellikle lineer (doğrusal) bir risk artışı söz konusudur.

İleri Anne Yaşı’nın beraberinde getirdikleri:

Anne adayını ilgilendiren durumlar:

Yaş ilerledikçe insanlarda diabet ya da hipertansiyon gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığının arttığı bilinen bir tıbbi gerçektir.

Anne adayının ileri yaşlarda bir gebelik yaşaması durumunda kendisiyle ilgili risk artışı yaşın sayısal özelliğiyle değil, gebeliğe başladığı anda kendisinde kronik hastalıkların varlığı ya da yokluğu ile çok daha yakın ilişkidedir. Bebekte kromozomal anomali (Down sendromu gibi) ortaya çıkma olasılığı ise yaşla direkt ilişki göstermektedir.

Bu yüzden anne adayını ileri yaşlarda daha büyük tehlikelerin beklediğini söylemek genel anlamda mümkün olup, her birey için aynı risk artışının söz konusu olduğunu söylemek mümkün değildir.

Kronik hastalığın vücuda verdiği zarar, hastalığın vücutta varolduğu süreyle direkt olarak ilişkilidir. Bu yüzden kronik hastalığı olan kişinin gebe kalma yaşı geciktikçe gebelik esnasında istenmeyen durumların ortaya çıkma olasılığı da artar. Bu duruma en güzel örnek Tip II diabettir. Özellikle 40 yaşından sonra daha sık ortaya çıkan bu hastalıkta hastalık süresi uzadıkça kontrolsüz şeker yükselmesinin damarlara verdiği hasar da artmaktadır.

İleri anne yaşı olanlarda sıklıkla görülen hastalıklar:

Hipertansiyon:

35 yaşın üzerinde gebeliklerde kronik hipertansiyon erken yaştaki gebeliklere göre 2-4 kat daha sık gözlenir ve yaklaşık görülme oranı %10′dur.

Gebeliğin son dönemlerinde ileri yaş gebelerde gözlenen gestasyonel (gebeliğe bağlı) hipertansiyon genellikle kronik hipertansiyon bulgusu olarak değerlendirilir. Preeklampsi gelişmediği sürece gebeliğin sonlarındaki bu tansiyon yüksekliğinin anne adayı ve bebek için çok büyük bir risk oluşturması beklenmez. Ancak gebeliğin bitiminde tansiyon yüksekliğinin kaybolup kaybolmadığı mutlaka tetkik edilmelidir.

Özellikle uzun süreden beri varolan ve damarsal hasara yolaçmış kronik hipertansiyon hem anne adayı hem de bebek için tehlike oluşturabilir. Esas tehlike kronik hipertansiyonlu anne adaylarında ortaya çıkması muhtemel süperempoze (kronik hipertansiyon zemininde gelişmiş) preeklampsidir.

İleri yaşlarda gebe kalan anne adaylarında kronik hipertansiyon yoksa, preeklampsi gelişme olasılığı daha erken yaşta gebe kalanlarla aynıdır. Yani hipertansiyonu olmayan bir anne adayında yaş, gebeliğin kendisine bağlı preeklampsi riskini artırmaz.

Diabet (şeker hastalığı):

Yaşla beraber Tip II diabet sıklığı artar. Buna bağlı olarak ileri yaşlardaki gebeliklerde Tip II diabet ve hastalığa bağlı istenmeyen durumların görülme sıklığında genç yaş gebelere göre 2-3 kat artış gözlenir.

Gestasyonel diabet de (gebelik esnasında ortaya çıkan diabet) ileri yaşlardaki gebeliklerde yaşla doğru orantılı olarak artan sıklıkta gözlenir.

Uzun süreden beri varolan ve kontrolsüz seyreden diabet anne adayı ve özellikle de bebek için tehlike oluşturabilir.

Diğer hastalıklar:

Yaşla beraber kalp-damar hastalıkları, nörolojik hastalıklar, böbrek, karaciğer, akciğer ve bağdokusu hastalıkları ve kanserlerin sıklığında artış gözlenir. İleri yaşlardaki gebeliklerde bu hastalıkların varlığı gebeliğin seyrini olumsuz yönde etkileyebilir.

Derin ven trombozu, akciğer ödemi gibi anne hayatını tehdit eden durumlar özellikle kronik hastalığı bulunan ileri yaştaki anne adaylarında daha sık gözlenir.

İleri yaşlardaki anne adaylarında gebelik ve doğumla ilgili istenmeyen durumlar:

Düşük:

Oluşan gebeliğin düşükle sonuçlanma riski yaşla birlikte doğrusal bir artış gösterir. 35 yaş üstü gebelerde daha genç olanlara göre yaklaşık 4 kat artmış bir düşük riski söz konusudur. Bunun en önemli nedeni gebelik ürününde kromozomal anomali olma olasılığının yaşla birlikte artmasıdır. Kromozomal anomaliler ise düşüklerin en önemli nedenleri arasında yer almaktadır.

Dış gebelik:

İleri yaşlarda dış gebelik ortaya çıkma riski daha erken yaştaki gebeliklere göre 2-3 kat daha yüksektir. Bu durum yaşın kendisine bağlı olarak tüp hareketliliğindeki bir yavaşlamadan kaynaklanabilir. Önceden geçirilmiş çok sayıda pelvik enfeksiyonun tüplerde bıraktığı hasar da önemli bir etken olabilir.

Bebekte anomali ortaya çıkması:

İleri anne yaşı bebekte kromozomal anomali ortaya çıkma riskini artırır. Down sendromu gibi yaşla direkt ilişkili olan anomaliler özellikle 30 yaşından sonra doğrusal değil eksponansiyel (yani yaş artışından daha çok artış gösteren) artış gösterirler. Yapısal anomalilerin (bebeğin vücut şeklini ya da organlarını ilgilendiren anomaliler) ortaya çıkma riski ise tüm yaş gruplarında muhtemelen aynıdır.

Erken doğum:

İleri yaşlardaki gebeliklerde erken doğum daha sık gözlenmektedir. Yaş hem kendiliğinden ortaya çıkan erken doğum eylemi ve erken doğum için bir risk faktörü, hem de anne hayatını tehdit eden durumların varlığı nedeniyle yapılan indüksiyon (doğum eyleminin doktor tarafından başlatılması) için önemli bir risk faktörüdür. Bu yüzden erken doğum ileri yaşlardaki gebeliklerde 4 kat daha sık gözlenir.

İntrauterin Gelişme Geriliği (İUGG):

İleri yaşlardaki gebeliklerde intrauterin gelişme geriliği (İUGG) ortaya çıkma riski 2-3 kat daha yüksektir. Özellikle hipertansiyon ve/ veya diabeti olan anne adaylarında İUGG gelişme riski yükselir.

Gebelikte kanama:

İleri yaştaki gebeliklerde placenta previa ve ablatio placenta’ya bağlı özelllikle gebeliğin geç dönemlerinde kanama ortaya çıkma riski artmıştır.

Bu iki durumun da yanlızca yaş faktörü ile ilgili olarak artmadığı düşünülmektedir. Zira ablatio placenta genellikle hipertansiyonu olan gebelerde gözlenen bir durumdur ve kronik hipertansiyon sıklığı ileri yaş gebeliklerde daha yüksektir. Bu nedenle gebelikte 200′de bir sıklıkla gözlenen ablatio özellikle 40 yaş üstü gebelerde %3 oranında gözlenmektedir.

Placenta previa da gebelik ve doğum sayısı ile direkt ilişkili bir durum olduğundan muhtemelen yaş faktöründen bağımsız olarak özellikle çok sayıda gebelik yaşamış ileri yaş anne adaylarında daha sık gözlenmektedir.

Fetus ve yenidoğanla ilgili problemler:

İUGG, preeklampsi ve anne adayında diabet gibi durumlar uteroplasental yetmezlik ve buna bağlı olarak fetal distresten fetal ve yenidoğan asfiksisine kadar uzanan bir spektrumda nörolojik sekellerden bebeğin ölümüne kadar gidebilen durumların oluşmasına neden olabilir.

Erken doğum ve İUGG yenidoğan döneminde bebeğe yoğun bakım tedavisi gerektiren ve ağır durumlarda bebeğin ölmesiyle sonuçlanan en önemli iki durumdur.

Doğumla ilgili problemler:

Özellikle ilk gebeliğini yaşayan ileri yaşlı anne adaylarında doğum eyleminin tüm evreleri daha uzun sürer. İri bebek taşıyan bir anne adayının bebeğinde doğum esnasında omuz takılması ortaya çıkabilir.

Yukarıda sayılan tüm nedenler anne hayatı ya da bebek hayatının tehlikede olması nedeniyle ileri yaşlardaki gebeliklerde sezeryan ile doğum oranının yaklaşık iki kat artmasına neden olurlar.

Gebelik esnasında hastanede yatma gerekliliği:

İleri yaşlardaki gebeliklerde hem hipertansiyon ya da diabet gibi önceden varolan hastalıkların tetkik ve tedavisi için, hem de gebelikte istenmeyen durumların ortaya çıkma olasılığı (kanama ya da erken doğum tehdidi gibi) artmış olduğu için diğer gebeliklere göre antenatal dönemde (doğumdan önce) hastaneye yatırılma gerekliliği 2-3 kat daha yüksektir.

Anne ve bebek ölümleri:

Gebelik, doğum ya da lohusalıkta anne ölümü günümüzde giderek azalmaktadır. Önceleri “kara talih” olarak değerlendirilen ölüm olguları tıp bilimi ve tıp teknolojisinin gelişmesiyle her geçen gün azalmaktadır.

Gebeliğe bağlı ölüm olguları ne kadar azalsa ve sıfıra yaklaşsa da muhtemelen uygarlığın hiç bir aşamasında sıfır olmayacaktır. İleri yaşlardaki gebeliklerde gebeliğe bağlı ya da annenin gebeliğe taşıdığı hastalıkların kötü seyir göstermesi neticesinde anne adayının doğum eyleminde ya da lohusalıkta ölme olasılığı genç yaş gebeliklere göre dört kat yüksektir. Böylece ileri yaştaki 10.000 gebelikten altısında çeşitli nedenlere bağlı olarak ölümler meydana gelmektedir.

Bilim ve teknolojinin ilerlemesine bağlı olarak anne ölümlerinde ortaya çıkan azalma tüm gebelik yaşı gruplarına eşit olarak yansıdığından ileri yaş ile genç yaş anne ölümleri arasındaki dört katlık risk fazlalığı sabit seyretmektedir.

İleri yaş anne adaylarının bebeklerinin herhangi bir nedene bağlı olarak ölme riski ise genç anne adaylarından yanlızca 1.5 kat daha yüksektir. Aradaki farkın bu kadar az olmasının nedeni geçmiş yıllarda yenidoğan yoğunbakım ünitelerinin teknolojik ve bilimsel imkanlarının patlama yaparcasına gelişmiş olmasıdır.

Buna karşın 35 yaş üzeri annelerin bebekelerinin yenidoğan (doğumdan sonraki ilk 30 gün) ve sütçocukluğu (doğumdan sonraki ilk yıl) döneminde ölme riski bariz bir şekilde artar. Bu durumun sayısal oranı ve nedenleri tam olarak bilinmemektedir.

İleri anne yaşının ekonomik yönü:

İleri anne yaşı olan bir gebeye, gebeliğe taşıdığı hiçbir hastalığı olmasa bile genç yaş gebeliklere göre daha fazla sayıda antenatal kontrol muayenesi ve daha çok tetkik yapılır.

Gebeliğin seyri esnasında istenmeyen durumların oluşması, doğumun sezeryanla gerçekleşmesi ve daha da ileri durumlarda doğan bebeğe erken doğum ya da başka nedenlerle uzun süre yoğun bakım şartlarında bakım gerekmesi tetkik ve tedavi maliyetini belirgin bir şekilde artırır.

Özetle ileri yaşta gebeliğin maliyeti erken yaştaki gebeliğe göre daha yüksektir.

Önceleri gebelikte tıbbi bakım gebelik başladığı andan itibaren verilmekte ve bu şekilde gebelikle ilgili tüm etkenlerin kontrol edildiği düşünülürdü. Ancak gebelik süreci “anlaşıldıkça” gebelik öncesi dönemin de sağlıklı bir gebelik, doğum ve doğum sonrası için oldukça önemli olduğu ortaya çıktı. Bu yüzden günümüzde anne adaylarına gebe kalmayı planladıklarında doktorlarına başvurmalarını ve genel bir kontrolden geçmelerini öneriyoruz.

Prekonsepsiyonel vizit (gebe kalmadan hemen önceki dönemde doktor kontrolü) adı verdiğimiz bu kontrolde amaç anne adayının gebe kalmadan önce varolan risk faktörlerini belirlemek, bunları azaltma konusunda tıbbi destek ve bilgi vermek ve anne adayının bu risk faktörleri kontrol altına alındıktan sonra gebeliğe başlamasını sağlamaktır.

İlk doktor kontrolünde yapılacak işlemler

Genel anamnez ve muayene

Yöneltilen ayrıntılı sorularla gebeliği olumsuz etkileyebilecek kronik hastalıkların (hipertansiyon, diabet, epilepsi gibi), jinekolojik hastalıkların (miyom, over kisti, enfeksiyonlar gibi), önceki gebeliklere ait durumların (düşük, anomalili doğum, önceki gebeliklerde yaşanan normaldışı durumlar), beslenme alışkanlıklarının, yaşam tarzının (sigara kullanımı, alkol ve diğer maddelerin kullanımı, çalışma hayatı, uyku ve dinlenme alışkanlıkları, egzersiz alışkanlıkları) ortaya çıkarılması. Anne ve baba adayında yaşa veya kalıtıma bağlı risk faktörlerinin ortaya çıkarılması

Jinekolojik muayene ile risk teşkil edebilecek enfeksiyon, kitle (over kisti, miyom gibi) gibi durumların ortaya çıkarılması, genel muayene ile gebelikte risk teşkil edebilecek durumların ortaya çıkarılması (organlarda işlev bozuklukları, kilo özellikleri, genel bedensel özellikler)

Papsmear alınması

Gerektiğinde anne adayının ilgili branş doktoru ile konsulte edilmesi

Gerekli durumlarda genetik danışmanlık hizmeti verilmesi

Tansiyon ölçümü

Laboratuar incelemeleri

Hiç bir şikayeti olmayan ve anamnez ve muayene bulgularına göre risk faktörü taşımayan anne adaylarında tam kan, tam idrar, idrar kültürü, kan grupları, toksoplazma ve rubella incelemeleri.

Belli bir şikayeti olan ve/veya anamnez ve muayene bulgularına göre risk faktörü belirlenen anne adaylarında diğer incelemeler (tiroid fonksiyon testleri, kalple ilgili ileri incelemeler gibi)

Kilo ölçümü ve kilo ile boy arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Ultrason (zorunlu değil)

Tedavi

Muayenede saptanan tedavi gerektirir durumlar için uygun tedavi verilmesi (kansızlık, idrar yolu enfeksiyonları gibi). Diabet hastaları için kan şekerinin gebelik başlamadan çok öncesinden itibaren normal sınırlara çekilmesi bu anne adaylarının bebeklerinde anomali ortaya çıkma riskini belirgin şekilde azaltır.

Aşılar: Hepatit B aşılarına başlanması, rubella aşısı uygulanması, tetanoz aşısı

Rubella (kızamıkçık) aşısı daha önce kızamıkçık geçirmediği belirlenen anne adaylarına uygulanır. Aşı, canlı aşı olduğundan anne adayının bu uygulama sonrası en az üç ay gebe kalmaması ve bu süre sonunda tercihan kanda bağışıklık oluşup oluşmadığının araştırılması önerilir.

Tetanoz aşısı gebeliğin üçüncü ayından sonra da uygulanabilir.

Vitaminler: Herhangi bir kronik hastalığı olmayan, beslenmesi anormallik arzetmeyen anne adaylarının gebelik öncesi vitamin desteğine ihtiyacı yoktur.

Daha önceden nöral tüp defektli bebek doğurmuş olan anne adaylarında ise yeni gebelikte bu durumun tekrarlamasını engellemek için gebelikten bir ay önce başlanarak üç ay boyunca günde 4 miligram folik asit kullanımı uygundur. Vitaminlerin de “ilaç” grubunda yeraldığı ve gerekli görülmekdikçe kullanılmaması gerektiği unutulmamalıdır.

  Vücudumuzdaki tüm organlar, sağlıklı bir şekilde işlevlerini yapabilmek için kana, yani kanın taşıdığı oksijen ve besin maddelerine ihtiyaç gösterir. Kanı tüm organlara düzenli bir şekilde pompalayan da kalbimizdir. Emme-basma tulumba gibi düşünebilecegimiz kalp, organlardan gelen oksijeni azaltıp, kirlenmiş kanı toplayarak akciğerlere gönderir. Akciğerlerde temizlenip oksijenle beslenen kanı da yine damarlar vasıtasıyla organlara iletir. Dolaşım, kapalı bir sisteme benzer. Kalbimiz bu görevi yerine getirebilmek için düzenli bir ritmde çalışırken dakikada ortalama 70 kez kasılır. Her kasılmada pompaladığı kanın toplam hacmi 5 litre dolaylarındadır. Bedenimizdeki damar ağının uzunluğu ise hemen hemen 10.000 km. kadardır, işte kalbimiz günboyu dokuların ihtiyacını karşılamak için bu damar sistemine kanı pompalayıp durur.
Kalbin kasılmasıyla damarlara doğru yola çıkan kan, buralarda belirli bir dirençle karşılaşır. Vücudumuzdaki kan azalmış olsa da, kalp aynı güçle kanı pompalayacak, en uç noktalara kadar göndermeye çalışacaktır. Tansiyon işte bu kalp damar ilişkisinde, dolaşım sırasında meydana gelen damarlardaki basınçtır. Tansiyonumuz ölçülürken yapılan, damarın her santimetrekaresine düşen basıncı ölçmektir aslında. Bu yüzden de, bir civa sütununun yüksekliği ölçü birimi olarak alınmıştır.
Tansiyon aletiyle ölçülen, damar içindeki kanın akabildiği düzeylerdir. Tansiyon aletinin kolluğuyla, kan damarların içindeki akımı sıkıştırdığımızda, kanın akışı durur. Kolluk içindeki hava yavaş yavaş bırakılıp, kanın engellenmesi durunca kalp atışları yeniden duyulmaya başlar. Buna “sistolik kan basıncı” adı verilir. Yani, bu kalbin kasılma sırasındaki damarlara yaptığı basınçtır. Aynı zamanda buna “sistolik tansiyon”da denir. Halk arasında ise “büyük tansiyon” şeklinde tanımlanır.
Tansiyon aletini boşaltıp, basıncı azalttıkça, öyle bir an gelir ki, kalp atışları duyulmaz olur. Bu artık kanın hiçbir basınçla karşılaşmadan serbestçe damardan geçtiği andır. Kalp artık rahatlamıştır, bir gevşeme anıdır bu. Kan damardan, yalnızca gerilmiş damarların kendi basıncı ile geçmektedir. Buna da “diyastolik basınç”, yani “diyastolik tansiyon” adı verilir. Halk dilindeki adı ise ‘küçük tansiyon”dur.
Adları herhalde “büyük” ve “küçük” olduğundan insanlar nedense büyük tansiyonun önemli olup, küçük tansiyonun daha az tehlikeli oldugunu düşünürler. Oysa hipertansiyonda her iki basınç da artar. Sadece damar sertliğiyle karşılaşmış, damar çeperleri esnekliğini yitirmiş insanlarda, büyük tansiyon yüksekken, küçük tansiyon alt seviyelerde olabilir. Bu maalesef iyi bir belirti değildir ve normal damar yapısının bozulmuş olduğunu gösterir.
Bir yetişkin normal tansiyonu, küçük tansiyon denilen “diyastolik basıncın” 90 mm, büyük tansiyonun, yani “sistolik basıncın” ise 140 mm. düzeyinden olmalıdır. Bu ölçülerin üstündeki basınç bir hipertansiyon belirtisidir. Bu kişi büyük bir ihtimalle yüksek tansiyon hastasıdır. Bu birimler her ne kadar, milimetre civa sütunu olarak ölçülse de, 9 ve 14 şeklinde ifade edilebilir.
Belirtilerden Anlaşılmayabilir
Özellikle 40 yaşın üstündeki kişilerin yüzde 30′unda hipertansiyona rastlanır. Ancak bunların çoğu bunun farkında bile olmaz. Tesadüf eseri tansiyonu ölçüldüğünde anlaşılır.
Halbuki yüksek tansiyonun da bazı işaretleri vardır: Baş ağrısı ve dönmesi, ateş basması, sık sık susama veya idrara çıkma, çarpıntı, yorgunluk hali, sırt ağrısı hipertansiyon habercisi olabilir.
Hipertansiyonun Sebepleri
* Endokrin (hormonal): Tiroid bezi, böbrek üstü bezleri ve diğer hormon bozuklukları.
* Böbrek hastalıkları
* Kalp ve damar hastalıkları
* Şişmanlık
* Gebelik ve doğum kontrol ilaçları
Bu saydıklarımız sebebi bilinen hipertansiyon faktörleridir. Diğer bölüm, yani esansiyel (sebebi bilinmeyen hipertansiyon) hastaların yüzde 90′ını oluşturur. Esansiyel hipertansiyonda şu faktörler rol oynar:
* Kalıtım (soyaçekim)
* Cinsiyet ve yaş. 40 yaşın üzeri olan erkeklerde daha sıktır.
* Tuz yeme alışkanlığı
* Şişmanlık ve hareketsizlik
* Sigara ve alkol
* Stres ve endişeler
Beslenme Tarzı Değişmeli
Yüksek tansiyon varsa, herşeyden önce beslenme tarzı değişmelidir. Bu konuda uzmanların tavsiyeleri şöyle:
* Herşeyden önce yağı hayatınızdan neredeyse çıkarmalısınız. Beyaz peynir, yoğurt, süt bile büyük ölçüde yağ içerir. Bu besinleri küçük miktarlarda tüketmeli. Örneğin, beyaz peyniri günde 2 kibrit kutusu büyüklüğünde yemelisiniz. Bunun yanı sıra kaymak, katı margarinler, tereyağı, çikolata, pasta, kremalar, yağlı soslar sofranıza veda etmeli. Kırmızı eti haftada en fazla üç kez yiyebilirsiniz. O da çok az miktarda olmak şartıyla. Her türlü kızartma ve karbonhidratlı besinden, yani tatlı ve hamur işlerinden mümkün olduğunca uzak kalmalısınız. Şişmanlatıcı besinlerden uzak durmanız, hem zayıflamanıza yardımcı olacak, hem de sizi yüksek tansiyondan kurtaracaktır. Bunun dışında hareket etmek de çok önemli. Yürüyüş de en yararlı hareket şekli hiç kuşkusuz. Günde en az 1 saat yol yürümek, damarları açar, dolaşımı hızlandırır ve tansiyonun yükselmesini önler. Kalbi rahatlatır. Bu alışkanlığı hiçbir bahane ileri sürmeden bir an önce edinmelisiniz. Üstelik hareket insanın hem kilo almasını önler, hem de damarlarda dolaşan zararlı yağların azalmasına yardımcı olur.
İlaç Tedavisi
Günümüzde hipertansiyon tedavisinde çok çeşitli ve yararlı ilaçlar kullanılıyor. Ancak burada uzmanların en büyük sıkıntısı, hastanın kendi doktorunun verdiği değil de, bir komşusuna ya da yakınına iyi gelen bir başka ilacı kullanmak istemesi.
Yüksek tansiyon hastası olduğu belirlenen bir kişinin hangi ilacı kullanacağına ve hangi ilacın ona daha yararlı olacağına ancak onun doktoru karar verebilir. Çünkü doktoru gerek muayene sırasında, gerekse istediği birtakım laboratuar tetkikleri sonucunda, hasta hakkında karar vermiştir.
Bunun dışında tedavinin başarısı, hastanın ilacını, belirlenen dozda ve belirlenen saatlerde düzenli olarak almasına bağlıdır.
Bugün hipertansiyon konusunda başta “su atıcılar”, yani “diüretik ilaçlar” olmak üzere pek çok çeşitli ilaç kullanılıyor. Bazıları kalp ve damar sistemi üzerinde bir etki yaparak, damarları açıp tansiyonu düşürüyor, diğerleri ise vücuttaki bazı enzimlerin zararlı etkisini azaltarak tansiyonu düşürüyor. Bu arada sakinleştiricilerin de rolünü unutmamak gerekir. Doktor, en uygun olan ilaçları seçecektir.
  Tedavi önemli
Bir insanın hipertansiyon hastası olduğunu anlamak için tek bir ölçüm yeterli değildir. Yüksek tansiyon bulguları görülen kişiyi önce bir süre kontrol altına almak gerekir. Durum devam ettiğinde artık kuşkuya yer kalmaz ve bu kişinin hipertansiyon hastası olduğu anlaşılır. Artık bundan sonrası uzun ve sağlıklı yaşamak için belirli noktalara dikkat etmek, kendine iyi bakmak, düzenli yaşamak ve en önemlisi düzenli olarak, hiç aksatmadan ilaç kullanmaya kalır.
Herşeyden önce şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki, hipertansiyon demek hayatın sonu demek değildir. Ama vücudumuzda oluşan bu olguyla yaşamayı öğrenmek zorundayız. Günde üç öğün yemek yiyip, vücudumuza gerekli besinleri sağlamak bizim doğamızda var. İşte aynı işlemi ilaçlara da uygulayıp, onları düzenli aralıklarla alarak, damarlarda oluşacak basıncı önlemek zorundayız. Aldığımız ilacın etkisi geçip, damarlar eski durumlanna gelmeden önce, tekrar saatinde ilaç almak bir tansiyon hastası için çok önemlidir.
Bazı hastalar kendilerini bir süre çok iyi hissedebilirler. Belirli bir diyet, sakin bir yaşam, hatta sakinleştiriciyle kan basıncı normal düzeyine indirilmiş olabilir. Ama bu geçici bir iyiliktir. Tansiyon hastası biri olursunuz, pir olursunuz. Çünkü bu hastalık bir ömür boyu sürerek, size arkadaşlık edecektir. Bazı insanlar yüksek tansiyon hastası olduklarını, bir yaşlılık belirtisi olarak gördüklerinden kabul etmek istemezler. Bu bir tansiyon hastasının yapacağı en büyük yanlıştır. Evet, belki yüksek tansiyon belli bir yaştan sonra ortaya çıkar ama bu kesinlikle yaşlılık belirtisi değildir. Üstelik hastalığı kabul etmeyip, diyete uymayan hastalar çok tehlikeli bir oyunun içinde bulurlar kendilerini. Çünkü sonuçta zarar gören kendileri olacaktır. Yüksek tansiyonu, bir felaket olarak görmek çok yanlış çünkü çaresi var. Ama bunu düşünüp hastalığı küçümsememeli de..
Hipertansiyonun doğal ilacı:Sarımsak
Bugün tıp dünyasında bile sarımsağın tansiyon düşürücü etkisi kabul edilmiş durumda. Sarımsak “İbni Sina”nın da yüzyıllar önce belirttiği gibi, damarlar üzerinde çok olumlu etkileri olan doğal bir ilaç olarak kabul ediliyor. Eskiler sarmısağın: “Ölümden başka her hastalığa şifa verdiğini” söylemişler. Pek çok bitkinin gerçekten inanılmaz şifa kaynağı olduğu bir gerçek. Bu nedenle normal ilaçların yanı sıra her sabah bir diş sarmısak yutmanın tansiyonu düşürdüğü belirtiliyor. Ancak eğer sarmısağı yutamıyor ya da ağız kokusu nedeniyle ona tahammül edemiyorsanız, sarmısak haplarına ne dersiniz? Bunlar kokusuz oldukları ve rahatça yutulabildikleri için pek çok tansiyon hastası tarafından kullanılıyor.

SAYFA 4 «12345»
Sağlık Estetik