TANSİYON DÜŞÜKLÜĞÜ
Pekçok kişinin derdidir. Özellikle yaz aylarında bu konudaki şikayetlerde artış görülür. Düşük tansiyon, kalbin ortalama normal değerinin yüzde 10-20 altında kan pompalaması ile ortaya çıkar. Özellikle gençler ve kadınlar bu problemle sık karşılaşır.
Aslında düşük tansiyon, kalp hastalıklarına yakalanmamak için tercih edilir. Ancak bazı hallerde sıkıntı meydana getirir.
Yaşa göre değişmekle birlikte 10-6′nın altındaki değerler düşük kabul edilir.
Ne yapmalı?
* Tansiyon özellikle sabah uyanıldığında düşüktür. Bu yüzden aniden ayağa kalkmamalı, birkaç dakika kan dolaşımının dengelenmesi beklenmelidir.
* Egzersiz ve ılık-soğuk duş faydalıdır.
* Tuz, biber ve sabahları içilecek biraz tuzlu çorba düşük tansiyona iyi gelir.
* Stresli günlere dikkat edilmelidir. Moral bozukluğu tansiyonun düşmesine sebep olur.

HİPERTANSİYON
Vücudumuzdaki tüm organlar, sağlıklı bir şekilde işlevlerini yapabilmek için kana, yani kanın taşıdığı oksijen ve besin maddelerine ihtiyaç gösterir. Kanı tüm organlara düzenli bir şekilde pompalayan da kalbimizdir. Emme-basma tulumba gibi düşünebilecegimiz kalp, organlardan gelen oksijeni azaltıp, kirlenmiş kanı toplayarak akciğerlere gönderir. Akciğerlerde temizlenip oksijenle beslenen kanı da yine damarlar vasıtasıyla organlara iletir. Dolaşım, kapalı bir sisteme benzer. Kalbimiz bu görevi yerine getirebilmek için düzenli bir ritmde çalışırken dakikada ortalama 70 kez kasılır. Her kasılmada pompaladığı kanın toplam hacmi 5 litre dolaylarındadır. Bedenimizdeki damar ağının uzunluğu ise hemen hemen 10.000 km. kadardır, işte kalbimiz günboyu dokuların ihtiyacını karşılamak için bu damar sistemine kanı pompalayıp durur.
Kalbin kasılmasıyla damarlara doğru yola çıkan kan, buralarda belirli bir dirençle karşılaşır. Vücudumuzdaki kan azalmış olsa da, kalp aynı güçle kanı pompalayacak, en uç noktalara kadar göndermeye çalışacaktır. Tansiyon işte bu kalp damar ilişkisinde, dolaşım sırasında meydana gelen damarlardaki basınçtır. Tansiyonumuz ölçülürken yapılan, damarın her santimetrekaresine düşen basıncı ölçmektir aslında. Bu yüzden de, bir civa sütununun yüksekliği ölçü birimi olarak alınmıştır.
Tansiyon aletiyle ölçülen, damar içindeki kanın akabildiği düzeylerdir. Tansiyon aletinin kolluğuyla, kan damarların içindeki akımı sıkıştırdığımızda, kanın akışı durur. Kolluk içindeki hava yavaş yavaş bırakılıp, kanın engellenmesi durunca kalp atışları yeniden duyulmaya başlar. Buna “sistolik kan basıncı” adı verilir. Yani, bu kalbin kasılma sırasındaki damarlara yaptığı basınçtır. Aynı zamanda buna “sistolik tansiyon”da denir. Halk arasında ise “büyük tansiyon” şeklinde tanımlanır.
Tansiyon aletini boşaltıp, basıncı azalttıkça, öyle bir an gelir ki, kalp atışları duyulmaz olur. Bu artık kanın hiçbir basınçla karşılaşmadan serbestçe damardan geçtiği andır. Kalp artık rahatlamıştır, bir gevşeme anıdır bu. Kan damardan, yalnızca gerilmiş damarların kendi basıncı ile geçmektedir. Buna da “diyastolik basınç”, yani “diyastolik tansiyon” adı verilir. Halk dilindeki adı ise ‘küçük tansiyon”dur.
Adları herhalde “büyük” ve “küçük” olduğundan insanlar nedense büyük tansiyonun önemli olup, küçük tansiyonun daha az tehlikeli oldugunu düşünürler. Oysa hipertansiyonda her iki basınç da artar. Sadece damar sertliğiyle karşılaşmış, damar çeperleri esnekliğini yitirmiş insanlarda, büyük tansiyon yüksekken, küçük tansiyon alt seviyelerde olabilir. Bu maalesef iyi bir belirti değildir ve normal damar yapısının bozulmuş olduğunu gösterir.
Bir yetişkin normal tansiyonu, küçük tansiyon denilen “diyastolik basıncın” 90 mm, büyük tansiyonun, yani “sistolik basıncın” ise 140 mm. düzeyinden olmalıdır. Bu ölçülerin üstündeki basınç bir hipertansiyon belirtisidir. Bu kişi büyük bir ihtimalle yüksek tansiyon hastasıdır. Bu birimler her ne kadar, milimetre civa sütunu olarak ölçülse de, 9 ve 14 şeklinde ifade edilebilir.
Belirtilerden Anlaşılmayabilir
Özellikle 40 yaşın üstündeki kişilerin yüzde 30′unda hipertansiyona rastlanır. Ancak bunların çoğu bunun farkında bile olmaz. Tesadüf eseri tansiyonu ölçüldüğünde anlaşılır.
Halbuki yüksek tansiyonun da bazı işaretleri vardır: Baş ağrısı ve dönmesi, ateş basması, sık sık susama veya idrara çıkma, çarpıntı, yorgunluk hali, sırt ağrısı hipertansiyon habercisi olabilir.
Hipertansiyonun Sebepleri
* Endokrin (hormonal): Tiroid bezi, böbrek üstü bezleri ve diğer hormon bozuklukları.
* Böbrek hastalıkları
* Kalp ve damar hastalıkları
* Şişmanlık
* Gebelik ve doğum kontrol ilaçları
Bu saydıklarımız sebebi bilinen hipertansiyon faktörleridir. Diğer bölüm, yani esansiyel (sebebi bilinmeyen hipertansiyon) hastaların yüzde 90′ını oluşturur. Esansiyel hipertansiyonda şu faktörler rol oynar:
* Kalıtım (soyaçekim)
* Cinsiyet ve yaş. 40 yaşın üzeri olan erkeklerde daha sıktır.
* Tuz yeme alışkanlığı
* Şişmanlık ve hareketsizlik
* Sigara ve alkol
* Stres ve endişeler
Beslenme Tarzı Değişmeli
Yüksek tansiyon varsa, herşeyden önce beslenme tarzı değişmelidir. Bu konuda uzmanların tavsiyeleri şöyle:
* Herşeyden önce yağı hayatınızdan neredeyse çıkarmalısınız. Beyaz peynir, yoğurt, süt bile büyük ölçüde yağ içerir. Bu besinleri küçük miktarlarda tüketmeli. Örneğin, beyaz peyniri günde 2 kibrit kutusu büyüklüğünde yemelisiniz. Bunun yanı sıra kaymak, katı margarinler, tereyağı, çikolata, pasta, kremalar, yağlı soslar sofranıza veda etmeli. Kırmızı eti haftada en fazla üç kez yiyebilirsiniz. O da çok az miktarda olmak şartıyla. Her türlü kızartma ve karbonhidratlı besinden, yani tatlı ve hamur işlerinden mümkün olduğunca uzak kalmalısınız. Şişmanlatıcı besinlerden uzak durmanız, hem zayıflamanıza yardımcı olacak, hem de sizi yüksek tansiyondan kurtaracaktır. Bunun dışında hareket etmek de çok önemli. Yürüyüş de en yararlı hareket şekli hiç kuşkusuz. Günde en az 1 saat yol yürümek, damarları açar, dolaşımı hızlandırır ve tansiyonun yükselmesini önler. Kalbi rahatlatır. Bu alışkanlığı hiçbir bahane ileri sürmeden bir an önce edinmelisiniz. Üstelik hareket insanın hem kilo almasını önler, hem de damarlarda dolaşan zararlı yağların azalmasına yardımcı olur.
İlaç Tedavisi
Günümüzde hipertansiyon tedavisinde çok çeşitli ve yararlı ilaçlar kullanılıyor. Ancak burada uzmanların en büyük sıkıntısı, hastanın kendi doktorunun verdiği değil de, bir komşusuna ya da yakınına iyi gelen bir başka ilacı kullanmak istemesi.
Yüksek tansiyon hastası olduğu belirlenen bir kişinin hangi ilacı kullanacağına ve hangi ilacın ona daha yararlı olacağına ancak onun doktoru karar verebilir. Çünkü doktoru gerek muayene sırasında, gerekse istediği birtakım laboratuar tetkikleri sonucunda, hasta hakkında karar vermiştir.
Bunun dışında tedavinin başarısı, hastanın ilacını, belirlenen dozda ve belirlenen saatlerde düzenli olarak almasına bağlıdır.
Bugün hipertansiyon konusunda başta “su atıcılar”, yani “diüretik ilaçlar” olmak üzere pek çok çeşitli ilaç kullanılıyor. Bazıları kalp ve damar sistemi üzerinde bir etki yaparak, damarları açıp tansiyonu düşürüyor, diğerleri ise vücuttaki bazı enzimlerin zararlı etkisini azaltarak tansiyonu düşürüyor. Bu arada sakinleştiricilerin de rolünü unutmamak gerekir. Doktor, en uygun olan ilaçları seçecektir.
Tedavi önemli
Bir insanın hipertansiyon hastası olduğunu anlamak için tek bir ölçüm yeterli değildir. Yüksek tansiyon bulguları görülen kişiyi önce bir süre kontrol altına almak gerekir. Durum devam ettiğinde artık kuşkuya yer kalmaz ve bu kişinin hipertansiyon hastası olduğu anlaşılır. Artık bundan sonrası uzun ve sağlıklı yaşamak için belirli noktalara dikkat etmek, kendine iyi bakmak, düzenli yaşamak ve en önemlisi düzenli olarak, hiç aksatmadan ilaç kullanmaya kalır.
Herşeyden önce şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki, hipertansiyon demek hayatın sonu demek değildir. Ama vücudumuzda oluşan bu olguyla yaşamayı öğrenmek zorundayız. Günde üç öğün yemek yiyip, vücudumuza gerekli besinleri sağlamak bizim doğamızda var. İşte aynı işlemi ilaçlara da uygulayıp, onları düzenli aralıklarla alarak, damarlarda oluşacak basıncı önlemek zorundayız. Aldığımız ilacın etkisi geçip, damarlar eski durumlanna gelmeden önce, tekrar saatinde ilaç almak bir tansiyon hastası için çok önemlidir.
Bazı hastalar kendilerini bir süre çok iyi hissedebilirler. Belirli bir diyet, sakin bir yaşam, hatta sakinleştiriciyle kan basıncı normal düzeyine indirilmiş olabilir. Ama bu geçici bir iyiliktir. Tansiyon hastası biri olursunuz, pir olursunuz. Çünkü bu hastalık bir ömür boyu sürerek, size arkadaşlık edecektir. Bazı insanlar yüksek tansiyon hastası olduklarını, bir yaşlılık belirtisi olarak gördüklerinden kabul etmek istemezler. Bu bir tansiyon hastasının yapacağı en büyük yanlıştır. Evet, belki yüksek tansiyon belli bir yaştan sonra ortaya çıkar ama bu kesinlikle yaşlılık belirtisi değildir. Üstelik hastalığı kabul etmeyip, diyete uymayan hastalar çok tehlikeli bir oyunun içinde bulurlar kendilerini. Çünkü sonuçta zarar gören kendileri olacaktır. Yüksek tansiyonu, bir felaket olarak görmek çok yanlış çünkü çaresi var. Ama bunu düşünüp hastalığı küçümsememeli de..
Hipertansiyonun doğal ilacı:Sanmsak
Bugün tıp dünyasında bile sarımsağın tansiyon düşürücü etkisi kabul edilmiş durumda. Sarımsak “İbni Sina”nın da yüzyıllar önce belirttiği gibi, damarlar üzerinde çok olumlu etkileri olan doğal bir ilaç olarak kabul ediliyor. Eskiler sarmısağın: “Ölümden başka her hastalığa şifa verdiğini” söylemişler. Pek çok bitkinin gerçekten inanılmaz şifa kaynağı olduğu bir gerçek. Bu nedenle normal ilaçların yanı sıra her sabah bir diş sarmısak yutmanın tansiyonu düşürdüğü belirtiliyor. Ancak eğer sarmısağı yutamıyor ya da ağız kokusu nedeniyle ona tahammül edemiyorsanız, sarmısak haplarına ne dersiniz? Bunlar kokusuz oldukları ve rahatça yutulabildikleri için pek çok tansiyon hastası tarafından kullanılıyor.

Gebelikte yapılan takiplerin herhangi birinde tansiyon değerlerinin 140/90 mm Hg (civa) ve üzerinde bulunması ve bu yüksekliğin en az dört saat aralıklarla en az iki kere saptanmış olması gebelikte hipertansiyon tanısını koydurur.

Gebelikte hipertansiyonla birlikte albüminüri (idrarda normalin üstünde albümin cinsi protein görülmesi) durumunda preeklampsi tanısı konur.

Vücutta, özellikle de ellerde ve yüzde ortaya çıkan ödem (şişme) tek başına preeklampsi tanısında yeterli değildir. İdrarda albüminin normalden fazla olması da tek başına preeklampsi tanısı koymak için yeterli değildir. Hipertansiyon ve albüminüri mutlaka beraber görülmelidir.

Preeklamptik olduğu bilinen bir gebede sara nöbetini andıran genel vücut kasılmalarının ortaya çıkması durumunda eklampsi tanısı konur.

Sınıflandırma

Gebeliğin herhangi bir zamanında hipertansiyon tanısı konduğunda kaynak belirlenir. Gebelikte saptanan hipertansiyon aşağıdaki şekilde sınıflandırılır:

Kronik hipertansiyon

Gebe kalmadan önce hipertansiyon tanısı konmuş bir gebede kronik hipertansiyon söz konusudur.

Gebeliğe bağlı ortaya çıkan hipertansiyon mol gebeliği gibi durumlar hariç her zaman 20. gebelik haftasından sonra gözlenir. Bu yüzden 20. gebelik haftasından önce yapılan antenatal takiplerde hipertansiyon tanısı konması da gebelik öncesinden varolan bir kronik hipertansiyon varlığına işaret eder.

Kronik hipertansiyonu olduğu bilinen ya da gebelikte kronik hipertansiyonu olduğu saptanan anne adayı yakın takibe alınır. Bu takiplerde idrarda normalden fazla albümin varlığında preeklampsi tanısı konur. Genel vücut kasılmaları ortaya çıktığında ise eklampsi tanısı konur. Bu durumda Kronik hipertansiyon zemininde gelişen preeklampsi/eklampsi’den bahsedilir.

Gebeliğin neden olduğu hipertansiyon (PIH: Pregnancy induced hypertension)

Önceden hipertansiyonu olmayan ve ilk 20 haftalık takiplerde tansiyon değerleri normal seyreden gebede saptanan tansiyon yüksekliğinde gebeliğin neden olduğu hipertansiyon tanısı konur.

Gebeliğin neden olduğu hipertansiyon farklı seyirler gösterebilir:

Tüm gebelik boyunca hipertansiyon aşamasında kalabilir. Buna saf hipertansiyon ya da gestasyonel hipertansiyon (gestasyonel=gebelikle alakalı) adı verilir. Gebeliğin bitmesiyle hipertansiyon kısa zamanda ortadan kalkar.

Preeklampsi gelişebilir. Gelişen bu preeklampsi ağır seyredebilir ya da hafif düzeyde kalır.

Eklampsi gelişebilir. Eklampsi geliştiği andan itibaren preeklampsi tümüyle farklı bir boyut kazanır ve anne adayı ve bebeğin hayatını tehdid eden durumlar ortaya çıkabilir.

HELLP Sendromu gelişebilir. HELLP sendromu bazen preeklampsi gelişmeden direkt olarak başlayabilen hayati tehlikesi olan bir durumdur.


Fetusun çeşitli nedenlerle gebelik haftasıyla uyumlu büyüme ve gelişme gösterememesi durumunda intrauterin (=uterus içi) gelişme geriliğinden (İUGG) bahsedilir. Rutin antenatal gebelik muayenelerinde İUGG tanısı nispeten sık konmasına karşın gerçek İUGG tüm gebeliklerin yaklaşık %3′ünde ortaya çıkar ve ciddi bir durumdur.

İUGG’li bebeği bekleyen tehlikeler nelerdir?

İUGG genel anlamda belirtmek gerekirse bebeğin yedeklerinin yetersiz olmasıdır. Normal gelişen bir bebek, annede gebelik esnasında ortaya çıkan ya da önceden var olan anemi (kansızlık), ateşli enfeksiyonlar, tansiyon düşmesi gibi durumlarda, doğum eylemindeki kasılmalar esnasında kordondan gelen kanın geçici olarak azaldığı durumlarda ve doğum sonrası dönemde dış dünyaya uyum sağlamada yedeklerini etkin bir şekilde kullanarak geçici “stres” durumlarını kolaylıkla atlatır. Yedekler yetersiz olduğunda ise yetersizliğin derecesine göre, en hafif bir uterus kasılmasında bile “sıkıntıya” girerek fetal distres bulguları gösterebilir. Fetal distres ilerlediğinde fetusun oksijensiz kalmasıyla ve daha ileri durumlarda asfiksi gelişmesiyle sonuçlanabilir. Bu yüzden İUGG hem antenatal dönemde (bebek doğmadan), hem doğum eylemi esnasında, hem de doğum sonrası dönemde bebekte ciddi problemler oluşmasına yol açabilir.

Beyin ve sinir sisteminin diğer bölümleri ve kalp başta olmak üzere bebeğin tüm organları besin maddelerinin azlığına ve oksijensizliğe duyarlıdır ve oksijensizliğin uzun süre devam etmesiyle ortaya çıkan asfiksi bebeğin gebeliğin herhangi bir döneminde uterus içinde ölmesine yol açabilir. Asfiksi gelişmiş bir bebek canlı kalmayı başarsa bile, yenidoğan döneminde ölebilir, ya da yaşamının geri kalan kısmında ciddi nörolojik problemlerle karşı karşıya kalabilir. İUGG tanısıyla doğmuş ya da daha sonradan kilosu düşük olduğu saptanan bebekler prematüre bebeklerden sonra yenidoğan ölümü nedenleri arasında ikinci sırayı alırlar.

İUGG’li bebeklerde ileri derecede oksijensizlik refleks olarak kanın büyük kısmının beyin ve kalp gibi yaşamsal organlara yönlendirilmesine neden olur. Bu durum böbreğe giden kan akımının azalmasına ve bebeğin daha az idrar yapmasına neden olur. Bebek daha az idrar yaptığında oligohidramnios (amnios sıvısının azalması) gelişir. Oligohidramnios kordonun basıya uğramasını ve fetal distres gelişimini kolaylaştıran bir durumdur.

İUGG’li bebeklerde bilinmeyen nedenlerle erken doğum ve erken membran rüptürü de daha sık gözlenmektedir.

İUGG’nin nedenleri:

Normalde fetusun hangi kilo ve boya ulaşacağı gebeliğin en erken dönemlerinde belirlenir ve araya ek bir özel durum girmezse fetus doğmadan önce o kilo ve boya ulaşır. Buna bebeğin gelişme potansiyeli adı verilir. Bebeğin doğumda bu potansiyele ulaşmaması durumunda İUGG varlığından bahsedilir.

İntrauterin gelişme geriliğine yol açan nedenler bebeğin kendisiyle ilgili, anneyle ilgili ya da bebekle anne arasında aracı rol üstlenen plasentayla ilgili olabilir.

Bebeğin kendisiyle ilgili olan nedenler:

Bebekle ilgili nedenler arasında kromozom anomalilerine (özellikle trizomi18 ve 13 ve 21) sıklıkla rastlanır . Ayrıca bebekteki yapısal kusurlar (nöral tüp defektleri, renal agenezi (böbreklerin olmaması), mikrosefali, anensefali, gastrointestinal sistem defektleri gibi durumlar) ve gebeliğin erken dönemlerinde anneden bebeğe geçen enfeksiyonlar (listeria, sifiliz, CMV, toksoplazma ve rubella gibi) İUGG oluşmasına neden olabilirler. İkiz ve diğer çoğul gebeliklerde de IUGG sık görülür.

Anneyle ilgili nedenler:

Annenin gebeliğin erken dönemlerinde beslenmesinin ileri derecede aksadığı durumlar (ileri derecede hyperemesis gravidarum gibi), annenin barsaklarında besin maddelerinin emilimini bozan hastalıklar, hipertansiyon ve diğer ciddi kalp ve damar hastalıkları, preeklampsi, annenin kanına yeterince oksijen geçmesini engelleyen ağır solunum sistemi hastalıkları, uzun zamandan beri kontrolsüz kalmış diabet, çeşitli kan hastalıkları, böbrek ve karaciğer hastalıkları ve diğer kronik hastalıklar anneden plasenta yoluyla bebeğe giden besin maddeleri ve oksijenin azalmasına ve İUGG oluşmasına neden olabilir. Annenin sigara içmesi, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı yine bebeğe giden besin maddeleri ve oksijeni kısıtlayarak gelişme geriliği yaratırlar. Anne adayının doğum sonrası henüz kendini toparlamadan yeniden gebe kalması da bir etken olabilir.

Plasentayla ilgili nedenler:

Bebek tümüyle normal ve anneden bebeğe gönderilen besin maddeleri ve oksijen normal olsa bile aracı rolü üstlenen plasentanın kusurlu işlemesi İUGG gelişimine neden olabilir. Plasenta previa, uzun zamandan beri var olan ablatio placenta, kordonun plasentaya anormal girmesi ve diğer plasental anomaliler plasenta işlevini bozarak İUGG oluşumuna neden olabilirler.

İUGG bebeğin tüm bedenini ve organlarını etkilerse simetrik gelişme geriliğinden, sadece karın çevresindeki yağ dokularının azalmasına neden olursa asimetrik İUGG’den bahsedilir.

Simetrik olan tipinde fetusun tüm bedeni etkilendiğinden boyu gebelik haftasına göre daha kısa, kilosu da gebelik haftasına göre daha düşüktür. Simetrik tipte fetusun çeşitli nedenlerle (kromozomal anomaliler, gebeliğin erken dönemlerinde geçirilen enfeksiyonlar) normal büyüme potansiyeli baştan beri düşüktür ve gelişme geriliği erken dönemde başlar. Simetrik tipte İUGG genellikle bebeğin kendisiyle ilgili nedenlerden kaynaklanır.

Asimetrik gelişme geriliğinde ise durum farklıdır. Bebeğin büyüme potansiyeli normaldir ve gebeliğin bir dönemine kadar (genellikle üçüncü trimestra kadar) normal büyüme gösterir ve karnının etrafında normal yağ depolarını oluşturur. Karaciğeri de normal olarak büyür ve yeterince glikojen depolar. Ancak bir süre sonra araya giren patolojik bir durum (preeklampsi ve diğer uteroplasental yetmezlik (UPY) yaratan durumlar) bebeğe plasenta yoluyla giden besin maddeleri ve oksijen miktarını azaltır ve bebek kendi depolarını harcamaya başlar. Bu durumda gelişme yavaşlar ya da durur. Asimetrik gelişme geriliğinde bebeğin boyu normal, ancak depoların tüketilmesi nedeniyle karın çevresi incedir, kilosu da düşüktür. Bu tip gelişme geriliğine miad geçmesi olgularının bir kısmında da rastlanabilir: Süresi dolan ve işlevleri azalan plasenta bebeğin ihtiyaçlarını yeterince karşılayamadığı için bebek yine depolarını tüketmeye başlar ve gelişme geriliği ortaya çıkar.

İUGG tanısı nasıl konur?

Gerçek gelişme geriliğinin tanısını koymak her zaman kolay değildir. Bazen rutin ultrason ölçümlerinde ya da antenatal muayene esnasında gebede fundus-pubis mesafesi ölçümlerinde ölçülerin geri olduğunun saptanması, bazen de annenin karnının büyümediğini farketmesiyle İUGG’den şüphelenilir. Bu durumda tanıyı dorulamak için bir ultrason incelemesi yapılır. Rutin ultrason incelemesinde bebekte baş çevresi (HC), biparyetal çap (BPD), karın çevresi (AC) ve femur boyu (FL) olmak üzere dört ayrı ölçüm yapılır ve bu ölçümler sonucuna göre ultrason, içinde önceden yüklenmiş değerlerle ölçümde elde edilen değerleri karşılaştırarak her bir ölçüm için ayrı bir gebelik haftası belirler. Bu gebelik haftası anne adayının son adet tarihine göre ya da daha önceki ultrasonlara göre iki hafta ya da daha geri çıkarsa İUGG ön tanısı koyulur. Bebeğin tüm ölçümleri normalden ufaksa simetrik gelişme geriliğinden, yanlızca karın çevresi geriyse asimetrik gelişme geriliğinden bahsedilir. Simetrik ile asimetrik arasındaki ayrım özellikle ileri gebelik haftalarından sonra her zaman mümkün olmayabilir ve pratikte de fazla önemi yoktur. Gelişme geriliği tanısını koyabilmek için öncelikle gebelik haftasının çok iyi bilinmesi gerekir. Anne adayının son adet tarihini net olarak hatırlamaması durumunda gebeliğin erken dönemlerinde yapılan ultrasonlardan faydalanılabilir. Eğer erken dönemde ultrason yapılmamışsa gebelik testinin yapıldığı tarih ya da ilk bebek hareketlerinin başladığı tarih çok doğru bilgi vermemekle beraber yardımcı olabilir. Eğer bu da mümkün değilse o zaman tanı koyabilmek için seri ultrasonlar yapılır: İki hafta aralıkla yapılan ultrason ölçümünde karın çevresi iki haftaya tekabül eden büyüme göstermemişse IUGG tanısı çok muhtemeldir. Ultrason olmaması durumunda seri fundus pubis yüksekliği ölçümü de yardımcı olabilir.

İUGG tanısı genellikle doğum öncesi dönemde klinik bulgular (fundus pubis mesafesi) ve ultrason ile konur. Ancak tanının doğrulanması için bebeğin doğumdan sonra incelenmesi ve tipik İUGG’li bebek özelliklerinin ortaya konması gerekir. Doğum öncesi dönemde İUGG’li olarak takip edilen bebek doğumda 2500 gram ve daha üstünde doğduğunda genellikle İUGG tanısından uzaklaşılır. Aksine normal olduğu düşünülen bir bebek doğumda 2500 gramın altında doğarsa İUGG’den şüphelenilir ve bebek daha yakından takip edilir.

Sağlıklı ufak bebek:

İUGG olarak takip edilen bebeklerin bir kısmında aslında gerçekte İUGG yoktur. Bu bebekler anne ya da babalarının genetik özelliklerinden etkilendiklerinden daha “minyon” tipli olurlar. Bun tür bebekler doğduklarında 2500 gram altında doğan ancak klinik olarak İUGG özellikleri taşımayan bebeklerdir ve İUGG’li doğan bebeklerin karşılaştıkları problemler bu bebeklerde görülmez.

İUGG’li bebeklerde yaklaşım:

İUGG tanısı kesinleştiğinde ya da kuvvetle muhtemel olduğunda ilk önce ultrason ile bebekte yapısal bir kusur olup olmadığı ayrıntılı bir şekilde incelenir. Bebeğin yapısal kusurlar ve kromozom anomalisi açısından değerlendirilmesi çok önemlidir: Yaşamla bağdaşmayan yapısal (anensefali, bilateral renal agenezi gibi) ya da kromozomal anomali varlığında gebelik daha fazla ilerlemeden sonlandırılır. Ciddi anomali varlığında ise henüz 24. gebelik haftasını geçmemişse aileye anomalinin ciddiyeti iyice açıklanarak gebelik sonlandırılabilir. Bebekte kromozom anomalisi ya da ciddi bir yapısal anomali olduğunun bilinmesi yaşama olasılığı çok düşük olan bir bebeğe fetal distres nedeniyle “apar topar” sezeryan yapılmasını önler. Özellikle gebeliğin ilk yarısında ortaya çıkan İUGG’lerde kromozom anomalisi varlığının araştırılması amacıyla fetal doku elde etme yöntemlerinden biri seçilir. Kordosentez (bebekten kan alınması) 2-3 günde sonuç vermesi, bebeğin asit-baz yani oksijen durumunun değerlendirilmesine olanak sağlaması ve bebekte muhtemel bazı kan hastalıklarının tanısına olanak sağlaması açısından genellikle ilk tercih edilen yöntemdir. İki haftada sonuç veren amniosentez ya da bir haftada sonuç veren plasental biopsi de kromozom anomalisi incelemesi için alternatif olabilir.

Bebekte yapısal kusur yoksa ve kromozomlar da normalse anneden kaynaklanan nedenler dikkatlice araştırılmalıdır. Annenin kronik hastalıklarının tedavisinin sağlanması, preeklampsinin ağırlık dercesinin incelenmesi ve tedavisi, annenin iyi beslenmesinin sağlanması ve sigaranın bıraktırılması gerekir.

İUGG’li bebekler yedek enerjileri oldukça kısıtlı olan bebeklerdir. Normal gelişim gösteren bebeklerin rahatlıkla tolere ettikleri normal seyreden bir doğum eylemi bile bu bebeklerde kolaylıkla fetal distres oluşturur. Bu yüzden bebeğin iyilik hali çeşitli yöntemlerle sık aralıklarla değerlendirilmelidir. Fetal iyilik halini değerlendiren testler arasında antenatal dönemde (bebek doğmadan önce) NST ve BFP en sık tercih edilenlerdir. Fetal distres bulguları gözlendiğinde bebeğin asfiksi oluşmadan doğurtulması çok önem taşır. Ne yazık ki uteroplasental yetmezliği (UPY) ilerlemiş İUGG’li bebeklerde bu testlerde patoloji çıktığında hemen doğum gerçekleştirilse bile bazı durumlarda asfiksi engellenememektedir.

Doppler incelemesi İUGG’li olgularda sıklıkla kullanılan diğer bir yöntemdir. Umbilikal arterde enddiyastolik akım kaybı veya ters akım gibi patolojilerin saptanabilmesi dışında, özellikle hangi fetusların çok daha sıkı bir şekilde takip edilmeleri gerektiği konusunda doppler incelemesi yön belirleyici olabilmektedir.

İUGG’li bebeklerin doğum eylemi esnasında da çok yakından takip edilmeleri gerekir. Bu dönem IUGG’li bebeklerde fetal distresin en kolay geliştiği dönemdir. Bu yüzden doğum eylemi esnasında sürekli fetal monitorizasyon uygulanır. Fetal distres bulguları gözlendiğinde doğum sezeryanla gerçekleştirilir.

İUGG’li bebeklerde doğum eylemi esnasında ve doğumda mekonyuma da sık rastlanır. Normal gebeliklerin de bir kısmında rastlanan mekonyum kesin bir patolojinin belirtisi olmamakla beraber İUGG’li bebekte fetal distres bulgusu olabilir. İUGG’li bebeklerde hem doğmadan önce hem de doğduktan sonra mekonyum aspirasyonu riski normal bebeklerden daha fazladır.

İUGG’li bebek doğduktan sonra da yakından takip edilmelidir. Doğum sonrası gelişebilecek muhtemel sorunlar nedeniyle doğum mutlaka yenidoğan bakım şartlarının iyi olduğu bir hastanede gerçekleşmelidir.

Beslenme daima dikkat edilmesi gereken bir konudur, hamilelik sözkonusu ise daha da önem kazanır. Çünkü bebek, kilo alması, boyunun uzaması, kemiğinin oluşması v.s. için gereken herşeyi (vitamin, protein v.s.) annesinin kanından alır. İyi beslenme yeterli ve dengeli beslenme demektir.Yeterli beslenme için miktar (kalori miktarı), dengeli beslenme içinse nitelik gözetilir.
YETERLİ BESLENME
NEDİR ŞU KALORİ ?

Arabanın çalışması için benzin, televizyonun çalışması için elektrik gerekir, insan vücudunun çalışması için de bir enerji gereklidir.Bu enerjiyi şöyle elde ederiz; yediğimiz besinler, solunumla aldığımız oksijenle yanar, bu yanma sonucu ısı yani enerji oluşur.

KALORİ bu enerjiyi ölçmeye yarar.

Örneğin; 1 gr. yağ yanarsa 9 kalori enerji oluşur.

1 gr. protein yanarsa 4 kalori enerji oluşur…

Yediğimiz tüm besinlerden elde edilen toplam enerji; iç organları çalıştımak, hareket etmek, vücut ısısını 37 derecede tutmak, konuşmak v.s. gibi etkinliklerle harcanır.

Eğer kişi yeterli beslenmiyorsa birikimlerini harcar, zayıflar; çok yerse ve enerjisinin çoğunu harcamazsa birikim oluşur, şişmanlar.

Miktar olarak doğru beslenme vücudun ihtiyacı olan enerjiyi sağlayan beslenmedir. Hamilelikte ihtiyacınız olan kalori, yaklaşık % 15 daha fazla kaloridir %100 değil!

AŞIRI KİLO ZARARLIDIR çünkü;

Anne adayında hastalık oluşturabilir(tansiyon, albümin).

Bebeğin gelişimini etkileyebilir.

Vücut esnekliğini azaltır.

Daha zor bir doğum yapabilirsiniz.

Doğumdan sonra eski kilonuza dönmek daha zor olur.

DENGELİ BESLENME

Dengeli beslenme; düzenli olarak belli besin gruplarını içeren (Protein, Yağ, Karbonhidrat,Vitamin ve Mineraller) beslenmedir.

Örneğin yalnızca et ve nişasta içeren beslenmede vitamin, mineral ve yağlar eksik kalır. Bu şekilde beslenme dengesiz beslenmedir.

O halde besin gruplarını tanımak ve öğünleri buna göre düzenlemek faydalı olacaktır.
PROTEİN İÇEREN BESİNLER

Hayvansal besinlerden; et, balık, yumurta, peynir, süt, yoğurt ve bitkisel besinlerden tüm sebzeler ve tahıllar protein içerir. Proteinler vücudun dokularını oluşturur ve yeniler, hamilelik sırasında daha fazla protein tüketilmelidir.
YAĞLAR

Sıvı yağlar(mısır, çiçek, zeytin), katı yağlar (margarin, tereyağı), süt, yağlı et ve balıklar, badem, fındık, ceviz, yerfıstığı ve yumurta sarısı yağ içerir.Hamilelikte fazla kilo almamak için yağlar azaltılabilir.
KARBONHİDRATLAR (ŞEKERLER)

Nişasta ve şeker içeren tüm besinlerdir; bal, reçel, pastalar, ekmek, muz, erik, incir, hurma, pirinç, kuru fasulye, hamur işleri, patates ve olgun meyveler.Bu besinleri hamilelikte de aynı miktarda yemeye devam edin. Çok kilo alırsanız taze meyveler dışındakileri azaltabilirsiniz.
VİTAMİNLER

A VİTAMİNİ: Süt ve süt ürünleri, karaciğer, maydonoz, marul, havuç, domates, ıspanak, lahana.

B VİTAMİNİ: Tahıl tohumları, kuru sebzeler.

C VİTAMİNİ: Çiğ sebzeler ve meyveler (limon, portakal, greyfurt, lahana, maydonoz, domates)

D VİTAMİNİ: D vitamini güneş ışınları etkisiyle vücut tarafından üretilir.Bu vitamin için bol bol açık havada bulunmak gerekir.Doktorunuzun vereceği bir ilaç kullanılabilir.
MİNERALLER

DEMİR: Mercimek, yumurta sarısı, ıspanak, maydonoz, karaciğer, fındık, yulaf ezmesi, badem, tereotu, çikolata.( Demir takviyesi için doktorunuzun vereceği ilacı da kullanabilirsiniz.)

KALSİYUM:Süt ve süt ürünleri, kuru fasulye, kuru incir, ıspanak, lahana, karnıbahar, yumurta, içme suyu.

FOLİK ASİT:Peynir, lahana, marul, yeşil biber, ıspanak, ceviz, badem, kavun, ekmek kabuğu( Doktorunuzun vereceği bir ilaç kullanılabilir.)

FLOR:Bebeğinizin diş oluşumu ve sizin dişlerinizin korunması için flor gereklidir.Flor içeren mutfak tuzları kullanın.( Doktorunuzun vereceği bir ilaç kullanılabilir.)

TUZ:Hamile kadınların tuzu hemen kesmesi gerektiği artık hekimler tarafından kabul görmüyor.Belli bir oranda tuz da gereklidir.Ancak yine de fazla tuzlu yemekten sakının.

Yukarıda verilen besin gruplarından düzenli olarak almalısınız. Tek yönlü beslenme (aşırı protein yada aşırı vitamin içeren) hem kendinizde hem de bebeğinizde sorunlara neden olabilir.

İÇECEKLER:

SU bol bol içebilirsiniz.

MADEN SUYU( MİNERALLİ SULAR) sindirimi kolaylaştırırlar ancak iştah açıcı özellikleri vardır.

ÇAY ve KAHVE uyarıcıdır, aşırıya kaçmadan içilebilir.

SÜT kalsiyum minerali içerdiği için faydalıdır fakat hamilelikte çok süt içmek gereksizdir. Günde yarım litre ihtiyacınızı karşılamaya yeter.Eğer fazla kilo almışsanız yağı alınmış süt içebilirsiniz.

TAZE MEYVE SUYU oldukça faydalı bol bol içebilirsiniz ancak şekerli olanlarından sakının şişmanlatır.

GAZOZ TÜRÜ İÇECEKLER hamile birkadına hiçbir faydası yoktur, aşırı şeker içerirler.

SEBZE SULARI bol vitamin içerirler çok faydalıdır.

ALKOL ilk üç ay bebekte oluşum bozukluğu tehlikesi olduğundan hiç alınmamalıdır.Üç aydan sonra bir kadeh şarap ya da şampanya içilebilir.Bira da ölçülü içilmesi gereken bir içkidir.

SİGARA elbette hiç içilmemelidir fakat sigarayı bırakmak aşırı stres yaratıyorsa bir-iki tane ile sınırlı kalmak koşuluyla içilebilir.

Pekçok kişinin derdidir. Özellikle yaz aylarında bu konudaki şikayetlerde artış görülür. Düşük tansiyon, kalbin ortalama normal değerinin yüzde 10-20 altında kan pompalaması ile ortaya çıkar. Özellikle gençler ve kadınlar bu problemle sık karşılaşır.
Aslında düşük tansiyon, kalp hastalıklarına yakalanmamak için tercih edilir. Ancak bazı hallerde sıkıntı meydana getirir.
Yaşa göre değişmekle birlikte 10-6′nın altındaki değerler düşük kabul edilir.
  Ne yapmalı?
* Tansiyon özellikle sabah uyanıldığında düşüktür. Bu yüzden aniden ayağa kalkmamalı, birkaç dakika kan dolaşımının dengelenmesi beklenmelidir.
* Egzersiz ve ılık-soğuk duş faydalıdır.
* Tuz, biber ve sabahları içilecek biraz tuzlu çorba düşük tansiyona iyi gelir.
* Stresli günlere dikkat edilmelidir. Moral bozukluğu tansiyonun düşmesine sebep olur.

  Vücudumuzdaki tüm organlar, sağlıklı bir şekilde işlevlerini yapabilmek için kana, yani kanın taşıdığı oksijen ve besin maddelerine ihtiyaç gösterir. Kanı tüm organlara düzenli bir şekilde pompalayan da kalbimizdir. Emme-basma tulumba gibi düşünebilecegimiz kalp, organlardan gelen oksijeni azaltıp, kirlenmiş kanı toplayarak akciğerlere gönderir. Akciğerlerde temizlenip oksijenle beslenen kanı da yine damarlar vasıtasıyla organlara iletir. Dolaşım, kapalı bir sisteme benzer. Kalbimiz bu görevi yerine getirebilmek için düzenli bir ritmde çalışırken dakikada ortalama 70 kez kasılır. Her kasılmada pompaladığı kanın toplam hacmi 5 litre dolaylarındadır. Bedenimizdeki damar ağının uzunluğu ise hemen hemen 10.000 km. kadardır, işte kalbimiz günboyu dokuların ihtiyacını karşılamak için bu damar sistemine kanı pompalayıp durur.
Kalbin kasılmasıyla damarlara doğru yola çıkan kan, buralarda belirli bir dirençle karşılaşır. Vücudumuzdaki kan azalmış olsa da, kalp aynı güçle kanı pompalayacak, en uç noktalara kadar göndermeye çalışacaktır. Tansiyon işte bu kalp damar ilişkisinde, dolaşım sırasında meydana gelen damarlardaki basınçtır. Tansiyonumuz ölçülürken yapılan, damarın her santimetrekaresine düşen basıncı ölçmektir aslında. Bu yüzden de, bir civa sütununun yüksekliği ölçü birimi olarak alınmıştır.
Tansiyon aletiyle ölçülen, damar içindeki kanın akabildiği düzeylerdir. Tansiyon aletinin kolluğuyla, kan damarların içindeki akımı sıkıştırdığımızda, kanın akışı durur. Kolluk içindeki hava yavaş yavaş bırakılıp, kanın engellenmesi durunca kalp atışları yeniden duyulmaya başlar. Buna “sistolik kan basıncı” adı verilir. Yani, bu kalbin kasılma sırasındaki damarlara yaptığı basınçtır. Aynı zamanda buna “sistolik tansiyon”da denir. Halk arasında ise “büyük tansiyon” şeklinde tanımlanır.
Tansiyon aletini boşaltıp, basıncı azalttıkça, öyle bir an gelir ki, kalp atışları duyulmaz olur. Bu artık kanın hiçbir basınçla karşılaşmadan serbestçe damardan geçtiği andır. Kalp artık rahatlamıştır, bir gevşeme anıdır bu. Kan damardan, yalnızca gerilmiş damarların kendi basıncı ile geçmektedir. Buna da “diyastolik basınç”, yani “diyastolik tansiyon” adı verilir. Halk dilindeki adı ise ‘küçük tansiyon”dur.
Adları herhalde “büyük” ve “küçük” olduğundan insanlar nedense büyük tansiyonun önemli olup, küçük tansiyonun daha az tehlikeli oldugunu düşünürler. Oysa hipertansiyonda her iki basınç da artar. Sadece damar sertliğiyle karşılaşmış, damar çeperleri esnekliğini yitirmiş insanlarda, büyük tansiyon yüksekken, küçük tansiyon alt seviyelerde olabilir. Bu maalesef iyi bir belirti değildir ve normal damar yapısının bozulmuş olduğunu gösterir.
Bir yetişkin normal tansiyonu, küçük tansiyon denilen “diyastolik basıncın” 90 mm, büyük tansiyonun, yani “sistolik basıncın” ise 140 mm. düzeyinden olmalıdır. Bu ölçülerin üstündeki basınç bir hipertansiyon belirtisidir. Bu kişi büyük bir ihtimalle yüksek tansiyon hastasıdır. Bu birimler her ne kadar, milimetre civa sütunu olarak ölçülse de, 9 ve 14 şeklinde ifade edilebilir.
Belirtilerden Anlaşılmayabilir
Özellikle 40 yaşın üstündeki kişilerin yüzde 30′unda hipertansiyona rastlanır. Ancak bunların çoğu bunun farkında bile olmaz. Tesadüf eseri tansiyonu ölçüldüğünde anlaşılır.
Halbuki yüksek tansiyonun da bazı işaretleri vardır: Baş ağrısı ve dönmesi, ateş basması, sık sık susama veya idrara çıkma, çarpıntı, yorgunluk hali, sırt ağrısı hipertansiyon habercisi olabilir.
Hipertansiyonun Sebepleri
* Endokrin (hormonal): Tiroid bezi, böbrek üstü bezleri ve diğer hormon bozuklukları.
* Böbrek hastalıkları
* Kalp ve damar hastalıkları
* Şişmanlık
* Gebelik ve doğum kontrol ilaçları
Bu saydıklarımız sebebi bilinen hipertansiyon faktörleridir. Diğer bölüm, yani esansiyel (sebebi bilinmeyen hipertansiyon) hastaların yüzde 90′ını oluşturur. Esansiyel hipertansiyonda şu faktörler rol oynar:
* Kalıtım (soyaçekim)
* Cinsiyet ve yaş. 40 yaşın üzeri olan erkeklerde daha sıktır.
* Tuz yeme alışkanlığı
* Şişmanlık ve hareketsizlik
* Sigara ve alkol
* Stres ve endişeler
Beslenme Tarzı Değişmeli
Yüksek tansiyon varsa, herşeyden önce beslenme tarzı değişmelidir. Bu konuda uzmanların tavsiyeleri şöyle:
* Herşeyden önce yağı hayatınızdan neredeyse çıkarmalısınız. Beyaz peynir, yoğurt, süt bile büyük ölçüde yağ içerir. Bu besinleri küçük miktarlarda tüketmeli. Örneğin, beyaz peyniri günde 2 kibrit kutusu büyüklüğünde yemelisiniz. Bunun yanı sıra kaymak, katı margarinler, tereyağı, çikolata, pasta, kremalar, yağlı soslar sofranıza veda etmeli. Kırmızı eti haftada en fazla üç kez yiyebilirsiniz. O da çok az miktarda olmak şartıyla. Her türlü kızartma ve karbonhidratlı besinden, yani tatlı ve hamur işlerinden mümkün olduğunca uzak kalmalısınız. Şişmanlatıcı besinlerden uzak durmanız, hem zayıflamanıza yardımcı olacak, hem de sizi yüksek tansiyondan kurtaracaktır. Bunun dışında hareket etmek de çok önemli. Yürüyüş de en yararlı hareket şekli hiç kuşkusuz. Günde en az 1 saat yol yürümek, damarları açar, dolaşımı hızlandırır ve tansiyonun yükselmesini önler. Kalbi rahatlatır. Bu alışkanlığı hiçbir bahane ileri sürmeden bir an önce edinmelisiniz. Üstelik hareket insanın hem kilo almasını önler, hem de damarlarda dolaşan zararlı yağların azalmasına yardımcı olur.
İlaç Tedavisi
Günümüzde hipertansiyon tedavisinde çok çeşitli ve yararlı ilaçlar kullanılıyor. Ancak burada uzmanların en büyük sıkıntısı, hastanın kendi doktorunun verdiği değil de, bir komşusuna ya da yakınına iyi gelen bir başka ilacı kullanmak istemesi.
Yüksek tansiyon hastası olduğu belirlenen bir kişinin hangi ilacı kullanacağına ve hangi ilacın ona daha yararlı olacağına ancak onun doktoru karar verebilir. Çünkü doktoru gerek muayene sırasında, gerekse istediği birtakım laboratuar tetkikleri sonucunda, hasta hakkında karar vermiştir.
Bunun dışında tedavinin başarısı, hastanın ilacını, belirlenen dozda ve belirlenen saatlerde düzenli olarak almasına bağlıdır.
Bugün hipertansiyon konusunda başta “su atıcılar”, yani “diüretik ilaçlar” olmak üzere pek çok çeşitli ilaç kullanılıyor. Bazıları kalp ve damar sistemi üzerinde bir etki yaparak, damarları açıp tansiyonu düşürüyor, diğerleri ise vücuttaki bazı enzimlerin zararlı etkisini azaltarak tansiyonu düşürüyor. Bu arada sakinleştiricilerin de rolünü unutmamak gerekir. Doktor, en uygun olan ilaçları seçecektir.
  Tedavi önemli
Bir insanın hipertansiyon hastası olduğunu anlamak için tek bir ölçüm yeterli değildir. Yüksek tansiyon bulguları görülen kişiyi önce bir süre kontrol altına almak gerekir. Durum devam ettiğinde artık kuşkuya yer kalmaz ve bu kişinin hipertansiyon hastası olduğu anlaşılır. Artık bundan sonrası uzun ve sağlıklı yaşamak için belirli noktalara dikkat etmek, kendine iyi bakmak, düzenli yaşamak ve en önemlisi düzenli olarak, hiç aksatmadan ilaç kullanmaya kalır.
Herşeyden önce şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki, hipertansiyon demek hayatın sonu demek değildir. Ama vücudumuzda oluşan bu olguyla yaşamayı öğrenmek zorundayız. Günde üç öğün yemek yiyip, vücudumuza gerekli besinleri sağlamak bizim doğamızda var. İşte aynı işlemi ilaçlara da uygulayıp, onları düzenli aralıklarla alarak, damarlarda oluşacak basıncı önlemek zorundayız. Aldığımız ilacın etkisi geçip, damarlar eski durumlanna gelmeden önce, tekrar saatinde ilaç almak bir tansiyon hastası için çok önemlidir.
Bazı hastalar kendilerini bir süre çok iyi hissedebilirler. Belirli bir diyet, sakin bir yaşam, hatta sakinleştiriciyle kan basıncı normal düzeyine indirilmiş olabilir. Ama bu geçici bir iyiliktir. Tansiyon hastası biri olursunuz, pir olursunuz. Çünkü bu hastalık bir ömür boyu sürerek, size arkadaşlık edecektir. Bazı insanlar yüksek tansiyon hastası olduklarını, bir yaşlılık belirtisi olarak gördüklerinden kabul etmek istemezler. Bu bir tansiyon hastasının yapacağı en büyük yanlıştır. Evet, belki yüksek tansiyon belli bir yaştan sonra ortaya çıkar ama bu kesinlikle yaşlılık belirtisi değildir. Üstelik hastalığı kabul etmeyip, diyete uymayan hastalar çok tehlikeli bir oyunun içinde bulurlar kendilerini. Çünkü sonuçta zarar gören kendileri olacaktır. Yüksek tansiyonu, bir felaket olarak görmek çok yanlış çünkü çaresi var. Ama bunu düşünüp hastalığı küçümsememeli de..
Hipertansiyonun doğal ilacı:Sarımsak
Bugün tıp dünyasında bile sarımsağın tansiyon düşürücü etkisi kabul edilmiş durumda. Sarımsak “İbni Sina”nın da yüzyıllar önce belirttiği gibi, damarlar üzerinde çok olumlu etkileri olan doğal bir ilaç olarak kabul ediliyor. Eskiler sarmısağın: “Ölümden başka her hastalığa şifa verdiğini” söylemişler. Pek çok bitkinin gerçekten inanılmaz şifa kaynağı olduğu bir gerçek. Bu nedenle normal ilaçların yanı sıra her sabah bir diş sarmısak yutmanın tansiyonu düşürdüğü belirtiliyor. Ancak eğer sarmısağı yutamıyor ya da ağız kokusu nedeniyle ona tahammül edemiyorsanız, sarmısak haplarına ne dersiniz? Bunlar kokusuz oldukları ve rahatça yutulabildikleri için pek çok tansiyon hastası tarafından kullanılıyor.

Önce kız mı, erkek mi diye bakarız, ardından eline ayağına. Parmaklarını sayarız. Peki sonra? Herhalde boyu ve tartısı gelir. Herkes bunları sorar; kız mı, erkek mi tartısı ne kadar, boyu ne kadar? Siz herkese önce bunları söylersiniz; kız mı, erkek mi, tartısı ne kadar, boyu ne kadar?

Neden herkes önce bunları merak eder? Basit, çünkü tartı ve boy ilk günden itibaren bebeğin gelişiminin en somut göstergesidir.

Bebeğimin tartısı ne kadar olmalı?

Tıpkı erişkinler gibi, yenidoğanların da tartı ve boyları farklı farklıdır. Bebeklerin çoğu “gününde” doğar –size göre 9 ay 10 gün, biz hekimlere göre 40 haftadır bu- tartıları 2500-4000 gram arasında, boyları 47-52 cm arasında değişir. Uzunca bir dönem, yenidoğanlar “ne kadar iri ise o kadar iyi” diye düşünüldü, ama artık “irilikten” çok bebeklerin sağlıklı olmasına önem veriyoruz.

Yenidoğan bebeğin tartısı belirleyen bir çok etken vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

  • Anne babanın boyu ve kilosu- genellikle iri anne-babanın bebeği, ufak tefek anne-babanın bebeğine göre daha büyüktür.
  • Bebeğin cinsiyeti- kızlar, erkeklere oranla biraz daha küçüktür.
  • Gebelik süresi- gününde doğan bebek, erken doğana oranla muhtemelen daha ağır olacaktır.
  • Annenin gebelik süresinde sağlık durumu- annenin kimi hastalıkları, bebeğin doğum tartısını etkiler. Örneğin yüksek tansiyon düşük doğum tartılı bebeğe, şeker hastalığı bebeğin ,iri doğmasına yol açar. Gebelik boyunca bebeğin tartısına ve sağlığına etki edecek her durum, kadın doğum uzmanının yakın takibi altında olmalıdır.
  • Annenin gebelik boyunca beslenmesi- bebeğin sağlıklı gelişimi için annenin uygun beslenmesi mutlaka gereklidir. Yetersiz beslenme, bebeğin büyümesini olumsuz etkileyecektir.
  • Annenin gebelikte sigara, içki ve ilaç kullanması-
  • Kaçıncı bebek olduğu- ilk bebekler, bazen sonrakilerden düşük tartılıdırlar.
  • Çoğul gebelik- ikiz, üçüz vb. bebekler, aynı boşluğu paylaştıkları için doğum tartıları daha düşük olacaktır.

Bebeğiniz, ilk ayında, günde ortalama 30-40 gram tartı alacak, boyu ortalama 3 cm uzayacaktır. Kimi bebekler, 10-15 günlükken ve 3-6 haftalıkken bir hızlı büyüme dönemi yaşarlar.

Endişe etmeli miyim?

Bebeğinizin tartısı ortalamaya göre düşük yada fazlaysa, doğumdan sonra bir süre daha yakın takip altında tutulacaktır. Bu takip, olası sorunların kısa sürede çözülmesi ve bebekte ileriye dönük bir zarar oluşmaması için mutlaka gereklidir.

Düşük tartılı bebeklerin en önemli sorunları, beslenme ve vücut ısılarını düzenlemedir. Bu bebeklerin anneleri, bebeklerini sık sık emzirmeli, çocuk hekiminin gerekli görmesi durumunda düzenli aralıklarla biberon vermeli ve vücut ısıları sık sık ölçülmelidir.

Toplumumuzda sağlıklı bebek tombul bebektir! Ancak tombul bebek de en az düşük tartılı bebek gibi sorunlar yaşayabilir. Bunların en sık rastlananı kan şekeri düşüklüğüdür. İri bebeklerin kan şekerlerinin düşmesini önlemek için sık aralıklarla beslenmeleri ve belirli aralıklarla kan şekerlerinin ölçülmesi gerekir.

Prematüre (erken doğan) bebekler genellikle, gününde doğanlardan daha düşük tartılıdırlar. Ağırlıkları zamanından ne kadar önce doğduklarına göre değişiklik gösterir. Vücut yağları azdır, kendilerini ısıtamazlar. Erken doğanlar, ısı ve nemi ayarlı küvözler içerisinde tutularak, dış ortama uyumları sağlanmaya çalışılır. Anne sütüyle, bir takım katkı mamalarıyla yada formül mamalarla, erken doğanların yeterli tartıyı almaları sağlanır.

Son olarak

Bebeğinizi doğumdan bir kaç gün sonra tartarsanız, kilo verdiğini göreceksiniz, sakın meraklanmayın! Bebeklerin çoğu doğumdan sonra tartılarının ortalama %5-10’unu kaybederler. Bu durum tamamiyle normaldir. Doğumdan yaklaşık 10 gün sonra bebekler ancak doğdukları kiloya ulaşırlar. Bu dönemde görülebilecek aşırı tartı kaybı konusunu bebeğinizi izleyen çocuk hekimiyle görüşebilirsiniz.

Son bir nokta, bebeğinizin düşük yada fazla kilolu olması çocukluk yada erişkin dönemindeki kilo ve boyu ile tam ilişkili değildir. Bu aşamada, genetik diye bir bilim devreye girer ve bakarsınız minick bir bebek ilerde dev bir basketbolcu olur!

Transplantasyon sonrası böbrek fonksiyonlarının hemen yerine gelmesi nedeniyle tüm fizik ve psikolojik bozukluklar düzelir. Ancak, takılan böbreğin vücutca reddi (Rejeksiyon) gibi ciddi bir sorunu da vardır. Böbrek Nakli; DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »

Sindirim yolları ile vücuda giren ve oradan kana kârışan bulaşıcı hastalık mikropları, zehirlenmeler, prostat, hamilelik ve böbrek taşları gibi sebeplerle böbreklerin iltihaplandığı görülmektekdir.
Böbreğin adi mikropları ya tüm böbreği kapsar veya yerel olarak kalır. Daha ciddi vakalarda böbrek çevresine de yayılabilir. DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN »

SAYFA 1 12»