Günümüzde gerekli gereksiz her yerde ve her biçimde tartışılan televizyonu iki körün tuttuğu fil örneğine benzetmek mümkündür. Her kesimden insanın kendi düzeyi ve beklentileri çerçevesinde konuya yaklaşımları farklı olabilmektedir. Ben daha çok çeşitli programlar aracılığıyla televizyonda yer alan ve çocukları çeşitli biçimlerde etkilediğine inandığım birtakım açık ve örtük mesajlar üzerinde durmak istiyorum.

Televizyonun olumsuz etkileri konusunda daha çok şiddet ögesi üzerinde durulmaktadır. Elbette bu, çok önemli bir ilişkilendirmedir ve üzerinde hassasiyetle durulması ve sorgulanması gereken bir konudur. Ancak algılama biçimi, algıladıklarını benimseme hızı ve hayata geçirme istekleri ve yanısıra geleceğin yetişkinleri olmaları açısından bakıldığında televizyonun çocuk üzerindeki etkilerini salt şiddetle sınırlamanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Bir başka deyişle bu ilişkilendirme doğrudur, ancak eksiktir. Ben burada çok ayrıntılı bir biçimde olamasa da çeşitli alt başlıklar çerçevesinde bu ilişkilendirme tiplerine ve televizyonun çocukları etkilediğine inandığımız diğer bazı konulara değinmek istiyorum. Şunu da belirtmeliyim ki bu ilişkilendirme tiplerine ve etkilenmelere değinirken sıralamam belli bir önem derecesine göre olmadı. Çünkü, bunun önem sırası, ya da başka bir ifadeyle etkilenme oranı sıralaması çocuğun yaşadığı ortama göre değişkenlik gösterebilmektedir. Ancak kendi kişisel görüşüm olarak belirtmeliyim ki, tüm etkilenmelerin ötesinde, salt kısa vadede değil, uzun vadede olaya bakıldığında en tehlikeli görüneni, televizyonun her bir çocuğu tehlikeli bir biçimde birer tüketim toplumu bireyi haline getirmesidir. Biraz sonra aşağıda da görüleceği gibi bu faktör aynı zamanda gerek kişisel, gerekse ilişkiler bazında, pek çok etkileme veya etkilenmenin de temelini oluşturmaktadır. Çünkü tüketim toplumu bireyi, salt tüketmekle kalmaz, değer yargıları, ilişki biçimleri özetle kişiliğe dönük pek çok şey değişiklik gösterir. Bu bakımdan da, yani etki yelpazesi düşünüldüğünde de çoğu kez şiddetten daha tehlikeli olabileceği anlaşılmaktadır.

Günümüzde pek çok ülkede televizyonun olumlu veya olumsuz etkileri tartışılmaktadır. Ülkelerin toplumsal yapıları ve buna bağlı olarak televizyon yayınlarının biçim ve içeriğine göre bu etkilenmeler farklılıklar gösterebilmektedir.

Bilindiği gibi ülkemiz matbaaya Avrupa’dan yaklaşık 500 yıl sonra kavuşmuştur. Bu da toplumun yazılı kültürü yaşamadan görsel kültüre geçmesi anlamını taşımaktadır. Gazete ve kitap okuma oranı düşüklüğünün temelinde de bu zihniyet sorunu yer almaktadır. Yine aynı nedenle okuma ve düşünme geleneğinin yerleşmediği bizim gibi toplumlarda televizyondan etkilenme çok daha yoğundur. Ayrıca Veysel Batmaz’ın da belirttiği gibi, “Televizyonu sadece siyasal güç ya da eğlence aracı değil, tüm kültürü yaratan devasa bir sosyolizasyon aracı olarak görmenin zamanı gelmiştir” (Batmaz, 1998;3).

Yaratılan bu devasa kültürün iki temel dayanağı vardır. Eğlenmek ve tüketmek. Kitle iletişim araçlarının tarihine ve işlevlerine baktığımızda aslında dört büyük temel işlevlerinin bulunduğu (ya da bulunması gerektiği) görülmektedir. Bilgilendirmek, haber vermek, mal ve hizmet tanıtımı yapmak ve eğlendirmek. Ancak biraz önce de belirttiğimiz gibi artık eğlenme ve tüketme (belki daha ironik bir ifadeyle eğlendirerek tüketmeye azmettirmek) temel iki işlevi kalmıştır.

Ayrıca gerek ülkemizde, gerekse dünyada yapılan tüm araştırmalar göstermiştir ki, istisnai durumların dışında çocukların televizyon izleme sıklığı ve alışkanlığı, televizyonun bu özellikleri de göz önüne alındığında, kişiliğinin oluşması ve başarısı için tehlikeli boyutlardadır. Öte yandan ailenin tek ya da temel toplumsal kurum olduğu toplumlarda, çocuğun davranışlarının açıklanması ve anlaşılmasında referans kaynağını aile oluşturabilirken günümüz toplumlarında aile, söz konusu sorumluluğunu ya da referans olma özelliğini diğer toplumsal kurumlarla paylaşma durumundadır. Çünkü günümüzde bir aile ortamına gözlerini açan çocuk, ebeveyniyle iletişime girmekle kalmayıp, ilk günden itibaren televizyonla da iletişime girmektedir. Televizyon, tek yanlı iletişimiyle izleyiciyi savunmasız yakalamaktadır. Bilinçli bir yetişkin ile henüz bilinci oluşmamış bir çocuğun bundan etkilenme durumlarının aynı olması elbette mümkün değildir.

Fransa’da çocukların % 30′u her gün 3 saat 28 dakika ekran karşısında kalıyorlar. Uluslararası Çocuk Merkezi tarafından gerçekleştirilen incelemeye göre, iki yaşındaki çocuklar televizyon açmayı biliyorlar, üç yaşında da hergün televizyona bakıyorlar (Revue,1998;38). Fransa’da yapılan başka bir araştırmaya göre: 4-10 yaşındaki çocuklar 1 saat 45 dakika; 11-14 yaşındakiler 2 saat 1 dakika; büyükler 2 saat 50 dakika televizyona bakmaktadırlar (Revue,1995). Ege Üniversitesi’nde 1997 yılında yapılan bir çalışmada, Ege Üniversitesi Ana Okuluna giden çocukların ebeveynlerinini ifadesine göre: Çocukların % 56’sı günde 2, % 44′ü de üç saat televizyon seyretmektedirler (Saatçiler,1997). Üst toplumsal kesimden çocukların gittiği Alsancak Gazi ilkokulu’nda erkek çocukların % 40′ı 3 saatten daha fazla kız çocukların ise % 40′ı 2-3 saat arasında televizyona baktıklarını söylediler.Büyük Çiğli İlköğretim Okulu’nda erkek çocukların % 53′ü, kız çocukların % 66’sı ortalama 1 saat televizyona baktıkların belirttiler. Bu verilere göre üst toplumsal kesim çocuklarının günde ortalama 2,5 saat, alt toplumsal kesim çocuklarının ise 1,5 saat televizyona baktıkları söylenebilir. Erkek çocuklarının daha fazla televizyona baktıklarına dikkat edilirse, ataerkil değerlerin egemen olduğu ailelerde erkek çocuklarına daha fazla televizyona bakma olanağının verildiği söylenebilir.

Konunun temelini oluşturan bu bilgilerin aktarılmasından sonra ilişkilendirme tiplerinin ve çocukların etkilendikleri konuları özetle vermek gerekirse, bunları on başlık altında toplamanın mümkün olduğu görülmektedir.

1.Tüketim toplumu bireyi olmaları üzerine etkileri

2.Cinsel kimliğin oluşması ve karşı cinsle olan ilişkiler üzerine etkisi

3.Anne ile ilişkisi üzerine etkisi

4.Baba ile ilişkisi üzerine etkisi

5.Şiddet eğilimlerine etkisi

6.Okumaya, düşünmeye ve başarıya etkisi

7.Kültürel yabancılaşmaya etkisi

8.Dildeki yozlaşmaya etkisi

9.Kendi kimliklerinin bağımsız ve özgün bir biçimde oluşmasına etkisi

10.Çocukluğun yitirilişi ve masumiyetin yokoluşuna etkisi

1.Tüketim toplumu bireyi olmaları üzerine etkileri

Biraz önce televizyonun kalan iki temel işlevinin eğlendirmek ve tükettirmek olduğuna değinmiştik. Tükettirme azminde olan mal ve hizmetlerin tanıtımı, artık salt reklamlarda değil, pek çok programın içinde de yer almaktadır. Bu, belki ayrı bir çalışma konusu olacak denli önemlidir. Ancak ben burada daha ziyade direkt mal ve hizmetlerin tanıtım programları olan ve dolaysız bir biçimde izleyicileri tüketime yönelten reklamlara değineceğim. Reklamlar, sadece yetişkin bireyleri değil, toplumda önemli bir çoğunluk olan çocukları da hedef alarak daha fazla tüketmeleri için hergün yüzlerce mesaj göndermektedir. Ayrıca hepimizin de bildiğimiz ve tanık olduğumuz gibi, reklamlar, kısa süreli ve hareketli oldukları için çocukları pek çok programdan daha çok cezbetmekte ve dakikalarca gözlerini ayırmadan reklamların sonuna dek izlemektedirler. Bu da henüz taze çocuk beyinlerin tüketim arzusu ve marka istekleri ile doldurulmasına neden olmaktadır.

Çocuklar neredeyse, doğumlarından itibaren TV izlemeye başlamış, TV’den fikirler kapmak herhangi bir beceri gerektirmediğinden çok erken yaşlarda reklam izleyicisi topluluğunun önemli bir parçası olmuşlardır. Televizyonların da tüketimin sınırlarını genişletmede oynadığı rolün ışığında çocuklar, özellikle reklam endüstrisi için önemli bir hedef haline gelmiştir. Birincisi, çocuğun elinde eskisinden daha fazla para vardır, ikincisi ve daha önemlisi çocuklar, ailelerin marka seçimlerinde başlıca etki faktörleri olarak görülmektedir. Üçüncüsü ise onları küçükken yakalamanın ve marka sadakati aşılamanın kolay ve kalıcı olabilmesidir (Unnikrishnan,1996;146-156).

Reklamlarda yer alan sloganların, mesajların altında mutlu hayatlar vaadedilmekte ve bu hayata ulaşmanın tek yolunun o ürüne sahip olmaktan geçtiği ifade edilmektedir. Çoğu kez yetişkin bireyleri bile etkileyen bu mesajlar, henüz toplumsallaşma ve yetişkin birey olma yolundaki çocuğu daha fazla etkilemektedir. Dolayısıyla çocuk, çalışmak, başarılı olmak, erdemli olmak gibi insani boyuttaki pek çok değer yargısının yerine salt tüketerek mutlu olunacağı yolundaki düşünceye inandırılmaktadır.

Çocuğun nesnelerle olan ilişkisi öyle bir biçimde örgütlenmektedir ki, bu ilişki cocuğun hem kendi kimliği ve değer yargıları üzerinde olumsuz etkiler yaratmakta, hem de buna paralel olarak çevresindeki insanlarla olan ilişkilerini de bu nesne-insan ilişkileri örüntüsü çerçevesinde görmekte ve değerlendirmektedir. Çünkü o nesnenin satılması uğruna reklamlarda pek çok değer kullanılmaktadır. Kullanılan bu değerler çerçevesinde iletilen mesajlar kanalıyla da pek çok kimlik, ilişki ve değer yargıları ters yüz olmaktadır.

Reklamın temel amaçlarından biri tüketim için mal satmak olduğundan bu kültürün merkezindeki inançları sürdürür ve gelişmesine yardımcı olur. Dolayısıyla reklamlar da basmakalıp örnekleri kullanıyorlarsa, aynı zamanda bu basma kalıp örneklerdeki değer iletilerini de yansıtma eğilimindedirler (Burton,1995;150).

Bu değer iletileri zaman zaman yerleşik toplumsal değer yargılarının pekiştirilmesi yolunda bir rol üstlenirken, zaman zaman da çağdaş ve mutlu olma yolundaki vaatlerin ancak o nesnelerin kullanılmasıyla mümkün kılınabileceği yolunda olabilmektedir.

2.Cinsiyet rol tanımları ve karşı cinsle olan ilişkiler üzerine etkisi

Tüm programlarda çizilen kadın ve erkek portresi alışılmış kalıpların uzantısında olmaktadır. Yetişkinlere yönelik tüm programlarda olduğu gibi, çocuk programlarında, reklamlarda ve hatta çizgi filmlerde bile bunu görmek mümkündür. Hem kendi cinsel kimliğinin, hem de karşı cinsin nasıl olması gerektiği konusundaki mesajlarla doldurulan beyinler, ilerde yetişkin birey haline geldiklerinde bu beklentiler içinde olmaktadırlar.

Pek çok çizgi filmde dikkati çeken bir özellik de cinsiyet rol tanımlamaları olmaktadır. Bu tanımlamalarda çocuklar, bir kadın ya da erkek olarak nasıl olmaları gerektiğine ilişkin oluşturulmuş ideal tipleri görmektedir. Bu tiplerin özelliklerine baktığımızda kadınların zayıf, pasif, her zaman erkekten yardım talep eden, kurtarılmayı bekleyen taraf, erkeklerin ise evin geçimini sağlayan, yarışmacı, aktif, kurtarıcı, güçlü, hizmet talep eden taraf olduğu görülmektedir (Timisi ve Durlu,1995;500-503).

Aynı şekilde, programlarda yer alan mesajlarda erkek çocukların daha fazla şiddete başvuran taraf olduğu, kız çocuklarının ise, hanım hanımcık, sessiz, sakin, toplum tarafından kendi cinsine yazılan kaderine razı görüntü ve mesajlar yer almaktadır. Bu da çift yönlü bir etki yaratarak kız çocuklarının zayıf ve pasif olmaları ne kadar doğalsa, erkek çocuklarının da o kadar kavgacı ve saldırgan olmaları adeta doğal gösterilmektedir. Adeta cinsiyete dair şiddet eğilimleri onaylanmakta ve körüklenmektedir.

3.Anne ile ilişkisi üzerine etkisi

Çocuk, bir önceki bölümde sözü edilen kadın ve erkek rol tanımlamaları çerçevesinde bir anne görmek istemektedir. Tüm programların içeriğinde aktarılan anne tipinde olduğu gibi iyi ve ideal anne, evin tüm işlerini yapan, babaya ve çocuklara sürekli hizmet eden, onların her dediğini yerine getiren bir annedir. Bunun tersi halinde pek çok evde büyük sorunlar çıkabilmektedir.

Reklamlarda, çocuğunun sağlığını ve mutluluğunu düşünen tüm annelerin hangi ürünleri kullanması gerektiği bilinçaltına öylesine şırıngalanmaktadır ki bu ürünleri kullanmayan anneler, çocuklarını düşünmeyen kötü annelerdir adeta. Çarpıcı olması açısından temizlik maddeleri ve margarin reklamlarını anımsayalım. O temizlik maddesini kullanmayan anne, çocuğunun hijyen ve sağlık koşullarını önemsemeyen, ya da o margarini kullanmayan anne ise çocuklarının beslenmesine özen gestermeyen anneler olarak algılanmasına neden olacak nitelikte sunulmaktadır.

Tüm bunlar da çocuğun anneyle olan iletişimini olumsuz yönde etkileyen faktörlerdir. Yani, iyi anne, onlara hizmet eder ve orada sunulan ürünleri kullanır veya çocuğuna alır…Burada bir anlamda aba altından sopa gösterilerek, yani “gizli bir onay ve cezalandırma sistemiyle” (Burton,1995) aslında anne de cezalandırılmaktadır. Bunları yerine getiremeyen pek çok annenin suçluluk duyması sağlanmaya çalışılmaktadır.

4.Baba ile ilişkisi üzerine etkisi

Yine özellikle reklamlar aracılığıyla mutluluğun tek yolunun çok nesneye sahip olmak, ya da çok tüketmek olduğu aktarılır bizlere. “İnsanlar ne kadar çok şeyi olursa o kadar çok mutlu olacağını sanır.” (Fromm,1991;18). Bu anlamda da evin geçimini sağlamakla yükümlü olduğu enjekte edilen baba, daha çok nesne alamazsa, ya da çocuklarının daha fazla tüketmelerini sağlayamazsa, onların mutluluğunu sağlayamayan bir baba konumuna düşürülmektedir.

Yine bir üst bölümde tanımlanan cinsiyet rolleri anne gibi babayı da iki anlamda etkilemektedir. Birincisi baba dışarda çalışır, para kazanır, evin tüm ihtiyaçların sağlar ve hatta onun da ötesinde karısının ve çocuklarının en iyi biçimde rahat ve konforlu yaşamaların sağlamakla yükümlüdür. Bunu sağlayamayan baba, yeteneksiz ve beceriksizdir. Reklamlarda almak o kadar kolaydır ki, bunu yapamayan baba işe yaramaz bir adamdır.

Öte yandan, dışarda para kazanan ve ailesinin daha rahat ve konforlu yaşamasını sağladığına göre de evde ayaklarını uzatıp tüm işleri karısından beklemek de hakkıdır…Bu anlamda da yılların getirdiği geleneksel anne-baba rolü bir kez daha pekiştirilmiş olur. Bu tiplemelerin istisnaları olsa da bu ender örnekler genel tabloyu değiştirmez.

Öte yandan pek çok program aracılığıyla iletilen mesajlarda baba, ailenin güven ve namusundan sorumlu olarak gösterilir ve bundan dolayı da babanın çevresine uyguladığı şiddet gizli bir biçimde onaylanır. Bunun ise iki temel olumsuz etkisi vardır. Birincisi, çocuk babasını öyle görmek istemektedir, özellikle de erkek çocuklar… ikincisi de büyüdüğünde o tip bir baba olması öğütlenmektedir adeta…

5.Şiddet eğilimlerine etkisi

Yukarda da belirttiğim gibi medya-çocuk ilişkisinde üzerinde en fazla durulan, araştırma yapılan konu şiddettir. Araştırmalar, televizyonun tek başına şiddete yöneltmediğini, ancak özendirdiğini ve arttırdığını göstermiştir. Şiddet ögesinin yer aldığı görüntüler, salt çocuk ya da yetişkin değil , tüm yaş gruplarına yönelik programlarda yer almaktadır. Şiddet, haberlerden, filmlere, dizilerden çizgi filmlere dek her yerde her an hayatın bir parçası olarak sunulmaktadır. Bu da şiddetin sıradanlaştırılması gibi çok tehlikeli bir olguyu beraberinde getirmektedir.

Burada önemli iki noktanın altını çizmek gerekiyor. Yetişkinlere dönük programlardaki şiddet görüntüleri ve çocuk programları, özellikle çizgi filmlerdeki şiddet görüntüleri. Bunu ayırmamın iki nedeni var. Birincisi, çocukların yetişkinlerin televizyon izlediği saatlerde televizyon izleyip izlememeleri gibi bir sorun var. Bilindiği gibi, ailelerin pek çoğunda çocuklar, belli bir saate kadar anne-babayla birlikte teevizyon izlemektedir. En azından haberlerde aile birliktedir. Ancak televizyon konusunda duyarlı ve dikkatli davranarak çocuklarına belli saatlerde kısıtlamalar getiren aileler de ne yazık ki çocuklarını çizgi filmlerden koruyamamaktadır. Yani bir yerden kaçarken diğer tarafa yakalanmaktadırlar.

Bazı çizgi filmlerde karakterler onca şiddetten sonra ayağa kalkabilmektedir. Yani orada uygulanan şiddetin zarar vermediği gibi bir algılama da söz konusu olabilmektedir. Ayrıca filmlerde sevilen karakterler karşılarındaki kişilere şiddet uyguladıklarında çocuklar tarafından coşku ve heyecanla izlenmekte ve kahramanın yenmesi yönünde tezahürat yapılmaktadır.

İstanbul’da 1995 ve 1999 yıllarında 5-7 ve 10-12 olmak üzere iki farklı yaş grubunu kapsayan toplam 509 çocuk üzerinde yapılan bir çalışmada, çocuklara sorulan çeşitli sorularla çocukların haberleri nasıl algıladıkları ve tanımladıkları saptanmış. 5-7 yaş grubundaki çocuklar, bilindiği gibi kavramları ana dilinden basit sözcükler ve sembollerle tanımlayabilirler.

Haberlerde yer alan silah, bomba, kanlı bıçak, ambulans, çarpışan arabalar, birbirini vuran insanlar, yanan ormanlar, yanan ve yıkılan evlerin hepsi de olumsuzluk içermekte ve nitekim çocuklar tarafından da öyle algılanmaktadır. “Sana göre haber nedir?” sorusuna gelen yanıtların içinde en çarpıcı olanlarına baktığımızda adeta büyüklere ders verir nitelikte olduğunu görüyoruz. 6 yaşındaki bir kız çocuğu haberlerde sadece acınacak şeylerin olduğunu söylerken, 6 yaşındaki bir erkek çocuk ise haberleri korku filmi seyrettiğini ifade etmektedir. Tek veya iki kelimeyle tanımlamaları istendiğinde ise ağırlıklı olarak”savaş-ölüm”, “kaza-ölüm” kavramları çıkmıştır (Rigel,1999). Ölümü sıradan bir olay gibi görmeye alıştırılmış bir nesil geliyor….

A.B.D’de yapılan bir araştırmada ise televizyonun şiddet eğilimlerini ortaya çıkarttığı ve kışkırttığı neredeyse kanıtlanmış ve onaylanmıştır. Televizyon, beyazların oturduğu mahalleye zencilerin mahallesinden 10 yıl önce gelmiş. Her iki mahallede de televizyon gelmeden önce ve geldikten sonraki suç oranlarında inanılmaz bir artış olduğu görülmüş.

Şiddet konusunda son olarak şunu ifade etmek gerekiyor. Tek başına televizyondaki şiddet görüntülerinin çocukları şiddete yönelttiğini söylemek elbette yanlış. Ancak, araştırmalara göre, çocuğun şiddete başvurması, çocuğun bulunduğu aile ortamı, çevre ve eğitime paralel olarak değişim göstermektedir. Örneğin sevgi ve huzur dolu bir ailede bulunan ve iyi bir eğitim alan bir çocukla, aile içinde şiddete maruz kalan, ya da ailede ve çevresinde şiddete tanık olan ve iyi bir eğitim olanağına sahip olamayan çocuklar, ve hele sokaklarda her türlü şiddetin içinde yaşayan çocuklar yanyana konduğunda ne demek istendiği daha iyi anlaşılacaktır. Belki de deyim yerindeyse televizyondaki şiddet görüntüleri çocuğun şiddete başvurma nedenleri arasında ikincil ama önemli bir yer tutmaktadır.

6.Okumaya, düşünmeye ve başarıya etkisi

İlk paragraflarda sözünü ettiğmiz yazılı kültür-televizyon ilişkisini anımsayalım. Bilindiği gibi yazılı kültür, düşünmeyi, yorumlamayı ve sorgulamayı sağlar insanlara… Oysa televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte bir “gösteri” çağı başlamış, bu eğlence ve gösteri çağının başlamasıyla birlikte insanlar sadece gösterilenleri almakla yetinir olmuşlardır. Artık bırakın yorumlamayı, düşünmek bile en son düşünülen şey olmaya başlamıştır. Kırk yılda bir düşünmeye iten bir program olsa bile insanlar “bütün gün yoruluyoruz zaten” diyerek eğlenceyi ve gösteriyi tercih etmektedirler. Oysa bilindiği gibi “Antik Yunanda, boş zamanda yapılan tek şey düşünmekti. Öyle ki ‘boş zaman’ ya da ’serbest zaman’ ı karşılayan leisure, okul için kullanılırdı” (Postman,1995;18).

Yetişkinlerin bile televizyon tutsağı oldukları ve çoğu kez etkilendikleri bir ortamda çocukların bundan soyutlanamayacağı ortadadır. Kaldı ki yarının yetişkin bireyleri olacak olan çocukların algılama ve bilinç düzeyi düşünüldüğünde durumun daha da vahim olduğu görülmektedir. Televizyon tek yönlü bir toplumsallaştırma aracıdır, çünkü çocuk televizyona soru soramamakta, açıklama isteyememekte ve itiraz edememektedir. Çocuk televizyona maruz kalmaktadır, çünkü etkileşim tek yönlü bir biçimde gerçekleşmekte, yani sadece televizyondan çocuğa doğru olmaktadır.

Çocuklar televizyon önünde duygusal olarak hissetmektedirler, fakat kanıt aramamaktadırlar ve çok defa de düşünmemektedirler. Yaratılış olarak, bu durum kanıtlamaya direnmeyi geliştirmemektedir. Bilişsel çalışmanın olmaması da çocuğun yorulmasını doğurmaktadır. Tüm bu genel durum, çocuğun televizyon yayınlarını kolayca emmesini ve içine çekmesini kolaylaştırmaktadır… Televizyon uyutmaktadır. Televizyon eğlendirmekte ve doyurmaktadır. Bu iki olanak uyutmak için en fazla kullanılan yöntemdir (Saatçılar,1997).

Ayrıca çocuğun aşırı bir biçimde televizyon izlemesi, onu okumaktan, sinema ve tiyatroya gitmekten, hatta çoğu kez oyun oynamaktan bile yoksun bırakmaktadır. Çocuğun sosyal ilişkileri zayıflamakta ve içe kapalı bir hale gelebilmektedir. Öyle ki çoğu kez yemek yemek için bile anne babasının yanına gitmemekte ve yemeği tepsi içinde sunularak televizyonu izlerken yemesi sağlanmaktadır.

Televizyon izlenirken programların sık sık reklamlarla kesilmesi, dikkatin sürekliliğinin yitirilmesine yol açmakta, yoğunlaşma kapasitelerinin bozulmasına neden olmaktadır. Bunların dışında televizyon, çocukta yazısal anlatımdan hareketle öykü inşası için zorunlu olan kapasiteyi, zihinsel imgelerin inşası kapasitesini azaltmaktadır (Revue,1998;37). Görüldüğü gibi belki daha az önemli değil ama, televizyon şiddetin de ötesinde çocuğun kişisel gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir.

7.Kültürel yabancılaşmaya etkisi

Bilindiği gibi televizyondaki programların bazıları, çizgi filmlerin ise neredeyse tümü dış kaynaklıdır. Yani bu ürünleri tüm dünya ülkeleri izlemektedir. Bu ise her toplumda ve o toplumdaki bireylerde ve özellikle çocuklarda farklı etkilenmeler yaratmaktadır.

Eğlence endüstrisiyle tüm toplumlar aynı anda etkilenmektedir. Geleneksel toplumların kültürleri üzerinde bu yolla televizyon, negatif etki yaratmaktadır. Endüstrileşmiş toplumlar işleyim ritmi açısından bu mesajları kabul etmeye daha uygundur. Mesajları ulaştıran dil de ulus kültürleri ve alt kültürleri bozmaktadır. Kültürel yabancılaşmayı arttırmaktadır (Mac Brides,1981;160-162).

Dolayısıyla çocuklar, kendi öz kültür ürünleri ile değil, başka ülkelerde üretilen kahramanlar ve farklı değerlerin işlendiği programlarla büyümektedirler. Bu da çocukları kendi ulusal kültürümüze yabancılaşmayı doğurmaktadır.

8.Dildeki yozlaşmaya etkisi

Yine bir üst başlıkta ifade edilen etkilenmeler nedeniyle televizyon, en önemli ifade ve iletişim aracı olan dil üzerinde de oldukça olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Bu etkilenme iki biçimde olmaktadır. Birincisi kullanılan sözcük sayısının azlığı… İkincisi ise kendi ana dilinin yozlaşmaya başlamasına etkisi… Bu iki etmen, yabancı kaynaklı programların yanısıra, yerli programlarda da sıkça rastladığımız türkçenin yanlış, kötü, yabancı özentili ve kısır bir şekilde kullanılımasından ileri gelmektedir.

9.Kendi kimliklerinin bağımsız ve özgün bir biçimde oluşmasına etkisi

Burada aktarılan hiçbir maddenin birbirinden bağımsız olarak değerlendirilemeyeceği açıkça görülüyor. Aynı şekilde çocukların bu etkilenmeler çerçevesinde kendi özgün kimliğini ve kişiliğini oluşturamaması da çok doğaldır. Kanımızca en sinsi tehlikelerden ve olumsuzluklardan biri de budur. Çocuk, kendini izlediği programlardaki kişilerin veya daha yoğun olarak filmlerdeki karakterlerin yerine koymaktadır.

Çoğu kez hayran olduğu kahraman ya da karakter, büyüyünce olmak istediği kişidir. Böylece çocuk kendi kişisel bilinci, çalışması ya da yetenekleri ile değil, tamamen farklı etkilenmelerle büyüyünce “O” (o her neyse) olmak istemektedir. Bu bazen bir yarışma programı sunucusu, bazen filmdeki kötü adamları döven erkek karakter, bazen de güzelliği sayesinde zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenen bir kadın karakter olabilmektedir. Bu örnekleri uzatmak mümkündür. Bunlar da biraz önce değindiğimiz okuma, yorumlama ve yargılama yetilerinin bilinen nedenlerle gelişmemesinden kaynaklanmaktadır.

10.Çocukluğun yitirilişi ve masumiyetin yok oluşuna etkisi

Tüketim ve şiddet başta olmak üzere tüm bu etkilenmelerin sonucu artık eski çocuklara benzeyen çocukları görebilmemiz neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Giysileri, tüketimleri, tavırları, yok olmaya başlayan oyunları ve nesneleştirilen minicik bedenleriyle artık çocukluk yok olmaktadır. Çocukluğun yok olmaya başlamasıyla da çocukla özdeş, insanların o dönemine atfedilen “masumiyet ” de giderek ortadan kaybolmaya başlamıştır.

Tüketim adı altında günümüzde her yerde, hem yokoluşları hem de karikatürsi dirilişleri kutsayan bazı tarihsel yapıların parçalanmasına tanık oluyoruz. Aile çöküyor mu?, aile yüceltilir. Çocuklar artık çocuk değil mi? çocukluk kutsanır (Boudrillard,1997;116).

Çocuklar, belirli bir biçimde televizyon aracılığıyla, çocukluklarında yoksun bırakılmaktadırlar. Televizyon sayesinde, çocuklar çaresiz bir biçimde yetişkinler konumuna alıştırılıyorlar. Televizyon çağından önce, ana okullarındaki çocukların yapmış oldukları resimler daha çocuksu ve barışçıl iken, günümüzde yok edici robotlarla dondurulmuş şiddet içeriklidir.

SONUÇ VE ÖNERİLER

Peki ne yapmalı? Sadece araştırmak, incelemek ve konuşmak yeterli mi? Elbette değil… Şimdiye dek pek çok ülkede yapılan araştırmalar, televizyonun çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini kanıtladığına göre artık önlemler alınması için harekete geçme zamanı gelmiştir..

Harekete geçerken de çözüm önerilerinin doğru saptanması kadar bunların doğru adrese ifade edilmesi de önem taşımaktadır. Örneğin çözümü salt devletten beklemek kadar tek başına televizyon kanallarından beklemek de yanlıştır.

Şu anda televizyonu çocukların hayatından baskı yoluyla çıkartamayacağımıza göre yapılabilecek şeyler bellidir. Aileler ve sivil toplum örgütleri bu konuda en başta gelen doğru adreslerdir. Ben burada önce ailelerin beklentilerini ve yapabileceklerini, daha sonra da sivil toplum örgütlerinin yapabileceklerini, en son da genel olarak birkaç öneriyle çalışmamı bitirmek istiyorum.

Ana babaların televizyon programlarının içeriği ile ilgili istekleri şunlar:

1.Televizyonda gösterilen vurdulu kırdılı şiddet içeren filmlerin ya da reality-showların, yayından kaldırılması ya da geç saatlerde yayına konması.

2.Özellikle, haberlerde, şiddet içeren ve üzücü görüntülerin yer almaması ve defalarca, üstü bantlı olsa da gösterilmemesi.

3.Çocuklara duygu ve davranışlarıyla örnek olabilecek çocuk oyuncu ya da oyuncuların rol aldığı yerli dizi filmlerin gösterilmesi.

4.Televizyonda çocuk programlarının ve çizgi filmlerin çeşidi ve süresinin arttırılması ve bu filmlerin arka arkaya değil de aralıklarla gösterilmesi.

5.Türk kültüründe yer etmiş halk tiplemelerinin çocuk programlarında daha çok yer alıp çocuklara tanıtılması.

6.Çocuk dizileri ve çocuk programlarında argo sözcüklerin kullanılmaması.

7.Özellikle çocuk yuvalarına giden çocuklar düşünülerek çocuklara yönelik programların akşam 19.00 ile 21.00 arasında gösterilmesi.

8.Türk televizyon kanalları arasında sadece çdcuklara yönelik ve çocukların sunduğu bir kanalın yer alması (Başal,1999).

Çocuklara yönelik programlar hazırlanırken, program yapımcıları tarafından çocukların özellikleri dikkate alınmalı ve gelişimin en hızlı olduğu okul öncesi dönemde onların dış uyarılardan çok fazla etkilenebilecekleri düşünülmelidir.

Ailelere düşen öncelikle çocuğu televizyon karşısında yalnız ve savunmasız bir biçimde bırakmamak, mümkün olduğunca birlikte izlemek. Konuşarak, anlatarak ve paylaşarak. Sonra da çocukları okumaya sevketmek ve televizyon izlemelerine belli ölçülerde sınırlandırmalar getirmek.

Sivil toplum örgütleri birlikte hareket ederek en azından başlangıç olarak çocuklara yönelik tüm programlarda yer alan şiddet unsurlarının kaldırılmasını sağlamaları gerekmektedir. Şiddet ya da çocuklara zararlı olduğu düşünülen unsurların yer aldığı programlarda kodlama sistemi uygulanabilir.

Salt çocukların değil, yetişkin bireylerin de okuma alışkanlıklarının ve bunun uzantısında sağlanacak olan yetilerin kazandırılması gerekir. Yine bu çerçevede televizyonda izlenen görüntülerin anlamlarının okunması ve yorumlanması eğitimi verilmelidir. Başta yetişkin bireyler olmak üzere görüntülerin okunması ve yorumlanması öğrenildiği takdirde izleyiciler televizyon karşısında savunmasız ve bilinçsiz bir durumda olmaktan kurtulacakları için uğranılacak zarar ya da olumsuz etkilenmeler sıfırlanamasa da minimuma inecektir.

Postman ve Powers, izleyicinin kendini savunabilmesi için, hazırlıklı bir kafaya ve birbirini bütünleyen bir değer sistemine sahip olması gerektiğini belirtirler (Postman ve Powers,1996;83-102). Buna kavuşmanın yolu ise, insanların okuma alışkanlığını kazanması, düşünme, tartışma ve yargılama yetisine kavuşması ve herkesin yararlı birer hobi edinmesinden geçmektedir.

Belki kat edilmesi gereken yol çok fazla… Ama istersek yapabiliriz….

KAYNAKLAR

BAŞAL, H.A.(1999), “3-6 Yaş Çocukların Günlük Yaşamlarında “Televizyon” ve “Televizyon” ile İlgili Ana-Baba Görüşleri” İletişim Ortamlarında Çocuk Birey Sempozyumu Bildiriler Kitabı, 13-15 Nisan 1999, A. Ü İl.Fak.

BATMAZ, V. (1998), “Televizyonlar MGK Gündemine Alınmalı”, Radikal, 28 Şubat

BOUDRILLARD, J. (1997), Tüketim Toplumu, Çev.Hazal Deliçaylı, Ayrıntı Yay., İstanbul

BURTON, G. ( 1995), Görünenden Fazlası, Çev.Nefin Dinç, Alan Yay., İstanbul

BÜKER, S.-KIRAN, A. (1999), Reklamlarda Kadına Yönelik Şiddet, Alan Yay., İstanbul

DURLU, L.Ö.(1995), “Bilgisayar Oyunları ve Cinsiyet Rolleri”, Çocuk ve Toplum, Gündoğan Yay., Ankara

FROMM, E.(1991), Sahip Olmak Ya Da Olmak, Çev.Aydın Arıtan, Arıtan Yay., İstanbul

HAMELINK CEA, H.(1997), International Communication Market and Morality Der: Ali Mohammady, International Communication and Globalization, Sage Publ., London

KAPFERER, J.N.(1985), Çocuk ve Reklam, Çev., Şermin Önder, Afa Yay., İstanbul

KURUOĞLU, H. (1999) ,”Televizyon Reklamlarında Çocuk”, İletişim Ortamlarında Çocuk Birey Sempozyumu Bildiriler Kitabı, 13-15 Nisan 1999, A. Ü İl.Fak.

MAC BRIDE, S.(1981), Many Voices One Word, Sage Publ., London

POSTMAN, N. (1995), Çocukluğun Yokoluşu, Çev.Kemal İnal, İmge Yay., İstanbul

POSTMAN, N. (1994), Televizyon:Öldüren Eğlence, Çev.Osman Akınhay, Ayrıntı Yay., İstanbul

POSTMAN, N.-Powers,S.(1996), Televizyon Haberlerini İzlemek, Çev.Aslı Tunç, Kavram Yay., İstanbul

REVUE, (1998), Sciences et Avenir, Şubat

RİGEL, N. (1999), “Child in the News Network”, İletişim Fakültesi Dergisi, IX. İstanbul

SAATÇILAR, C. (1997), Anaokuluna Giden Çocukların Sosyalizasyon Süresinde Ebeveynlerin ve Eğiticilerin Rolü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, E.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir

TİMİSİ, N.(1996), Medyada Cinsiyetçilik, Ankara: T.C Başk. Kadın Stat. ve Sorn. Gen. Müd.Yay.

UNNIKRISHNAN, N.-BAIPAI, S. (1996), The Impact of Television Advertising on Chlidren, Sage Publ., New Delhi

YAVUZER, H. (1990), Çocuk ve Suç, Remzi Kitabevi, İstanbul

Zihinsel gerilik, okulu bir mücadele meydanı haline getiren yüzeysel gerilikten sürekli bir gözetim gerektiren derin geriliğe kadar çok geniş bir bozukluğu ifade etmektedir. Zihinsel açıdan geri olan çocuklar motor becerilerini kazanmada ve dili kullanmada da ağırdırlar. Bu yüzden yaşlarına uygun olan heyecansal olgunluk ve toplumsal beceriler bakımından da geri kalmaktadırlar.
Normal olan bazı çocuklar, bu gelişme alanlarından biri ya da diğerinde geri kalabilirler. Bu olay, neticede geri kalmayacak bir çocukta gelişimin geri kalışını gösterir. Diğerleri bir rahatsızlığı gösteren duygusal ya da sosyal geri kalmışlığa sahiptir. Ne var ki zihinsel açıdan geri çocuk tüm bu alanlarda geridir ve akranlarına yetişemeyecektir.
Çocuk okula başlayana dek hangi alanlarda geri olduğu anlaşılamamaktadır. Sorunu az olan çocuklar akademik becerileri edinebilirler ancak bu alanlarda da normal bir çocuktan daha geridirler. Böyle çocuklar, eğitimsel olarak zihinsel özürlü olarak tanımlanmaktadır.
Orta dereceli geri çocuklar, giyinmek ve tuvaletini yapmak gibi kendilerine bakma becerilerini öğrenebildiklerinden, eğitilebilir geri çocuklar olarak adlandırılmaktadırlar. Akademik
okul programlarından faydalanabilmek için sınırlı yeteneklere sahiptirler ama günlük faali
yet merkezlerine devam edebilirler. Bu yüzden
mağazalarda belirli işlerde çalışabilecek derecede eğitilebilirler. /
Çok şiddetli ya da derin bir şekilde*geri olan çocuklar, asgari kendi işini görme becerilerini öğrenebilirler, tuvalet eğitimini almışlardır, ancak yine de yoğun bir bakım ve gözetime ihtiyaç duyarlar. Az öğrenirler, dil yetenekleri yoktur.
Geçmişte geri çocukların çoğu az geri olanlar bile kurumlarda yaşıyorlardı. Günümüzde büyük çoğunluk evde ya da kendi topluluklarında küçük grup evlerinde oturmaktadırlar. Yavaş öğrenenler için özel eğitim programları tüm bölgelerdeki okullarda mevcuttur ve çok şiddetli derecede geri olanlar için topluluklar içinde sosyal ve eğlence fırsatlarını sağlamak için hazır pek çok kaynak vardır.
Çocuklar okula başlayana dek pek çoğunda ilk işaretlerinin görülmesine karşın az gerilik gerçekten teşhis edilemez. Ancak okula başladığında çocuklar geniş akran çevreleriyle karşılaştırıldıklarından aralarındaki gelişme farklılıkları açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Eğer çocuğunuz zihinsel açıdan geriyse, tedavinin amacı, hangi düzeyde olursa olsun çocuğu potansiyelinin zirvesine yükselterek, mümkün olduğu kadar özrüyle başa çıkmasını öğreterek yardımcı olmaktır.
Teşhis bebeklikte konulduğunda bebek ve ebeveynleri bazen bebek teşvik programına kaydolabilirler. Böyle bir program, heyecansal, entelektüel ve fiziksel gelişmeyi kolaylaştırma girişiminde çok duygusal bir teşvik sunmaktadır. Bu program ebeveynlerin, çocuklarının sahip olduğu güçlü ve zayıf yanlarını kavramalarına da yardımcı olur, genellikle heyecansal bakımdan çok zor olan bu dönemde ailelere destek olur.
Her çocuk gibi zihinsel açıdan geri çocuklar da arkadaşlara ihtiyaç duyarlar. Okullarda geri çocukların normallerle karışmasına rağmen, geri çocuklar genellikle halen sınıf arkadaşları tarafından kabul görmezler. Bu yüzden ebeveynler çocuklarının sosyal ve eğlence faaliyetlerini kendileri planlamalıdırlar. Yaz kampları da dahil olmak üzere geri çocuklar için çeşitli faaliyetler öneren organizasyonlar vardır. Bu programlar hem çocuğun toplum ortamında kendini daha rahat hissetmesine, hem de bağımsızlığının artmasına yardımcı olmaktadır.
Son olarak, geri bir çocuğa bakmak aileye de pek fazla zaman bırakmayacaktır. Çocuklarına ne kadar bağlı olurlarsa olsunlar ebeveynlerin de arada sırada bir değişikliğe ihtiyacı vardır. Çocuklarının özürlü oluşundan dolayı, normal çocuklarını bakıcıya bırakan pek çok aile aynı şeyi geri çocukları için de yapmak istemektedirler. Pek çok topluluk bu ihtiyacın farkına vardığından dinlenme merkezleri açmışlardır ki, bu merkezlerde ebeveynler geri çocuklarını, deneyimini yine bu tür çocukların arasında kazanmış bakıcıların eline bırakmaktadırlar. Böyle bir seçeneğe sahip bir topluluk içinde yaşayacak kadar şanslıysanız, bundan faydalanmalısınız.

Çoğu ana baba yeni doğan bir bebeğin şımartılıp şımartılamayacağını merak eder.

Bir asır önce ağırlıklı olarak kabul edilen görüş, yeni doğan bir çocuğun şımartılabileceği ve bunun çok kolaylıkla gerçekleşebileceği yönündeydi. Bebekler katı programlara tabi kılınır ve yalnızca kesinlikle gerekli olduğunda ele ve kucağa alınırlardı. Küçük bir bebek aç olduğu ya da altına yaptığı için ağlamıyorsa feryatları genellikle duymazlıktan gelinirdi. Kimse şımarık bir çocuğu olsun istemezdi.

Bugün ise doktorlar, yeni doğmuş bir bebeğin şımartılabilmesinin söz konusu olmadığına inanmaktadırlar. Artık, katı bir şekilde uygulanan tüm o programlar bir yana bırakılmış ve onların yerini, her bebeğin ve onun ait olduğu ailenin gereksinmelerinin hesaba katıldığı esnek bir program almıştır. Ana babalar çocuklarını kucaklarına almaya teşvik edilmektedirler. Doktorlar ana babalara, yeni doğmuş bebeklerinin, gerek beslenme, gerek rahatlarıyla ilgili acil gereksinmelerine yanıt vermelerini öğütlemektedirler. Sonuç olarak, bebeğinizin tadını çıkarmaya bakın.

Bir bebeğin ruhsal gereksinmeleri.bedensel gereksinmeleri kadar önemlidir. Yeni doğmuş bir bebek bile yakınlığa gereksinim duyar. Bir yeri ağrıyorsa rahatlatılmak ister, birine gülümsemek için o birinin ona gülümsemesini ister ve istediği şeylerle ilgilenen ve onları yerine getiren birinin bulunduğunu öğrenmek ister. Bunu yapan bir ana baba yeni doğmuş bebeklerini şımartmış olmaz. Yapmayanlar ise bebeklerinin, ruhsal güvenliğini sağlama şansını yok etmiş olacaktır.

Yeni doğan bebeğinizi çok fazla ilgi göstererek şımartma konusunda endişelenmenize gerek olmamakla birlikte bazen davranış modellerinin, doğumdan sonraki ilk dönem içinde ortaya çıktığını ve bunların yaşamın üçüncü ya da daha sonraki aylarında geri teptiğini ve sonuçta da ana babanın, çocuklarının kaprislerinin kölesi durumuna geldiklerini unutmamanız gerekir.

Bu durum bazen, mideleri sürekli gaz yapan bebeklerde ortaya çıkabilir. Geceler boyu, karnı ağrıyan yavrunuz kucağınızda odanın içinde yürürsünüz. Birçok bebekte karın ağrısı nöbetleri üçüncü ayda kesilir. Bebeğiniz de bu rahatsız dönemi atlatmış gibi görünür. Bebeğin karnının şişliği artık inmiştir ve çocuk pek rahatsızlık hissediyorsa da benzememektedir.Ancak her akşam, bebeği sepetine koyduğunuz anda çığlıklar başlar.

Bebek kucakta tutulmanın ve gezdirilmenin tadını öğrenmiştir bir kez. Bazıları bu bebeğin biraz şımarmış olduğunu söyleyecektir. Biraz şımarmış bir bebeği çok şımarmış bir bebek olmaktan korumak için, onu memnun etme çabalarınızı biraz azaltmanız gerekebilir. Bebeği yatağına bırakın, iyi geceler dileyin ve bebek feryada başlayınca hemen kurtarmak için içeri koşmayın.

Daha büyük bebeklerden farklı olarak, yeni doğmuş bir bebeğin çevresi ve o çevreye olan tepkisi son derece sınırlıdır. Daha çocuğunuzun oyun arkadaşını dövmesinden, parmağım açık bir elektrik prizine sokmasından ya da size sert bir “hayır” demesinden endişe etmeniz için önünüzde uzun aylar bulunmaktadır.

Yeni doğan bebeğin davranışı daha çok, acil fiziksel gereksinmelerine olan tepkilerinden oluşur. Tipik bir yeni doğmuş bebek günün büyük kısmını, her 2 ile 4 saatte bir beslenmek amacıyla bölünen bir uykuyla geçirir. Bu arada da günün önemli bir bölümünü ağlamakla değerlendirebilecektir.

Ana babalar genellikle, çocuklarının uygun miktarda yemek yemediğinden, yeterince uyumadığından ya da çok fazla ağladığından endişelenirler.

Bir dereceye kadar ana baba yeni doğan yavrularının davranışını yönetebilir. Ancak, ilk önce bebeğin davranışının gerçekten anormal mi yoksa yalnızca umduklarınızdan farklı mı olduğunu belirlemeniz gerekir, örneğin çoğu küçük bebek günün büyük kısmını uykuyla geçirirler, ama sizin bebeğiniz saatler boyu uyanık duruyor diyelim. sizi rahatsız eden bu davranışın kendisi midir yoksa yalnızca bunun anormal olup olmadığını mı bilmek istiyorsunuz? Normal davranışın ne olduğu hakkında kuşkuya düşerseniz doktorunuza danışabilirsiniz.

Her ne kadar genel eğilim, programı bebeğin belirlemesine izin vermek yolundaysa da bir ana baba da buna birtakım müdahalelerde bulunabilir. Kendini ayarlamak zorunda olan yalnızca siz değilsiniz. Yeni doğan bireyin de ailenin bir parçası olmak için üzerine düşen görevlere uyum sağlaması gerekir.

Örneğin, beslenme programını her zaman bebeğinizin dikte etmesin izin vermeniz gerekmez. Bebeğiniz gece yarısı uyanıp süt istiyorsa, ama siz geceleri saat 11′de yatmaktan hoşlanıyorsanız bebeği yatmanızdan önce uyandırmaya çalışın. Bebeğin ilk beslenme seansını biraz erkene alarak kendisini daha önce kaldırdığınızda acıkmış olmasını sağlayabilirsiniz. Çoğu bebek, son öğünlerinden 3 ya da 4 saat sonra beslenme amacıyla uyandırılmaktan rahatsız olmaz.

Ana babalar bir bebeğin beslenme programına etki edip, bebeğin beslenmeler arasındaki zamanı uzatmayı öğrenmesine yardım edebilirler. Son yemekten sonra belirli bir süre geçtiği için bebeği otomatik olarak uyandırırsanız bebek de o saatte acıkmayı öğrenecektir. Benzer şekilde, bebek öğünler arasında uyanır ve siz hemen onu beslemeye koşarsanız bir

Bebekler, işitme duyusuna sahip olarak doğarlar. Yeni doğan normal bir bebek, sese gözlerini kırparak ve irkilerek tepki gösterir ve ses düzeyindeki farkları anlayabilir. Yumuşak sesler bir gülümsemeye benzer bir etki ortaya koyabilirken, sert ya da yüksek sesler bir bebeğin ağlamasına neden olabilir. Dahası, yeni bebeğiniz ses tercihlerini de geliştirmış olarak dünyaya gelmiştir. Annesininki gibi yüksek perdeli sesleri, düşük perdeli seslere yeğ tutar.
İşitme, konuşma ve dil becerilerinin kazanılmasında gerekli bir rol oynar. Küçük bir işitme kaybı bile bebeğinizin dil yardımıyla anlama ve ardından iletişim kurma yeteneği üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktır.
Bazı yeni doğan bebekler, işitme kaybı bakımından yüksek risk grubu içinde bulunurlar. Bu gruba giren çocuklar arasında şunlar bulunur: Doğumdan sonra 10 dakika içinde kendiliğinden nefes almaya başlamamış olanlar, Apgar puanları 0 ile 3 arasında bulunanlar, kızamıkçık, frengi ve herpes gibi enfeksiyonlara yakalanmış olarak doğanlar; baş veya boyun kusurları bulunanlar, ileri derecede sarılıktan muzdarip olanların aile geçmişinde çocukluk sırasında işitme kaybı görülmüş olanlar ve ileri derecede prematüre olarak doğanlar.
Yeni doğan bebekler arasında her iki kulakta birden ileri düzeyde işitme kaybı ensidansı (görülme sıklığı), yüzde 2 ile 5 arasında değişir.
Bebeklerde ve çocuklarda dört tip işitme kaybı söz konusu olun
“Kondüktif işitme kaybı”, dış kulağın ses alma yeteneği veya sesin dış kulaktan iç kulağa geçmesi ile ilgili bir tür bozukluktur. Bu işitme kaybı tipinin en yaygın nedenleri kulakta doğuştan gelen anomalilerin ve kulak enfeksiyonunun varlığıdır. Bu işitme kaybı tipi genellikle ilaç tedavisi veya ameliyat yardımıyla giderilmektedir.
“Sensörinöral işitme kaybı”, kulak içindeki koklea tüy hücrelerinin ya da işitme sinirinin (akustik sinir) anomalilerinden kaynaklanır. Şiddetli sensörinöral işitme kaybı vakalarının yüzde 50′den fazlası kalıtsaldır. Diğer nedenler arasında ileri derecede sarılık, rahim içinde iken yakalanılan bir enfeksiyon ve farenksin (yutak) bakteriyel enfeksiyonları bulunur. Sensörinöral işitme kaybı genellikle kalıcıdır.
“Karışık işitme kaybı”, bir çocukta hem kondüktif, hem de sensörinöral işitme kaybı bir arada şiddetli olabilir. ilaç tedavisi ya da ameliyat veya her ikisi birden uygulanarak çocuğun işitme kaybı bir ölçüde giderilebilir.
“Merkezi işitme bozuklukları”, kulağın beyinle sinir bağlantısını oluşturan merkezi işitme sinirleri sistemindeki bir sorundan kaynaklanabilir. Bu tip bozukluklardan müstarip çocuklar, sesleri yalnızca bir uğultu biçiminde duyabilirler.
Bebeğiniz hastaneden çıkarılmazdan önce doktorunuz tarafından anormal tepkilerinin belirlenmesi amacıyla rutin testlere tabi tutulacaktır. Yeni doğan bir bebeğin işitme kaybı yaşamının ilk birkaç günü içinde, daha hastanede bulunuyorken belirlenmezse sonra ancak, ana babanın çocuklarında konuşma gecikmesi olduğundan kuşkulanmaya başladıkları zaman, yani bebek 18 ile 24 aylık olunca keşfedilebilir. Bu süre zarfında da çocuk dil yeteneği kazanması için gereken kritik bir dönemi geçirmiş olur. Bu nedenle, bebeklik döneminde en ufak bir işitme kaybının bile tespit edilmesi, bu kaybın neden olabileceği sorunların bertaraf edilmesi için gereken girişimlerin başlatılabilmesi açısından önemlidir.
Bebeğinizin işitme kaybı açısından yüksek risk grubuna girdiği düşünülüyorsa işitme testlerinin bebek henüz hastanede iken yapılması veya daha sonra düzenli bir değerlendirme takibinin gerçekleştirilmesi gerekir. Halen iki test yöntemi kullanılmaktadır 1) Bebeğin gürültüye tepkisinin gözlenmesi; 2) Bir kulaktaki kaybın kontrol edilebilmesine olanak sağlayan özel bir test (işitsel beyin sapı uyarımlı tepkiler).
Ancak, halen yeni doğan bebekler üzerinde kullanılmakta olan testlerin hiçbiri, çocuk büyüdükçe ilerleyecek olan hafif işitme kaybının ya da minimal kaybın belirlenmesini sağlayamamaktadır. Bu nedenle, herhangi bir işitme kaybının varlığından kuşkulanılıyorsa, bebeğinizin 3. ve 6. aylar arasında bir takip testinden geçirilmesi gereklidir.
Bazı işitme kaybı tipleri düzeltilebilmektedir. Sorun, örneğin kulak enfeksiyonundan kaynaklanıyorsa, antibiyotikler, enfeksiyonun kökünü kurutabilir ve kulak normal işlevine kavuşabilir. Ameliyat da bazen doğuştan olan kulak oluşum anomalilerini düzeltebilmektedir.
Ana babalara sağır ya da işitme özürlü bebekleri ile iletişim kurmakta yardımcı olan programlar da birçok ülkede uygulanmaktadır. Bu programlar da birçok ülkede uygulanmaktadır. Bu programlar çerçevesinde ana babalara, çocuğun sahip olduğu kısıtlı işitme yeteneğinden en üst düzeyde nasıl yararlanabilecekleri ve işaret veya dudak izleme yoluyla çocuğu görsel dile nasıl alıştırabilecekleri öğretilmektedir.

Variola olarak bilinen çiçek hastalığı uygulanan aşılama programları sayesinde 1977 yılında tüm dünyada ortadan kaldırılmıştır. Görülen son olgu Somali’de 1977 yılında kaydedilmiştir. DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »