Menopoz insan hayatında önemli değişkliklerin meydana gelmesine neden olur. Hem ruhsal hem de fiziksel bu değişiklikler temel olarak vücutta yumurtalıklardan salgılanan östrojenin azalması nedeniyle ortaya çıkar. Menopozla birlikte özellikle aşağıda anlatılacak olan risk faktörleri olanlarda kemik dokusu da kısa zamanda kalitesinden ödün vermeye başlayabilir. Menopozda olan kadınlar yaşamlarının geri kalan kısımlarında osteoporoza bağlı %50′lik bir kemik kırığı riski ile karşı karşıyadırlar.

Osteoporoz insan ömrünün giderek uzamasıyla birlikte ülkemizde de önemli bir sorun haline gelmiştir.

Osteoporoz nedir?

Osteoporoz, ya da daha çok bilinen adıyla “kemik erimesi”, kemiğin mineral içeriğinin azalması nedeniyle dayanıklığının azalması, yani kalitesinin düşmesidir. Vücutta kortikal kemik ve trabeküler kemik olmak üzere iki ayrı kemik türü vardır. Kortikal kemik tüm vücut kemiklerinin %80′ini oluştururken, trabeküler kemik, bir arıpeteği yapısında olan ve yüzey alanı daha geniş bir kemik türüdür. Trabeküler kemik omurgalarda ve uzun kemiklerin uç kısımlarında yeralır ve osteoporoza bağlı kırıklara en hassas bölgeler de buralarıdır. Kemikler sürekli olarak yapım-yıkım olaylarının ardarda devam etmesiyle yenilenen canlı dokulardır. Trabeküler kemiğin yapım-yıkım hızının kortikal kemiğe göre 4-8 kat daha hızlı olması bu kemikleri kırıklara daha hassas hale getirmektedir.

Kadınlarda 40 yaşına kadar yapım-yıkım olayı dengeli bir şekilde devam ederken, bu yaştan itibaren yıllık %0.5′lik bir oranda geri dönüşümsüz bir kemik kaybı olur. Bu, özellikle menopozdan itibaren daha da hızlanır ve menopozda olan bir kadın her yıl trabeküler kemiklerinin %5′ini ve tüm vücut kemik dokusunun %1-1.5′luk bir kısmını kaybeder. Bu kayıpılar 10-15 yıllık hızlı bir dönemden sonra oldukça azalır. İşte bu aşamaya kadar kaybedilen kemik dokusu miktarı kadının ileride kemik kırığıyla karşılaşıp karşılaşmayacağını belirleyen en önemli etkenlerden biridir. Zira bu süre içerisinde trabeküler kemiğin %50’si kortikal kemiğin ise %30′u kadar bir miktarı kaybedilmiş olabilir.

Osteoporoz hangi kemikleri etkiler?

Osteoporoz en sık vücudun yükünü taşıyan ve trabeküler yapıda olan omurları etkiler. Tüm osteoporoz olgularının %47’si omurlarda, %20’si kalçada (uyluk kemiğinin baş kısmında), %13′ü bileklerde ve %20’si diğer kemiklerde görülür.

Bunun sonucunda özellikle ileri yaşlarda omurlardaki çökme kırıklarına bağlı olarak boyda kısalma olabileceği gibi (bir kadının ileri yaşlarda boyu 15-20 cm’ye kadar kısalabilir!), hafif düşmeler sonucunda ya da kendiliğinden, başta kalçada olmak üzere diğer kemiklerde hayatı tehdid eden kırıklar meydana gelebilir.

Osteoporoz kimlerde daha sık görülür?

Osteoporoz riski yaşla birlikte artar ve özellikle kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. İnce kemik yapısı olanlarda, ailesinde ve özellikle ailesindeki kadınlardan birinde kemik kırığı öyküsü ya da boyunda kısalma öyküsü bulunan kadınlarda, 45 yaşından önce kendiliğinden ya da ameliyatla yumurtalıkların alınması neticesinde menopoza giren kadınlarda, uzun süreli adet görememe şeklinde adet düzensizliği olan kadınlarda, gıdalarının kalsiyum içeriği az olan kadınlarda (en önemli kalsiyum kaynakları süt ve süt ürünleridir), yaşamlarında egzersize yer vermeyen, sigara içen, aşırı alkol kullanan kadınlarda, kortizon ve diğer bazı ilaçları kullanmak zorunda olanlarda ve başta hipertiroidi (tiroid hormonlarının yüksek olması) olmak üzere çeşitli hormonal hastalıklarda osteoporoz riski artmıştır.

70 yaşın üzerinde olan kadınların %21′inde hiçbir belirti olmasa da radyolojik olarak kırık yönünde değişiklikler gözlenir. Kalça kemiği kırıklarının riski menopozdan 10-15 yıl sonra artmaya başlar ve 90 yaşında bir kadının kalça kemiği geçirmiş olma olasılığı %20′dir. Bu kalça kırıklarının yaklaşık %15′i ilk üç ayda ölümle sonuçlanacak kadar ağırdır. Özellikle kalça kırıkları %50 kadında sakatlıkla sonuçlanır.

Osteoporoz tanısı nasıl konur?

Klasik radyolojik yöntemlerle (düz röntgen filmleriyle) osteoporoz tanısı koymak hatalıdır. Bunun yerine DEXA adı verilen özel yöntemle ve kemik tomografisi yöntemiyle vücudun en hassas kemikleri olan uyluk başı bölgesi, omurlar ve kol kemiklerinin incelemesi yapılır ve hassas bir şekilde tanı konabilir. Raporda “normal”, “osteopeni” (osteoporoz başlangıcı), “osteoporoz” ve “ileri derecede osteoporoz” olmak üzere farklı ifadeler kullanılabilir.

Hiç bir şikayeti olmayan kadınlarda bile menopoza girdiklerinde bir kez ve daha sonra beşer yıllık aralıklarla kemik ölçümü önerilmektedir.

Osteoporoz nasıl tedavi edilir?

Başlamış bir osteoporoz süreci sonucu kaybedilen kemiği yerine geri getirmek zordur. Ancak süreç bazı tedavilerle büyük oranda durdurulabilir. Bunun sonucunda ileri derecede osteoporoz olguları hariç, kırık oluşma riski de önemli derecede azalmış olur.

Östrojen tedavisinin süreci yavaşlattığı artık kesinlikle kanıtlanmıştır. Östrojen tedavisi alanlarda kol ve kalça kırıklarında %50-60 oranında azalma, beraberinde kalsiyum alımı da sağlandığında (kalsiyumdan zengin gıdalar alınması ve gerekli durumlarda ilaç şeklinde kalsiyum tedavisi) omurga kemiği kırıklarında %80′lik bir azalma beklenebilir. Bu, özellikle en az 5 yıllık bir tedavi sonrası etkili olur.

Östrojen tedavisinin etkili olabilmesi için tedavi devam etmelidir. Tedavi bırakıldığında osteoporoz süreci tedaviden önceki eski hızıyla devam eder. Progesteron tedavisi de kalsiyum metabolizması üzerindeki olumlu etkileriyle osteoporozun önlenmesine katkıda bulunur.

Kalsiyum emilimi yaşla birlikte azalır ve özellikle menopoz sonrası azalma daha belirgin olur. Kalsiyum dengesinin sağlanması osteoporoz engellenmesinde en önemli basamaklardan biridir. Ancak östrojenin az olduğu durumlarda kalsiyum ne kadar alınırsa alınsın etkili olmayabilir. Bu yüzden östrojen tedavisine ek olarak vücuda gıdalarla ya da ilaç verilmesi yoluyla günlük 1000 gram kalsiyum girişinin sağlanması önemlidir.

Östrojen tedavisinin sakıncalı olduğu durumlarda ise kalsitonin adlı ilaçtan faydalanılır.

İlaç tedavisi dışında osteoporozun önlenmesi ya da ilerlemesinin durdurulması için yaşam tarzında da bazı değişiklikler yapılmalıdır. Günde en az 30 dakika olmak üzere, haftada 3 kez vücudu zorlamayan sporlar yapılması menopoz döneminde kemiğin mineral miktarını önemli ölçüde iyileştirir. Sigara ve alkol bırakılmalıdır. Dengeli bir diyetle yeterli kalsiyum alınması için gerekli değişiklikler yapılmalıdır.

Kalınbarsak kanseri en sık görülen kanser türlerinden biridir. Gelişmiş ülkelerde ve ülkemizde meme kanseri, akciğer kanseri ve bu kanser türü kanserden ölüm nedenleri arasında üst sıralarda yeralır. Kalınbarsak kanseri erken dönemde tanındığında tedavisi nispeten mümkün olan bir kanser türü olduğundan belirtilerin ve erken tanı yöntemlerinin bireyler tarafından bilinmesi önemlidir.

Kimlerde daha sık görülür?

Kalınbarsak kanseri her yaşta görülebilmesine karşın hastaların %90′ından fazlası 40 yaş ve üzerindedirler. Bu yaştan itibaren her 10 yılda bir risk yaklaşık iki katına çıkar. Yakın aile bireylerinde kalınbarsak kanseri ve/veya kalınbarsak polibi öyküsü bulunması, kişinin kendisinde ülseratif kolit hastalığı olması da bu kanser türünün ortaya çıkma riskini artırır. Kalınbarsaklarında polip tanısı konmuş kişiler de risk altındadır.

Son zamanlarda bazı ailelerde nesilden nesile aktarılan ve bu aile bireylerinde özellikle kadınlarda kalınbarsak kanseri, meme kanseri ve uterus (rahim) kanseri riskini artıran bir gen saptanmıştır.

Nasıl başlar?

Kalınbarsak kanserlerinin selim tabiatlı polipler (polip “et parçası” şeklinde tarif edilebilecek iyi huylu oluşumlara verilen tıbbi isimdir) şeklinde başladığı, daha sonra bu poliplerin kanserleştiği görüşü benimsenmiştir. Kalınbarsak içduvarında yeralan bu polipler zamanla büyüyüp kanserleşmektedirler. İşte kalınbarsak kanserinin önlenmesi henüz kanserleşmemiş bu poliplerin en erken dönemde tanınması ve bunların cerrahi yöntemlerle çıkarılmasıyla mümkün olabilmektedir.

Nasıl belirti verir?

Kalınbarsak kanserinin en sık görülen belirtileri rektal (makattan gelen) kanama ve dışkılama alışkanlıklarının değişmesidir. Bu değişiklikler kabızlık veya ishal şeklinde olabilir. Elbette kabızlık veya ishal şikayeti yaşayanlarınn ancak çok ufak bir kısmında kalınbarsak kanseri mevcuttur, ancak aniden başlayan ve devam eden şikayetlerde özellikle ileri yaşlarda olanların doktora başvurmaları önemlidir.

Hemoroid (basur) oldukça sık görülen ve rektal kanamaya yolaçan bir hastalıktır. Bu hastalığın kanserleşme özelliği olmamakla birlikte rektal kanama şikayeti olanlarda muayenede hemoroid saptanması, kanamanın buna bağlanmasına ve bu yüzden kanser olgularının atlanmasına neden olabilmektedir. Bu yüzden rektal kanaması olan kişilerde hemoroid tanısı konmuş olsa da beraberinde kalınbarsak kanseri de bulunmadığından emin olmak için gerekli ileri tetkikler yapılmalıdır.

Hastalığın ilerlemiş dönemlerinde karın ağrısı, karında kitle ve kilo kaybı gibi belirtiler de olaya katılır.

Ne yazık ki hastalığın erken döneminde varolan polipler ve kanserin erken aşamaları genellikle belirti vermemektedir. Bu yüzden 40 yaşından itibaren yapılan check-up incelemelerinde henüz kanserleşmemiş polipleri ya da kanserin erken aşamalarını yakalamaya yönelik incelemeler de dahil edilmelidir. Bu incelemeler rektal muayene ve dışkıda gizli kan testidir. Rektal muayene (doktorun makattan parmakla yaptığı muayene) kalınbarsak poliplerinin %80 ve daha fazlasını yakalayabilir, zira polip ve dolayısıyla kanser en sık rektum adı verilen kalınbarsağın son kısmında yeralır. Dışkıda gizli kan da hiçbir belirti vermeyen ancak sinsi sinsi kanama yapan poliplerin tanınmasında oldukça faydalı bir tanı yöntemidir. Son zamanlarda sigmoidoskopi adlı incelemenin de rutin check-up muayeneleri arasında yeralması gerektiği, bu konuda branşlaşan doktorlar tarafından bildirilmektedir. Sigmoidoskopi adı verilen özel incelemede özel bir alet makattan rektum bölgesine yerleştirilir ve ışık kaynağı yardımıyla bu bölge ayrıntılı olarak incelenir. İnceleme esnasında şüpheli bölgelerden biyopsi alma imkanı da mevcuttur.

Kalınbarsak kanserinin tedavisi varmıdır?

Kalınbarsak kanserinin birincil tedavisi cerrahidir. Özellikle ilerlemiş kanser olgularında bu tedaviye ek olarak kemoterapi ve/veya radyoterapi de uygulanmaktadır.

Erken dönemde yakalanan kanserlerde iyileşme oranı %80-90 arasındadır. Ancak ileri evrelerde bu oran %50′nin altına düşmektedir.

Kanser cerrahisi tekniğinin ilerlemesi sayesinde bu ameliyatlarda kolostomi yapılma oranı gidertek azalmaktadır. Kolostomi, dışkılamanın karına açılan bir delik yardımıyla sağlanması yöntemidir ve özellikle kalıcı kolostomiler kişide önemli ruhsal belirtilere yolaçabilmektedir.

Kalınbarsak kanseri önlenebilir mi?

Kanserin ortaya çıkmasının önlenmesi için selim polipleri olan hastalarda endoskopik yöntemlerle bu poliplerin çıkarılması gerekmektedir. Bunun için de polip şüphesi olan bireylere gerekli ileri incelemeler yapılmalıdır.

Tam olarak kanıtlanmamış olmasına karşın lifli besinlerle ve düşük yağ oranı olan gıdalarla beslenen kişilerde kalınbarsak kanseri daha ender görülmektedir.

Erken tanının gerçekleşebilmesi için her bireyin bu hastalığın belirtilerine karşı duyarlı olması ve gerekli durumlarda doktora başvurmayı ihmal etmemesi gerekir. Kişinin hiçbir şikayeti olmasa da rutin yıllık check-up’lar ihmal edilmemelidir.

Grip Nedir?

Grip, çok şiddetli belirtileriyle insanın dayanma sınırlarını zorlayan, işgücü kaybına yolaçan ve başta yüksek risk grubunda olanlarda olmak üzere (yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar) grip geçiren tüm bireylerde pnomoni (zatürre) gibi hayatı tehdid eden komplikasyonlara neden olabilen ciddi bir virüs enfeksiyonudur.

Grip virüsünün özellikleri:

Grip virüsü damlacık enfeksiyonuyla (virüsü taşıyan bireyin ortama soluduğu havayı başka bir bireyin solumasıyla oluşan enfeksiyon) oldukça kolay bir şekilde bulaşabilen ve solunum yolu hücrelerini tahrip etme özellikleri güçlü olan bir virüstür. A, B ve C olmak üzere üç ayrı tipi vardır. Bunlar arasından özellikle A ve daha az oranda B, antijenik özelliklerini hızla değiştirebilen virüslerdir. Aynı tipten olan virüsün değişik antijenik özellikler kazanması sonucu ortaya çıkan yeni virüs alttipine suş adı verilir. Birey aynı tip virüsün değişik suşlarıyla defalarca enfekte olabilir. Bu da bir insanda girp enfeksiyonu olduğunda grip hastalığına karşı hiç bir zaman tam bir bağışıklık oluşmamasına yol açar. Özellikle A tipi virüs hücre yüzeyindeki maddeleri sürekli değiştirebilen ve bu nedenle her seferinde vücuda farklı bir “kimlik” le girdiğinden bağışıklık sisteminin hızlı cevap vermesini engelleyen bir virüstür. B tipinin bu özelliği daha zayıf olmasına karşın, C tipinin değişme özelliğinin olmadığı kabul edilir. Bu yüzden salgınlar en sık A tipi virüs ve ikinci sıklıkta B tipi virüs ve bunların sürekli değişen sulşları ile meydana gelir.

Grip salgınlarının özellikleri:

Grip, salgınlara yolaçtığında kitlesel hastalanmalara ve ölümlere neden olabilmektedir. Salgınlar genellikle bir coğrafi bölgeyle sınırlı kalmakta (epidemi) ancak virüs lehine uygun koşullar bulunduğunda tüm dünyaya yayılabilen kitlesel salgınlar (pandemi) oluşabilmektedir. Salgınlardan başta A ve daha az oranda B tipi virüs sorumludur. Geçtiğimiz yüzyılda dünyada dört ayrı büyük salgın (pandemi) meydana gelmiş ve bunların en büyüğü olan 1918-1919 salgınında yaklaşık 20 milyon kişi ölmüştür. Günümüzde ülkelerarası yolculukların artmış olması yeni bir salgın olması durumunda bunun dünyaya yayılmasının oldukça kolay olabileceği varsayımını doğurmaktadır.

Grip salgınları genellikle dünyanın bir coğrafi bölgesinde başlar, 2-3 haftada en üst seviyeye ulaşır ve bu salgın genellikle 6-10 hafta sürer.

Salgın ilk belirtilerini okul çocuklarında ateşli üstsolunum yolu enfeksiyonlarının artması şeklinde verir. Bunu kısa zamanda erişkinler arasında enfeksiyon artışı izler ve yaklaşık bir hafta sonra ilk grip olguları hastaneye yatmaya başlar.

Ilıman iklimli bölgelerde (ülkemiz de dahil) salgınlar genellikle aralık ayında başlar ve dört ay kadar sürer. Tropikal iklimli bölgelerde salgınlar tüm yıla dağılmış olarak ortaya çıkabilir. Salgından birden fazla suş sorumlu olabilir. Grip mevsiminin sonlarına doğru ortaya çıkan suş(lar) genellikle gelecek senenin salgınından da sorumludur ve aşı bu suş(lar)a göre hazırlanır.

Dünyayı sarsan salgınların (1957, 1968 ve 1977) üçünün başlangıç yerinin Çin ve Uzakdoğu Asya olması ilgi çekicidir.

Grip nasıl belirti verir?

Grip genellikle oldukça ağır belirtilerle seyreden bir enfeksiyondur. Kış aylarında grip benzeri hastalık yapabilen en az üç ayrı virüs tipi mevcuttur. Bu virüsler grip kadar ağır belirti vermezler ve nadiren komplikasyonlara neden olurlar. Her ateşli enfeksiyonu grip olarak yorumlamak doğru değildir.

Damlacık enfeksiyonu ile (yani havada bulunan virüs içeren partiküllerin solunum yoluna girmesiyle) solunum yoluna giren virüs iki günlük (1-4 gün arası olabilir) kuluçka döneminden sonra belirtilerini vermeye başlar.

İlk belirtiler ani ateş yükselmesi, titreme, başağrısı, kasağrısı ve genel bir kırgınlık halidir ve bu belirtiler genellikle enfeksiyon oluşan tüm bireylerde görülür. Kas ağrıları ve başağrısı çok şiddetli olabilir. Ateş ne kadar yüksekse bu ilk grip belirtileri de o kadar ağır olur.

Eklem ağrıları, ışığa duyarlılık, gözlerin yaşlanması ve yanması, gözleri hareket ettirirken ağrı duyulması, kuru öksürük ve burun akıntısı, burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı da sık görülen diğer belirtilerdir. Ateş ve kas ağrısı gibi genel belirtiler kaybolduktan sonra solunum sistemi belirtileri ön plana çıkmaya başlar.

Ateş 38-40 dereceye kadar yükselir. Ateş yükselmesinin ilk zamanlarında yüz kızarıktır, cilt nemlidir ve cilt “ateş gibi yanıyor” hissi verir. Gözyaşı salgısı artmıştır ve gözler kızarmıştır.

Çocuklarda ateş çok daha yüksek seyredebilir, boyun lenf bezlerinde şişme olabilir ve bulantı- kusma ve karın ağrısı da ortaya çıkabilir.

Gebelerde özellikle 2. ve 3. trimesterde pnomoni (zatürre) gibi komplikasyonlar nispeten daha sıktır. Yaşlılarda sistemik belirtiler daha azdır ancak pnomoni daha kolay gelişir.

Virüs taşıyıcılığı erişkinlerde 3-5 gün devam ederken çocuklarda 2 haftaya varabilir. Virüsün kana ve diğer organlara (ve gebelerde bebeğe) bulaşması beklenen bir durum değildir. Grip solunum yolu hücrelerini tercih eden bir virüstür.

Tüm bu belirtiler genellikle bir haftada oldukça hafifler ve kaybolur. Bazı duyarlı kişilerde ise grip virüsünün kendisine, ya da bakteri çoğalmasına bağlı pnomoni (zatürre) gelişebilir. Bu, gribin en istenmeyen ve en ağır komplikasyonudur. Gribe bağlı ölümlerin hemen tümünde neden pnomoni gelişimidir.

Grip seyrinde kronik bronşit alevlenmesi, astım alevlenmesi, orta kulak enfeksiyonları ya da sinüzit gibi diğer üst solunum yolu enfeksiyonları da ortaya çıkabilir.

Grip Nasıl Tedavi Edilir?

Grip geçiren tüm bireylerde tedavide istirahat esastır. Bu, hem hastalığın diğer bireylere bulaşmasını engellemek, hem de vücudun virüsle savaşması için gerekli enerjiyi sağlamak için son derece önemlidir. Beslenme ve sıvı alımına dikkat edilmesi önemlidir. Şiddetli belirtiler olması durumunda belirtileri gidermeye yönelik çeşitli ilaçlar gebeler de dahil olmak üzere doktor önerisiyle kullanılabilir (burun tıkanıklığının giderilmesi, öksürüğün kesilmesi, ateşin düşürülmesi, kas ve eklem ağrılarının azaltılması gibi).

Doktorun gerekli gördüğü durumlarda direkt grip virüsüne etkili ilaçlar da kullanılabilir. Rimantadine ve Amantadine adlı etken maddeleri içeren ilaçlar iyileşme süresini kısaltabilmektedir.Yine amantadin grip geçiren bireyle temas halinde olan kişiyi enfeksiyondan korumada etkili olabilmektedir.

Grip seyrinde pnomoni meydana geldiğinde durumun hastanede yatırılarak tedavi edilmesi gerekir.

Gripten korunmak mümkünmüdür?

Grip salgını durumlarında özellikle çocukların ve anne adaylarının evden çıkmamaları etkili olabilir. Özellikle okullar ve diğer toplu yerler virüslerin en kolay bulaştığı yerlerdir. İnsanlarla yakın temasta bulunmamak (öpüşme ve el sıkışma gibi) gribe yakalanma riskini önemli derecede azaltır.

C vitamini kaynağı olan meyvelerin bolca tüketilmesi ve beslenmenin usulüne uygun düzenlenmesi de vücudun direncini artırmak açısından önemlidir. Ancak ne geçirilmekte olan gripte ne de gribi önlemede tablet şeklinde alınan yüksek doz C vitaminlerinin etkinliği henüz kanıtlanmış değildir ve muhtemelen de etkisizdir.

Uykusuzluk, sigara, alkol, aşırı yorulma gibi etkenler vücut direncini düşürür. Yaşam tarzının tekrar düzenlenmesi gripten korunmada özellikle anne adayları için çok önemlidir.

Grip aşıları

Grip aşıları henüz grip mevsimi başlamadan önce bağışıklık sistemini virüse karşı hazır duruma getirmek için vücuda uygulanan maddelerdir. Vücuda verilen madde aslında virüsün zayıflatılmış şeklidir ve vücut bu virüse karşı antikor ve savunma hücreleri üretir. Grip virüsü aşılı bir bireyin vücuduna girdiğinde bağışıklık sistemi virüsle aşı yoluyla önceden karşılaştığından hızla cevap verir.

Ancak grip virüsü oldukça kolay “kimlik değiştirebilen” bir virüstür. Bu yüzden vücuda zayıflatılmış olarak verilecek suşların yeni grip mevsiminde ortada dolaşması muhtemel suşlar olmaları gerekir. Bir önceki seneki grip mevsiminin sonlarına doğru izole edilen suşların yeni mevsimde de etkili olacağı varsayılarak aşı hazırlanmasında bu suşlar kullanılır. Bu şekilde hazırlanan aşılar yeni grip mevsiminde %60-90 oranında koruma sağlar.

Aşı kimlere uygulanmalıdır? (Yüksek risk grupları)

Grip aşısı gripten korunmak isteyen her kişide uygulanabilir. Ancak aşağıda belirtilen kişiler grip virüsü alma ve/veya girp geliştiğinde gribe bağlı komplikasyon ortaya çıkma riskleri yüksek olan ve bu nedenle aşılanması önerilen kişilerdir:

65 yaş ve üstü kişiler

Toplu yerlerde yaşayanlar (yatılı okul, hapishane, huzurevi, çocuk esirgeme kurumları gibi)

Topluluklarla ya da grip enfeksiyonu gelişimi açısından yüksek risk altında olanlarla yakın ilişki içinde olan meslek grubu bireyleri (sağlık personeli, öğretmen gibi), yüksek risk grubuyla aynı evde yaşayan bireyler

Kronik solunum yolu hastalığı (astım dahil) ya da kalp hastalığı, tiroid hastalığı ya da diabet (şeker hastalığı) gibi metabolizma hastalığı, böbrek hastalığı, kan hastalığı olanlar, organ nakli gerçekleştirilmiş ve bağışıklık sistemi ilaçlarla baskı altına alınmış olanlar, AİDS ya da diğer bağışıklık sisteminin zayıf olduğu hastalığı olanlar.

Aşı sonbaharda erişkinlerde tek doz ciltaltı ya da kasiçi uygulanır.

İlacın içindeki prospektüste aşının hangi sezon için olduğu ve hangi suşlara karşı etkili olduğu belirtilmiştir.

Aşı saklanırken ya da taşınırken soğuk zincire tabidir, yoksa etkinliğini kaybeder.

Aşı uygulanmasından 8-12 saat sonra %1-2 kişide ateş, %10′undan azında ise grip benzeri belirtiler ortaya çıksa da bu belirtiler genellikle kısa sürelidir.

Gebelik döneminde grip oluşursa neler yapılmalıdır?

Grip mevsimi geldiğinde alınan her türlü önleme karşın anne adaylarında da grip sık olarak meydana gelmektedir.

Grip virüsünün bebeğe geçmesi ve bebekte istenmeyen durumlar oluşturması beklenen bir durum değildir. Ancak grip şiddetli belirtilere yolaçması ve pnomoni (zatürre) gibi hayatı tehdid eden komplikasyonlara zemin hazırlaması nedeniyle gebelik döneminde üzerine önemle durulması gereken bir durumdur.

Anne adayları genellikle genç ve sağlıklı bireyler olduklarından gebelik döneminde gribe bağlı komplikasyonlar nadiren ortaya çıkar. Ancak bu komplikasyonların gebelik döneminde ortaya çıktığında özellikle ağır seyredebileceği gözönünde bulundurulmalı ve doktor önerisine göre hareket edilmelidir. Komplikasyon belirtileri konusunda yeterli bilgi edinilmeli ve gerekli her durumda doktorla irtibat kurulmalıdır.

Gebelik döneminde grip belirtileri oluşursa ilk yapmanız gereken doktorunuza başvurmaktır.Genel bir muayene sonrası doktorunuz size belirtileri hafifletmek için çeşitli ilaçlar verecek ve gerekli öneri ve uyarılarda bulunacaktır.

Diğer grip geçiren bireylerde olduğu gibi anne adaylarının da istirahat etmeleri ve beslenme ve uykularına dikkat etmeleri esastır. Sigara gebelik ve bebek üzerine olan olumsuz etkilerini grip olduğunda da gösterir ve özellikle çok fazla sayıda sigara içen anne adaylarında grip daha ağır seyreder.

Anne adaylarının gripten korunmaları için ne yapmaları gerekir?

Grip mevsiminde (Aralık-Mart sonu arası) mümkün olduğunca toplu yerlerde bulunmamak, öpüşme ve tokalaşma gibi yakın temastan kaçınmak virüs alma riskini oldukça azaltır.

Grip salgını uyarısı olduğunda evden çıkmamak da virüsle karşılaşma riskini etkili bir şekilde azaltır.

Grip aşısı gebelerde gerekli durumlarda uygulanabilir. Gebeliğin her döneminde uygulanabilmesine karşın organ gelişiminin bittiği birinci trimester sonu aşı uygulanması için en ideal zamandır. Özellikle yüksek risk altında olan anne adaylarının aşı olmaları grip geçirme riskini önemli derecede azaltır.

Dış gebelik nedir?

normal anatomi

Dış gebelik (ektopik gebelik), sperm ile oosit (yumurta hücresi) birleşmesi sonucu oluşan gebelik ürününün normal yerleşim yeri olan uterus içi yerine başka bir yerde ve sıklıkla fallop tüpünde yerleşmesi ve burada gelişmesi sonucu oluşan normaldışı bir gebelik durumudur 

tüpte yerleşmiş dış gebelik

Tüpün içinde gelişimine devam eden embriyo bir süre sonra etrafındaki dokuyu adeta “eritir” ve belli bir süre sonra bölgedeki damarlardan birinin ya da birkaçının yırtılması sonucu kanama başlar. Dış gebeliğin en büyük ve hayati tehlikesi bu kanamadan kaynaklanır. Bu kanamayı durdurmak ve hayati tehlikeyi ortadan kaldırmak için sıklıkla ameliyat gerekir.

Günümüzün erken tanı ve tedavi yöntemleriyle hastanın erken dönemde başvurması koşuluyla dış gebelik henüz iç kanamaya yolaçmadan tanınmakta ve tedavi edilebilmektedir. Dahası erken tanınan dış gebelikte fallop tüpünün tümünün alınması yerine korunması da mümkün olabilmektedir.

Siz anne adaylarına bu konuda düşen görev dış gebelik geçirme açısından hiç bir risk faktörünüz bulunmasa bile gebeliğinizin en erken döneminden itibaren kontrole gitmenizdir. Bu kontrolde intrauterin (rahimiçi normal yerleşimli) gebeliğin saptanması mümkün olacak, ya da dış gebelik saptanırsa yine en erken aşamalarda tedaviniz mümkün olacaktır.

Dış gebelik kimlerde daha sık görülür?

Dış gebelik, gebelik ürününün uterus içine ulaşım yolunun tıkanmasıyla meydana gelen bir durumdur. Dış gebelik oluşabilmesi için tüplerde meydana gelen daralma öyle bir şekilde olmalıdır ki, sperm vajinadan uterusa ve buradan da tüplere geçip yumurta hücresini dölleyebilmeli, fakat döllenme sonucu oluşan embriyo tüp içinde ilerleyerek uterus içine ulaşamamalıdır. Yani tüp içinde ya kısmi tıkanıklık oluşmalı (tam tıkanıklık olursa döllenme de gerçekleşemez), ya da tüplerin “dalgalar” şeklinde embriyoyu uterusa götürücü doğal hareketleri yavaşlamış olmalıdır. Bu durumların oluşumuna yol açan tüm etkenler tüplerde dış gebelik oluşmasına neden olabilir.

Ancak birçok dış gebelik olgusunda aşağıda sayılan etkenlerden hiçbirinin olmadığını da vurgulamak gerekir.

Geçirilmiş salpenjit

Salpenjit kadınlarda cinsel yolla bulaşan hastalıklar grubuda yeralan PID (Pelvic Inflammatory Disease; Pelvik enflamatuar hastalık) seyrinde görülen bir durumdur. Çeşitli etkenlere bağlı olarak (en sık klamidya ve gonore (erkeklerde belsoğukluğu yapan bakteri)) tüplerde ve tüplerin çevresinde oluşan enfeksiyon, tüplerde tam tıkanmaya yolaçabileceği gibi, tüplerin kısmen tıkanmasına ve/veya “dalgasal” hareket özelliğinin azalmasına neden olur. Tıkanma ya da kısmi daralma hem tüplerin iç yapısının bzoulmasından, hem de salpenjit esnasında etraf dokularda oluşan yapışıklıkların tüplere dışarıdan bası yapmasından ve tüpleri sıkıştırmasından kaynaklanabilir. Salpenjit her iki tüpü de tıkadığında yumurta hücresi spermlerle hiç karşılaşamayacağından infertilite (kısırlık) oluşur. Bu durum kadına bağlı kısırlık nedenleri arasında en üst sıralarda yeralır. Tüplerdeki hasar tam tıkanma şeklinde gerçekleşmediğinde ise geçirilmiş salpenjit yukarıda anlatılan mekanizmayla dış gebelik oluşma riskini artırır. Geçirilen salpenjit atağı sayısı arttıkça kısırlık veya dış gebelik geçirme riski de artar.

Tüplerin etrafında varolan yapışıklıklar

Tüplerin etrafındaki yapışıklık önceden geçirilmiş salpenjite bağlı olarak oluşabileceği gibi özellikle bu bölgede yapılan operasyonlar (kist ameliyatları, daha önce geçirilmiş dış gebelik ameliyatları, tüplere yönelik “tüpleri açma” ameliyatları, tüplerin bağlanması) tüpler etrafında yapışıklık yaparak dış gebelik riskini artırabilir. Geçirilmiş apandisit ise zamanında ameliyat edilmiş ise (yani apendiks henüz patlamadan önce yapılmışsa) yapışıklık yapması beklenmez. Sezeryan operasyonu ise yapışıklıklara neden olmasına karşın dış gebelik riskini artıran bir durum olarak kabul edilmez.

Daha önce dış gebelik geçirilmiş olması

Daha önce bir kez dış gebelik geçirmiş olmak takipeden gebeliğin de %10 olasılıkla dış gebelik şeklinde gelişmesine neden olur.

Kısırlık tedavisi

Gerek ilaçlarla (yumurtlamayı sağlayıcı ilaçlar), gerekse müdahalelerle (tüplere yönelik operasyonlar, IVF (tüp bebek)) “oluşturulan” gebeliğin dış gebelik olma riski, kendiliğinden oluşan gebeliklere göre yüksektir. Bunun en önemli nedeni kısırlık tedavisinde çoğul embriyo oluşma olasılığının artmasıdır. Böylece dış gebelik riski, varolan embriyo sayısı doğrultusunda katlanır ve istatistiksel dış gebelik olasılığına daha “hızlı” ulaşılır.

Dünyada IVF (tüp bebek) yöntemi ile sağlanan ilk gebelik bir dış gebeliktir. IVF’de bu durum embriyonun uterus içine “yüksek” yerleştirilmesinden de kaynaklanabilmektedir.

Yaş faktörü

Yaş, tüplerin hareketliliğini azaltır ve böylece gebelik ürününün uterusa ulaşmadan tüpün içinde yerleşme ve gelişme olasılığını artırır.

Çok sayıda kürtaj geçirmiş olmak

Usulüne uygun olarak gerçekleştirilmiş ve sonrasında herhangi bir anormal durum oluşmamış isteğe bağlı kürtajların sayısı ne olursa olsun dış gebelik riskinin artması beklenmez. Çok sayıda kürtaj geçirmiş olmak daha çok uterus iç tabakasında yapışıklık ve buna bağlı olarak düşük riskinde artış ya da gebe kalmamaya neden olur.

Ancak yasal sınırı aşmış haftalarda yapılan tahliyelerde, ya da herhangi bir kürtaj sonrasında ciddi enfeksiyonlar gelişmesi durumunda daha sonraki gebeliklerde dış gebelik gelişme riski artar. Kürtajın yasal olmadığı ülkelerde kendi kendine yapılan düşük girişimleri de ciddi enfeksiyonlara neden olabilmektedir.

Bazı kontrasepsiyon (korunma) yöntemlerinde oluşan gebelikler

Etkinliği yüksek olan yöntemler (tüplerin bağlanması, doğum kontrol hapları, “iğneler”, progesteron ağırlıklı haplar, acil kontrasepsiyon ve spiral, gebe kalma riskini azalttığı için sayısal olarak dış gebelik riskini azaltır. Ancak bu yöntemlerden herhangi birinin başarısızlığı durumunda ortaya çıkan gebeliğin dış gebelik olma riski oldukça yüksektir (doğum kontrol haplarında meydana gelen başarısızlıklar hariç). Bunun en tipik örneği tüplerin bağlanması sonrasında oluşan gebeliktir. Tüplerin “bağlanmış” olmasının yarattığı tüp hasarı dış gebelik oluşumuna zemin hazırlar ve oluşan gebeliklerin %30-40′ı dış gebelik şekinde gelişir.

Diğer yöntemler de (spiral, progesteron ağırlıklı haplar ve iğneler, acil kontrasepsiyon) rahimiçi gebeliği önlemede oldukça başarılı olmalarına karşın tüplerdeki gebeliği önlemede başarısızdırlar ve oluşan “kaçak” gebeliğin dış gebelik olma riski yüksektir.

Sigara kullanımı

Sigara tüplerin “dalgasal” hareketlerini yavaşlatan bir etkendir. Bu yüzden özellikle günde bir paketten fazla sigara içen anne adaylarında dış gebelik oluşma riski artar.

Tüplerde doğumsal kusurların bulunması

Nadiren bu da bir etken olabilir.

Genital kitleler

Tüplere dışarıdan baskı yapabilecek olan büyük miyom ya da over (yumurtalık) kistleri dış gebelik oluşumuna zemin hazırlayabilirler.

Dış gebelik ne sıklıkta görülür?

Başta gelişmiş ülkeler olmak üzere 30 yıldır dünya genelinde dış gebelik oransal olarak artmaktadır.Amerika’nın son verileri tanısı konmuş gebeliklerin 1000′de 16’sının dış gebelik olduğunu ve bu sayının 1970′e göre beş kat arttığını göstermektedir. Aynı veriler dış gebeliğin görülme aralığının en sık 35-44 yaş olduğunu, anne ölümlerine dış gebelik katkısının %15 olduğunu ve anne ölümlerinde dış gebeliğin ikinci sık görülen neden olduğunu göstermektedir.

Dış gebelik neden artıyor?

Dış gebeliğin artış göstermesinin en önemli nedenleri cinsel yolla bulaşan hastalıkların sıklığındaki artış, tüp bebek ve diğer kısırlık tedavilerinin daha sık uygulanması ve gelişmiş teknolojiyle daha çok hastada dış gebelik tanısının konması ve böylece aşağıda anlatılacak olan “kendi kendine iyileşen” dış gebelik olgularının da saptanabilmesidir.

Dış gebelik nasıl belirti verir?

Dış gebeliğin belirtileri aşamalar şeklinde değerlendirilebilir. En erken aşamalarda dış gebelik hiçbir belirti vermez. Normal bir gebelik gibi adet gecikmesi olur ve gebeliğin diğer belirtileri de olabilir. Ancak kısa zamanda gebeliğin büyümesiyle birlikte tüp gerilmeye başladığı andan itibaren hastalarda “müphem” ağrılar olur. Bu müphem ağrılar duyarlı bir hastanın doktora başvurmasını sağlar ve en erken dönemde tanı koymak mümkün olabilir.

Gebelik ilerledikçe bu ağrılar şiddetlenir. Bunun da nedeni embriyonun tüpün içinde büyümeye devam etmesi ve gerilmeye bağlı olarak ağrı uyandırmasıdır. Bu aşamada başvuran bir kadında da henüz tüp yırtılmadan tanı koymak ve tedavi etmek mümkündür.

Gebelik daha da ilerlediğinde gebeliğin yerleştiği tüp gerginliği daha fazla kaldıramaz ve bir yerinden yırtılır. Yırtık giderek büyür ve bölgedeki damarlardan karıniçine kanama başlar. Bu dönemde hastanın şikayetleri de değişim gösterir. Artık ağrının yerini kan kaybına bağlı belirtiler almaya başlar. Oluşan kan kaybının miktarına göre hafif başdönmesinden bayılmaya ve çok ileri dönemlerde kan kaybına bağlı şok gelişimine bağlı belirtiler görülür. Yırtılma sonrasında gebelik ürününün gelişimi durduğundan kandaki gebelik hormonları da hızla azalır ve hormon desteğini yitiren endometrium (rahim iç tabakası) vajinal kanamayla birlikte dökülmeye başlar.

Ne yazık ki tüm dünya genelinde dış gebelik, kadının şikayetlerini gözardı etmesi veya eşinin doktora götürmemesi nedeniyle en sık bu aşamada yakalanabilmektedir.

Bazı durumlarda ise tüp içinde başlayan dış gebelik tüpün içinde ters yönde ilerleyerek tüpün ağzından karnın içine “düşmekte” ve burada kendi kendine “eriyerek” kaybolmaktadır. Bu tür durumlara bazen takiplerimizde rastlamakla beraber bu olguların çoğu kadının farkında olmadan kendi kendine seyretmektedir.

Dış gebelik tanısı nasıl konur?

İleri aşamalara gelmiş ve iç kanaması devam eden bir dış gebeliğin tanısını koymak zor değildir. Kan kaybı belirtileriyle birlikte gebelik testinin müspet olması ve muayene ve ultrasonda karıniçinde serbest kan saptanması tanı koymak için yeterlidir.

Henüz bu aşamaya gelmeyen dış gebeliğin tanısı ise bu kadar kolay değildir. Bunun için seri beta HCG ölçümlerine başvurmak gerekebilir. Bu amaçla yapılan seri ölçümlerde kanda beta HCG seviyesinin belli bir zaman aralığında yükselme hızına bakılır. Normal bir gebelikte 48 saat aralıkla yapılan iki ölçümde beta HCG hızı yaklaşık iki kat artar. Dış gebelikte ise bu artış olmaz. Seri ölçümler kesin tanı aracı değildirler ve ölçüm belli bir aşamaya gelmesine karşın ultrasonda intrauterin (rahimiçi) gebeliğe ait bulguların görülmemesi gebeliğin bir dış gebelik olduğu yönünde oldukça değerli bir bulgudur. Vajinal ultrasonda beta HCG seviyesi 2000 ve üzerinde olduğunda, abdominal (karından yapılan) ultrasonda ise 6500 ve üzeri olduğunda uterus içinde gebelik kesesi mutlaka gözlenmelidir. Gözlenemiyorsa gebeliğin yerini araştırmak için komple bir jinekolojik muayene sonrası sıklıkla laparoskopiye başvurulur.

Laparoskopide pelvis dikkatli bir şekilde incelenir ve sıklıkla da dış gebeliğin tüplerden birinin içinde yerleşmiş olduğu görülerek dış gebeliğin kesin tanısı konur ve tedaviye geçilir.

Çok ender durumlarda gebelik kesesi ve içinde bulunan embriyo net olarak uterus dışında gözlenebilir. Bu durum dış gebeliğin kesin tanısını koyduran diğer bir bulgudur. (Tarihi değeri olan aşağıdaki resim bu durumu ironik bir biçimde anlatmaktadır!)

intakt ektopik gebelik

Gebeliğin dış gebelik ya da intrauterin gebelik olduğunun ayrımında kullanılan diğer bir inceleme de kan progesteron seviyesi ölçümüdür. Herhangi bir zamanda bakılan seviyenin 25 ng/ml ve üstünde olması normal gebelik lehine, daha düşük olması ise normalıdışı seyreden gebelik lehine bir bugudur.

Dış gebelik nasıl tedavi edilir?

Dış gebelik tanısı erken konduğunda, yani henüz tüp yırtılmadan yakalandığında hasta henüz kan kaybetmeye başlamadan laparoskopik yöntemle tedavi şansı oldukça yüksektir. Dahası laparoskopik tedavinin hastanın tüpünün alınmadan “içinin boşaltılarak” tedavi edilmesini ve böylece tüpünün korunmasını sağlama gibi bir avantajı vardır. Laparoskopi cihazlarının olmadığı yerlerde aynı işlem laparotomi (karnın açılması) ile de yapılabilir.

Fallop tüpü yırtılıp iç kanama başladığında ise genellikle tek ve en uygun tedavi laparotomiyle karnın açılması ve yırtılmış tüpün kısmen çıkarılarak kanamanın durdurulmasından ibarettir.

Seçkin olgularda dikkatli bir değerlendirme sonrası ameliyat edilmeden metotreksat adlı ilaçla dış gebelik tedavisi de mümkündür ve hastalar iyi seçilirse başarıyla uygulanabilir.

Dış gebeliğin nadir görülen diğer şekilleri

Abdominal gebelik

Dış gebeliğin karın içinde yerleşmesi durumudur. Gebelik ürünü mesane, barsak veya diğer organlardan birinin dış yüzeyine yerleşerek burada yaşamını sürdürür. Nadir görülen, tanısı nispeten zor ve oldukça tehlikeli bir dış gebelik şeklidir.

Servikal gebelik

Dış gebeliğin serviks (rahimağzı) içine yerleşmesi durumudur. Bu da oldukça nadir görülür.

Heterotopik ektopik gebelik

Gebeliğin çoğul (en sık ikiz) olması ve bir embriyonun normal rahimiçi, diğerinin ise ektopik yerleşim göstermesi durumudur. Nadir bir gebelik şekli olmakla beraber çoğul gebelik olasılığının yüksek olduğu kısırlık tedavileri riski artırır.


Türkiye’de Trizomi 21 (Down sendromu) risk belirlemesinde kullanılan en yaygın test halen üçlü testtir. Ancak bebeğin 11.-14. gebelik haftaları arasında ense kalınlığının ölçümü, beraberinde anne adayından alınan kanda beta HCG ve PAPP-A ölçümü ve bunlardan elde edilen değerlerin bilgisayara girilmesi ve özel bir programa tabi tutulmasıyla da Down sendromu riski belirlenebilmektedir. Bu değerlendirme yöntemi henüz yaygın olarak klinik kullanıma sunulmamıştır ve halen üzerindeki çalışmalar devam etmektedir.

Değerlendirmenin temelinin dayandığı bilimsel veriler

Ense kalınlığı

Başta Trizomi 21 ve Trizomi 18 olmak üzere çeşitli kromozom anomalilerinin bir kısmında, fetuslarda ense kalınlığının bölgedeki sıvı birikimine bağlı olarak arttığının gözlenmesiyle birlikte bu ölçümün prenatal tanıda uygulanabilirliği hakkında teoriler üretilmeye başlanmıştır.

Fetusun ense kalınlığı trizomi dışında çok çeşitli nedenlere bağlı olarak artabilir. Bunlar arasında kistik higroma adı verilen sıvı birikimi yıllardan beri Turner sendromu (45 XO şeklindeki kromozom anomalisi) ile ilişkili olduğu bilinen bir durumdur. Gerçekten de kistik higroma tanısı konan ve bu nedenle ileri inceleme yapılan bebeklerde %70 oranında Turner sendromu adı verilen kromozom anomalisine rastlanmaktadır.

Fetusta kalp hastalıkları, akciğer hastalıkları, iskelet yapısıyla ilgili hastalıklar, konjenital enfeksiyon ve diğer hastalıklara bağlı olarak da ense kalınlığı artmış bulunabilmektedir.

Beta HCG ve PAPP-A

Kandaki beta HCG seviyesi gebelik ilerledikçe azalmaktadır. Trizomili bebeklerde bu azalma çok daha yavaş olmaktadır. 11.-14. gebelik haftaları arasındaki ölçümler Trizomi 21 olan bebeklerde bu azalmanın daha yavaş olduğunu doğrulamaktadır.

PAPP-A adı verilen madde ise gebelik ilerledikçe artan bir maddedir. Yine trizomili bebeklerde bu artışın normalden daha yavaş olduğu gözlenmiştir.

Son durum

Halen bu konuda The Fetal Medicine Foundation (Fetus üzerinde araştırmalar yapan bir kuruluş) liderliğinde Türkiye’nin de dahil olduğu çeşitli ülkelerde bu yönde çalışmalar yapılmaktadır.

Çalışmalarda 11.-14. haftalar arasında bulunan fetusların ense kalınlıkları usulüne uygun olarak ölçülmekte ve anne adayının kanında ölçülen beta HCG ve PAPP-A maddelerinin bulunan miktarları bir bilgisayar programı yardımıyla kromozomal anomalili doğum yapma riskine dönüştürülmektedir.

Bu incelemeye tabi tutulan anne adaylarının yaklaşık %5′inde Down sendromu riski artmış bulunmakta ve bu anne adaylarına amniyosentez ya da koryon villus biyopsisi gibi invaziv girişimle kromozom analizi önerilmektedir.
İncelemeye katılan anne adaylarındaki kromozom anomalileri %90′lık bir oranda yakalanabilmektedir. Bu haliyle bu yeni değerlendirme yönteminin, %60′lık bir trizomi yakalama oranı olan üçlütesti çok yakın gelecekte gölgede bırakacağını tahmin ediyoruz.

Nukal kalınlık ölçümü henüz yeni bir yöntemdir ve ancak bu konuda yeterli bilgisi olan kişiler tarafından uygulanmalıdır.

RİSK FAKTÖRÜ NEDİR?

Gebelikte başlayan ve doğum eyleminden lohusalık döneminin bitimine kadar olan dönemde yaşanması muhtemel normaldışı durumların ortaya çıkma olasılığı her anne adayı için eşit değildir.

Düzensiz beslenen, kansızlığı olan, aşırı kiloları olan, sigara içen, dengesiz bir yaşamı olan bir anne adayının normaldışı durumlar yaşama riski ile düzenli beslenen, düzenli bir yaşamı olan sağlıklı bir anne adayının normaldışı durumlar yaşama riski arasında önemli farklar bulunur.

Benzer bir şekilde kronik hastalıkları olan, öncesinde normaldışı bir gebelik geçirmiş bir anne adayı ile hiçbir hastalığı olmayan bir anne adayı arasında da bu açıdan önemli farklılıklar bulunur.

Gebelikte anne adayının kendisiyle ve/veya bebeğiyle ilgili normaldışı durumların ortaya çıkma olasılığını artıran faktörlere GEBELİKTE RİSK FAKTÖRLERİ adı verilir.

Örnek 1: 35 yaşından daha ileri yaştaki bir anne adayının kromozomal anomalili (Down sendromu gibi) bebek doğurma riski artmıştır. Bu bağlamda “ileri yaş”, kromozom anomalisi olan bir bebek doğurma açısından mutlak bir risk faktörüdür.

İleri anne yaşı diğer bazı normaldışı durumların ortaya çıkması açısından da risk faktörüdür. Burada tek örnek olarak kromozom anomalisi verilmiştir. İleri yaşın yarattığı diğer riskler için ilgili bölüme gidiniz: İLERİ ANNE YAŞI

Örnek 2: Gebelik öncesinde tanısı konmuş diabeti olan bir anne adayının bebeğinde anomali ortaya çıkma olasılığı ve kendisinde de preeklampsi gelişme olasılığı bu hastalığı olmayan bir anne adayına göre belirgin bir şekilde artmıştır. Bu bağlamda “gebelikte diabet” anomalili bir bebek doğurma ve preeklampsi gelişimi açısından istatistiksel olarak mutlak bir risk faktörüdür.

Gebelikte diabet diğer bazı durumların ortaya çıkması açısından da risk faktörüdür. Burada örnek olarak anomalili doğum ve preeklampsi gelişimi verilmiştir. Gebelikte diabetin yarattığı diğer riskler için ilgili bölüme gidiniz: GEBELİKTE DİABET

Gebelikteki risk faktörlerinin büyük bir kısmı anamnez (sorgulama) esnasında ortaya çıkarılabilir.

Risk faktörleri gebeliğin başından beri sabit bazı faktörler olabilir (ileri anne yaşı, ya da daha önce ölüdoğum yapmış olmak gibi), gebeliğin erken dönemlerinde ortaya çıkarılabilir (tanısı konamamış hipertansiyon, erken dönemde geçirilen enfeksiyonlar gibi), ya da gebeliğin ileri dönemlerinde ortaya çıkarılabilir (gebeliğe bağlı hipertansiyon, intrauterin gelişme geriliği gibi).

Risk faktörlerinin erken dönemde belirlenmesi büyük önem taşır. Zira risk faktörlerinin önemli bir kısmı kontrol edilebilir (sigarayı bırakmak, dengeli beslenmek, anemi (kansızlık) tedavisi görmek, kronik hipertansiyon ya da diabetin kontrol altına alınması gibi). Kontrol edilemeyen risk faktörleri için ise daha sık antenatal kontroller yapılarak henüz risk gerçekleşmeden önlem alınmaya çalışılabilir (daha önceden ölüdoğum yapmış bir anne adayının bebeğinin iyilik durumunun sık olarak değerlendirilmesi ve gerektiği durumlarda müdahale edilmesi gibi)

Risk faktörlerinin gebe kalınmadan önceki dönemde belirlenmesi, önlem alınması açısından en iyi sonuç verir.

İyi bir gebelik dönemi geçirmek için iyi bir plan yapmak gerekir. Gebe kalma planınızı hayata geçirirken size düşen bazı görevler var. Aşağıdaki yazıda gebe kalmayı planladığınız andan itibaren dikkat etmeniz gereken noktalar özetlendi:

İlk yapmanız gereken gebe kalmadan önce bir doktor kontrolünden geçmektir: bu kontrolün amacı gebelikte, doğumda ya da doğum sonrasında normaldışı durumların ortaya çıkma riskini artıracak “risk faktörlerinin” belirlenmesi ve gebe kalmadan önce tedavi gerektirenlerin tedavi edilmesi (kansızlık, enfeksiyon gibi), gebelik takibini değiştirebilecek özelliklerin belirlenerek gebelikte takip planının çizilmesidir (daha önceden düşük yapmış olmak, dış gebelik geçirmiş olmak, daha önceden ölüdoğum-erken doğum yapmış olmak gibi). Sürekli olarak kullanmak durumunda olduğunuz ilaçların gebeliğe göre tekrar düzenlenmesi de bu kontrolde ele alınacaktır.

Gebe kalmayı planladığınız andan itibaren sigarayı bırakmalı, sigara içilen ortamlardan uzak kalmalısınız.

Alkol kullanımını tümüyle bırakmalı ve eğer kullanıyorsanız uyuşturucu, sakinleştirici, uyarıcı ilaçlardan vazgeçmelisiniz.

Akne (sivilce) ilaçlarının bazıları (izotretinoin içerikli olanlar) erken gebelik döneminde kullanıldığında gelişmekte olan bebek için ileri derecede sakıncalı olabilir.

Ağrı kesici olarak mümkün olduğunca parasetamol içerikli ilaçları kullanmalısınız.

Düzenli beslenmeye hemen şimdi başlamalısınız.

Başka nedenlerle doktor kontrolüne gittiğiniz her durumda doktorunuzu gebe olabileceğiniz konusunda uyarmalısınız.

Evinizde kedi besliyorsanız ve toksoplazma tetkikleriniz bu hastalığı geçirmediğinizi gösteriyorsa kedinin bakımı esnasında kedinin dışkısıyla temas etmemeye özen göstermelisiniz. Yine ek bir önlem olarak toksoplazmadan korunmak için çiğ et tüketiminden vazgeçmelisiniz.

Sauna, tüplü dalma, bedeni aşırı zorlayıcı sporlar gebe kalmayı planlayanlar için uygun aktiviteler değildir.

Mesleki özellikler de gelişmekte olan bebeği etkileyebilir:
Kimyasal maddelerin üretildiği ve/veya açığa çıktığı iş kollarında çalışanlar (boya sanayi gibi) muhtemel riskler için kurum doktorlarına başvurmalı ve gerekirse çalıştıkları bölümü geçici olarak değiştirmelidirler.
İşyerinde radyasyona maruz kalanlar (radyoloji veya radyoterapi kliniklerinde çalışanlar, günboyu güvenlik kontrolü için “x-ray cihazı” adı verilen dedektörlerin yakınında çalışan güvenlik görevlileri gibi) gebeliği planladıkları andan itibaren durumu bağlı bulundukları yetkili kişiye iletmeleri ve kurum doktorunun önerisine göre radyasyon ortamından uzak durmalıdırlar.
Bilgisayar kullanan anne adaylarının bebeklerinde normaldışı bir durum ortaya çıkma riskinde bir artma saptanmış değildir. Dahası, bilgisayarlar iyonize edici özellikleri olan herhangi bir radyasyon yaymazlar. Yine de ekstra bir önlem olarak kendi bilgisayarınıza ve odanızdaki bilgisayarlara ekran filtresi taktırarak bilgisayarla çalışmaya devam edebilirsiniz.

Risk Altındaki Çocukların Teşhis Edilmesi

Aranacak belirtiler:

  • İçe kapanık/sessiz - başını aşağı eğer, göz temasından kaçınır, yenilgiye uğramış gibi görünme, toplumsal izolasyon (yalıtım, yalnızlık)

Ne yapmak gerekir: çocuğun sessiz kalma isteğine saygı gösterin; ona ulaşmak için bir yol bulmaya çalışın. Göz teması hakkındaki kültürel farklılığı dikkate alın. Ona başı aşağı eğikken onu duymanın zor olduğunu söyleyin; kendini yalıtan çocuğa karşılık vermesi için başka bir çocuktan yardım isteyin.

  • Aşırı sorumluluk sahibi/anababa gibi davranan – herkes hakkında kaygı duyar, başkalarının bakıcılığını üstlenmeye kalkar, kendi duygularını tartışmaz, ifade etmez, tam bir yüksek not alan başarılı öğrenci gibidir ve kırık notları hakkında kaygı duyar; (latchkey children).

Ne yapmak gerekir: çocuğa oyun oynaması için izin verin hatta onu oyun oynamaya teşvik edin; başkaları hakkındaki kaygı duyucu davranışlarını, onun böyle bir yeteneği olduğunu kabullenin ve ona onun için ne yapılabileceğini sorun; onun grup içindeki ve kendi duygularını teşhis edin.

  • Hiperaktif – hiçbir şeye odaklanamaz, sakin bir şekilde oturamaz; yüksek enerji ve hiperaktivite gösterir.

Ne yapmak gerekir: çocuk bulunduğu yeri, bir topluluk içindeyse o topluluğu terkedebilir; ona bir iş verin; çocukla bizzat ilgilenilebilir ve onunla birlikte bir iş yapılabilir.

  • Sinirli, gergin, heyecanlı – çabucak kızgınlık gösterir, başkalarının kendisi hakkındaki düşüncelerine karşı olağanüstü tetikte ve duyarlıdır, çabucak ağlayabilir.

Ne yapmak gerekir: çocuğun kızgın duygularını yansıtın, ona gösterin. Duyguları sözlerle ifade etmeyi ona gösterin. Başkalarının ona olan tepkilerinden duyduğu endişeye dikkat edin ve bu endişeyi olduğu gibi kabullenin. Bu duyguları bir topluluk içindeyseniz diğerlerine de yansıtın, bırakın ağlasın, sonra da konuşun, ona sorular sorun.

  • Dikkat çekme isteği – okuldaysa öğretmenin her sorduğu soruya el kaldırır. Başkalarının sözünü keser. Sürekli konuşur, hatta okulda tahtada adı en çok konuşanlar arasında geçer.

Ne yapmak gerekir: onun bu heyecanını kabullenin. Onu dinlemeye istekli olun. Bulunduğunuz yerde başka çocuklar da varsa, örneğin siz bir öğretmenseniz ve bir sınıfta bulunuyorsanız, başka çocukları da dinlemek istediğinizi söyleyin. Çocuk başkalarının sözünü kestiğinde onu durdurun. Çocuğun söylediklerinin önemini gördüğünüzü belirtin.

  • Tekdüze, donuk, durgun – hiçbir şey hakkında kaygı ya da endişe duymaz, hiçbir şeyle ilgilenmez. Sesi çok kısık çıkar.

Ne yapmak gerekir: siz canlı olun ama çok fazla heyecanlı gözükmeyin. Bir hayvanın sesini taklit ederek konuşmaya çalışın ve çocuktan da öyle yapmasını isteyin.

  • Kontrol dışı davranışlar – başkalarına çok az saygı duyar ya da hiç duymaz, başka insanların sınırlarına müdahalede bulunabilir. Çevredekilere bağırır, haşin davranır.

Ne yapmak gerekir: açık seçik kurallar koyun ve gerçekçi sınırlar belirleyin. Bu kurallar ve sınırları siz de tutarlı bir şekilde izleyin ve çocuğa saygı gösterin.

Çocuklarımızın her türlü hastalıktan uzak olmasını isterken, maalesef ismi bile ürkütücü gelen bazı hastalıklar çocuklarda sık görülmekte.Bunların başında “Bronşial Astım” dediğimiz hastalık gelmektedir. Astım, okul devamsızlığına neden olan hastalıklar arasında ilk sırayı almaktadır.

Astım, ağırlık düzeyine gore kendi kendine veya tedavi ile düzelebilmektedir. Solunum yollarının değişik uyaranlara karşı (ev tozları, mantarlar, hayvan tüyleri, hamamböceği, çiçek ve ağaç polenleri, çimenler vs.) aşırı hassasiyeti ve bunun sonucunda solunum yollarının tıkanması ile hastalık ortaya çıkar. Son yıllarda tüm dünya ülkelerinde astım görülme sıklığının arttığı görülmektedir. Çocukluk çağında astım, erkeklerde kızlara göre iki kat fazla görülmektedir. Erişkin dönemde ise bayanlarda daha sık görülür.

Astım gelişiminde bazı risk faktörleri söz konusudur.

Ailesel ve genetik faktörler, ailede allerjinin varlığı en önemli risk faktörüdür. Ayrıca viral solunum yolu hastalıkları da astım ataklarını provoke eder.

Çocuklarda astım kliniği, çok hafiften hayatı tehdit eden ağır tablolara kadar değişkenlik gösterir. Solunum yollarındaki daralmanın derecesine göre belirtiler ortaya çıkar.Bunlar,

  • göğüste daralma hissi,
  • hırıltı,
  • nabız ve solunum sayısında artma
  • ve nadiren de nefes darlığı, morarmadır.

Aşağıdaki maddelerin varlığı, astım tanısı konmasına yardımcı olur:

  • Tekrarlayıcı nitelikteki hırıltı (ıslık çalar tarzda),
  • nefes darlığı ve öksürük atakları,
  • kronik gece öksürükleri,
  • belirtilerin özellikle gece ve sabaha karşı ortaya çıkması,
  • ailede astım veya diğer allerjik hastalıkların bulunması .

Bir çocukta yaşı ne olursa olsun, üç veya daha fazla hırıltı atağı, aksi kanıtlanıncaya kadar astım kabul edilir.

Ne yapmalıyız?

Erken çocukluk çağında tekrarlayan astım krizi geçiren çocukların pek çoğunda dört-beş yaş civarında iyileşme görülmektedir. Bunun nedeni, bu yaşlarda solunum yolu çapının artışı ve elastik dokunun gelişimidir.

Çocukluk çağında astım tedavisinin en önde gelen ve önemli amaçlarından birisi astımın gelişimini önlemek olmalıdır.

Çevresel faktörler ve yaşam tarzının kontrolü ile riskin azaltılması mümkündür. Bunun için ev içi ortamın düzenlenmesi başta gelmektedir.

  • Ev tozu akarlarının ortadan kaldırılabilmesi için üretilmiş olan özel elektrikli süpürgeler,
    akarları öldürmeye yarayan ilaçlar
    çocuğun odasındaki halının kaldırılması,
    yün ve kuştüyü yatak, yorgan ve yastıkların elyaf ile değiştirilmesi, bu mümkün değilse yatakların naylon ile kaplanması,
    çarşaf ve perdelerin sık sık yıkanması
    Tüylü oyuncaklar ve evcil hayvanların (kedi, köpek, kuş) uzaklaştırılması.
    Aile fertlerinin sigara içmemesi
    Viral enfeksiyonlar, astım ataklarını arttırdığı için özellikle kışın kalabalık ve kapalı ortamlara girilmemesi.
    Hava kirliliğinin arttığı dönemlerde gereksiz fizik aktiviteden sakınılması,
    Sigara dumanı, toz, parfüm, boya, duman gibi etkenlerden kaçınılması,
    Solunum yolu enfeksiyonu olan hastalarla temas edilmemesi.

Aspirin gibi bazı ilaçlar da astım atağı ortaya çıkarabilir. Duyarlı olduğu bilinen kişilere bu ilaçlar verilmemelidir.

Bir başka nokta da bebeklik çağındaki beslenme ile ilgilidir. Anne sütü ile beslenme allerji riskini azaltır, bu nedenle mümkün olduğunca uzun süre anne sütü verilmeli, ek gıdalara dördüncü aydan önce başlanmamalıdır.

Orta ve ağır astımlı hastalara her yıl grip aşısı yapılmalıdır.

Bunaltıcı yaz sıcaklarında en sağlıklı serinleme yönteminin, soğuk duş, deniz ya da havuza girmek gibi suyla yapılan serinleme olduğu vurgulandı.

Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi, Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Müdürü Prof. Dr. Nazmi Zengin, artan yaz sıcaklarının özellikle çocuklar ve yaşlılar için risk oluşturduğunu belirtti.

Kısa süreli de olsa yoğun şekilde güneşin etkisine maruz kalınmasının “güneş çarpması” olarak bilinen sağlık sorununa yol açabileceğini ifade eden Zengin, aşırı sıcağa bağlı olumsuzluklarla karşılaşmamak için özellikle sıcaklığın etkili olduğu saatlerde dışarda fazla kalınmaması gerektiğini söyledi.

Prof. Dr. Zengin, sıcakta bol su tüketilmesinin çok önemli olduğunu, aşırı soğuk olmamak kaydıyla su içilmesinin, sıvı ihtiyacını karşılaması yanında vücudun serinlemesine katkı yaptığını belirtti.

Yaz aylarında serinlemek için özellikle ev ve arabalarda klimaların tercih edildiğini, ancak bu yöntemin pek de sağlıklı olmadığını ifade eden Prof. Dr. Zengin, şunları kaydetti:

“Klimalar aynı havayı dolaştırıp veriyorlar, aynı zamanda ortamdaki tozun da hava hareketleriyle dolaşıma geçmesine neden oluyor. Bu durum, partikül ve hastalık yapan mikropların doğrudan solunum sistemine girmesine yol açabiliyor. Klimanın üflediği havanın kişilerin vücuduna, özellikle de yüzleriyle doğrudan temas etmesi ise yüz felci gibi rahatsızlıklara neden olabiliyor. Bu yüzden, bunaltıcı yaz sıcaklarında en sağlıklı serinleme yöntemi, soğuk duş, deniz ya da havuza girmek gibi suyla yapılan serinlemedir. Çocuklar nasıl ateşlendiklerinde soğuk suyla banyo yaptırılıyorsa, sıcakta vücut ısını düşürmek için de su tercih edilmelidir.”

KURULANMAYI ÖNEMSEYİN

Prof. Dr. Zengin, suya girip serinledikten sonra hemen kurulanmak gerektiğini, özellikle ıslak saçla güneşe ya da rüzgara maruz kalınmasının sinüzite neden olabildiğini belirtti.

Serinlemek için havuzu tercih edenlere ise hijyene dikkat etmeleri uyarısı yapan Prof. Dr. Zengin, göz ve kulak iltihabıyla karşılaşmamak için sürekli temizlenen, temiz havuzların tercih edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

SAYFA 1 1234»