SYNACTHEN Depot
Ampul

Novartis

Etken Madde(ler):
Tetrakosaktid (ACTH)

Piyasa Şekilleri:
0.5 mg: 1 ml’lik 1 ampul, 1 mg: 1 ml’lik 1 ampullük ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Günlük doz erişkinler için başlangıçta 1 mg (ağır olgularda 2×1 mg) ve daha sonra 2-3 günde bir 0.5-1 mg ve çocuklarda başlangıçta 0.25-0.5 mg ve daha sonra 2-8 günde bir 0.25-1 mg’dır. Damar içine verilmemelidir. Synacthen Depotun içerdiği benzil alkol yenidoğan bebeklerde (özellikle prematüre) ağır zehirlenmelere neden olabileceğinden kullanılmamalıdır.

Endikasyonları:
Kortikotrop etkilidir. Multipl sklerozlu hastalardaki akut alevlenmeler, hipsaritmili infantil miyoklonik ensefalopati; glukokortikoidlerin kesin endike olduğu, ancak kısa süreli bir tedavinin tasarlandı-ğı durumlar (glukokortikoidler ile oral tedavi altındaki gastrointestinal tolerabilitesi düşük hastalar, glukokortikoidlerin makul dozlarının yetersiz kaldığı durumlar); glukokortikoidlere cevap veren deri hastalıklarının uzun süreli tedavileri, örneğin pemfigus, şiddetli kronik ekzema, eritrodermal veya püstüllü psoriazis; ülseratif kolit, Crohn hastalığının tedavisinde endikedir. Ayrıca kemoterapinin tolerabilitesini artırmak ve hastanın genel durumunun iyileşmesi için yardımcı tedavi olarak kullanılır.

Kontrendikasyonları:
Tetrakosaktid ve/veya ACTH’a aşırı duyarlılık, akut psikozlar, enfeksiyöz hastalıklar, peptik ülser, refrakter kalp yetmezliği, Cushing sendromu, adrenokortikal yetersizlik, adrenogenital sendrom ve gebelikte kontrendikedir. Anaflaktik reaksiyon riskinin artması bakımından astım ve diğer alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılmamalıdır.

Uyarılar:
Yalnız doktor gözetiminde kullanılmalıdır. Tetrakosaktid, alerjik hastalığı (özellikle astım) olan hastalarda aşırı duyarlılık reaksiyonlarını provake edebilir veya alerjiye duyarlı olanlar daha ciddi reaksiyon verme eğilimindedirler (anaflaktik şok). Bu hastalarda, sadece diğer terapötik önlemler yetersiz kaldığı ve durum böyle bir tedaviyi gerektirecek kadar ağır olduğu takdirde kullanılmalıdır. Enjeksiyon sırasında veya sonrasında sistemik veya lokal aşırı duyarlılık reaksiyonları ortaya çıkarsa (örn. enjeksiyon yapılan bölgede belirgin kızarıklık ve ağrı, ürtiker, pruritus, ateş basması, şiddetli kırıklık ve disp-ne) tetrakosaktidle tedaviye son verilmeli ve ilerde ACTH müstahzarı kullanmaktan kaçınılmalıdır. Aşırı duyarlılık reaksiyonları enjeksiyondan 30 dakika sonra görülme eğilimindedir. Bu süre içinde hasta gözetim altında tutulmalıdır. Ciddi bir anaflaktik reaksiyon ortaya çıkarsa Adrenalin (‰1′lik çözeltisinden 0.4-1 ml i.m. veya 0.1-0.2 ml, 10 ml fizyolojik serum içinde damar içine yavaşça), keza yüksek dozda kortikoste-roid (örn. 1-2 g prednizolon, gerekirse tekrarlanır) enjekte edilir.

Yan Etkileri:
Su ve tuz retansiyonu, tansiyon yükselmesi, hipokalemi, hiperglisemi, osteoporoz, Cushing sendromu, enfeksiyonlara karşı direncin azalması, psişik değişiklikler, peptik ülser, deri pigmentasyonu gibi yan etkiler görülebilir. Yüksek dozlarla uzun süreli tedavi edilen çocuklarda reversibl miyokard hipertrofisi çok ender olarak ortaya çıkabilir.

Novartis

Etken Madde(ler):
Tetrakosaktid (ACTH)

Piyasa Şekilleri:
0.5 mg: 1 ml’lik 1 ampul, 1 mg: 1 ml’lik 1 ampullük ambalajlarda.

Kullanım Şekli:
Günlük doz erişkinler için başlangıçta 1 mg (ağır olgularda 2×1 mg) ve daha sonra 2-3 günde bir 0.5-1 mg ve çocuklarda başlangıçta 0.25-0.5 mg ve daha sonra 2-8 günde bir 0.25-1 mg’dır. Damar içine verilmemelidir. Synacthen Depotun içerdiği benzil alkol yenidoğan bebeklerde (özellikle prematüre) ağır zehirlenmelere neden olabileceğinden kullanılmamalıdır.

Endikasyonları:
Kortikotrop etkilidir. Multipl sklerozlu hastalardaki akut alevlenmeler, hipsaritmili infantil miyoklonik ensefalopati; glukokortikoidlerin kesin endike olduğu, ancak kısa süreli bir tedavinin tasarlandı-ğı durumlar (glukokortikoidler ile oral tedavi altındaki gastrointestinal tolerabilitesi düşük hastalar, glukokortikoidlerin makul dozlarının yetersiz kaldığı durumlar); glukokortikoidlere cevap veren deri hastalıklarının uzun süreli tedavileri, örneğin pemfigus, şiddetli kronik ekzema, eritrodermal veya püstüllü psoriazis; ülseratif kolit, Crohn hastalığının tedavisinde endikedir. Ayrıca kemoterapinin tolerabilitesini artırmak ve hastanın genel durumunun iyileşmesi için yardımcı tedavi olarak kullanılır.

Kontrendikasyonları:
Tetrakosaktid ve/veya ACTH’a aşırı duyarlılık, akut psikozlar, enfeksiyöz hastalıklar, peptik ülser, refrakter kalp yetmezliği, Cushing sendromu, adrenokortikal yetersizlik, adrenogenital sendrom ve gebelikte kontrendikedir. Anaflaktik reaksiyon riskinin artması bakımından astım ve diğer alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılmamalıdır.

Uyarılar:
Yalnız doktor gözetiminde kullanılmalıdır. Tetrakosaktid, alerjik hastalığı (özellikle astım) olan hastalarda aşırı duyarlılık reaksiyonlarını provake edebilir veya alerjiye duyarlı olanlar daha ciddi reaksiyon verme eğilimindedirler (anaflaktik şok). Bu hastalarda, sadece diğer terapötik önlemler yetersiz kaldığı ve durum böyle bir tedaviyi gerektirecek kadar ağır olduğu takdirde kullanılmalıdır. Enjeksiyon sırasında veya sonrasında sistemik veya lokal aşırı duyarlılık reaksiyonları ortaya çıkarsa (örn. enjeksiyon yapılan bölgede belirgin kızarıklık ve ağrı, ürtiker, pruritus, ateş basması, şiddetli kırıklık ve disp-ne) tetrakosaktidle tedaviye son verilmeli ve ilerde ACTH müstahzarı kullanmaktan kaçınılmalıdır. Aşırı duyarlılık reaksiyonları enjeksiyondan 30 dakika sonra görülme eğilimindedir. Bu süre içinde hasta gözetim altında tutulmalıdır. Ciddi bir anaflaktik reaksiyon ortaya çıkarsa Adrenalin (‰1′lik çözeltisinden 0.4-1 ml i.m. veya 0.1-0.2 ml, 10 ml fizyolojik serum içinde damar içine yavaşça), keza yüksek dozda kortikoste-roid (örn. 1-2 g prednizolon, gerekirse tekrarlanır) enjekte edilir.

Yan Etkileri:
Su ve tuz retansiyonu, tansiyon yükselmesi, hipokalemi, hiperglisemi, osteoporoz, Cushing sendromu, enfeksiyonlara karşı direncin azalması, psişik değişiklikler, peptik ülser, deri pigmentasyonu gibi yan etkiler görülebilir. Yüksek dozlarla uzun süreli tedavi edilen çocuklarda reversibl miyokard hipertrofisi çok ender olarak ortaya çıkabilir.

Karın ağrıları çocuklarda yaygındır. Esasen bu acıların sebebi, kendilerine zararlı olabilecek bir şey yemek ya da mide bağırsak virüsüyle bir hastalığın başlamasıdır.
Bununla birlikte bazen çocuk yinelenen karın ağrılarından şikâyet eder. Bu çocuklar, eğer diğer bozukluklar sebep olarak belirlenemezse, hassas bir barsak sendromu olarak bilinen bir durum yani karın ağrısı ve fasılalı ya da kronik ishalleri olabilir. Hassas bir barsak sendromunun nedeni bilinmemektedir. Bu konuda en yaygın iki teori, çocuğun durumunun stresle ilgili olduğu ya da geniş barsak nedeniyle besin hareketinde bir güçlük olduğudur.
Hassas barsak sendromu, tehlikeli bir hastalık değildir ancak bu sendromla gelen acı, akut apandisit acısına benzediğinde çok şiddetli olabilir. Kabız ve barsak gazının sık sık çıkması da yaygın olarak görülmektedir.
Lifçe zengin besinlerin diyete eklenmesi gibi spazm giderici uygulamalar da çocuklara faydalı olabilir. Acıyı hazırlar görünen heyecan faktörlerini keşfetmede psikiyatrik danışma da faydalı olabilir.
Hastalık tahminleri çok çeşitlidir. Bazı çocuklarda semptomlar ortadan kalkar, halbuki diğerlerinde acının yinelenen izleri hayatları boyunca devam etmektedir.
Kusma, ateş ya da kilo kaybı olursa veya çocuğunuz birtakım rahatsızlıklardan dolayı alışılmış günlük etkinliklerine katılmayı reddederse, çocuğunuzun doktoruna danışın.

Giriş

İnsanda açlık, susuzluk, korunma gibi içgüdülerin yanında amacı insan neslini devam ettirmek olan cinsellik içgüdüsü vardır. Bu içgüdü insanın libido (”cinsel arzu”) adlı iç enerjisini harekete geçirir. Bireyin cinselliği kaynağını bu enerjiden alır.

Cinsellik konusu gelişmiş toplumlarda insanların birbirleriyle rahatlıkla paylaşabildikleri bir konuyken, gelişmekte olan toplumlarda halen bir tabu olarak varlığını sürdürmektedir.

Cinsel yaşamın bu tabu özelliğini koruması nedeniyle gebelikte cinsel yaşam da anne ve baba adaylarının doktorlarına çoğu zaman sormadıkları ve belki de soramadıkları, bu yüzden de bilgilerinin yetersiz olduğu bir konu olmaya devam eder. Doktorlar da çoğu zaman anne ve baba adaylarıyla yaptıkları görüşmelerde bu konu üzerinde fazla durmazlar. Cinsellik konusu çoğu durumda gebelikle ilgili bir problem yaşandığında gündeme gelir ve bu durumda da genellikle cinselliğin bir süre yasaklanması sözkonusu olur.

Gebelik dönemi anne adayında çeşitli bedensel ve ruhsal değişikliklerin meydana geldiği bir dönemdir. Libido (cinsel arzu) bu değişikliklere göre gebeliğin bazı dönemlerinde azalabilir, bazı dönemlerinde normale dönebilir, hatta bazen artış gösterebilir. Libidodaki bu değişiklikler anne adayında oldukça belirgindir. Baba adayında ise libido değişiklikleri genellikle hafiftir ya da hiç değişiklik gözlenmez.

Bu sayfanın amacı cinsel yaşam hakkındaki bilgilerinizi tamamlamak ve özellikle de gebelikte bu alanda ortaya çıkan değişiklikler hakkında fikir sahibi olmanızı sağlamaktır. Aranızdaki cinsel uyumun gebelikte de sürmesi herşeyden önce ortaya çıkan bu değişikliklerin kökenini anlamanıza bağlıdır.

Gebeliğin kadının cinsel yaşamı üzerine etkileri

Anne adayının cinsel yaşamında ortaya çıkan değişiklikler gebeliğin dönemlerine göre ayrı ayrı ele alınabilir.

Birinci trimester (ilk üç aylık dönem)

Gebeliğin bu ilk dönemi özellikle ilk gebeliğini yaşayan anne adaylarında gebeliğe bağlı bulantı-kusma, yorgunluk, uykuya eğilim, meme hassasiyeti gibi belirtilerin sıkça yaşandığı bir dönemdir. Bazı anne adaylarında “tiksinme” eşinin normal vücut ve nefes kokularına bile tahammül edemeyecek kadar ileri boyutlarda olabilir.

İlk gebeliğini yaşayan anne adayları bu dönemde gebelikte kendilerini nelerin beklediği konusunda endişelere kapılabilirler. Özellikle plansız oluşan gebeliklerde doğum sonrası artacak olan sorumluluklar, anne rolünü üstlenmede yaşanacak zorluklar, doğumun ve aileye katılacak yeni bireyin getireceği maddi yük ve diğer sosyal özellikler anne adayında kaygı ortaya çıkmasına neden olabilir. Duygusal dalgalanmalar, bedenin gebeliğin ilerlemesiyle alacağı görüntü ile ilgili olumsuz düşünceler yine erken gebelik döneminin sık rastlanan ruhsal değişiklikleri arasındadır. Bazı anne adayları bu dönemde cinsel ilişkinin kendilerine ya da bebeklerine zarar vereceği, düşüğe neden olacağı korkusunu yaşayabilirler.

Tüm bu bedensel ve ruhsal değişiklikler libido azalmasına ve çoğu durumda anne adayının cinsel ilişki ihtiyacını ikinci plana atmasıyla sonuçlanır ve cinsel ilişki sıklığı azalır. İlişki esnasında memelere dokunulduğunda cinsel nitelikli uyarandan çok ağrı oluşması, genital bölgenin kanlanmasının artmasıyla bölgenin nispeten daha ödemli hale gelmesi ve penisin girişi esnasında ağrı ortaya çıkması gibi nedenler de libido azalmasına katkıda bulunur.

Tüm bunlarla birlikte gebelikte genital bölge kan akımının fizyolojik olarak artması anne adayının orgazmı daha yoğun yaşamasına neden olur. Kanlanma artışı genital bölgedeki salgı bezlerini de güçlendirdiğinden ilişki öncesi genital bölgede nemlenme daha kolay hale gelir.

İkinci trimester (3-6 ay arası dönem)

İkinci trimester anne adayının gebeliğin fiziksel değişikliklerine uyum sağlamaya başladığı bir dönemdir. İlk aylarda görülen belirtiler yavaş yavaş ortadan kalkar ve anne adayı bedensel olarak kendini daha iyi hisseder.

Bu trimester gebeliğe ruhsal uyumun da başladığı dönemdir. Anne adayı artık gebe olduğu gerçeğini ve hayatına getireceği değişiklikleri kabul etmiştir. Anne olma fikri birçok anne adayına heyecan verir.

Bedendeki değişiklikler de kabul edilmiştir. Karnın büyümesi ve bebeğin hareketlerinin hissedilmesi anne ve baba adayı için bir mutluluk kaynağıdır.

Böylece ikinci trimesterde fiziksel yakınmalarından kurtulan ve psikolojik olarak gebeliğe daha çok uyum sağlayan anne adayında cinsel ilişkiye karşı ilginin arttığı gözlenir.

Birinci trimesterde başlayan genital bölge ve memelerdeki kanlanma artışı bu trimesterde de devam eder. Kanlanmanın artması anne adayının orgazmı çok daha yoğun yaşamasını sağlar.

Uterus kasılmaları:

Normal bir cinsel ilişki esnasında ve özellikle orgazm oluştuğunda uterusta kısa süreli kasılmalar meydana gelir. Bu kasılmalar gebe olmayan ya da gebeliğin ilk aylarında olan kadın tarafından hissedilmezler. Ancak uterusun büyümesiyle özellikle ikinci trimesterden itibaren bu kasılmalar anne adayı tarafından belirgin bir şekilde hissedilir. Bu uterus kasılmaları esnasında bebeğin hareketleri geçici olarak azalır. Normal seyreden bir gebelikte bu kasılmaların bebeğe herhangi bir zararı sözkonusu değildir. Kasılmalar bittikten kısa bir süre sonra genellikle bebek hareketleri artmış bir şekilde yeniden başlar. Bu konuda tecrübesi ya da bilgisi olmayan anne adayında kasılmalar ve bebek hareketlerinin azalması endişe kaynağı olabilir.

Üçüncü trimester (6. aydan doğuma kadar olan dönem)

İkinci trimesterde azalan fiziksel şikayetler bu dönemde uterusun büyümesine paralel olarak farklı bir şekilde tekrar ortaya çıkabilir. Yorgunluk, uykusuzluk, mide problemleri (yanma), uterusta belli zamanlarda oluşan hazırlayıcı kasılmalar (Braxton-Hicks kasılmaları), bacaklarda kasılmalar, memelerden süt gelmesi gibi belirtiler, cinsel ilişki ve orgazm esnasında ortaya çıkan güçlü uterus kasılmaları libidonun azalmasına ve anne adayının cinselliği yeniden ikinci plana atmasına neden olabilir.

Yaklaşan doğumun verdiği ağrı duyma korkusu, doğumda normaldışı bir durum oluşacağı korkusu gebeliğin bu dönemine damgasını vurabilir.

Uterusun büyümüş olması nedeniyle ilişki esnasında belli pozisyonlar daha ağrılı ve rahatsızlık verici olmaya başlar. Çiftlerin bu dönemde değişik pozisyonlar arasından kendilerine uygun olanını kendileri belirlemeleri gerekir.

Pelvis bölgesindeki fizyolojik kanlanma artışı ve yoğun uterus kasılmaları cinsel ilişkiden alınan hazzı ve orgazmın yoğunluğunu artırır.

Lohusalık dönemi

Lohusalık dönemi doğum eyleminin verdiği tükenmişlik ve yorgunluk belirtilerinin ortaya çıktığı, aileye katılan yeni bireyin bakımı için uykusuz kalınan gecelerin yaşandığı bir dönemdir.

Doğum eyleminde vajina mukozası incelmiş, vajinanın cinsel uyarıya bağlı olarak verdiği nemlenme cevabı azalmış, doku travmasına bağlı olarak genital bölgede şişkinlik ortaya çıkmıştır ve bölge ağrılıdır.

İlişki esnasında ağrı duyma korkusu, epizyotomi (bebeğin başının çıkması için kesilen bölge) yerine ya da ameliyat yerine zarar verme korkusu, vücut imajı hakkında olumsuz düşünceler, emzirme esnasında ortaya çıkan cinsel uyarılmadan heyecanlanma ya da suçluluk duyma gibi ruhsal değişiklikler sık gözlenir.

Lohusalık döneminde cinsel uyarılma süresi uzar. Bebeğin ağlaması ya da emzirme zamanının gelmesi gibi etkenler annenin ilişki esnasında konsantrasyonunu yitirmesine neden olabilir.

Sonuç olarak lohusalığın başından 4-6 hafta sonrası döneme kadar cinsel ilişkiye ilgi azalmıştır. Kadınların çoğu 6 haftalık aradan sonra ilişkiye tekrar başlamayı uygun görürler. Bir kısmı ise daha kısa süre içinde kendilerini hazır hisseder hissetmez cinsel yaşamlarına kaldıkları yerden devam ederler.

Gebeliğin erkeğin cinsel yaşamı üzerine etkileri

Baba adaylarında anne adaylarının tersine gebelik esnasında libidoda önemli değişiklikler meydana gelmez ve gebeliğin tüm dönemlerinde cinsel ilişki ihtiyacı normal bir şekilde varlığını sürdürür.

Bunun tersine bazı baba adaylarında gebelik döneminde önemli ruhsal değişiklikler meydana gelebilir. Bu psikolojik değişiklikler ileri boyutlara ulaştığında libido azalmasına ve bedensel belirtilerin de ortaya çıkmasına neden olabilir. Hatta bazı baba adaylarında ruhsal değişikliklerin ortaya çıkardığı bedensel belirtiler tedavi gerektirecek kadar ileri boyutlara ulaşabilir (Couvade sendromu).

Erkekler, eşleri gebe kaldığında genellikle aşağıdaki üç davranış kalıbından birini uygularlar. Bu davranışlar çoğu durumda bilinçdışı olarak gelişir:

“İzleyici” kalmayı tercih eden baba adayı duygusal anlamda kendini gebelik gerçeğinden soyutlar ve olayı sanki kendi dışındaki bir çevrede oluyormuş gibi hisseder.

“Katılımcı” olmayı benimseyen baba adayı duygusal ve diğer açılardan tümüyle eşiyle işbirliği içindedir. Gebelik gerçeğinin ve yaratmakta olduğu değişikliklerin tümüyle farkındadır. Sorumluluk duygusu belirgindir.

“İşlevsel” konumdaki baba adayı ise genel olarak ilk ikisinin arasında bir yerdedir ve duygusal açıdan gebeliğe uzak olmakla beraber, maddesel sorumluluklarının tümüyle farkındadır.

Baba adayının “gebeliği”

Anne adayının gebeliği esnasında baba adayında birincil olarak ruhsal değişiklikler, ileri durumlarda bedensel belirtilerin ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Ruhsal değişikliklerin temelinde baba kimliği kazanmakla artacak olan sorumlulukların yarattığı kaygılar yatar. Yine özellikle katılımcı baba adayları gebelik ve doğum konusunda anne adayının yaşadığı endişeleri tümüyle (bazı durumlarda anne adayından daha yoğun) yaşayabilirler. Bu endişe ve kaygılar kendini başağrısı ya da belağrısı şeklinde dışa vurabileceği gibi gerçek bir “gebelik sendromu” ya da tıbbi adıyla couvade sendromu da gelişebilir.

“Couvade” aslında bazı ilkel toplumlarda halen uygulanmakta olan bir gelenektir: Bu geleneğe göre doğumun ağrısız seyretmesi ve anne ve doğacak bebeğin kötü ruhlardan korunması için anne adayının doğum sancıları başlayıp doğum yatağına alındığında baba adayı da bir yatağa yatırılır ve doğum olana kadar burada bekler. Bazı baba adayları burada eşleriyle özdeşleşerek doğum ağrılarına benzer ağrılar bile hissederler.

Couvade sendromu dışarıdan birinin farkedemeyeceği kadar hafif seyredebileceği gibi gerçek bir ruhsal bozukluk görüntüsü de alabilir. Couvade sendromu en hafif şekliyle erkeğin eşiyle birlikte gebelik belirtileri yaşamasıdır. İleri durumlarda nedeni açıklanamayan başağrıları, kolay sinirlenme, gerginlik, yerinde duramama, kilo alma, gaz sancıları, belağrıları gibi belirtiler ya da tam bir depresyon tablosu ortaya çıkabilir. Bir toplumun etnik azınlığına ait bireylerde, daha önce çocuğu olanlarda, ruhsal ya da bedensel sağlık problemleri olanlarda, düşük gelirlilerde ve özellikle de gebeliğe yoğun duygusal tepki geliştiren erkeklerde daha sık gözlenir. Couvade sendromu ek bir stres faktörü yarattığından çiftin gebelikteki cinsel yaşamını derinden etkileyebilir.

“Gebe erkeğin” kaygılarıyla başa çıkmak zor olabilir. Couvade sendromu yaşayan erkeklerde psikoterapi ya da ilaçla tedavi faydalı olabilmektedir. Ancak sendromu yaşayan kişinin bu belirtilerin kendilerine özgü olmadığını ve başka erkeklerinde buna benzer ve daha ağır belirtiler yaşayabileceklerini bilmesi önemlidir.

Cinsel ilişkinin sakıncalı olduğu durumlar

Düzenli olarak doktor konrollerine giden ve gebeliğinin tümüyle normal seyrettiği belirlenen ve şu sakıncalı durumları yaşamayan anne adayları doğuma kadar tüm gebelik boyunca cinsel ilişkide bulunabilirler. Burada kısıtlayıcı tek etken anne adayının ilişkiden rahatsızlık ya da ağrı duymasıdır. Baba adaylarının bu durumlarda anlayışlı olmaları gerekir.

Gebelikte cinsel ilişkinin kısıtlanması gerektiği dönemler hakkında çok çeşitli kaynaklarda farklı bilgiler bulmanız mümkündür. En sık rastlanan bilgi ise “Gebeliğin ilk iki ayı ile son dört haftası arasında cinsel ilişkide bulunmak sakıncalı olabilir” şeklindeki bilgidir.

Bazı doktorlar “bebeğim cinsel ilişkiden hemen sonra düştü” yakınmalarını sık duyduklarından düşük riskinin en yüksek olduğu ilk iki ayda cinsel ilişkiyi yasaklamayı uygun görmektedirler. Bu düşünce temelde yanlıştır. Zira “düşük” olgusu saatler içinde değil günler içinde gelişen bir süreçtir. Klinik olarak görünen kısım, yani kanama ve bebeğin düşmesi aşamasına gelene kadar uterus içinde birçok değişiklik yaşanır. Bunlar arasında en önemli olanı düşükten günlerce önce bebeğin çok çeşitli nedenlerle (bu nedenlerin arasında cinsel ilişki hiçbir zaman yoktur!) ölmesidir. Bebeğin ölmesiyle gebelik hormonları azalır ve dolu olan uterusun tahliyesi için hazırlıklar başlar. Salgılanan maddeler serviksin (rahimağzı) yumuşamasına neden olur ve belli bir aşamada uterus kasılmaları başlayarak patolojik gebelik ürünleri vücuttan uzaklaştırılır. Cinsel ilişki bebeğin ölmesine değil, bebek ölmüşse uterusu kasıcı etkileriyle düşük sürecinin (yani ölü bebeğin atılmasının) hızlanmasına neden olur. Yani cinsel ilişki bir anlamda düşük sürecinin başlaması için gerekli hazırlık sürecini hızlandırmıştır.

Buna karşı sorulacak bir soru şudur: Eğer cinsel ilişki düşmeyecek olan bir bebekte düşüğe neden olmayacaksa ve düşecek olan bebek ilişki olsa da olmasa da zaten düşecekse, neden doktorlar düşük tehdidinde cinsel ilişkiyi yasaklamaktadırlar?

“Düşük tehdidi” karmaşık bir durumdur. Ultrasonun klinik kullanıma girmesiyle düşük tehdidinin tanımı da değişmiştir. Önceleri gebeliğin halen devam ettiği ancak kanamanın da olduğu durumlarda uterus içindeki bebeğin durumu bilinmeden tüm olgulara “düşük tehdidi” adı verilirdi. Oysa günümüzde kanama ile başvuran bir anne adayında ultrasonla incelenen bebek canlıysa düşük tehdidi adı verilmektedir. Bu durumda uterusta “harekete neden olacak” hertürlü müdahaleden (elle muayene ve cinsel ilişki gibi) kaçınmak bu olguların bir kısmının normale dönmesini sağlayabilmektedir.

Aynı şekilde gebeliğin son dört haftasında cinsel ilişkiyi yasaklayan doktorlar da ilişki esnasındaki kasılmaların bebeğe giden oksijeni azaltacağı endişesini taşımaktadırlar. Ancak ilişki esnasında ortaya çıkan kasılmalar normal doğum eyleminde ortaya çıkacak kasılmalardan daha güçlü değillerdir ve daha uzun da sürmezler. Bu durumda normal seyreden bir gebelikte son haftalarda cinsel ilişkiyi yasaklamak yersiz gibi görünmektedir.

Ancak gebeliğin son haftalarında cinsel ilişkide büyüyen uterusun yarattığı mekanik engel yüzünden problem yaşanabilir. Bu yüzden klasik cinsel ilişki pzisyonu (erkek üstte) yerine kadının üstte olduğu pozisyon ya da kadının diz dirsek durumunda olduğu pozisyonu tercih etmek uygun olur.

Lohusalık döneminde ise görüşümüze göre uterusun gebelik öncesi döneme gerileme süreci olan ilk dört haftalık dönemde cinsel ilişkide bulunulmaması gerektiğine inanıyoruz. Bu dönem epizyotomi ya da sezeryan yaralarının da iyileşmesi için oldukça yeterlidir.

GEBELİKTE CİNSEL İLİŞKİ ŞU DURUMLARDA KISITLANMALIDIR

Önceki gebeliklerinde: tekrarlayan düşük, erken doğum, serviks yetmezliği ve buna bağlı erken doğum ya da düşük öyküsü olan,

Mevcut gebeliğinde: düşük tehdidi, erken doğum tehdidi, erken membran rüptürü, vajinal kanama, genital bölgede enfeksiyon gibi normaldışı durumları olan anne adaylarının bu normaldışı durum ortadan tümüyle kalkana kadar cinsel ilişkide bulunmamaları gerekir. İlişkinin yasak olduğu süre doktor tarafından belirlenir. Bebeklerinde ağır gelişme geriliği ya da başka nedenlerle fetal distres gelişme riski yüksek olan anne adaylarının da doktorlarının belirlediği bir dönemden itibaren cinsel ilişkide bulunmamaları gerekir.

Bu risk faktörlerini taşımayan anne adaylarında cinsel ilişki anne adayının kendini rahatsız hissetmemesi koşuluyla tüm gebelik boyunca devam edebilir.

Baba adayında cinsel yolla bulaşan hastalık saptandığında ise enfeksiyon tedavi edilmeli ve doktor önerisine göre hareket edilmelidir.

Vajinal kanama

İster ilişki sonrasında olsun, ister ilişkiden bağımsız bir zamanda meydana gelsin ve miktarı ne olursa olsun gebelikte kanama hemen doktor değerlendirmesi gerektiren bir durumdur.

Gebelikteki tüm kanamalarda normaldışı durumun etkileri tümüyle silinene kadar cinsel ilişkiden ve orgazmdan kaçınmak gerekir. Yeniden güvenli bir şekilde cinsel ilişkiye başlayabilme konusunda doktorunuzun vereceği karara uymalısınız.

Birinci trimesterde oluşan kanamaların en sık nedeni düşük tehdidi ya da düşüktür. Düşük tehdidi durumlarında süresi doktorunuz tarafından belirlenmek üzere cinsel ilişki doktor tarafından yasaklanır.

Placenta previa (plasentanın doğum kanalını tıkaması) durumunda ilişkinin mekanik etkisi ya da orgazmın uterusu kasıcı etkisi kanamaya neden olabilir. Bu nedenle placenta previa saptandığı andan itibaren genellikle cinsel ilişki yasaklanır. Bazı durumlarda başta previa tanısı konan anne adaylarında gebeliğin ilerlemesiyle plasenta doğum kanalı girişinden uzaklaşarak yukarıya göç edebilir. Bu durumlarda placenta previa tanısı ortadan kalktığından ilişki tekrar serbest bırakılır.

Erken Doğum Tehdidi

Orgazm olsa da olmasa da özellikle gebeliğin sonuna doğru cinsel ilişki esnasında uterusta anne adayı tarafından hissedilebilen kasılmalar olmaktadır. Bu kasılmalar daha önce doğum yapmış anne adayları tarafından daha kolaylıkla hissedilirler. Ancak bu kasılmalar erken doğumu başlatacak nitelik ve şiddete sahip değildirler. Bu yüzden normal gebelikte cinsel ilişkinin erken doğuma yolaçmadığı kabuledilir. Ancak erken doğum eylemi nedeniyle tedavi gören ve/veya erken doğum yapma açından yüksek risk faktörü olan anne adaylarının doktorlarının belirlediği gebelik haftaları arasında cinsel ilişkiden kaçınmaları gerekir.

Yoğun meme başı uyarısı da kasılmaları başlatabilen bir etken olduğundan cinsel ilişki esnasında meme başı uyarısında şiddetli kasılmalar hisseden ve/veya erken doğum yapma riski yüksek olan anne adaylarının da bu eylemden kaçınmaları gerekir.

Erken Membran Rüptürü (EMR), genellikle enfeksiyon temelinde gelişen bir durumdur. Dahası enfeksiyona bağlı gelişen EMR sonrası fetus ve amnios sıvısı vajinadan gelen tüm bakteri ve diğer enfeksiyon etkenleri karşısında korumasız hale gelir. Bu yüzden EMR gelişen anne adaylarının doktorlarının önerdiği şekilde aktif cinsel ilişkiden kaçınmaları gerekir.

Ani bebek ölümü sendromu (SIDS: Suden Infant Death Syndrome), 1 yaşına kadar bebeklik dönemindeki ölümlerin başlıca sebeplerinden biridir. Genellikle beşik ölümü diye bilinir.
Tipik olarak, oldukça sağlıklı olan bebek (çoğunlukla 2 ila 4 aylık bebekler) bir gece beşiğe ya da yatağına konur ve ertesi sabah ölü olarak bulunur. otopsi bile yapılsa bebeğin asıl ölüm nedeni belirlenemez ve anne ve babalar bebeklerinin trajik şekilde ölmesine neden olmak için ne yaptıklarını düşünerek suçluluk duygusuna itilir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 500 doğumdan yaklaşık 1′inde ölüm nedeni SIDS’dır. Çeşitli etnik gruplar arasında ani bebek ölümü, Asya kökenli ve beyaz bebeklerde en düşük ve Amerikan Kızılderilileri ve siyah ırktan olan bebekler arasında en yüksektir.
SIDS nedeni ile ölen çocukların büyük çoğunluğu sağlıklı görünür; fakat sonradan yapılan incelemelerde çoğunlukla kalp, akciğer ve beyin ile ilintili problem izlerine rastlanır. Dahası, çeşitli genetik çevresel ve sosyal faktörler bu sendromla birlikte ortaya çıkar.
Bunlar arasında doğum esnasında düşük kilolu olmak, prematüre doğum, soğuk hava koşulları, annenin sigara ya da uyuşturucu tiryakisi olmuş olması, SIDS nedeni ile daha önce bir başka bebeğini kaybetmiş olması veya buna benzer bir nedenle daha önceki bebeğinin ölmüş olması (yani bebeğin soluğu durmuş bulunması ve ölmeden önce suni solunum uygulanması) sayılabilir. SIDS benzeri olgular, SIDS ile ilgili olmadıklarını ifade etmek için akut derecede yaşamsal tehdit oluşturan olaylar (ALTE: Acute Life-Theatening Events) olarak adlandırılır.
Bu, SIDS nedeni ile ölen bebeklerin bu kategorilerden birisine girmesini gerektirmez. Gerçekte, çoğu yüksek risk olarak düşünülmez. Dolayısıyla, yüksek riskli bebeklerin sıkı gözetim altına alınması yoluyla SIDS nedenli ölümleri tamamıyla önlemek mümkün değildir.
Her ne kadar SIDS için ortada tek bir neden yok ise de, araştırmacılar, çoğu bebekte bu sendromla ortaya en çok çıkan çeşitli fizyoloik anormallikler tespit etmişlerdir. Bunlar arasında merkezi sinir sistemi anormallikleri, anormal kalp atışları, adale gerginliği anormallikleri, otonom sinir sistemi kusurları ve uyku esnasında anormal soluk kesilmeleri (apnea) sayılabilir. Belli bir ölüm nedeni olup olmadığını belirlemek için çoğunlukla otopsi çok yardımcı olacaktır.
SIDS nedenli ölüm tehlikesi o kadar korkutucudur ki, bugün çoğu anne babalar, bebeklerinin kalp atışlarının ve soluk alıp verişinin evde denetim altına alınmasını talep etmektedirler. Genellikle böyle bir şey tavsiye edilmez. Bununla beraber, eğer bebek SIDS için yüksek riskli bir bebek ise böyle bir gözetim yapılabilir. Doktorunuz size ayrıntılı bilgi verecektir.

Tahminen her 600 ile 800 çocuktan biri, fazladan bir kromozomun bulunmasından kaynaklanan doğum anomalisi olan Down sendromu ile doğmaktadır.

Bir kadının Down sendromu olan bir çocuk doğurma olasılığı, yaşıyla birlikte artar. örneğin, 25 yaşındaki bir kadında bu olasılık 1205′te 1 iken, 35 yaşındaki bir kadında 365′te 1′eyükselmektedir.

Down sendromlu olarak doğan bir bebeğin yüzü normalden küçük ve yuvarlak olur. Kulaklar alçaktadır ve oval biçimlidir. Gözler hafifçe yukarıya eğiktir. Ağız köşelerden aşağıya doğru sarkar ve açık kalır. Dil genellikle geniştir ve dışarı çıkar. Gözün iris tabakasında genellikle gri beyaz lekeler görülür.

Down sendromlu bebekler ortalama büyüklükte doğabilirler, ancak tipik olarak yavaş büyürler ve küçük kalırlar. Hafiften ileriye kadar değişen düzeylerde zekâ gecikmesi görülür. Bunlarda konjenital kalp kusurları gastrointestinal oluşum bozuklukları da oldukça yaygındır.

İki yıl içinde mortalite (ölüm oranı) yüksektir. Bu çocukların birçoğu solunum enfeksiyonlarına, kalp sorunlarına veya lösemiye yenilirler.

Down sendromunun tedavisi yoktur. Kalp veya diğer yan kusurlar genellikle ameliyat yoluyla başarılı şekilde giderilebilmektedir. Gelişme gecikmesinin düzeyi çocuğun yaşamında önemli bir rol oynar. Down sendromlu birçok çocuk sevecen bir aile ortamında yaşamlarını sürdürmekte, okula gitmekte, öğrenmekte ve hatta özel koruma donanımına sahip atölyelerde veya diğer alt düzey işlerde çalışma yaşamına bile katılmaktadır. Diğer çocuklar ise oldukça az gelişmiş olup yaşamlarını ancak başkalarının bakım ve gözetimi altında sürdürebilmektedir.

Anormal bronş ve akciğer hastalığı (Bronchopulmonary dysplasia) yüksek konsantrasyonlu oksijen almış olan yada yeni doğumun hemen sonrasında mekanik soluk alma aygıtına gereksinim duyan bebeklerde, bir solunum güçlüğü sendromu komplikasyonu olarak ortaya çıkar. DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »


Türkçesi “Edinsel Bağışıklık Yetmezliği Sendromu” olarak ifade edilen AIDS i, çağımızın en korkunç hastalıklarından biri olarak nitelendirebiliriz. AIDS hastalığının etkeni bir virüs olup kısaca HIV olarak adlandırılmaktadır. Bu virüsün 2 tipi vardır; HIV - 1 dünyada en yaygın görülen AIDS etkeni virüsüdür. HIV - 2 ise daha nadir olarak görülür, ancak batı Afrika da sık rastlandığı bildirilmiştir
DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »

İnfertilite (çocuk olmaması) günümüzde evli çiftlerin %15′inin karşılaştığı bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. İnfertiliteye sebep olan faktörlerin 1/3′ü kadına, 1/3′ü erkeğe ve 1/3′ü de her iki cinse aittir. Bu nedenle erkeğe bağlı faktörler sorunun yarısını oluşturmaktadır. DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »

Ergenlik dönemi, çocukluktan genç kızlığa adımların atıldığı bir dönemdir. Bu dönemde bedensel gelişim ve kişilik gelişimi çok hızlıdır. Kızlarda 9-10 yaşlarında başlayan bu değişim 18 yaşına dek devam eder. Sağlıklı bir kadın olabilmek için gerekli olan değişimlerin gerçekleştiği ergenlik döneminde, beyin ve üreme organları vücudun diğer bölümlerine hormonlar adı verilen kimyasallar aracılığı ile mesajlar gönderir. Kızlar ergenlik dönemine erkeklerden yaklaşık iki yıl önce girer. Bu büyüme ve gelişim sürecini kişinin kendisinin düzenlemesi mümkün değildir. Bu süreç ancak vücut hazır olduğunda başlar. DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »