Gençlik dönemi 13 ile 19 yaşlar arasını kapsar. Bu dönem sırasında çocukluktan erişkinliğe geçilir. Bu dönemde cinsel ilişkinin ilk kez fiziksel bir olasılık olduğu ergenlik başlar ve zihinsel ve sosyal erişkinlik dönemine ulaşana kadar sürer.
Büyümenin en hissedilir olduğu dönem gençlik dönemidir. Gençler boyları uzayarak ve kilo alarak hemen hemen bir erişkin görünümü kazanırlar. Aynı derecede önemli bir konu da gence yeni anlayışlar kazandıran ve daha karmaşık konuları kavramasını sağlayan zihinsel gelişimdir. Çocuğun ruhsal gelişimi gencin fiziksel ve zihinsel varlığını daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
Çoğu kez fiziksel, zihinsel ve ruhsal gelişme farklı hızlarda gerçekleşir; bu farklılıklar gençte huzursuzluk, güvensizlik, çatışma ve diğer duygusal sorunlara neden olabilir. Örneğin son zamanlarda çocuklar ergenliğe daha erken girerken ergenliğin sonlanması (bağımsızlığın gelişmesi ile anlaşılır) daha geç ortaya çıkıyor gibi görünmektedir. Sonuçta ergenlik dediğimiz bu geçiş dönemi daha uzun sürmektedir.
Günümüzde daha erken yaşta uyuşturucu madde kullanımı ve cinsel davranışların ortaya çıkması, bu dönemdeki güçlükleri sürekli arttırmaktadır.
Ergenlik, anne baba ve çocuklar arasındaki rekabetin çözümlenmeye başladığı dönemdir. Bebeklik döneminde başlayan ve çocukluk dönemine ve bazen erken erişkinlik dönemine kadar süren bu mücadele, çocuğun anne babasına bağımlılığı ile artan bağımsızlık talepleri arasındaki normal gerilimden kaynaklanır.

Bir gencin fazla büyümüş bir çocuk veya olgunlaşmamış küçük bir erişkin olmadığı iyi anlaşılmalıdır. Erken gençlik yıllarında ergen kendisini anne babasından uzaklaştıran bir bireysellik geliştirmeye başlar. Ergenliğin ortasında (15 ile 17 yaşlar arası) cinsel kimliğin tanımlanması için uğraşılır.
Bu dönem erişkinliğe bir adım olduğu için genellikle 18, 19 veya daha genç yaşlarda çoğu kez çocuk ile anne baba arasındaki gerginlik çözüme kavuşur, bu durum her iki kuşağında yeni erişkinin bağımsızlığını kabul etmeyi öğrenmesiyle oluşur. Genç çocuk sürekli fiziksel, ruhsal ve zihinsel büyüme arasında bir denge kurmaya ve tam olarak şekillenmiş benlik
: (ego) kimliğini ve kendi düşüncelerini oluşturmaya uğraşır.
Ergenlik sırasında anne baba ve çocuk arasındaki ilişki sorunlar yaratır ve aşama aşama yeniden tanımlanır. İyi bir ilişki kurmak için her iki tarafın da birbirlerine karşı olabildiğince açık olmaları gerekir.
Bu bölüm bu ilişkiye yardımcı olabilecek bilgiler vermek için ayrılmıştır. Gençler ergenliğin kendine özgü fiziksel ve zihinsel değişikliklerinden çok fazla etkilenirler. Daha küçük yaş gruplarının tersine ergenler kendi sağlık bakımları gibi kendi hayatlarına ait sorumlulukları almaya başlarlar.
Aşağıdaki sayfalar doğrudan gençler ve anne babalarına yöneliktir: Amacımız size (genç ya da erişkin) bu kendine özgü zorlu yıllarla başa çıkmak için gereksinim duyduğunuz bilgileri sağlamaktır.

    ŞEKER HASTALIĞI (DİABET)
Şeker hastalığı (diabetes mellitus) eski çağlardan beri bilinen, hayat boyu süren bir hastalıktır. Ülkemizde yaklaşık 2 milyon şeker hastasının ve 1.5-2 milyon kadar da gizli şeker hastasının olduğu sanılmaktadır. Vücutta çeşitli organları etkilemesi ve bozması yanında yol açtığı sosyal ve ekonomik sorunlar nedeni ile modern toplumun sosyal bir hastalığı ve problemi olmuştur.
Nasıl Oluşur?
Şeker hastalığı, pankreasta yapılan ve kan şekerim düşürücü bir işlevi olan insülin hormonunun yokluğu veya azlığı veyahut da etkisizliği sonucu oluşur. Kanda şeker (glikoz) seviyesi yükseldiğinde (örneğin yemeklerden sonra olduğu gibi) pankreastaki beta hücrelerinden insülin kana salınır, insülin vücutta çeşitli dokulardaki (karaciğer, kas ve yağ dokuları gibi) hücrelerde bulunan reseptör adı verilen insüline duyarlı alıcılara bağlanarak kandaki şekerin hücreler içine girmesine ve buralarda yakıt olarak kullanılıp enerji oluşmasına imkan sağlar.
Vücutta insülin yokluğu ya da insülin var olduğu halde etkisiz bulunduğu durumlarda kandaki şeker hücreler içine giremez ve bu şekilde kan şekeri yüksek bir seviyeye çıkar.
2 Tip Diabet Var.
2 tip şeker hastalığı vardır. “Tip I diabet’te vücutta insülin eksikliği veya yokluğu söz konusudur. “Tip II diabet’te ise insülin salgılanmakta, fakat etkisi yeterince olmamaktadır. Tip I diabet genellikle çocuklarda, gençlerde, seyrek olarak da yetişkinlerde görülebilir. Genetik olarak diabete eğilimi olarak bireylerde oluşmakla beraber bu tek başına yeterli değildir. Bunun yanında vücudun müdafaa sisteminde yer alan akyuvarların ve bir takım hücrelerin normalde yabancı maddeler ile savaşması yerine kendi pankreas beta hücrelerine hücum etmesi gerekir. Bu saldırıları başlatan, tetiği çeken çeşitli faktörler vardır. Bunlar virüs enfeksiyonları, çeşitli kimyasal ve toksin maddeler, stress ve gıdalar (örneğin süt çocukluğu döneminde inek sütü ile beslenme, ayrıca tütsülenmiş gıdalar). Bu şekilde insülin salgılayan hücreler gittikçe harap olur ve insülin salgısı da azalır. Bu yüzden tip l diabetin tedavisi sadece insülin hormonunu dışardan enjeksiyonla vermektir.
Tip II diabetin oluş şekli ise tamamen farklıdır. Kalıtım önemli bir rol oynar. Ailelerinde diabet hikayesi olanlarda görülme şansı daha fazladır. (Özellikle 40 yaş üstündekilerde). Hastaların çoğu şişmandır. Tip II diabette kandaki insülin düzeyi normal hatta fazla olabilir. Ancak insülinin vücut tarafından kullanılması bozulmuştur. Dolayısıyla şeker hücre içerisine giremez, kanda birikir ve kan şekeri yükselmiş olur. Tip II diabetin tedavisinde en önemli faktör iyi bir diyet yapmaktır. Uygun egzersizlerde şekerin düşmesine yardımcı olur. Bu şekilde şekeri yeterince düşmeyenlerde kan şekerini düşürücü ağızdan verilen haplar kullanılır.
Tip I diabetin belirtileri genellikle ani olarak başlar. Başlıca belirtileri çok su içme, çok yemek yeme, çok idrar yapma, ani kilo kaybı, halsizliktir.
Tip II diabetin belirtileri ise genellikle yavaş olarak ortaya çıkar. Bunların başlıcalan çok su içme, çok yemek yeme, çok idrar yapma, görme bozukluğu, el ve ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, sık enfeksiyonlar, kaşıntı, yaraların geç iyileşmesi, iktidarsızlık (impotans)’tır.
Gerek tip I ve gerekse tip II diabetin iyi tedavi edilmediği takdirde körlüğe kadar gidebilen göz bozuklukları, böbrek yetmezliği, kalp hastalıkları, ayakta kangren gibi kamplikasyonlan vardır.
Bu yüzden hastalık oluşmadan önce bazı tedbirleri almak, oluştuktan sonra da hekim ile çok sıkı bir işbirliğine girmek gerekir.
Tip I diabetiklerin birinci dereceden yakınlarında bazı testlerin yapılması hastalığı önceden belirleyebilir. Yine ailesinde birden fazla diabetik olanların, şişmanların bu yönde testler yaptırması hastalığı erkenden gösterebilir.
Şişmanlık hareketsizlik bu tür insanlarda şeker hastalığı için bir risk olduğundan, karbonhidrattan (şekerden) zengin gıdaları azaltmalı, dengeli bir beslenme programına girilerek kilo verilmeli, egzersiz (günde 45 dakika yürüyüş gibi) yapılmalı, yılda 1 kez kan şekeri (gerekirse şeker yüklemesi testi yapılarak gizli şekerin ortaya çıkarılması) kontrolü yaptırılmalıdır.

Premenstruel sendrom (PMS) kadınlarda adet öncesi dönemde başlayan ruhsal ya da fiziksel birtakım belirtiler topluluğunu ifade eden bir terimdir. Bu belirtiler genellikle adetin başlamasına bir hafta ortaya çıkar ve adet görülmesiyle birlikte birkaç günde kaybolurlar.

Kadın doğası oldukça karmaşıktır. Kadının doğasını anlayabilmek için PMS’nin ne olduğu toplumun her bireyi tarafından bilinmelidir. Özellikle işverenlerin ve eşlerin iletişimde oldukları kadınla ilişkilerinin sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi için bu konu hakkında mutlaka bilgi sahibi olmaları gerekir.

PMS ne sıklıkta görülür?

Aslında her kadında adet öncesi dönemde bazı belirtiler ortaya çıkar. Bu belirtilerin amacı kadının adet olacağından haberdar edilmesi ve böylece hazırlıksız yakalanmasının engellenmesidir. Bu belirtiler kadınların yarısından daha azında rahatsız edici, ancak dayanabilecek şiddette olurken, %5 kadın oldukça şiddetli belirtiler hisseder. Burada premenstruel belirtiler ile premenstruel sendrom arasındaki ayrımı yapmak önemlidir.

PMS kadının yaşantısını derinden etkileyen sosyal bir durum olarak kabul edilebilir: Amerika’da yapılan bir istatistiksel çalışma bu ülkede kadınların adet öncesi dönemlerinde daha fazla suç işlediklerini ortaya koymaktadır. Aynı raporda tıbbi ya da psikiyatrik bir hastalık nedeniyle hastaneye yatırılan, intihara teşebbüs eden kadınların, çocuklarını normalde önemsenmeyecek ufak bazı şikayetler nedeniyle doktora götüren kadınların önemli bir kısmının adet öncesine yakın günlerde oldukları görülmektedir.

PMS kimlerde görülür?

PMS ergenlik döneminden önce ve menopozda çok ender görülür ve bir doğurganlık çağı hastalığıdır. Sıklıkla 30-45 yaş arası kadınlarda gözlenir. Ailevi bir eğilim sözkonusu olmasına karşın, sosyal sınıf ve ırksal farklılıklar göstermez. Doğum kontrol hapı kullananlarda belirtiler şiddetlenebilir.

PMS neden olur?

PMS’nin nedeni tam olarak belli değildir. Mineral yetersizliği (magnezyum, çinko), vitamin yetersizliği (A, B vitaminleri), hormonal dengesizlik (progesteron yetmezliği), vücutta aşırı sıvı tutulumu, prostaglandin ve nörotransmitter dengesizliği ve psikosomatik nedenler üzerinde durulmaktadır.

PMS’nin belirtileri nelerdir?

PMS en ağır şeklinde tüm vücut sistemlerini etkileyebilir ve bu durumda her organa ait belirtiler meydana gelebilir. PMS belirtileri hafif adet öncesi belirtileri şeklinde olabilir, doktora başvuracak kadar, ancak dayanılabilir şiddette olabilir ve iş kaybına, sosyal ilişkilerde sorunlara, kişide depresyona yolaçacak kadar şiddetli olabilir.

PMS’nin ruhsal belirtileri depresyon, yorgunluk hissi, aşırı uyuma, çevreye ilginin azalması, duygu durumunda dalgalanmalar, sinirlilik, gerginlik, asabileşme şeklinde olabilir.

Memelerin dolgunlaşması, büyümesi ve ileri derecede hassaslaşması şeklinde meme belirtileri olabilir.

Vücutta ödemlere (şişmeler), 1.5 kilogramdan fazla ağırlık artışına, karında şişkinliğe ve elbiselerin dar gelmesine yolaçan sıvı tutulumu ortaya çıkabilir.

Başağrısı, bulantı-kusma, kabızlık, ishal, iştah artışı, aşırı susama, alkole tahammülsüzlük, cinsel istek artışı, akne (sivilce) ortaya çıkması diğer sık gözlenen belirtilerdir.

PMS tanısı nasıl konur?

PMS tanısı koymak kolay değildir.Adet öncesi dönemde bazı belirtilerle başvuran her kadına PMS tanısı koymak, kadının gereksiz yere bazı tedavilere ve bunların yanetkilerine maruz kalması anlamına geleceğinden ancak belli bazı kriterleri taşıyanlara PMS tanısı konur.

PMS tanısı koymak için aşağıdakilerin mutlaka varolması gerekir:

1-Belirtiler düzenli olarak ortaya çıkmalı ve kaybolmalıdır: siklusun ikinci yarısında ortaya çıkan belirtilerin şiddeti giderek artar.

2-Adet görüldükten sonra belirtiler üç gün içinde kaybolmalıdır.

3-Her ayki siklus döneminde en az 10 gün süren belirtisiz bir dönem varolmalıdır.

4-Belirtiler arka arkaya en az üç siklusta görülmüş olmalıdır.

5-Belirtiler iş yaşamı, sosyal yaşamı ve kişisel ruhsal dengeyi etkileyecek kadar şiddetli olmalıdır (Tüm premenstruel belirtiler sendrom değildir!)

Kadınlar PMS tanısını genellikle kendi kendilerine koyarak doktora başvururlar. Ancak bu kadınların yarısında gerçekte abartılı premenstruel belirtiler söz konusudur, ya da başka bir hastalık vardır. Tedavinin doğru bir şekilde verilebilmesi için komple bir jinekolojik sorgulama ve muayene yapılmalı, bazı destekleyici laboratuar tetkikleriyle tanıya gidilmelidir.

PMS nasıl tedavi edilir?

Belirtileri hafif ya da orta şiddette olan hastalar ilaç tedavisi dışında alınabilecek önlemlerden iyi fayda görebilirler. PMS nedeniyle kadın günlük işlerini yapamayacak duruma gelmişse, sosyal ilişkilerinde problemler ortaya çıkıyorsa, intihar girişimi, açık saldırganlık gibi psikiyatrik belirtiler ortaya çıkıyorsa ilaçla tedavi uygulanır.

İlaç dışı tedavi yöntemleri:

Kadının durumu hakkında bilgilenmesi: PMS’li olan kadının “aklını kaçırmadığını” bilmesi önemlidir. Belirtilerin giderek kötüleşmeyeceğini, aksine yaşı ilerledikçe azalacağını, olayın hormonlara karşı dokuların bir tür hassas cevabı olduğunu, birçok kadında bu belirtilerin olduğunu ve tedavisi olan bir hastalık olduğunu bilmesi önemlidir.

Gıdalar: Kafein (kahve, çay, çikolata, kola ve bazı ağrıkesicilerde bulunur) PMS’ye bağlı başağrılarının ve meme ağrılarının kötüleşmesine neden olabilir. PMS’li kadınlar siklusun ikinci yarısında (yumurtlama sonrasında) alkole karşı aşırı duyarlılık geliştiğinden bu günlerde alkol alınması PMS belirtilerinin artmasına neden olabilir.

Egzersiz: Düzenli egzersiz PMS belirtilerini hafiflettir. Muhtemelen bu durum egzersizin beyin endorfin seviyesini artırıcı özelliğine bağlıdır. (endorfin vücuttan salgılanan “morfin”dir ve rahatlatıcı, gevşetici özellikleri vardır). Haftada en az üç kere yirmişer dakikalık egzersizlerin düzenli olarak sürdürülmesi mutlaka fayda verir.

Yaşam stresinin azaltılması: Gevşeme teknikleri (meditasyon gibi) ve yoga, biofeedback gibi yöntemler faydalıdır. Bunun dışında kadının yaşamından stresi uzaklaştırmak için bilinçli ve istekli olması çok önemlidir. Eşten ayrılma, iş değiştirme gibi stres veren durumlarda psikiyatrik danışmaya başvurmak çok faydalı olabilir.

İlaçla tedavi yöntemleri:

Yukarıdaki önlemler yetersiz olduğunda veya baştan beri şiddetli seyreden PMS durumlarında ilaçla tedavi yapılır.

Doğum kontrol hapları: Bu ilaçlar özellikle beraberinde regl düzensizliği ve dismenore (adet sancısı) olan PMS hastalarında fayda gösterir. Ancak bazı kadınlarda doğum kontrol hapı kullanımı PMS’nin ruhsal belirtilerini şiddetlendirebilmektedir.

Ağrı kesici-iltihap giderici ilaçlar: belirtiler başlar başlamaz düzenli olarak alındığında ve adetin ikinci-üçüncü gününe kadar kullanıldığında bu ilaçlar özellikle PMS ile beraber adet sancısı gibi ek belirtileri olan kadınlarda faydalı olabilmektedir.

GnRH analogları: bu hormon ilaçları yumurtalıkları tamamen susturarak östrojen ve progestron salgısını sıfırlayan ilaçlardır. Dikkatli bir değerlendirme sonrası mutlaka doktor kontrolünde kullanılmaları gerekir. Uzun süre kullanıldıklarında kemik erimesi gibi ciddi sonuçlar doğurabileceklerinden tedavi süresi uzayacaksa beraberinde östrojen takviyesi yapılır.

Histerektomi (rahimin alınması): PMS’de tüm yöntemler başarısız kalındığında yumurtalıklarla beraber rahim ameliyatla çıkarılır. Ancak günümüzdeki etkili ilaçlar sayesinde giderek az uygulanan bir tedavi biçimi haline gelmiştir.

Ödem (şişmeleri olanlar) için tedavi: Nikotin ADH (vücutta su tutan hormon) salgısını uyardığı için sigara azaltılmalı, en iyisi bırakılmalıdır. Sol tarafa yatılarak uyunması genel vücut ödemi olanlarda faydalıdır. Ödem tedavisinde bazı idrar söktürücüler fayda verebilirler.

Mastalji (meme hassasiyeti) için tedavi: PMS’li hastalarda mastalji tanısı konurken fibrokistik hastalık gibi diğer meme ağrısı nedenlerinin ortaya çıkarılması için komple bir meme muayenesi yapılmalıdır. Mastalji tedavisinde memeleri alttan iyi destekleyen bir sütyenin gece gündüz kullanılması, kafein alımının kısıtlanması, sigara içilmemesi çoğu hasta için yeterli olur. Gıdalarda yağın azaltılması, diüretikler ve A, B, E vitamini kullanımı da bazı hastalarda olumlu sonuçlar verir. Gerekli durumlarda danazol ve bromokriptin gibi ilaçlar da kullanılabilir.

Ruhsal belirtiler için tedavi: Ruhsal belirtiler basit duygusal dalgalanmalar şeklinde olabileceği gibi, ağır depresyon şeklinde de ortaya çıkabilir. Tedavide antidepresan ilaçlar ve gerekli durumlarda psikiyatrik değerlendirme sonucuna göre daha farklı ilaçlar kullanılabilir.

Merhaba diyerek başlıyorum ikinci sayıdaki bu yazıma,
İlk yazımda, doğum öncesi, doğum ve doğum sonrasında çocuklarda birçok etkene bağlı özürlerin oluşabileceğini ve bunların erken rehabilitasyonunun öneminden bahsetmiştim. Tabii gönül ister ki hiçbir çocukta özür oluşmasın, ama buna rağmen maalesef çocukları etkileyen özürlerin oldukça fazla olduğunu görmekteyiz.
Çocuk özürlerinde, erken teşhis ve rehabilitasyon özürlü çocukların bağımsız yaşama dönmesine olanak vermekte, aileleri psiko-sosyal yönden desteklemektedir.

Brakial Pleksus, üç büyük dal halinde seyrederek, tüm kürek kemiği, omuz ve kol kaslarının innervasyonunu ve duyu integrasyonunu sağlayan büyük bir sinir topluluğudur. Zedelenmesi durumunda kürek kemiği,omuz, dirsek, el bileği, el ve parmak kasları etkilenecektir.
Zedelenmenin şiddeti farklı olmaktadır. Sinirin zedelenen bölümlerine göre çalışmayan veya etkilenen kaslar değişik olacaktır.
Doğum sırasında zedelenmesi “ Obstetrik (Doğumsal) Brakial Pleksus zedelenmeleri olarak adlandırılır.

Brakial Pleksus,
makat gelişli doğumlarda gövdenin ve boynun yana aşırı eğilmesi ile sinirlerde oluşan çekilme sonrası, baştan gelen doğumlarda ise omuzların dışarı çıkışı sırasında başın ve boynun aşırı yana eğilmesi ile sinirlere uygulanan traksiyon sonrası,
doğum ağırlığı büyük, pelvise göre iri ve kafası büyük bebeklerde oluşabilir.

Obstetrik zedelenmeler 3 gruba ayrılabilir.
-5 ve 6. servikal köklerin etkilendiği Erb Duchenne üst seviye paralizisi,
-Servikal 8 ve Torakal 1 köklerinin etkilendiği Klumpke paralizisi,
-Tüm kolu içine alan paralizi,

Brakial Pleksus zedelenmesinin erken fark edilmesi ve teşhisi, bebeklerde hareket azlığının ilk haftalarda çok göze batan bir semptom olmaması nedeniyle çoğunlukla mümkün olmamaktadır. Doğum sonrası, kadın doğum ve neonatal pediatrist hekimler tarafından Brakial Pleksus zedelenmesi olduğu düşünülen bebekler, pediatrik nöroloji uzmanına sevk edilmeli ve hemen fizyoterapi ve aile eğitimi başlatılmalıdır.

Erken teşhis ve rehabilitasyonun önemi açısından ;
Taburcu olana kadar fark edilemeyen bebeklerde ailelerin bu olayı fark ederek bebeklerini doktora götürmelerini sağlayacak bazı noktaları açıklamak istiyorum;
Bebeğin her iki kolunu eşit hareket ettirememesi,
O taraf kolda renk değişikliği ve şişlik,
Kıyafetlerini giydirirken o taraf kolun giydirilmesinde zorluk,
Yıkama sırasında o taraf kol kaslarında hissedilen yumuşaklık,
Kucağa alınırken bebeğin o taraf kolunun kayması, tespit etmede zorluk.
O taraf elin yumruk yapılamaması ( bebeklerde ilk bir aya kadar devam eden elin sıkıca yumruk yapılmasından ibaret olan yakalama refleksi, olması gereken bir reflekstir), parmak uzatılınca kavranmaması,
Köprücük kemiği üzerinde tek taraflı şişlik,

Daha büyük bebeklerde (1 ay ve sonrası);
Elin ağza götürülememesi,
Cisim ve oyuncakların hep tek elle kavranması,
Yüzükoyun yatırıldığında o taraf kolunu dışarıya çıkaramaması
Oturma dengesinin geç gelişmesi ve etkilenen kol tarafına bebeğin düşme eğilimi,

Bu gibi durumlarda ailenin bebeği hemen doktoruna ve gerekirse pediatrik nörologa ve ortopediste götürmesi gerekmektedir.

Brakial Pleksus tedavisi cerrahi + fizyoterapi yada yalnızca fizyoterapi olarak ikiye ayrılabilir.
Ameliyat gerekip gerekmediğine ileri tetkiklerle karar verilir. Ama cerrahi girişim yapılsa da yapılmasa da fizyoterapi uygulamaları çok önemlidir. Cerrahi yapılacak vakalarda ekip çalışması önemlidir ve ameliyat öncesi de rehabilitasyon programı sonrasında olduğu gibi devam etmelidir.

Ben sizlere mesleğim gereği yalnızca fizyoterapi rehabilitasyon yaklaşımlarından ve tedavi sırasında ailelerin dikkat etmesi gereken önemli durumlardan bahsetmeye çalışacağım.

Fizyoterapi-Rehabilitasyon:
Brakial Pleksus zedelenmelerinde iyileşme 1- 18 ay içerisinde en iyi şekilde görülür, bununla birlikte iyileşme;
* Sinir zedelenmesinin şiddetine,
* Tipine,
* Erken ve uygun cerrahi girişime,
* Erken başlanan rehabilitasyona,
* Ekip çalışmasına.,
* Ailenin aktif olarak rehabilitasyona katılmasına bağlıdır.

Doğumdan hemen sonra tespit edilen vakalarda kolu, sinirde ve çevre dokularda oluşan ödem ve olası kanama nedeniyle 1-2 hafta dinlendirmek gerekir. Eğer köprücük kemiğinde bir kırık ve zedelenme söz konusu ise dikkat edilmelidir. Bu aşamada sinir üzerine gerilimi önlemek amacıyla kol sarkık vaziyette tutulmamalı, kol hafif yanda ve dirsek hafif bükük tutulmalıdır. Bu dönemde cihaz önerilmemektedir. Eski yıllarda bu dönemde kol 90 derece yanda ve dışa dönük tam tespit yapılırdı. Son literatür çalışmaları, rijit bir tespitin omuz ve kol eklemlerinde limitlenmelerine ve omuz çıkıklarına yol açabileceğini vurgulamaktadır Bu nedenle, özellikle bebeğin kucağa alınması, kıyafet değişimi ve yıkanması sırasında kolun sarkması önlenmeli, sırt üstü yatış bu devrede tercih edilmeli, yatış sırasında kol yukarda bahsettiğim şekilde hafif yanda tutulmalıdır.
2 haftadan sonra egzersiz uygulamalarına geniş bir fizyoterapi değerlendirmesinden sonra geçilmelidir. Egzersizlerin amacı,
Kasların zayıflaması ve uzun süreli hareketsizliğe bağlı kaslarda oluşacak bozuklukların önlenmesi,
Eklem açıklığının devamının sağlanması ve limitasyonların önlenmesi,
Bebeğin motor gelişim geriliklerinin önlenmesi,
Kol ve elin fonksiyonel kullanımın sağlanması,
Omuz çıkıkları ve kas yaralanmasını önleyecek pozisyonlarının sağlanmasıdır.

Egzersizler ailelerin düzenli yapmaları amacıyla her alt değişimi sonrası olarak tavsiye edilir. Sayısını fizyoterapist çocuğun durumuna göre belirlemelidir.
Rehabilitasyon yaklaşımları her iki kolu da içine alarak yapılmalı ve oturma, emekleme gibi aktiviteler çalıştırılmalıdır.
Egzersizlerin yanı sıra gerekli durumlarda cihaz ve değişik fizyoterapi uygulamaları gerekebilir.
Düzenli kontrollerin ilgili doktor ve pediatrik fizyoterapist tarafından yapılması gerekir.

Özetle, doğum sırasında oluşan ve kolun fonksiyonlarını etkileyerek çocuğun ilerde kolunu kullanamaması ve diğer hareketlerde bozukluğu yaratan Brakial Pleksus zedelenmelerinde erken teşhis, uygun tıbbi müdahale, erken rehabilitasyon ve aile eğitimi çok önemlidir.

Hepinize sağlıklı günler diliyorum.
Saygılarımla,
Yard. Doç. Dr. Mintaze Kerem,

Şeker hastalığı (diabetes mellitus) eski çağlardan beri bilinen, hayat boyu süren bir hastalıktır. Ülkemizde yaklaşık 2 milyon şeker hastasının ve 1.5-2 milyon kadar da gizli şeker hastasının olduğu sanılmaktadır. Vücutta çeşitli organları etkilemesi ve bozması yanında yol açtığı sosyal ve ekonomik sorunlar nedeni ile modern toplumun sosyal bir hastalığı ve problemi olmuştur.
  Nasıl Oluşur?
Şeker hastalığı, pankreasta yapılan ve kan şekerim düşürücü bir işlevi olan insülin hormonunun yokluğu veya azlığı veyahut da etkisizliği sonucu oluşur. Kanda şeker (glikoz) seviyesi yükseldiğinde (örneğin yemeklerden sonra olduğu gibi) pankreastaki beta hücrelerinden insülin kana salınır, insülin vücutta çeşitli dokulardaki (karaciğer, kas ve yağ dokuları gibi) hücrelerde bulunan reseptör adı verilen insüline duyarlı alıcılara bağlanarak kandaki şekerin hücreler içine girmesine ve buralarda yakıt olarak kullanılıp enerji oluşmasına imkan sağlar.
Vücutta insülin yokluğu ya da insülin var olduğu halde etkisiz bulunduğu durumlarda kandaki şeker hücreler içine giremez ve bu şekilde kan şekeri yüksek bir seviyeye çıkar.
2 tip şeker hastalığı vardır. “Tip I diabet’te vücutta insülin eksikliği veya yokluğu söz konusudur. “Tip II diabet’te ise insülin salgılanmakta, fakat etkisi yeterince olmamaktadır. Tip I diabet genellikle çocuklarda, gençlerde, seyrek olarak da yetişkinlerde görülebilir. Genetik olarak diabete eğilimi olarak bireylerde oluşmakla beraber bu tek başına yeterli değildir. Bunun yanında vücudun müdafaa sisteminde yer alan akyuvarların ve bir takım hücrelerin normalde yabancı maddeler ile savaşması yerine kendi pankreas beta hücrelerine hücum etmesi gerekir. Bu saldırıları başlatan, tetiği çeken çeşitli faktörler vardır. Bunlar virüs enfeksiyonları, çeşitli kimyasal ve toksin maddeler, stress ve gıdalar (örneğin süt çocukluğu döneminde inek sütü ile beslenme, ayrıca tütsülenmiş gıdalar). Bu şekilde insülin salgılayan hücreler gittikçe harap olur ve insülin salgısı da azalır. Bu yüzden tip l diabetin tedavisi sadece insülin hormonunu dışardan enjeksiyonla vermektir.
Tip II diabetin oluş şekli ise tamamen farklıdır. Kalıtım önemli bir rol oynar. Ailelerinde diabet hikayesi olanlarda görülme şansı daha fazladır. (Özellikle 40 yaş üstündekilerde). Hastaların çoğu şişmandır. Tip II diabette kandaki insülin düzeyi normal hatta fazla olabilir. Ancak insülinin vücut tarafından kullanılması bozulmuştur. Dolayısıyla şeker hücre içerisine giremez, kanda birikir ve kan şekeri yükselmiş olur. Tip II diabetin tedavisinde en önemli faktör iyi bir diyet yapmaktır. Uygun egzersizlerde şekerin düşmesine yardımcı olur. Bu şekilde şekeri yeterince düşmeyenlerde kan şekerini düşürücü ağızdan verilen haplar kullanılır.
Tip I diabetin belirtileri genellikle ani olarak başlar. Başlıca belirtileri çok su içme, çok yemek yeme, çok idrar yapma, ani kilo kaybı, halsizliktir.
Tip II diabetin belirtileri ise genellikle yavaş olarak ortaya çıkar. Bunların başlıcalan çok su içme, çok yemek yeme, çok idrar yapma, görme bozukluğu, el ve ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, sık enfeksiyonlar, kaşıntı, yaraların geç iyileşmesi, iktidarsızlık (impotans)’tır.
Gerek tip I ve gerekse tip II diabetin iyi tedavi edilmediği takdirde körlüğe kadar gidebilen göz bozuklukları, böbrek yetmezliği, kalp hastalıkları, ayakta kangren gibi kamplikasyonlan vardır.
Bu yüzden hastalık oluşmadan önce bazı tedbirleri almak, oluştuktan sonra da hekim ile çok sıkı bir işbirliğine girmek gerekir.
Tip I diabetiklerin birinci dereceden yakınlarında bazı testlerin yapılması hastalığı önceden belirleyebilir. Yine ailesinde birden fazla diabetik olanların, şişmanların bu yönde testler yaptırması hastalığı erkenden gösterebilir.
Şişmanlık hareketsizlik bu tür insanlarda şeker hastalığı için bir risk olduğundan, karbonhidrattan (şekerden) zengin gıdaları azaltmalı, dengeli bir beslenme programına girilerek kilo verilmeli, egzersiz (günde 45 dakika yürüyüş gibi) yapılmalı, yılda 1 kez kan şekeri (gerekirse şeker yüklemesi testi yapılarak gizli şekerin ortaya çıkarılması) kontrolü yaptırılmalıdır.

Depresyon bir duygudurum bozukluğudur. Depresyondaki kişiler kendilerini üzgün, yalnız ve yardımsız, umutsuz hissettikleri gibi yaşamı kaybedilmiş olarak görürler. Yaşamak onlar için külfettir. Herkes zaman zaman depresif bir ruh haline girebilmekle birlikte tedavi gerektirecek kadar bir depresyona herkes yakalanmaz. Depresyon bir insanın yaşantısının her yönünü ve açısını etkileyebilir. Uyku düzeni, cinsel yaşam, sosyal ilişkiler depresyonun etkisiyle bozulabilir. Depresyondaki insan için en basit işler çok ağır bir yük olarak algılanabilir. Bundan dolayı dağınık olabilirler.

Depresyonun Belirtileri:
Depresyonun belirtileri kişiden kişiye farklılıklar gösterebilir. Depresyondaki bir insan uyuyamayacak kadar hareketli olabilirken diğeri yataktan kalkmak istemeyebilir.

Depresyonun Etkileyebildiği Şeyler: 

Beden: Vücutta beliren en genel semptomlar uykusuzluk ve yorgunluktur.

Zihin: Kararsızlık, dikkati toplayamama, hep aynı olumsuz düşünceler etrafında dolaşma ve başka şey düşünememe (rumination) en önemli belirtilerdir.

Davranış: Depresyon insanı ;

(1)Kendine karşı yıkıcı ve saldırgan davranışlara,
(2) Düşünmeden birden bire ortaya çıkan davranışlara,
(3) Kontrol edilemez şekilde nedeni olmayan ağlamalara,
(4) Alkol, ve uyuşturucu madde bağımlılığına yönlendirebilir.

Duygular: Üzüntü, değersizlik, boşluk ,anlamsızlık duyguları, aşırı suçluluk duyguları görülebilir.

İlişkiler: Sosyal izolasyon ve çevre ile olumsuz ve yıkıcı tarzda ilişkiler görülebilir.

Depresyon Nasıl tedavi Edilir?

Depresyon gerçekten tedavi edilmez. Çünkü ;

(1) Yaşam sürekli karşımıza yüzleşmemiz ve aklıllıca yönetmemiz gereken zorluklar çıkarır.

(2) Üzüntü yaşamın doğal bir parçasıdır ve kimse ondan kaçamaz. Psikoterapilerde amaç uygun yollar ile problemleri çözümlemektir. Uygun psikoterapiler ve gerekiyorsa ilaçlarla (Dr.Yapko) depresyon yönetilebilir ve üstesinden gelinebilir.

Günümüzde artık çok iyi bilinmektedir ki depresyon biyolojik, sosyal, psikolojik faktörlerin bir sonucu olarak meydana gelmektedir. Terapide başarılı olunmak isteniyorsa tüm bu elementleri terapide hesaba katmak gerekir.

Depresyondaysanız bilmeniz gerekenler:
Depresyonda olduğunuzu tahmin ediyorsanız unutmayınız ki artık bundan kurtulmak için farklı şeyler yapmalısınız . İlk adımda bilgi almaya ve bu bilgileri kullanmayı deneyebilirsiniz. Sizin ihtiyaçlarınıza göre farklılaştırılabilecek bir çok etkili terapi mevcuttur. Depresyondaysanız haydi şimdi harekete geçebilirsiniz.

Depresyon herkesi etkileyebilir. Kadınlarda iki kat daha fazla görülmektedir. 25-44 yaşları arasında daha fazla görülmektedir. Amerika’da yaklaşık 20 milyon insanın depresyonda olması belki size yardımcı olabilecek bir bilgi olur. Depresyondaysanız haydi şimdi harekete geçebilirsiniz.

Psikoterapiler: 

Kognitif, davranışçı ve interpersonal terapiler depresyonda kısa sürede etkili olabilir. Psikanaliz gibi yıllarca süren yaklaşımlar artık Amerika’da demode oldu diyebiliriz. Psikoterapilerin yerini almasa da kendi kendine yardım kitapları depresyonda yararlı olabilir. Kısa dönem terapiler 12 seans kadar zaman alır. Bilişsel (kognitif) terapiler de olumsuz düşünce ve işe yaramayan tutumların değiştirilmesi amaçlanır. Davranışçı terapilerde tek tek davranışlar üzerinde durularak değiştirilmeye çalışılır. İnterpersonal terapilerde birincil olarak şimdi burada ilkesine göre hareket edilir. İnsan ilişkileri ele alınır ve sosyal destek sistemleri güçlendirilmeye çalışılır. Bu yöntemin 12-20 hafta sürmesi beklenir.

İlaçlar: 

Antidepresan ilaçlar doktorunuz uygun gördüğü takdirde alındığında çok yararlı olabilir. Bir çok türde antideprasan ilaçlar bulunmakla birlikte birinden hiç yarar göremeyenler diğer ilaçlardan faydalanabilmektedir. Yan etkilerde her insanda aynen görülmezler. Bir ilaç bir insanda başka yan etkilere sahipken başka bir insanda başka etkiler gösterebilir. İlaçların yan etkilerini azaltmak veya yok etmek için doktorunuzdan başka ilave ilaçlar isteyebilirsiniz. Önemli olan iki noktayı şu şekilde belirtelim.

İlaçları aldıktan sonra doktorunuzla kontağı koparmamayınız.
Depresyon ile mücadelede en etkili sonuçlar ilaçlar + psikoterapiler ve hipnoterapi desteği olduğunda alınmaktadır.

Depresyonda en yaygın kullanılan ilaç türü Selective serotonin reuptake inhibitors (SSRIs) lerdir. Bu guruptan en çok tanınmış ilaçlar Prozac, Zoloft, Paxil ve Luvox’ dır. Bu gruptan ilaçlar genellikle daha az yan etkiye sahiptir. Beklenen yan etkiler uykusuzluk, seksüel disfonksiyon, ağız kuruluğudur. Genellikle aşırı doz alımı tehlikeli değildir.

Monoamine oxidase inhibitors (MAOIs) türü ilaçlar kan basıncının artmasına yol açabilir. Doktorun verdiği talimatlar doğrultusunda uygun dozajda kullanılmadığında çok tehlikeli hatta ölüm gibi sonuçlar alınabilir. Genel yan etkileri kilo alımı, uykusuzluk, ajitasyon, baygınlık, ve seksüel disfonksiyondur. Bu gruptan ilaçlara örnek olarak Parnate ve Nardil verilebilir. Tricyclic antideprasan grubu ilaçlar örneğin Norpramin Elavil ve Vivactil sedatif etkiye sahiptir. Başlıca yan etkileri ağız kuruluğu ve kabızlıktır.

Hipnoterapi:

Psikoterapiler ve İlaçlardan sonra depresyon için Amerika’da bir çok ruh sağlığı uzmanı ilk olarak klinik hipnozu tavsiye etmektedir. Depresyon tedavisinde uzmanlaşmış bir isim olan Dr.Yapko depresyonla mücadelede klinik hipnozun yararları konusunda şunları söylemektedir.

(1) Zor problem üzerinde kontrol hissini arttırır.

(2) Acı kontrolünde kullanılabilir.

(3) İlaçlara olan ihtiyacı azaltır.

(4) Stres kaygı (anxiety) ve ajitasyonu azaltır.

(5) Hipnoz, depresyon belirtilerinizin bir gerçek olmadığını öğretir.

(6) Hipnoz ruh halinizi ve düşüncelerinizi kontrol altında tutmayı öğretir.

Hipnoz ve hipnoterapi diğer psikoterapilerden çok daha hızlı ve etkili olabilmekle birlikte her insana uygulanamaması bu yöntemin dezavantajıdır. Hipnoterapinin doğal bir tedavi olması, hiçbir zararı yada yan etkisinin olmaması insanların bu yöntemi tercih etme nedeni olabilmektedir.

Öneriler: 

Aşağıdaki öneriler profosyenel yardımın yerini almasa da size bir yol gösterebilir.

Yapmamaya Çalışınız:

• Geçmişte takılıp kalmayınız, deriiiin deriiiin düşünmeyiniz.

• Kendinizi başkaları ile karşılaştırmayınız.

• Felaket senaryoları üretmeyiniz.

• Söylenmemiş sözlerle uğraşmayınız.

• Kendinizi red etmeyiniz. Kendinizi olduğunuz gibi kabul etmeye ve sonra kendinizi geliştirmeye çalışınız.

• Vazgeçmek ve pasif kalmanın size bir yararı olmaz.

• Kendinizi her şeyden izole ederek yaşamdan mahrum hale gelmemeye çalışınız.

Yapmaya Çalışınız: 

• Fiziksel egzersizler ve spor.

• Alkolden kaçınınız.

• Gevşeme yöntemlerini öğrenip uygulayınız.

• Gerçekleriduygulardan inançları gerçeklerden ayırmayı öğreniniz.

• Kendinizi aşmayı öğreniniz.

• Eğlenceye ve tatile yeterince zaman ayırınız.

• Amaçlarınızı belirginleştiriniz.

• Her insanın yardıma ihtiyacı olabileceğini düşünerek yardım almaktan çekinmeyiniz.

• Depresyondan atılan küçük adımlarla çıkıldığını unutmayınız.

Depresyonda Bir Yakınınız Varsa: 

• Depresyonda olan yakınınızı depresyonda olduğu için suçlamayınız.

• Yakınınızın depresyonda olmasından dolayı kendinizi suçlamadan yapabileceğiniz yardımları yapınız.

• “Hadi neşelen biraz” gibi klişeleşmiş sözlerden uzak durunuz.

• Depresyondaki yakınınızı korumak adına onun kendi kendine yapabileceği işleri üstlenmeyiniz.

• Geçmişe değil şu ana konsantre olunuz.

• Yardım edeyim derken zarar verebileceğinizi unutmayınız.

• Profosyonel yardım almayı zayıflık göstergesi olarak değil akıllılık olarak değerlendiriniz.

Zihinsel gerilik, okulu bir mücadele meydanı haline getiren yüzeysel gerilikten sürekli bir gözetim gerektiren derin geriliğe kadar çok geniş bir bozukluğu ifade etmektedir. Zihinsel açıdan geri olan çocuklar motor becerilerini kazanmada ve dili kullanmada da ağırdırlar. Bu yüzden yaşlarına uygun olan heyecansal olgunluk ve toplumsal beceriler bakımından da geri kalmaktadırlar.
Normal olan bazı çocuklar, bu gelişme alanlarından biri ya da diğerinde geri kalabilirler. Bu olay, neticede geri kalmayacak bir çocukta gelişimin geri kalışını gösterir. Diğerleri bir rahatsızlığı gösteren duygusal ya da sosyal geri kalmışlığa sahiptir. Ne var ki zihinsel açıdan geri çocuk tüm bu alanlarda geridir ve akranlarına yetişemeyecektir.
Çocuk okula başlayana dek hangi alanlarda geri olduğu anlaşılamamaktadır. Sorunu az olan çocuklar akademik becerileri edinebilirler ancak bu alanlarda da normal bir çocuktan daha geridirler. Böyle çocuklar, eğitimsel olarak zihinsel özürlü olarak tanımlanmaktadır.
Orta dereceli geri çocuklar, giyinmek ve tuvaletini yapmak gibi kendilerine bakma becerilerini öğrenebildiklerinden, eğitilebilir geri çocuklar olarak adlandırılmaktadırlar. Akademik
okul programlarından faydalanabilmek için sınırlı yeteneklere sahiptirler ama günlük faali
yet merkezlerine devam edebilirler. Bu yüzden
mağazalarda belirli işlerde çalışabilecek derecede eğitilebilirler. /
Çok şiddetli ya da derin bir şekilde*geri olan çocuklar, asgari kendi işini görme becerilerini öğrenebilirler, tuvalet eğitimini almışlardır, ancak yine de yoğun bir bakım ve gözetime ihtiyaç duyarlar. Az öğrenirler, dil yetenekleri yoktur.
Geçmişte geri çocukların çoğu az geri olanlar bile kurumlarda yaşıyorlardı. Günümüzde büyük çoğunluk evde ya da kendi topluluklarında küçük grup evlerinde oturmaktadırlar. Yavaş öğrenenler için özel eğitim programları tüm bölgelerdeki okullarda mevcuttur ve çok şiddetli derecede geri olanlar için topluluklar içinde sosyal ve eğlence fırsatlarını sağlamak için hazır pek çok kaynak vardır.
Çocuklar okula başlayana dek pek çoğunda ilk işaretlerinin görülmesine karşın az gerilik gerçekten teşhis edilemez. Ancak okula başladığında çocuklar geniş akran çevreleriyle karşılaştırıldıklarından aralarındaki gelişme farklılıkları açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Eğer çocuğunuz zihinsel açıdan geriyse, tedavinin amacı, hangi düzeyde olursa olsun çocuğu potansiyelinin zirvesine yükselterek, mümkün olduğu kadar özrüyle başa çıkmasını öğreterek yardımcı olmaktır.
Teşhis bebeklikte konulduğunda bebek ve ebeveynleri bazen bebek teşvik programına kaydolabilirler. Böyle bir program, heyecansal, entelektüel ve fiziksel gelişmeyi kolaylaştırma girişiminde çok duygusal bir teşvik sunmaktadır. Bu program ebeveynlerin, çocuklarının sahip olduğu güçlü ve zayıf yanlarını kavramalarına da yardımcı olur, genellikle heyecansal bakımdan çok zor olan bu dönemde ailelere destek olur.
Her çocuk gibi zihinsel açıdan geri çocuklar da arkadaşlara ihtiyaç duyarlar. Okullarda geri çocukların normallerle karışmasına rağmen, geri çocuklar genellikle halen sınıf arkadaşları tarafından kabul görmezler. Bu yüzden ebeveynler çocuklarının sosyal ve eğlence faaliyetlerini kendileri planlamalıdırlar. Yaz kampları da dahil olmak üzere geri çocuklar için çeşitli faaliyetler öneren organizasyonlar vardır. Bu programlar hem çocuğun toplum ortamında kendini daha rahat hissetmesine, hem de bağımsızlığının artmasına yardımcı olmaktadır.
Son olarak, geri bir çocuğa bakmak aileye de pek fazla zaman bırakmayacaktır. Çocuklarına ne kadar bağlı olurlarsa olsunlar ebeveynlerin de arada sırada bir değişikliğe ihtiyacı vardır. Çocuklarının özürlü oluşundan dolayı, normal çocuklarını bakıcıya bırakan pek çok aile aynı şeyi geri çocukları için de yapmak istemektedirler. Pek çok topluluk bu ihtiyacın farkına vardığından dinlenme merkezleri açmışlardır ki, bu merkezlerde ebeveynler geri çocuklarını, deneyimini yine bu tür çocukların arasında kazanmış bakıcıların eline bırakmaktadırlar. Böyle bir seçeneğe sahip bir topluluk içinde yaşayacak kadar şanslıysanız, bundan faydalanmalısınız.

Özürlü bir çocuğun bakımı aile desteği, sosyal ve akademik uyarlama, özürlü kişiye kolaylık sağlamak amacıyla fiziksel çevrede ayarlamalar ve çoğu kez özel tıbbi bakım.
Çocuklarda kalıcı özürler; zihinsel gelişimde gecikme, bir kasın olmaması gibi fiziksel şekil bozuklukları, körlük ya da sağırlık gibi duyusal bozukluklar olabilir.
Bir çocuğun özrü ne olursa olsun, kısa zamanda farklı olduğunu anlar. Çocuğun kendine değer veren bir duygu ve bu farklılığa rağmen dünyayla ilişki kurma yeteneği geliştirmesine yardım etmek, özürlü bir çocuğun başarıyla büyütülmesinde esastır. Bu bir dereceye kadar, olmasına yardım ederek ve çocuğun kendi potansiyeliyle gelişeceği bir çevre yaratarak başarılabilir.
Bir çocuğun büyük bir özürle dogması kadar üzücü olan çok az şey vardır. Bazı ebeveynler, özellikle kusur fiziksel olarak görünür değilse, başlangıçta durumun gerçekliğini inkâr etmeye çalışırlar. Çocuğun geleceği hakkındaki endişeye ek olarak özürlü bir çocuğun üstesinden gelebilmek için bir kimsenin becerisi hakkında duyulan suç, kızgınlık, suçlama ve korku normal tepkilerdir.
Bazı ciddi durumlarda kurumsal bakım sorusu başlangıçta yöneltilmemelidir. Bir zamanlar ciddi bir şekilde zekâ geriliği olan bebeklerin kurumlara yerleştirilmesi sıradan bir olguydu. Bugün doktorlar biliyor ki bebekler ve küçük çocuklar büyütüldükleri ev çevresinde tutarlı bir ebeveyn tipine sahip olurlarsa gelişme açısından daha başarılı olurlar. Hâlâ, özürlü çocukların ebeveynleri çoğu zaman kendileri tek başlarına çocuklarına bakamayacakları kanısına varıyor ve bu nedenle bir kurum buluyorlar. Yine de evde bakmaya hiç olmazsa teşebbüs eden ebeveynler genellikle, hiçbir çaba sarf etmeden çocuklarını kurumlara yerleştirenler kadar kendilerini suçlu hissetmiyorlar.
Evde yetiştirmeye çalıştığınız özürlü bir çocuğunuz varsa çocuğunuzu mümkün olduğu kadar mutlu ve uyumlu kılmak için yapabileceğiniz bazı şeyler vardır.
Çocuğunuza, diğer çocuklarınıza davrandığınız gibi davranın. Bazı ebeveynler özürlü çocuğa daha özenle bakmaya çalışırlar. Bu durum sadece çocuğun kendini olduğundan farklı hissetmesini sağlar. Evdeki kurallar ailedeki herkese uygulanmalıdır. Diğer çocuklar gibi özürlü çocuğunuz da ev çevresinde bazı sorumluluklar almalı ve kuralları çiğnediğinde (kuralları anlamaya muktedirse) diğer çocuklarda olduğu gibi cezalandırılmalıdır.
Davranışınızın uyandırdığı etkiye dikkat ediniz. Çocuklar bir kusuru gidermede şaşırtıcı derecede beceriklidir. Örneğin, doğuştan bir eli olmayan bir çocuk, diğer elinde çok ustalaşır ve başka bir şey bilmediği halde olmayan elinin yokluğunu hissetmez. Ne var ki ebeveyn şekil bozukluğundan utanırsa, çocuk bu duyguları hissedecek ve muhtemelen utangaç olacaktır.
Diğer çocuklarınızı ihmal etmeyiniz. Özürlü bir çocuğun bakımı o denli zaman alan bir uğraş olabilir ki, diğer aile fertleri ihmal edilir.

Diğer çocuklarınızın özürlü kardeşleri hakkındaki sorularını dürüstçe yanıtlayınız. Her çocukla yalnız kalmak için her hafta zaman ayırmaya çalışınız.
Çocuğunuzu olduğu gibi kabul ediniz. Her çocuk gibi, özürlü çocuğunuzun da güçlü ve zayıf yönleri vardır. Çocuğunuz bir şeyi başardığında ne kadar önemsiz olursa olsun övülmeli ve özel bir duygu hissetmesi sağlanmalıdır.
Çocuğu tek başına bırakmayınız. Her çocuğun arkadaşa ihtiyacı vardır. Çocuğunuzu bulaşıcı hastalıktan ve bazı çocukların potansiyel gaddarlıklarından korumak istemeniz normaldir. Ancak bunu çocuğunuzun sosyalleşmesi pahasına yapmayınız.
Genel okullarda özürlü çocuğa eğitim verilmesi nispeten yeni bir kavramdır. Eskiden özürlü çocuklar diğer özürlü çocuklarla birlikte özel bir okula giderlerdi. Günümüzde birçok okul yasa gereği özürlü çocuklar için özel eğitim sınıfları sağlamak zorundadırlar. Birçok durumda çocuklar bazı dersleri normal öğrenci topluluğuyla birlikte almaktalar. Özürlü çocukları sınıfın geri kalanıyla karıştırmak her iki grup için de yararlıdır.
Çocuğunuzun özel gereksinimlerine hitap ediniz. Özrü olan çocuğun, özel olarak planlanmış bir evden eğitilmiş bir hemşire/dadı tarafından ev bakımına ya da tıbbi olanaklara yönelik haftalık ziyaretlere kadar değişen sayısız öze gereksinimleri vardır.
Yalnız olmadığınızı unutmayınız. Çok sayıda toplum kaynakları, özürlü çocuğunuzun gereksinimlerini karşılamanıza yardımcı olabilir. Bazı bürolar çocuklarının tıbbi gereksinimlerini karşılayamayan ebeveynlere finansal yardım sunarlar. Diğerleri ise taşımacılık, danışma, psikolojik değerlendirme, çocuk bakımı, günlük bakım ve oyun faaliyetleri gibi hizmetler sunarlar.
Çocuğunuzun doktoru mevcut yardım olanaklarıyla ilgili olarak mükemmel bir bilgi kaynağı olabilir. Kamu sağlığı hemşireleri ve sosyal konularda çalışanlar bölgesel kaynaklar konusunda bilgi sahibi olup çoğu zaman çok yararlı bir bilgi ve destek kaynağıdır. Ayrıca, yardımcı olabilecek ebeveyn dernekleri bulunmaktadır. Bu topluluklar ebeveynlere ortak sorunlarını ifade etme ve bilgi paylaşma olanağını verirler. Son yıllarda, bu gruplar örgütlenmiş ve etkin yaşamada bir güç haline gelerek özürlüler için fırsatları genişletip geliştirmişlerdir.

Ani bebek ölümü sendromu (SIDS: Suden Infant Death Syndrome), 1 yaşına kadar bebeklik dönemindeki ölümlerin başlıca sebeplerinden biridir. Genellikle beşik ölümü diye bilinir.
Tipik olarak, oldukça sağlıklı olan bebek (çoğunlukla 2 ila 4 aylık bebekler) bir gece beşiğe ya da yatağına konur ve ertesi sabah ölü olarak bulunur. otopsi bile yapılsa bebeğin asıl ölüm nedeni belirlenemez ve anne ve babalar bebeklerinin trajik şekilde ölmesine neden olmak için ne yaptıklarını düşünerek suçluluk duygusuna itilir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 500 doğumdan yaklaşık 1′inde ölüm nedeni SIDS’dır. Çeşitli etnik gruplar arasında ani bebek ölümü, Asya kökenli ve beyaz bebeklerde en düşük ve Amerikan Kızılderilileri ve siyah ırktan olan bebekler arasında en yüksektir.
SIDS nedeni ile ölen çocukların büyük çoğunluğu sağlıklı görünür; fakat sonradan yapılan incelemelerde çoğunlukla kalp, akciğer ve beyin ile ilintili problem izlerine rastlanır. Dahası, çeşitli genetik çevresel ve sosyal faktörler bu sendromla birlikte ortaya çıkar.
Bunlar arasında doğum esnasında düşük kilolu olmak, prematüre doğum, soğuk hava koşulları, annenin sigara ya da uyuşturucu tiryakisi olmuş olması, SIDS nedeni ile daha önce bir başka bebeğini kaybetmiş olması veya buna benzer bir nedenle daha önceki bebeğinin ölmüş olması (yani bebeğin soluğu durmuş bulunması ve ölmeden önce suni solunum uygulanması) sayılabilir. SIDS benzeri olgular, SIDS ile ilgili olmadıklarını ifade etmek için akut derecede yaşamsal tehdit oluşturan olaylar (ALTE: Acute Life-Theatening Events) olarak adlandırılır.
Bu, SIDS nedeni ile ölen bebeklerin bu kategorilerden birisine girmesini gerektirmez. Gerçekte, çoğu yüksek risk olarak düşünülmez. Dolayısıyla, yüksek riskli bebeklerin sıkı gözetim altına alınması yoluyla SIDS nedenli ölümleri tamamıyla önlemek mümkün değildir.
Her ne kadar SIDS için ortada tek bir neden yok ise de, araştırmacılar, çoğu bebekte bu sendromla ortaya en çok çıkan çeşitli fizyoloik anormallikler tespit etmişlerdir. Bunlar arasında merkezi sinir sistemi anormallikleri, anormal kalp atışları, adale gerginliği anormallikleri, otonom sinir sistemi kusurları ve uyku esnasında anormal soluk kesilmeleri (apnea) sayılabilir. Belli bir ölüm nedeni olup olmadığını belirlemek için çoğunlukla otopsi çok yardımcı olacaktır.
SIDS nedenli ölüm tehlikesi o kadar korkutucudur ki, bugün çoğu anne babalar, bebeklerinin kalp atışlarının ve soluk alıp verişinin evde denetim altına alınmasını talep etmektedirler. Genellikle böyle bir şey tavsiye edilmez. Bununla beraber, eğer bebek SIDS için yüksek riskli bir bebek ise böyle bir gözetim yapılabilir. Doktorunuz size ayrıntılı bilgi verecektir.

1. Vitaminlerinizi alın
Düzenli olarak C vitamini (1200 mg/gün), E vitamini (400 IU/gün), kalsiyum (1000-1200 mg/gün), D vitamini (400-600 IU/gün), folat (400 mikrogram/gün), ve B6 vitamini (6 mg/gün) almak gerçek yaşınızı 6 yaş geriye taşıyabilir.

2. Sigarayı bırakın ve pasif içici olmaktan sakının
Sigara gerçek yaşınızı 8 yaş ileriye taşıyabilir.
DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »

SAYFA 1 12»