Ortalama olarak büyüme atağı kızlarda 10, erkeklerde 12 yaşında ortaya çıkarak iki yıl sonra en üst düzeye ulaşır. Bu büyüme atağı sırasında yılda 7 ila 10 cm’lik bir büyüme olur. Ergenlik öncesi büyüme atağı bittiğinde hemen hemen erişkinlik boyuna ulaşılmış olur. Eğer 15 yaşına kadar göze çarpan bir büyüme olmazsa doktorunuza danışın.
Ortalamanın altında ya da üstünde bir büyüme ve gelişme gösteriyorsanız, yalnız olmadığınızı bilin; bu dönemde kendinizi bir dereceye kadar güvensiz hissetmeniz normaldir. Ergenlik dönemi için standart bir büyüme ve gelişme tablosu yoktur. Bütünüyle normal gençler bile orta dönemde büyüme yavaşladığında bu durumun tek kendilerinin başına geldiği duygusuna kapılabilir. Anne babanız kaygılarınızı abartmadan sevgi ve güven sağlayarak size yardımcı olabilir.
Ergenlik öncesi büyüme atağının neden olduğu değişiklikler açıktın Boyunuz uzar, kilonuz artar ve görünümünüz değişir. Kemiklerde de büyüme olur; yüz kemikleri büyüyerek yüz hatları değişir ve yüz erişkin bir görünüm kazanmaya başlar.
Ergenlik öncesi büyüme atağı vücudunuzun özelliklerini çarpıcı olarak değiştirir. Büyüme atağı başladığında yağlar her iki cinste de karın ve kalça çevresine toplanır. Erkeklerde daha çok kas ve kemik dokusu artarken kızlarda daha fazla yağ birikir (özellikle kalça ve memelerde). Sonuçta yağ dokusu kızların ağırlığının %25′ini, erkeklerin ağırlığının ise %15-20 sini oluşturur.
Kızlarda ilk adet kanaması oluşana, erkeklerde büyüme atağı sonlanana kadar her iki cins de kendine özgü farklı erişkin vücut görünümlerini kazanır. Bu farklılıkların çoğu ailesel özelliklerle birlikte farklı erkek ve kadın cinsiyet hormonlarına bağlıdır. Bu hormonlar, büyüme atağından yaklaşık bir yıl sonra ortaya çıkmaya başlayan ikincil cinsiyet değişikliklerinden de sorumludur.

TÜMÖR ve KANSER
Kanser, bir tümör hastalığıdır; kalp ve dolaşım bozukluklarından sonra öldürücü nitelikteki hastalakların ikinci sırasında yer alır. Tümör hastalıklarının giderek yaygınlaşması, hastalığın ilk belirtilerini konusunda bilgilenmeyi gerektirir. Çünkü, ancak ilk belirtilerin zamanında farkedilebilmesiyle gerekli ve etkili tedbirler alınabilmektedir,
Tümörler selim ve habis olarak ikiye aynlır
Zararsız, yani selim tümörler yapı ve sıralanışlarına göre ana dokuya çok benzerler. Gelişimleri yavaştır ve belirli bir büyüklüğü ulaştıklarında gelişimleri durur. Boynuzsu tabakaya benzer bir kapsül, selim tümörleri çevreler. Çevredeki sağlam dokular yanlara doğru itilirler, ama bundan başka bir değişme görülmez. Eğer çevre dokuları genişleyecek yer bulamazsa (mesala kafatası içi) bu tümörler de öldürücü olabilirler. Yağ dokusu tümörleri (lipom), kas müköz zarından türeyip büyüyen oluşumlar (polip) ve damarlarda oluşan tümörler (anjiyom) selim tümörler sınıfına girerler.
Habis tümörleri gelişmemiş hücreler oluştururlar ve hızla çevredeki sağlam dokulara doğru yayılırlar. Habis tümörler şu vasıfları gösterirler:
- Durmadan gelişir. Komşu dokulara yayılır.
- Çevre dokuları yıkar.
- Yavru tümörler oluşturur. Lenf ve kan damarları yoluyla ikincil odaklar yaparlar. Buralarda da büyümelerini sürdürürler.
Habis tümörler yayılarak hayati önem taşıyan vücut fonksiyonlarının önlenmesine ve önemli organların yıkımına yol açarak ölüme sebep olurlar.
Epitel dokuda oluşan habis tümörler kanser adını alırlar.
Kanserin Teşekkül Sebepleri: Bu konuda söylenenlerin çoğunluğu yalnızca ihtimallerdir. Ancak bazı kanser cinslerinin, özellikle meslekle ilgili kanserlerin teşekkül sebeplerini tespit etmek mümkündür. Kati olan tek şey, kanserin oluşumunda birçok faktörün rol oynadığıdır.
KANSERİN UYARICI İŞARETLERİ
Amerikan Kanser Derneği’ne göre eğer bu yedi uyarıcı işaretlerden birine sahipseniz, hemen doktorunuza danışın.
* Büyük abdeste veya küçük abdeste çıkma alışkanlıklannda değişiklik.
* İyişlemeyen yaralar.
* Alışılmasın dışında kanama ve akıntılar.
* Göğüste veya vücudun Herhangi bir başka yerinde sertleşme veya kitle.
* Hazımsızlık veya yutma güçlüğü.
* Herhangi bir siğil veya bende belirgin bir değişme.
* Rahatsız edici öksürük veya ses kısıklığı.
Kansere sebep olabilecek çevre etkileri üç grupta toplanabilir
1. Kimyasal Faktörler: Katran, pas, zift, mineral yağlar, anilin ve türevleri, parafin, benzol ve bileşikleri sayılabilir. Büyük şehirlerde görülen çok miktardaki akciğer kanserlerinde, sigara dumanı ile alınan tütün zifti veya içinde ziftli maddeler bulunan havanın solunması sebep olarak gösterilmektedir. Hava kirliliğinin mesul etkenleri asfaltlar, kömür dumanları, egzoz gazlarıdır.
2. Fiziksel Faktörler: Görünmeyen ışınlar (röntgen ve radyum) sayılabilir.
3. Mikroorganizmalar: Virusların kanser yapabileceği iddiası ispatlanmamıştır.
    Kanser Belirtileri: Kanamalar (tükrükte, balgamda, dışkıda, idrarda ve rahimde), organizma bozukluğu (yutma güçlüğü, kusma, ishal, idrar zoru ve deri üzerindeki benlerin gelişim göstermeleri), bazı organlardaki sert oluşumlardır. Bu belirtiler ortaya çıktığında hemen bir doktora başvurmalı ve gereken kontroller yapılmalıdır. Günümüzde kesin teşhis ve tedavi imkanları oldukça arttığından, erken tanınan birçok vak’a şifa bulabilmektedir.
İsanlarda en çok görülen kanser türleri; erkeklerde akciğer, mide ve barsak, kadınlarda meme ve rahim kanserleridir. Kanser her yaşta görülebilirse de en çok 40 yaşın üzerînde rastlanmaktadır.
  Kanser Tedavisi: Habis tümörlerin ameliyatla çıkartılması ve ışınlama tedavisi bugün için uygulanan en geçerli metodlardır. Yemek borusu, mide, barsak, safra kesesi, böbrek bronşlar ve akciğer kanserlerinde ameliyat daha sık uygulanır. Buna karşılık deri, dudak, gırtlak, idrar yolları, penis, dişi üreme organlarında görülen kanserlerde ışınlama tedavisiyle müsbet neticeler sağlanmaktadır. Ancak, tümörün yayılması halinde kanserli organın mutlaka ameliyatla çıkarılması gerekir.
Kanserden korunma yolları: Kanserden korunabilmek için, şüpheli durumlarda hiç çekinmeden doktora muayene olmak ve sağlıklı bir hayat sürdürmek gereklidir. Kanser ne kadar erken teşhis edilirse, kurtulma şansı da o kadar artar.
* Meslek kanserlerini önlemek için iş sağlığına dikkat etmek şarttır.
* Suni maddelerin katıldığı konserve yiyecekler kullanılmalıdır.
* Sigara içenlerde genellikle dudak, dil, gırtlak, yemek borusu ve mide kanseri görülebilmektedir.
* Alkol ve çok sıcak yiyecek-içecekler de devamlı alındıkları takdirde, mide kanserlerinin sebebi olabilmektedir.
* Aşırı beslenmeden kaçınmalıdır. Çünkü şişmanların kansere yakalanma ihtimalleri daha fazladır.
* Yiyecekler, yararlı maddelerine zarar verilmemesi için fazla ısıltılmamalıdır.
* Pişmiş yemeklerden önce çiğ sebze veya meyve yenmelidir.
* Beyaz ekmek yerine kepeklisi tercih edilmelidir.
* Hayvanî yağlar yerine nebati yağlar yeğlenmelidir. Ayrıca yoğurt, ayran ve soya esaslı besin maddelerine önem vermelidir.
* Açık hava, güneş, su ve hareketlilik metobolizmayı olumlu yönden etkiler. Sıcak su banyoları hayat fonksiyonlarını arttırıcı bir araçtır.
* Ölçülü yapılacak egzersiz kan dolaşımım, solunumu düzenler ve metabolizmayı canlandırır.
* Hormon salgısının düzenlenmesi için sessizlik ve istirahat şarttır. Şehir yaşantısının sebep olduğu kronik yorgunluklar en önemli problemlerden biridir.
* Sağlıklı hayat için yeterli ve düzenli uyku, gezi ve gerginliklerin giderilmesi önemlidir.
* Müslüman ülkelerdeki kadınlarda rahim kanseri, diğer memleketlere göre daha az görülür. Bunun sebebi, müslüman erkeklerin sünnetli oluşudur. Yine çocuğunu emzirmeyen kadınlarda meme kanseri, emzirenlere oranla çok daha fazla görülmektedir.
* Güneş ışığına aşırı ve devamlı maruz kalma da cilt kanserinin başlıca sebebidir.

    ŞEKER HASTALIĞI (DİABET)
Şeker hastalığı (diabetes mellitus) eski çağlardan beri bilinen, hayat boyu süren bir hastalıktır. Ülkemizde yaklaşık 2 milyon şeker hastasının ve 1.5-2 milyon kadar da gizli şeker hastasının olduğu sanılmaktadır. Vücutta çeşitli organları etkilemesi ve bozması yanında yol açtığı sosyal ve ekonomik sorunlar nedeni ile modern toplumun sosyal bir hastalığı ve problemi olmuştur.
Nasıl Oluşur?
Şeker hastalığı, pankreasta yapılan ve kan şekerim düşürücü bir işlevi olan insülin hormonunun yokluğu veya azlığı veyahut da etkisizliği sonucu oluşur. Kanda şeker (glikoz) seviyesi yükseldiğinde (örneğin yemeklerden sonra olduğu gibi) pankreastaki beta hücrelerinden insülin kana salınır, insülin vücutta çeşitli dokulardaki (karaciğer, kas ve yağ dokuları gibi) hücrelerde bulunan reseptör adı verilen insüline duyarlı alıcılara bağlanarak kandaki şekerin hücreler içine girmesine ve buralarda yakıt olarak kullanılıp enerji oluşmasına imkan sağlar.
Vücutta insülin yokluğu ya da insülin var olduğu halde etkisiz bulunduğu durumlarda kandaki şeker hücreler içine giremez ve bu şekilde kan şekeri yüksek bir seviyeye çıkar.
2 Tip Diabet Var.
2 tip şeker hastalığı vardır. “Tip I diabet’te vücutta insülin eksikliği veya yokluğu söz konusudur. “Tip II diabet’te ise insülin salgılanmakta, fakat etkisi yeterince olmamaktadır. Tip I diabet genellikle çocuklarda, gençlerde, seyrek olarak da yetişkinlerde görülebilir. Genetik olarak diabete eğilimi olarak bireylerde oluşmakla beraber bu tek başına yeterli değildir. Bunun yanında vücudun müdafaa sisteminde yer alan akyuvarların ve bir takım hücrelerin normalde yabancı maddeler ile savaşması yerine kendi pankreas beta hücrelerine hücum etmesi gerekir. Bu saldırıları başlatan, tetiği çeken çeşitli faktörler vardır. Bunlar virüs enfeksiyonları, çeşitli kimyasal ve toksin maddeler, stress ve gıdalar (örneğin süt çocukluğu döneminde inek sütü ile beslenme, ayrıca tütsülenmiş gıdalar). Bu şekilde insülin salgılayan hücreler gittikçe harap olur ve insülin salgısı da azalır. Bu yüzden tip l diabetin tedavisi sadece insülin hormonunu dışardan enjeksiyonla vermektir.
Tip II diabetin oluş şekli ise tamamen farklıdır. Kalıtım önemli bir rol oynar. Ailelerinde diabet hikayesi olanlarda görülme şansı daha fazladır. (Özellikle 40 yaş üstündekilerde). Hastaların çoğu şişmandır. Tip II diabette kandaki insülin düzeyi normal hatta fazla olabilir. Ancak insülinin vücut tarafından kullanılması bozulmuştur. Dolayısıyla şeker hücre içerisine giremez, kanda birikir ve kan şekeri yükselmiş olur. Tip II diabetin tedavisinde en önemli faktör iyi bir diyet yapmaktır. Uygun egzersizlerde şekerin düşmesine yardımcı olur. Bu şekilde şekeri yeterince düşmeyenlerde kan şekerini düşürücü ağızdan verilen haplar kullanılır.
Tip I diabetin belirtileri genellikle ani olarak başlar. Başlıca belirtileri çok su içme, çok yemek yeme, çok idrar yapma, ani kilo kaybı, halsizliktir.
Tip II diabetin belirtileri ise genellikle yavaş olarak ortaya çıkar. Bunların başlıcalan çok su içme, çok yemek yeme, çok idrar yapma, görme bozukluğu, el ve ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, sık enfeksiyonlar, kaşıntı, yaraların geç iyileşmesi, iktidarsızlık (impotans)’tır.
Gerek tip I ve gerekse tip II diabetin iyi tedavi edilmediği takdirde körlüğe kadar gidebilen göz bozuklukları, böbrek yetmezliği, kalp hastalıkları, ayakta kangren gibi kamplikasyonlan vardır.
Bu yüzden hastalık oluşmadan önce bazı tedbirleri almak, oluştuktan sonra da hekim ile çok sıkı bir işbirliğine girmek gerekir.
Tip I diabetiklerin birinci dereceden yakınlarında bazı testlerin yapılması hastalığı önceden belirleyebilir. Yine ailesinde birden fazla diabetik olanların, şişmanların bu yönde testler yaptırması hastalığı erkenden gösterebilir.
Şişmanlık hareketsizlik bu tür insanlarda şeker hastalığı için bir risk olduğundan, karbonhidrattan (şekerden) zengin gıdaları azaltmalı, dengeli bir beslenme programına girilerek kilo verilmeli, egzersiz (günde 45 dakika yürüyüş gibi) yapılmalı, yılda 1 kez kan şekeri (gerekirse şeker yüklemesi testi yapılarak gizli şekerin ortaya çıkarılması) kontrolü yaptırılmalıdır.

Bilhassa soğuk ve rutebetli havalarda ortaya çıkan, oynar eklemlerde ve kemiklerde kendisini gösteren ağrılardan şikayet ederiz. Yaşlı insanlarda bu tür şikayetlere daha sık rastlanır. Ancak, bahsini ettiğimiz bu ağrılı şikayetler sadece eklemler için mevzu-bahis değildir. Yani “romatizma” denince, mafsal ve kemik ağrılarından başka rahatsızlıklar da ifade edilmektedir. Kas romatizması, kalp romatizması, göz romatizması sayabileceğimiz rahatsızlıklardır.
Romatizmanın en çok rastlanan şekillerini şöyle sıralayabiliriz:
Ateşli Romatizma: Streptokok grubu mikropların sebep olduğu ani ve sinsi alevlenmelerle kendisini belli eden; eklemleri, kalbi, sinir sistemini ve böbrekleri tutan bir hastalıktır, iki yaşmdan önce görülemez. En sık 6-9 yaşları arasındaki çocuklarda görülür. Rutebetli ve soğuk bölgelerde, sosyo-ekonomik durumu düşük muhitlerde daha fazla rastlanır. Üst solunum yollarında meydana gelen enfeksiyonlar da ateşli romatizmaya zemin hazırlar.
Belirtileri:
* Romatizmal ateş ortaya çıkmadan iki üç hafta önce, genellikle bir üst solunum yolu enfeksiyonu görülür.
* Kalp iltihabı, yüzde altmış vakalarda ilk üç haftada kendisini belli eder. Kalp kapakçıklarında daralma ve yetmezliğe yol açtığı gibi; kalbin dışını kaplayan perikard zarını da etkileyebilir. Bu durumda aşırı hareketlerde nefes darlığı olur. Parmak uçlarında ve dudaklarda morarma görülür.
* Eklemlerde ağrı ve şişlik hemen ortaya çıkmaz. Önce boğaz ağrısı, bademciklerde iltihaplanma veya nezle görülür. Bu belirtilerden sonra, hasta kendisini iyi hissettiği ve hastalığı atlattığını sandığı bir sırada yeniden bir alevlenme olur. Vücut ateşi 39-40 dereceye çıkar. Nabız hızlanır ve en fazla çalışan eklemlerde şişlik ağrı ve kızarıklık başgösterir. Ağrı karşılıklı, simetrik eklemlerde aynı anda hissedilir.
* Vakaların yüzde yirmisinde gayri iradi hareketler görülür. Bunun sebebi, romatizmanın beyin zarı üzerinde etkili olmasıdır. Sebepsiz gülme, elindekini düşürme, sakarlık, yazıda çirkinleşme, ani refleksler sayabileceğimiz davranışlardır.
* Ateşli romatizma olaylarının hemen hemen yarısında kol ve bacak derisinde harita görünüşünde, pembe renkli kabarıklıklar ortaya çıkar. Kabarık yerdeki deride döküntüler olur.
* Ateşin ilk haftasında eklemlerin dış yüzlerinde, cilt altında mercimek büyüklüğünde, dokununca hissedilen yumrular başgösterir.
* Ateş, genellikle öğle sonları yükselerek, 39-40 dereceye çıkar; el ayasında ve tabanlarda bol terleme yapar.
Tedavi:
Tedavinin başlatılabilmesi için, belirtilerin başka hastalıklardan kaynaklanmadığı iyice tesbit edilmelidir. Zira romatizma ile birlikte böbrek iltihabı ve bağırsak bozuklukları da görülebildiğinden yanlış teşhiste bulunma ihtimali vardır. Ateşli romatizma, beraberinde birçok organ rahatsızlıkları getirdiği için; tedavi çok yönlü olarak yürütülmeli: öncelikle bu organların zarar görmesinin önüne geçilmelidir. Bilahare ağrıyı hafifletici ilaçlar verilmeli, hastanın iyi beslenmesi ve istirahatı sağlanmalıdır. Soğuk ve rutubetli ortamdan kesinlikle kaçmalı, kuru ve ılık bir odada hastayı yatırmalıdır. Vücuttaki zararlı metobolizma artıklarının çıkarılmasını kolaylaştırmak için bol sulu yiyecekler verilmeli; aynı zamanda enfeksiyona sebep olan mikroplarla savaş için antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır. Penisiline alerjisi olan hastalar için streptokoklara karşı etkili başka antibiyotikler denenmelidir. Romatizmada, kalp bozukluğu dışındaki bütün ağrılar için aspirin kullanılmaktadır.
İhtiyarlık Romatizması: Halk arasında “Kireçlenme” tabir edilen yaşlılık romatizmasında, öncelikle eklemlerde ve eklemlere yakın kemiklerde şekil bozuklukları mevzubahistir. Bilhassa diz eklemlerinde yürümeyi zorlaştırıcı sertleşmelerden ve ağrılardan şikayet edilir. Hareket, sırasında eklemlerden “çıtırtı” sesleri dikkati çeker. Ağrı kesici ilaçlarla hastanın acıları dindirilmeli; bilahare fizik tedavisi ve kaplıcalar denenmelidir.
Romatoit Artrit: Daha çok 20-45 yaş arası kadınlarda görülen bir romatizma şeklidir. Genellikle el ve ayaklardaki küçük eklemleri sarar. Köprücük kemiği ile göğüs kemiği arasındaki eklem de bundan etkilenebilir. Eklemlerde ağrı, şişme ve hareket zorluğu ile kendisini belli eder. Bilhassa sabahları eklemlerde rahatsızlık verici bir sertlik mevzubahistir. Hastalığın ilerlemesi halinde, ağrı büyük eklemlere de geçerek bunları hareket ettiren kasları etkisi altına alır. “Sabah sertliği” başladığı zaman, hasta elinde çay bardağını tutamaz; düşürür. Parmaklarını açmakta ve hareket ettirmekte zorluk çeker. Hastalığın aktif süresi boyunca yüksek olmayan bir ateş vardır. Zamanla eklem çevresindeki dokular şişer, şekil bozuklukları ortaya çıkar.
Romatizmanın başlangıç döneminde aspirin, fenilbutazon gibi ilaçların ve altın zerklerinin faydalı olduğu bilinmektedir. Bunda da fizik tedavinin ve kaplıca kürlerinin etkisi büyük olmakta; çoğu zaman iyi neticeler vermektedir.
* Çocuklarda ortaya çıkan boğaz ve ağız enfeksiyonlarıyla vakit geçirmeden mücadele edilmeli; tedavisi sağlanmalıdır. Diş aspeleri, bademcik iltihapları, farenjit bunların başında gelmektedir.
* Soğuk ve rutubetli havada fazla kalmamalı; ıslak elbise ile, yalın ayak dolaşmamalıdır. Bu cümleden olarak; kışın kazak, yün çorap, atkı ve başlıksız dışarı çıkmamalıdır.
* Sağlık şartları yönüyle elverişsiz ortamlarda çalışmamalı; yorucu, yıpratıcı eğlencelerden, alkol ve sigaradan uzak durmalıdır.
* İstirahate yetecek kadar uyumalı, vitamin ve protein ihtiva eden sebzeleri ve gıdaları sofradan eksik etmemelidir.
* Nezle, grip ve soğuk algınlığı gibi mevsim hastalıklarını hafife almamalı; hastalık geçinceye kadar istirahat etmeli ve iyi beslenmelidir.
ROMATİZMALAR
1- İltibabî Romatizma (Artrit): Ateş, mafsallarda ağrı, şişlik, kızarıklık ve hareket güçlüğü, halsizlik, iştahsızlık şeklinde kendisini belli eder. Kalbi ve sinir sistemini etkileyen, çocuklarda ve yetişkinlerde görülen bir hastalıktır. Ateşli ve sükunetli devreleri vardır. Ateşli devrede kaplıca tedavisi yerine yatakta istirahat ve ilaç tedavisi uygulanır. İlaç tedavisi müsbet netice verip hasta ateşli devreyi atlattıktan sonra kaplıca destekleyici bir tedavi olarak tavsiye edilebilir. Bu durumda kaplıcanın şu faydaları görülecektir:
* Mafsallarda arta kalan ağrılar azalır.
* Ateş ve nabız normale döner.
* Halsizlik ve iştahsızlık sona erer; hasta kendisin! daha zinde hisseder.
* Kansızlık ve kanda görülen romatizmal bulgular ortadan kalkar.
* Yeni nöbetlerin gelmesi engellenmiş olur.
2- Yaşlılık Romatizması (Osteoartrit): Genellikle elli yaşın üzerindeki erkeklerde görülür. Geçmişte hastalanmış veya kaza geçirmiş eklemleri tutar. Eklemler şişer ve hareket sırasında çok ağrı verir. Parmak kemiklerinin uç eklemlerine yakın yerlerde kemik büyümesi görülebilir. Ağırlık taşıyan eklemler, hareket sırasında gıcırtılı bir ses çıkarır.
Hastalık ilerlemiş ise; istirahat, fizikoterapi ve ortopedik müdahaleden sonra ancak kaplıca tedavisi uygulanabilir.
3- Başka Bir Hastalık Sonrasında Ortaya Çıkan Romatizma (Romatoit Artrit): Umumiyetle yirmi-kırk yaş arası kadınlarda görülür. Sebebi tam bilinmemekle beraber, iltihabı bir kadın hastalığından sonra ortaya çıktığı için; bir çeşit bağışıklık reaksiyonu olduğu sanılmaktadır. El ve ayakların ufak eklemlerinde, altçene kemiğinin kafatasına birleştiği yerde, köprücük ve göğüs kemiği eklemlerinde ağrı ile birlikte şişlikler görülür.
Hastalığın ilerlemesini beklemeden bir doktora müracaat edilirse, kaplıca tedavisi çok iyi neticeler verecektir.
4- Doku Harabiyeti ile Neticelenen Romatizmalar (Fibrozit):
Mafsal ağrıları ve tutuklukları ile birlikte; erkeklerde damar sertliği, kadınlarda şişmanlama eğilimi görülür. Eklem yerlerindeki bağ doku iltihaplanma sonucu yıkıma uğrar ve tutukluklara sebep olur. İlerlemesi halinde hastada iştahsızlık, hareketsizlik ve beslenme bozuklukları görülür. Zaman zaman vücut ateşinde yükselmeler olur. Kaplıca tedavisinin iyi neticeler verdiği gözlenmiştir.
5- Ameliyat Sonrası Ortaya Çıkan Eklem Tutuklukları: Çeşitli iş kazaları sırasında, hareket sistemlerinde meydana gelen kırık, çıkık ve ezilmelerin bazan ameliyatla tedavisi gerekmektedir. Ameliyat sonrasında cerrahi müdahale gören eklem yerlerinde ağrılar ortaya çıkabilir. Bu ağrılar için de kaplıca tedavisi çok iyi neticeler vermektedir.
Romatizmaya Yakalanmamak için: Romatizmanın hemen hemen her çeşidinin tedavisi zor hastalıklardan olduğu kabul edilmiştir. Bunun için, hastalıkla mücadeleden ziyade; koruyucu tedbirler daha önemlidir.
DİKKAT: Kemik tümörü olduğu teşhis edilen hastalar kesinlikle kaplıcaya gidemezler. Ayrıca, romatizma ile ilgisi olmayan, mikrobik kemik ve mafsal hastalıklarında da kaplıca tedavisi uygulanmamalıdır.

Özellikle köpek, kedi, kurt, tilki ve yarasa gibi memeli hayvanlarda görülen bir hastalıktır. İnsana da bu kuduzlu hayvanların ısırması ile geçer. Dişlerin açtığı yaraya, kuduz virüsü taşıyan hayvan salyası bulaşır. Virüsler yaradan içeri girdikten sonra sinirler yoluyla merkez sinir sistemine (beyne) ulaşır; tahribatını yaparak sonu ölüm olan genel felçlere sebebiyet verirler.
Belirtileri:
* Hayvan ısırdıktan ancak bir ila altı ay sonra hastalık belirtileri ortaya çıkar. Bu müddet değişikliği, vücudun direnci ve ısırılan yerin beyne olan uzaklığı ile orantılıdır.
* İlk belirtileri karamsarlık ve huysuzluktur.
* Sonra, boğazda başlayan ağrılı kasılmalardan dolayı, hasta su içemez. Bunu beceremediğinden huysuzlaşır. Halk arasında bu durum “su korkusu” tabiri ile açıklanır.
* Yutkunma güçlüğünü ağrılı kas spazmları izler. Hastada şuursuz tepkiler ve ihtilaçlar (delilik halleri) belirir.
* Nihayet, birkaç gün içinde, adale kasılmaları genel felç haline dönüşür ve sonuç ölümdür.
Ne Yapmalı?
* Bir hayvan tarafından ısırıldığınız zaman, her halükarda, kuduz olabileceğini düşünmelisiniz.
NOT: Hayvanda kızgınlık ve azgınlık alametleri varsa; köpek ise havlarken, kedi ise miyavlarken alışılmışın dışında sesler çıkarıyorsa; hele ağzında bol salya varsa onu mutlaka yakalayıp belediye tabibine veya bir hastahaneye götürünüz. Yakalamaya çalışırken -tekrar ısırılmamak için- dikkatli hareket ediniz.
* Isırılan yeri bol sabunlu su ile yıkayınız.
* Yakaladığınız hayvanı ilgili sağlık kuruluşuna (belediye tabibi veya hastahane) götürüp “kuduz testi” yaptırınız. Görevliye, ısırıldığınızı söyleyiniz ve gerektiğinde aranmak üzere adresinizi ve telefon numaranızı veriniz. Veya neticeyi almak üzere randevu isteyiniz.
* Testler kuduzu doğruladığı takdirde ısırık yeri cerrahi usullerle temizlenir ve kuduz serumu zerkedilir. Arkasından vücuda aktif bağışıklık kazandırmak için ölü kuduz virüsü aşılanır. Aşılama usulleri değişik olmakla beraber, hepsinin de gayesi hastada kuluçka devresi sona ermeden bağışıklık oluşturmaktır.

Gebelikte çok çeşitli nedenlerle belağrısı daha sık görülür. Anne adaylarının tümüne yakını bu ağrıları gebeliğin farklı bir döneminde ve farklı şiddetlerde hisseder. Bu belağrılarının en önemli nedeni gebelikte büyüyen uterus nedeniyle vücudun ağırlık merkezinin değişmesi ve omurga kemiklerinin buna uyum sağlayamamasıdır. Bu uyum sağlanamadığında ağırlık kemiklere eşit dağıtılmadığından dengeyi sağlamak için bazı ligaman ve kas grupları diğerlerinden daha fazla gerilir ve ağrı ortaya çıkar. Diğer önemli bir neden de karın kaslarının zayıf olmasıdır. Önceden doğum yapmış ve doğum sonrasında karın kasları eski tonusuna dönmemiş olan anne adaylarında beağrıları daha sık gözlenmektedir. Bir ek faktör daha sizin belinizi yanlış kullanmanız ve aşırı zorlanmanız olabilir. Aşağıdaki önlemler sizin belağrınızı azaltmada yardımcı olabilir:

· · Yerden birşey almak için eğilirken bacaklarınızı bükerek eğilin.

· · Yüksek topuklu ayakkabı kullanmayın.

· · Çok uzun süre oturmaktan ve çok uzun süre ayakta durmaktan kaçının.

· · Otururken ve yürürken dik durmaya dikkat edin. Ancak dik durmaya çalışırken bunu bazı kas gruplarınızı kasarak değil en doğal şekilde yapmaya çalışın.

· · Pelvik tilt adı verilen egzersizi sık sık uygulayın. Bu egzersiz sizin bel kaslarınızı güçlendirerek daha az belağrısı duymanıza yardımcı olmada oldukça etkilidir: Diziniz ve elleriniz üzerine çökmüş bir konumdayken bir kedinin öfkelendiğinde belini kabartmasına benzer bir şekilde belinizi yukarıya doğru kaldırın, bir süre bu pozisyonda bekleyin ve sonra yine kendinizi gevşetin. Bu egzersizde deneyim kazandıktan sonra aynı işlemi sırtüstü yatarken belinizi yere tam yaslayıp gevşemek şeklinde de uygulayabilirsiniz.

Canlıların yapısal özellikleri ve fonksiyonları genler tarafından denetlenmektedir. Bazı genlerde meydana gelen değişiklikler sonucu gen ürününün yapılamaması ve/veya toksik metabolitlerinin birikimi sonucu ortaya çıkan hastalık grubuna “KALITSAL METABOLİZMA HASTALIKLARI” adı verilir. Bu hastalıkların çoğu anne ve babadan kalıtsal olarak geçmektedir.
Bu hastalıklar çok nadir görülür. Bunların toplam görülme sıklığı % 1 civarındadır. Türkiye’de akraba evlilikleri sık olduğundan bazı metabolizma hastalıklarının görülme sıklığı daha fazladır.

Doğumsal metabolizma hastalıklarının belirtileri toksik maddelerin birikim derecesi ile ilgili olduğundan bebeklerin çoğu ilk bir kaç muayenelerinde hiçbir hastalık belirtisi göstermezler. Klinik belirtilerin ortaya çıkış şekli, başlama yaşı ve seyri tanının konmasında önemlidir. Belirtiler erken bebeklik döneminde başlayabileceği gibi geç başlayıp ilerleyici olabilir.

Yenidoğanlarda kalıtsal metabolizma hastalıklarının belirtisi çok farklı olabilir. Klinikte daha çok sinir sistemine ait belirtilerle karşımıza çıkar. Bu belirtiler, emmeme, bebeğin en ufak bir uyarıyla aşırı derecede rahatsız olması, kas tonusunun artmış veya azalmış olması, konvülsiyonlar (halk arasında bebeğin havale geçirmesi olarak da bilinir) ve komadır. Diğer sistemlere ait belirtiler başlıca; tartı alamama, kusma, ishal, solunum sıkıntısı ve hızlı nefes alıp verme, kalp yetersizliği, sarılık ve karaciğer fonksiyonlarının bozulması olarak sayılabilir. Bebek hasta görünümlüdür.

Bu hastalıkların bazıları yaşam tehlikesi taşırken, bazıları da zeka geriliğine yol açar, fiziksel gelişimi olumsuz olarak etkiler ve diğer bazı yaşam boyu sürecek problemlere yol açar. Bu nedenle erken tanı konması çok önemlidir.

Herhangi bir metabolik hastalığın henüz belirtileri ortaya çıkmadan saptayan yöntemlere metabolik tarama testleri adı verilir. Tarama testleri ile metabolik hastalıklar henüz kalıcı hasar yaratmadan yakalanabilmektedir. Taraması yapılan hastalıklar seyrek rastlanan durumlardır ve büyük olasılıkla çocuğunuzda böyle bir hastalık bulunmayacaktır. Ancak tamamen sağlıklı ailelerin bebeklerinin de bu hastalıklardan birine maruz kalabileceği unutulmamalıdır.
Amaç metabolik bozukluğu olan bebekleri hızla tespit ederek tedavilerini zaman kaybetmeden en etkin biçimde gerçekleştirmektir.

1/20.000 den daha sık görülen ve tedavisi mümkün olan her hastalık tarama programına alınmalıdır. Günümüzde tarama programına alınması gereken iki hastalık vardır. Bunlardan birincisi fenilketonüri hastalığı’dır. Bu test halk arasında zeka testi olarak da bilinir. Diğeri tiroid bezinin az çalışması veya yokluğu anlamına gelen doğumsal hipotiroidi’dir.

Yenidoğanlara doğumsal hormonal ve metabolik bozukluklarının erken tanısı ve tedavisine yönelik olarak tarama testlerinin yapılması günümüzde tüm gelişmiş ülkelerde aşı uygulaması gibi standartlaşmış bir uygulamadır.
Ülkemizde de büyük illerde hastanelerde ve ana-çocuk sağlığı merkezlerinde her bebek rutin olarak fenilketonüri ve bazı merkezlerde hipotiroidi açısından taranmaktadır.
Tarama testleri yenidoğan bebeğin topuğundan alınan bir iki damla kan ile yapılabilmektedir. Kan üçüncü günden itibaren en kısa zamanda alınmalıdır. Alınan kan, ufak bir filtre kağıdına emdirildikten sonra kurutulmakta ve numune bu konuda özel olarak çalışan ilgili merkezlere gönderilmektedir.
Eğer ailede bir metabolik hastalık şüphesi varsa, gebelik sırasında bu hastalığın tanısını koymak mümkün olabilir. Amniyon sıvısı ve hücreleri incelenir. Koryon villus biyopsisi gebeliğin 9-12. haftalarından itibaren sonuç verebilir. Tedavisi mümkün olmayan bir hastalık saptanırsa gebeliğe son verilmelidir.

Tedavi: Acil durumlarda toksik maddenin uzaklaştırılması amacıyla diyaliz veya kan değişimi yapılabilir. Diyet tedavisi ile belirtilere neden olan besi elemanı varsa hastanın yiyeceklerinden çıkarılır. Bazı hastalıklarda ilaçlar ile toksik maddelerin toksik etkileri bloke edilebilmekte, yine bazı hastalıklarda hastalığa neden olan eksik gen ürününün verilmesi ile belirtiler kontrol altına alınabilmektedir.
Organ ya da doku transplantasyonu, kemik iliği nakli ve gen tedavisi halen üzerinde araştırmalar devam eden yeni tedavi yöntemleri olup hastalığın kesin tedavisini sağlayabilmektedir.

YENİDOĞAN DÖNEMİNDE SARILIK

Sarılık, yenidoğan döneminin en sık rastlanan sorunlarından biridir. Kan ve dokularda aşırı miktarda bilirubin maddesinin birikmesinden kaynaklanır. Yaşamın ilk haftasında ortaya çıkan geçici bilirubin yükselmesi fizyolojik sarılık olarak adlandırılır. Bilirubin, başlıca alyuvar hücrelerinin parçalanması sonucu açığa çıkan “hem” isimli bir maddenin metabolizması sonucu oluşur. Fetusta bilirubin plasenta aracılığıyla vücuttan atılır. Doğumdan sonra ise bu görevi bebek kendisi üstlenir. Sarılık bilirubinin aşırı miktarda yapımı, vücuttaki metabolizması veya vücuttan atılımındaki aşamalarda meydana gelen bozukluktan kaynaklanır.

Yenidoğan bebeklerin % 97’sinde sarılık görülür. Ancak sarılığın gözle görülür hale gelmesi için bilirubinin kanda belli bir seviyenin üstüne çıkması gerekir. Bebeklerin üçte ikisinde bilirubin bu seviyelerin altında kaldığından sarılık çoğunlukla fark edilmez.

Fizyolojik sarılık yaşamın 3. gününde en yüksek düzeye ulaşır ve 1 hafta içinde kalıcı bir etki bırakmadan normale döner. Prematüre bebeklerde ise bu yükselme 5-7. günlerde görülür ve normale dönmesi 4 haftaya kadar uzayabilir.
Irk, beslenme şekli, doğumdaki gebelik yaşı, ailevi etkenler,annenin hastalıkları ve anneye verilen ilaçlar gibi faktörlere bağlı olarak sarılığın şiddeti ve süresi değişebilir.
Anne sütü ile beslenen bebeklerde mama ile beslenen bebeklere göre daha yüksek oranda sarılık görülmektedir. Anne sütü sarılığı 3-12 haftaya kadar uzayabilir. Anne sütü sarılığı tanısının konması için sarılığa yol açan patolojik nedenleri dışlamak gerekir. Bu aşamada anne sütünü kesmek doğru değildir.

Fizyolojik sarılık ve anne sütü sarılığı dışında yenidoğan sarılıklarının en sık görülen nedenlerinden biri de kan uyuşmazlığıdır. Anne ve bebek arasında kan uyuşmazlığı olduğunda annede bebeğin kan grubuna karşı antikorlar gelişir. Anne kanında oluşan bu antikorlar plasenta yoluyla bebeğe geçer ve bebeğin alyuvar hücrelerinin parçalanmasına yol açar. Bunun sonucunda açığa çıkan fazlaca bilirubin bebekte sarılık ortaya çıkmasına neden olur. Sarılık Rh uygunsuzluğuna bağlı kan uyuşmazlığında ciddi boyutlara ulaşabilir. (Bilindiği gibi anne Rh (-), bebek Rh (+) olduğunda Rh uygunsuzluğundan söz edilir. Genellikle ilk çocukta sorun oluşmaz. Doğumdan hemen sonra annede oluşan antikorları bloke etmek için “Rhogam” adıyla bilinen aşılama uygulanır. İlk doğumdan sonra bu aşı yapılmazsa ikinci çocukta ağır tablolar gelişebilir.) Diğer bir kan grubu uyuşmazlığı da ABO uyuşmazlığıdır. Rh uygunsuzluğuna göre daha hafif bir tabloya yol açar. Annenin kan grubu O, bebeğin kan grubu ise A, B veya AB’dir. Rh uygunsuzluğunun aksine ilk bebekte de sarılığa yol açabilir. Doğum yapacak olan annelerin kan gruplarının tayin edilmesi, Rh (-) ve O grubu annelerin belirlenmesi ve bebeklerin kan uyuşmazlığı yönünden takip edilmesi gerekir. Normal yenidoğanda sarılığın 2 haftadan uzun sürmesi uzamış sarılık olarak adlandırılır. Bu durumda bazı hastalıkların araştırılması gerekir. Bunlar içinde en önemli olanlarından birisi tiroid bezinin az çalışması veya yokluğu olarak bilinen “hipotiroidi” dir. Uzamış sarılıklarda hipotiroidi mutlaka araştırılmalıdır. Aksi taktirde tanı ve tedavi gecikirse bebekte zihinsel gelişim geriliğine yol açar.

Yenidoğan sarılığının en korkutucu komplikasyonu bilirubinin beyin ve sinir dokusunda yol açtığı kalıcı tahribattır. Bu tahribatın önlenmesi amacıyla bilirubin değeri belli bir düzeyin üstüne çıktığında “ışık tedavisi” olarak da bilinen “fototerapi” tedavisi uygulanır. Işık tedavisinin yeterli olamadığı daha ağır sarılık durumlarında ise kan değişimi yoluyla bilüribin vücuttan uzaklaştırılır. Bilirubin seviyesi riskli düzeyin altındaki bebekler ise doktor kontrolünde takip edilmeli ve gerekli durumlarda müdahale edilmelidir.

Soru: Çocuklarda parmak emme,emzik emme, ağızdan soluma, dili dişler arasına getirerek yutkunma gibi bazı kötü alışkanlıklar dişlerin yer değiştirmesine yol açar mı?

Cevap: Evet bu gibi alışkanlıklar zamanla ortodontik bozukluklara yol açacaktır.Bu nedenle anne babalar çocuğu çok iyi bir şekilde gözlemleyerek bu alışkanlıklarından vazgeçirmelidirler.Bu gibi parafonksiyonlar aşağıda bahsedilen sorunlara yol açabilir.

PARMAK EMME ve EMZİK EMME:
Emme fonksiyonu yeni doğmuş çocuklarda çok kuvvetlidir.Ancak parmak emme ve dil emme alışkanlıkları ilk 1.5 sene normal olmakla birlikte 2 yaşın sonunda kaybolur.Ancak parmak emme, emzik emme alışkanlığı devam edecek olursa henüz gelişmekte olan kas ve kemik yapıları üzerine basınç uygulayarak dişlerin yer değiştirmesine yol açar. Bu durumda üst ön dişler öne alt ön dişler ise geriye doğru eğilir ve alt ve üst ön dişler arasında açıklık meydana gelir.Alışkanlık bırakılırsa bu açıklık kapanır ancak 3.5 yaşından sonra kalıcılık artar.Parmak emme alışkanlığı gece uyurken de deva ederse daha etkili olur ve bunun sonucunda üst çenede darlık (V şeklinde bir çene kavsi) meydana gelir.

DİLİN DİŞLER ARASINA GETİRİLMESİ:
Çocukluk yutkunması: Bebeklerde henüz dişler sürmediği için, bebek yutkunurken dilini dişetlerinin arasına getirir.Ancak dişler sürdükten sonra budevam etmemelidir.Aksi taktirdebu şekilde dilin dişlerin arasına getirilerek yutkunulması sonucu alt ve üst ön dişler arasında dik yönde açıklık meydana gelir.

Tedavisi: Dilin dişlerin arasına girmesini önleyici ortodontik apareyler kullandırılır.

AĞIZDAN NEFES ALMA:
Burun tıkanıklığı gibi nedenler ağızdan solumaya yol açar.Bu tip çocuklarda postür değişiklikleri meydana gelir.

  • Alt çene açıktır
  • Dil aşağı doğrudur.
  • Arka dişlerin boyları uzar
  • Ön dişlerde açıklık artar ve
  • Uzun yüz sendromu meydana gelir.

 

Dişlerdeki çarpıklıkların (ortodontik bozukluklar) zararları :

  • Genellikle dişlerdeki çarpıklıkların sadece estetik görüntüyü bozduğu düşünülür.Halbuki bunun ağız diş sağlığı üzerinde zararlı etkileri vardır.
  • Öncelikle çiğneme düzeni etkilenir
  • Dişlerin çarpık ve düzensiz olması, yemek birikimine elverişli ortam hazırlar. Sonuçta ağız hijyeni bozulur , çürüğe ve dişeti hastalıklarına yolaçar.
  • Dişler normal konumlarında değilse bazı seslerin oluşumu bozulur ve konuşma bozuklukları meydana gelir.
  • Temporomandibuler eklem ( çene eklemi) hastalıkları görülebilir.

SORU: Çocuklarda ortodontik bozukluk olup olmadığı nasıl anlaşılır?

  • Çocukların dişleri kontrol edilerek herhangi bir ortodontik bozukluk olup olmadığı belirlenmelidir. Bu evde anne baba tarafından da yapılabilir.. Ama tabii ki mutlaka bunun bir ortodonti uzmanına kontrol ettirilmesi gerekmektedir.
  • Çocuğunuz dişlerini kapattığı zaman alt ve üst büyükazı ve küçükazı dişleri karşılıklı olarak kapanmalı arada açıklık olmamalıdır. ( Ancak sürekli dişlerin yeni sürdüğü dönemlerde aralık olabilir)
  • Üst çene alt çeneye göre bir miktar daha önde konumlanmalıdır.Eğer çocuğunuzun alt ön dişleri üst dişlerinin daha önünde yer alıyorsa veya başbaşa kapanıyorsa ortodontik bozukluk sözkonusudur Aynı şekilde üst dişlerin de aşırı miktarda önde olması (dişleklik olarak adlandırılan konum) bir ortodontik bozukluktur .
  • Dişler birbiri üzerine binmiş bir şekilde çarpık olmamalıdır.
  • Komşu dişler birbirleriyle temas etmeli arada açıklıklar olmamalıdır..

Ön dişler arasındaki aralıklar( diastemalar):

  • Çocuklarda üst ön orta kesici dişler ilk sürdüğü zamanlarda arasında aralık görülebilir. Ve bu aralık genelde zamanla diğer dişlerin çıkmasıyla kapanır. Ancak BAZI VAKALARDA üst dudak kasının dişeti ile olan kas bağlantısı ( frenulum ) iki diş arasına kadar uzanır.İşte bu durumda bu kas bağlantısının cerrahi operasyonla biran önce ortadan kaldırılması gerekir. Aksi taktirde diğer dişler sürse bile bu aralık kapanmayacaktır.
  • Bazı vakalarda ise çene kavsi geniş buna karşılık dişler küçüktür. Bu nedenle de dişler arasında aralıklar meydana gelir. Ortodontik tedavi yapılarak ( tel takılarak) düzeltilir.

Zaman zaman bir kemiğin kırılması veya bir kasın gerilmesi dışında, çocukların çoğunun kaslar, kemikler ve eklemleriyle ilgili ciddi sorunları olmaz.
Yine de çok sayıdaki gelişme modelleri, okul öncesi yaştaki çocuklarda görülebilir.
Düztabanlık ya da içe basma gösteren parmaklı ayak durumu, bacak çarpıklığı ve yay bacaklılık, çoğu çocuğun bacak gelişiminin normalde izlenen örnekleri süresince geçirdiği aşamalardır. Örneğin, bebeklerin ayak parmakları içeriye doğru bükülmeye eğilim gösterir, ayakların düztaban olduğu görülür. Bunun nedeni, şişman bebeklerin çokluğudur. Ne var ki çocuk zayıfladıkça kemerler 5 yaşına kadar belirginleşir.
Benzer şekilde bacaklar, doğumdan yaklaşık 2 yaşına kadar geçen süre içerisinde alışıldığı üzere yavaşça eğilir. Daha sonra yeni yürümeye başlayan çocuğun bacakları çoğu zaman zıt yönde haddinden fazla eğilir ve 3 yaşına kadar çarpık bacaklı bir görünüm verir. Normalde bacaklar 7 yaşına kadar düzelir.
Bu değişmeler okul çağı süresince devam etse bile, nadiren tedaviye ihtiyaç gösterir. Genellikle onların nedeni hastalık değildir.
Düztabanlık
Kemerler belirgin değilse çocuğunuzun ayakları düztabandır. Şişmanlıkları ayaklarını düztaban gösteren bebeklerin düztabanlıkları için endişelenmeye gerek yoktur. Bununla birlikte kemerler 5 yaşa kadar ayırt edilemiyorsa, çocuğun ya esnek ya da sabit düztabanlığı olabilir.
Esnek düztabanlık sadece çocuk ayakta dururken belli olur. Parmak uçlarına basarken ya da ayak herhangi bir ağırlık taşımıyorsa kemerler yeniden ortaya çıkar. Esnek düztabanlık, soyaçekime yönelimli olup Yahudi ve zenciler arasında daha çok yaygındır. Ayaklar hareketli olup acı duymaz ve mükemmel bir kas gücüne sahiptir. Esnek düztabanlığı olan çocuklar aynı zamanda içeriye doğru kıvrılan ayak parmakları olmaya eğilim gösterirler.
Esnek düztabanlık genellikle tedavi gerektirmez. Bununla birlikte, ayaklar aşırı derecede düz taban olursa, çocuğunuzun doktoru sıkı bir ayakkabı içerisinde bir kemer desteği salık verebilir. Bu, ayağı düzeltmemekle birlikte ayağı germeden uzun yürüyüşlere izin verir.
Sabit ya da katı düztabanlık doğuştan kemik bozukluğuyla meydana geldiğinden daha büyük bir soruna yol açar. Çocuğunuzun doktoru durumun bu olup olmadığını anlamak için röntgen kullanacaktır. Sorun özel ayakkabıyla giderilemiyorsa bir ameliyat, sorunun çözümü için uygun olabilir.
İçe basma gösteren ayak parmağı
İçe basma gösteren ayak parmağında, parmaklar içeriye doğru bükülmüştür. Yeni doğan bebeklerin çoğu bu çeşit ayak parmaklı olup rahimdeki fetüse ait pozisyonlarından kalma bir durum arz ederler. Genellikle ayak parmakları içeriye doğru, sivri uçlu bir şekilde kıvrılmış olarak uyurlar. Daha sonra yürümeye başladıklarında ayaklan çoğu zaman dengelerini korumak ve düztabanlık, yay bacaklar ve çarpık bacaklar gibi durumları telafi etmek için içeriye doğru döner.
Bu koşul genellikle 5 yaşına kadar kendi kendine ortadan kalkar. Devam ettiği takdirde doktorunuz, çocuğunuzun ayakta duruşunu ve yürüyüşünü izler ve aynı zamanda röntgen çekebilir. Doktor; uyluk, incik, topuk kemiklerini yada ayağın içeriye doğru döndüğü doğuştan kemik bozuklukları gibi içe basma gösteren ayak parmağına yol açan hastalıkların mevcudiyetini kontrol eder. (Nadiren, beyin felci buna neden olur).
İçeriye kıvrılmış ayaklar üzerinde oturmak ya da uyumak gibi bir yer değiştirme, şekil bozukluğuna neden olmaz, ancak sorunu sürdürebilir. Bebeğinizin ayağı esnekse, germe hareketleri tavsiye edilebilir. Ayak sabitse bir kalıp gerektirebilir.
Çocuğunuzun, ayak parmakları ileriye doğru düz bir şekilde uzatılmış ve hafifçe dışarıya dönmüş olduğu halde oturmasını ve yürümesini teşvik ediniz. Çocuğunuzu dizleri bir arada ve alt bacakları yere düz olarak ve dışarıyı gösterecek şekilde değil, bağdaş kurdurarak oturtunuz. İçe basma gösteren ayak parmağının ciddi durumları, özel ayakkabılar ya da gece giydirilen aralarında bir demir çubuk bulunan bir çift ayakkabıdan oluşan bir kalıp gerektirir.
Temel bir yapısal bozukluk, ayakları, kalıp ve daha sonra ortopedik ayakkabılar içine koyarak tedavi edilebilir. Bu önlemler yararlı olmazsa, bir ameliyat gerekebilir, ancak genellikle çocuk 9 yaşına gelmeden önce yapılmaz.
Çarpık bacaklar
Çarpık bacaklı bir çocuk, ayakta dururken dizler, birbirine değer, ancak topuklar değmez. Çarpık bacaklar kızlarda, erkeklerden daha çok görülür. Bunun nedeni, bir ölçüde kızların kalça bölgesinin daha geniş olmasıdır. Aynı zamanda, gelişen kemikleri ve eklemleri ağırlıklarını taşımakta zorlanan kilolu çocuklarda daha sık görülür.
Çarpık bacak görünümü 4 yaşından sonra da sürebilir, ancak çocukların pek çoğunun bacakları 7 yaşına kadar düzelir. Bacaklar düzelmez veya durum çocuğunuz okul yaşına geldikten sonra da gelişmeyi sürdürürse doktor, çarpık bacaklara neden olan ve gençlerde görülen romatizma arteriti, raşitizm ve enfeksiyonlar gibi diz eklemi hastalıklarını bertaraf eder. Önemsenmemiş bir yara ya da bir gelişim sorunu, simetrik olmayan bacak çarpıklarına yol açabilir. Doktor, dizler birbirlerine değerken topuklar arasındaki uzaklığı ölçer ve durumun ciddiyetini saptamak için röntgen kullanır.
Çarpık bacaklar, özellikle çocuğun ailesinden geldiği zaman yaygındır. Birçok durumda bacaklar, çocuk büyüdükçe düzelme gösterir. Bu nedenle tedavi nadiren gerekir.
Ağırlık, ayağın ve topuğun iç kenarına düştüğünden, çarpık bacaklı çocuklarda çoğu zaman düztabanlık vardır. Çocuk kiloluysa bu durum ayağı zorlayabilir ve zayıf ayağı rahatlatmak ve ayakkabının iç sınırının giyilmesini engellemek için bir kemer desteği gerektirebilir. Ciddi bacak çarpıklıkları, gece giyilen desteklerle de tedavi edilebilir. Bazı durumlarda ameliyat gerekebilir, ancak bu dizlerin kendi kendilerine düzeltmesine fırsat verilmeden yapılmamalıdır. Bu süre kızlar için 10, erkekler için 12 yaşından sonrasına kadar olan, gelişme tamamlanmadan önceki dönemdir.
Yay Bacaklar
Topuklar birbirine dokunduğu zaman eğilmemiş dizler birbirine dokunmazsa bacaklar eğilmiş sayılır. Rahimin engellenmiş boşluğunda ceninin bacaklarını birbirlerinin üzerine katlama biçimi nedeniyle bacaklar doğuştan normalde eğiktir. Bacaklar çoğu zaman 2 yıla kadar katlanmış kalır. Eğik bacaklar aynen kalır ya da 3 yaşından sonra daha da kötüleşirse çocuğunuzun doktoru tarafından muayene edilmelidir.
Doktor, topuklar birbirine dokunduğunda çocuğunuzun dizleri arasındaki uzaklığı ölçer ve eğikliğin derecesini saptamak için röntgen kullanır. Bazen çocuğun bacaklarının üzerindeki ağırlığın dağılımından dolayı, bacaklar eğik gözükürler. Bir bacak diğerinden daha eğik olduğunda bu, bir yara ya da bir gelişim sorununun sonucu olabilir. Sürekli eğilen bacaklar genellikle 8 yaşına kadar tedavi olmaksızın düzelirler. Ara sıra doktorlar gece desteklerini tavsiye ederler. Cerrahi müdahaleyle düzeltme, geleneksel önlemler başarılı olamadığı zaman bir olanaktır.
Ender durumlarda yay bacaklarının nedeni raşitizm veya Blount hastalığı gibi düzensizliklerdir. Blount hastalığında, incik kemiği, dizin altında kavis çizer ve güvenli bir şekilde dizin içine sokulmaz. Diz eklemindeki ciddi sorunlar gelişebilir. Bu hastalık aşırı kilolu veya kısa boylu ya da erken yaşta yürüyen çocuklarda daha sık görülür. Kızlarda, erkeklerden daha yaygındır. İncik kemiğinin üst kısmında yapılan bir ameliyatla düzeltilebilir.

SAYFA 1 12»
Sağlık Estetik